Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Aksa Tufanı ve Lübnan cephesi: Kötü ile en kötü arasında, İsrail hangisini seçecek?

Yayınlanma

Khaled al-Yamani, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) Lübnan yöneticisi

7 Ekim’den bu yana İsrail açısından iyi bir seçenek yok, sık sık kötü ve daha kötü arasında seçim yapmak zorunda kalıyor. Savaşın başlamasının ertesi gününden itibaren kuzey cephesi üzerinden Lübnan’ın tuzağına düştü. İşgal altındaki Filistin’in kuzeyinde Hizbullah tarafından kendisine dayatılan çıkmazın etkileri artık sadece bugünü değil, geleceği de bağlıyor ve bu etkiler Gazze Şeridi’ndeki Aksa Tufanı’nın sonuçlarıyla bütünleşiyor. Bu hakikati ifade edebilecek olanlar yerleşimcilerin kendileri, eski askeri komutanlar ve güvenlik uzmanları.

Hizbullah ile mevcut çıkmazdan kurtulmak, onlara göre daha kötü bir gerçekliğe yol açabilir. İsrail, savaş yönetiminin kuzey cephesiyle ilgili masasındaki temel soru karmaşık bir sorundan ileri geliyor: Bugün var olan ve faizi biriken bir kredi gibi maliyetleri zaman içinde giderek artan kötü seçenekte mi sıkışıp kalacak? Yoksa Lübnan’a karşı savaşı genişletme yönünde inisiyatif alıp hasta bedeninin kaldıramayacağı sonuçlara mı katlanacak?

Hedefe ulaşıldı

Siyonist varlığın kurucu babası David Ben-Gurion, caydırıcılık, uyarı ve kararlılık şeklinde İsrail’in güvenlik doktrininin dayandığı üç ilke belirlemişti. Daha sonra, stratejik çevresindeki değişiklikler nedeniyle buna dördüncü bir ilke daha eklendi; savunma.

Bu doktrin, Aksa Tufanı’nın ilk günlerinde İsrail’in dengesini kaybetmesine neden olan bir darbe aldı. Muazzam ateş gücüne, “Gazze katliamını Beyrut’ta tekrarlama” tehditlerine ve Lübnan’a yönelik savaşın yakın olduğuna dair tekrarlanan gözdağlarına rağmen, sınırlarda meydana gelen günlük çatışmaların kayıtları, İsrail tarafının artık reddedemeyeceği bir hakikati açıkça yansıtmaya başladı.

Güvenlik doktrininin ilk üç ilkesinde Hizbullah, destek cephesini harekete geçirmekten caydırılmadığı gibi, tekrarlanan uyarılar da Lübnan direnişini geri çekilmeye zorlayacak bir sonuç vermedi. Temmuz Savaşı’nın üzerinden 17 yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen İsrail, şimdiye dek bu sorunu çözemedi ve bunu başarabileceğine dair kuşkular var. Dördüncü ilkeye, yani savunmaya gelince, askeri performansı ışığında şimdiye kadarki etkinliğinin düzeyi hakkında bir tartışmaya ihtiyaç duyuyor, ama İsrail’in kuzey cephesinde dördüncü karede konumlandığını ve tüm askeri teşebbüslerinin ve tehditlerinin artık ilk üç ilkeyi kurtarmak adına yararlı olmadığını söylemek yeterli.

Geçen ayın sonlarında Israel Hayom gazetesinin askeri analisti Yoav Limor, İsrail Başbakanı, Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı’nın tehditlerini yorumlarken bunların Seyyid Hasan Nasrallah ve Tahran’daki destekçilerini çok da rahatsız etmediğini söyledi. Limor, sonunda Rıdvan kuvvetlerinin sınırdan kalıcı olarak uzaklaştırılmasını sağlayacak diplomatik bir plana varılsa bile, Hizbullah’ın tıpkı İkinci Lübnan Savaşı’nı sona erdiren 1701 sayılı Güvenlik Konseyi kararına uymadığı gibi buna da uymayacağına inanıyor.

En önemlisi, ona göre caydırıcılığa verilen zararın İsrail’in gelecekteki güvenliği üzerinde geniş kapsamlı etkileri olacak ve bu caydırıcılık hızlı bir şekilde kurtarılmak zorunda ki bu da ancak tek bir şekilde, yani kararlılıkla başarılabilir.

Margaliot sınır yerleşim konseyi başkanı Eitan Davidi de bu görüşe katılıyor ve siyasi bir çözümle kuzeyde yaşayanların sükunete kavuşacağına ve geri döneceklerine inananlar varsa bunun olmayacağını söylüyor. Diyor ki: “Bu senaryoyu unutun. Böyle bir şey olmayacak. Biz Lübnan içinde bir güvenlik kuşağı istiyoruz. Şu anda olan şey, güvenlik kuşağının İsrail’in içinde olması ve en tehlikeli şey de bu. Bundan sonra bize Hizbullah’ın savaş istemediğini söylüyorlar. Neden savaş olsun ki? Hedefe ulaşıldı.”

Benzeri görülmemiş bir gerçeklik

İsrail’in güvenlik doktrininin aşınmasıyla ilgili olarak daha önce bahsedilenler tamamen yeni değil. Yeni olan, Hizbullah’ın, Hizbullah Genel Sekreteri’nin sözleriyle “saldırganlık durana kadar düşmanı yenmek ve zayıflatmak için baskı, destek ve katılımla” giriştiği Aksa Tufanı’nın sonucunda daha görünür ve somut hale gelen şey. Bu katılım, sınırın her iki ucunda var olan denklemleri, felsefi ifadeye göre, zorla var olma alanından eylemle var olma alanına taşıdı. Popüler ifadeyle: Kar eridi ve çayır berraklaştı.

Amos Harel bir aydan fazla bir süre önce Haaretz’de, İsrail’in bu aşamada Hizbullah’a karşı taktiksel olarak elde ettiğini düşündüğü başarıları stratejik bir sonuca dönüştüremeyeceğine dikkat çekti. Yazar, tam aksine Hizbullah’ın günlük saldırılarını sürdürmekte ısrar ettiğini ve ödediği bedelden memnun olduğunu belirtiyor.

Hizbullah, katılımından dolayı, sınır köylerinin yıkımına ek olarak, askeri ve altyapı ve sayısal olarak şüphesiz bedeller ödüyor ama bu bedeller şimdiye kadar elde ettiği başarılar ve kuzey İsrail cephesinde yarattığı gerçeklikle ölçülmüyor. İbranice yayın yapan Kan televizyonunun askeri ilişkiler analisti Roi Sharon tarafından özetlenen bu gerçeklik, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Eliezer Marom Cheney’e göre, tüm tarihi boyunca hiç böyle bir durumda olmayan İsrail devleti açısından bir utanç kaynağı haline geldi. Chaney, “Bu eşi benzeri görülmemiş bir durum,” diye belirtiyor.

Hizbullah ivmeyi belirliyor

Bir haftadan uzun bir süre önce, İsrail’de yeni kurulan Cephe Forumu’nun ve Bölgesel Konsey’in (Mate Aşer) başkanı Moshe Davidovich, durumu kendi üslubuyla şöyle özetledi: “Nasrallah’ın krallığında, Hizbullah’ın krallığında yaşıyoruz. Kuzeyde ivmeyi belirleyen Hizbullah’tır. Her zaman tanksavar füzeleri alıyoruz. Nasıl karşılık veriyoruz? Bu benim içinde büyüdüğüm ve gurur duyduğum İsrail de değil”.

Yukarıdakiler yapıcı bir saçmalık ya da söylemsel bir mübalağa değil. Yukarıdakilerin tamamı, Siyonist varlığın bugün duman, bombardıman ve ateş örtüsü altında kalan stratejik çıkmazının yönlerini gösteriyor.

Toprak, tanımı gereği her ülkenin temel bir bileşenidir. Siyonistlere göre toprak, bir yerleşim “devleti”, “topraksız bir halk için halksız bir toprak”, İsrail egemenliği altına giren her Filistin noktasında İsrail makamlarının koruması gereken kurucu ifadelerden biri ve “devletin” bir parçası olduğu için iki kat önem kazanır. Bunun koşulu da güvenliğin sağlanmasıdır. İsrail’de tebaa ile devlet arasındaki bu toplumsal mutbakat, kanun gücünün ötesine geçerek yerleşim ve yerleşimcilerin varlığı, yani “devletin” varlığı için temel ve vazgeçilmez bir koşul olarak hizmet eder.

Birkaç satırlık kısa bir hikâye, yukarıdan sınırın diğer ucundaki çıkmazın derinliğini anlamayı sağlıyor ve sonraki verilere bir başlangıç teşkil ediyor.

Geçtiğimiz ay, henüz tahliye edilmemiş olan bazı kuzey yerleşimleri, sakinlerinin tahliye edilmesi ve savaşın başlangıcından bu yana uğradıkları zararın tazmin edilmesi için İsrail Yüksek Mahkemesi’ne bir dilekçe sundu. Dilekçe sunan yerleşimler, hükümetin Lübnan sınırına 0-5 kilometre mesafede bulunan yerleşimlerde yaşayan “sakinlerin” tahliye edilmesine dönük bir eylem planına dayanarak Güvenlik Bakanı’nın bunları tahliye etmesine izin veren bir listeye halihazırda yerleştirilmişti.

Dilekçede 12 yerleşim komitesi, 7 Ekim felaketinden bu yana “kurumsal güvenlik başarısızlığının pek çok alanda idari başarısızlığa dönüştüğünü ve hükümetin çalışmalarındaki temel başarısızlığın kuzey İsrail’deki cephe hattı sakinlerinin meselelerini ele almak olduğunu” iddia ediyor.

Savaşın başından bu yana, doğrudan bir güvenlik tehdidine maruz kaldıkları için evlerinde kendilerini güvende hissetmediklerini iddia ederek tahliye için hukuki ve medyatik bir mücadele verdiler. Kısa bir süre önce, İsrail makamları dilekçenin argümanlarına yanıt verdi ve tahliye kararının ertelenmesini talep etti, bu da yerleşimciler arasında yaygın bir öfkeye yol açtı. Afdoun yerleşiminin başkanı şu yorumu yaptı: “Sahadaki durum ve içinde bulunduğumuz tehlike hakkında hiçbir farkındalık yok”.

Bu, Kuzey Filistin’in güney Lübnan sınırındaki yerleşimlerinde yaşayan Siyonist yerleşimcilerin psikolojik durumuna ilişkin rahatsız edici bir tablo. Hizbullah pratikte İsrail’i, hükümetini, ordusunu ve halkını köşeye sıkıştırdı. Bunun kanıtı sadece genişletilmiş bir savaştan kaçınmak ile savaşı başlatma zorunluluğu arasındaki salınım değil, aynı zamanda kuzey yerleşimlerinin “sakinlerinin” bir bütün olarak memnuniyet kriterini de içeriyor.

Hayal kırıklığı, şikâyet ve memnuniyetsizlik artık sadece tahliye talebinde bulunanları değil, aynı zamanda ilk etapta tahliye edilenleri de kapsıyor. Bu insanlar işlerine, evlerine ve ruh sağlıklarına verilen zararın yanı sıra, belirsizlik ve geri dönüş için herhangi bir ufkun olmaması nedeniyle umutsuzluk hissediyor.

Geçtiğimiz ay Kiryat Shmona ve civarında yaşayan 2 bin 500 insanın katıldığı bir kamuoyu yoklamasında, her 10 kişiden 4’ünün geri dönmeyi düşünmediği ortaya çıktı. Kfar Giladi yerleşimindeki hazırlık ekibinin bir üyesi olan Nisan Ze’evi’nin değerlendirmesine göre, ayrılmaya karar verenler maddi durumu iyi olanlar, bu da geri dönecek olanların bir kısmının başka bir seçeneklerinin olmamasıyla ilgili bir karar vermiş olabileceği anlamına geliyor.

Kuzeydeki yerleşimcilerin yaşadığı psikolojik kriz ve moral çöküntüsünün önemli bir yönü, İbrani medyasında dolaşan ve yaygınlaşan gerçeklerden kaynaklanıyor. İsrail ordusunda albay olarak görev yapmış olan Kobi Merom, 3 hafta kadar önce Kanal 13’e verdiği demeçte İsrail’in kuzeyde açık bir stratejik ikilem içinde olduğunu ve Hizbullah’ın Hamas’tan kat kat daha büyük bir tehdit olduğunu söyledi. Merom’un söylemediği şeyi, kuzey yerleşimlerinde yaşayan çok sayıda insan söylüyor: O da mevcut çatışmaların sona ermesinden sonra herhangi bir zamanda Lübnan’da bir 7 Ekim yaşanması korkusu.

Geçtiğimiz 22 Ocak’ta Yedioth Ahronoth gazetesi tarafından yayımlanan bir araştırma, Celile’den tahliye edilenlerin yaklaşık yarısının travma sonrası stres semptomlarından mustarip olduğunu gösterdi. Araştırma, Lübnan’la cephe hattında yaşayanların büyük bir kısmının, ancak Hizbullah üyelerinin sınırdan uzaklaştırılması ve son yirmi yılda İsrail yerleşimlerinin karşısında inşa edilen altyapısının yok edilmesi koşuluyla kendilerini güvende hissedeceklerine ve evlerine döneceklerine inandıklarını gösterdi.

Araştırmaya göre, tahliye edilen yerleşimlerde yaşayanların yaklaşık yüzde 40’ı, Hizbullah tehdidinden korktukları için savaş sona erdiğinde mevcut durumda evlerine dönmeyi düşünmediklerini belirtti. Ayrıca araştırma, Doğu Celile sakinleri için hem psikolojik hem de iktisadi açıdan rahatsız edici bir durum tablosu ortaya koydu. Bulgular hem zihinsel hem de duygusal açıdan durumlarına ilişkin kasvetli bir tablo çizdi.

Geçtiğimiz ekim ayının 7’sinden sonra Hizbullah’ın Doğu Celile sakinlerine dayattığı gerçeklik nedeniyle ortaya çıkan psikolojik sıkıntı belirtileri, bu sakinlerin diğer “sakinlerin” neredeyse iki kat daha da kötüleştiğini gösteriyor.

İşgal liderleri ve ordusu, Lübnan’da kayıplar verirken, askeri ve güvenlik güçsüzlüğü yaşarken savaşı açmaya ve genişletmeye cesaret edebilir mi?

Amerika’nın anlaşma önerisi hakkında

ABD, önerdiği anlaşmayı İsrail’in kabul etmesi ve direniş üzerindeki baskıyı artırma konusunda çok etkili bir şekilde hareket ediyor; bu arada bu, direniş üzerindeki baskının ötesine geçen tehlikeli bir eylem, ancak özünde reddedilmesi durumunda veya turun başarısızlığına yol açabilecek temel değişikliklerin sunulması durumunda onu sorumlu tutacaktır. CNN tarafından yapılan bir analize göre, işgalcilerin saldırganlığını ve katliamlarını sürdürmekte tereddüt etmediği, tüm uluslararası çabaları görmezden geldiği ve Amerikan silahlarını kullandığı bir dönemde, imha savaşının devamına yeni bir kılıf sağlamak anlamına gelen mevcut müzakereler devam ediyor.

Amerikalı yetkililer, bir yandan işgal ordusu ve liderlerinin sahada sonuç elde etme iddiaları ile diğer yandan direnişin yapısının derinliği, operasyonel kabiliyetleri, emir komuta zinciri ve komuta kontrol odalarının bütünlüğüne ilişkin her geçen gün daha da netleşen tablo ve saha gerçekliği arasındaki uçurumun büyüklüğünü kabul ediyor. Direnişin ispat ettiği şey, karşı durmaya değer bir hadise. Gazze Şeridi’ne karşı 244 gün süren savaşın ardından Refah kentindeki işgal ordusunun ana odağına bir çıkarma operasyonu düzenleyen savaşçılar sınırı geçerek Refah’a saldıran güçlerin komuta merkeziyle çatıştı ve saldıran hedefe maddi ve insani kayıplar verdirdi, bu da direnişin kabiliyetlerinin —hatta saldırı kabiliyetlerinin— hala sağlam olduğunu ve direnişin operasyonlarını tepkilerden uzak bir şekilde ve birden fazla kartı, saldırı kabiliyetini ve hatta birden fazla silahı muhafaza ettiği kapsamlı bir savaş yönetimi stratejisine göre yönettiğini gösteriyor ki bu, gerek Cibaliye kampındaki müdahale operasyonlarında gerekse de Refah’ta devam eden ve Netzarim hattında konuşlu güçleri tüketmeye yönelik muharebe operasyonlarında açıkça görülüyor.

İşgal altındaki Filistin’in kuzeyindeki yangınlara gelince, bunlar son derece yakıcı hale geldi ve bunlar İsrail’in siyasi kademesinde derin bir tartışmayı ateşledi ve hükümet, direnişin art arda gerçekleştirdiği belirli saldırılarla başa çıkma konusunda herhangi bir ciddi karar alamadı ve bu, işgal ordusunun savunma sistemlerinin bunlarla başa çıkmadaki yetersizliğini gösterirken, Lübnan Hizbullah’ı, işgal liderlerinin Lübnan’a yönelik saldırgan niyetlerini uygulamaya karar vermeleri halinde olası bir çatışmanın ne getireceğinin minyatür örneklerini sundu.

Mısır’a gelince, durgun suları hareketlendirmek ve müzakerenin çözümüne katkıda bulunabilecek formüller yaratmak adına Filistinli ulusal ve İslami güçlerle etkileşim çemberini genişletiyor. Katar ve Mısır, ABD istihbarat başkanının da katılımıyla Hamas hareketi liderleriyle birlikte Halk Cephesi, İslami Cihad ve Fetih hareketinin ön saflarından heyetlerin gelişine tanıklık ediyor. Bu çabalar —önemlerine rağmen— ulusal düzeyde mutabık kalınan temel çizgilerin ötesine geçen ve önerilen herhangi bir formül için gelecek teşkil eden formüller üretemez. Ateşkes, işgal ordusunun geri çekilmesi ve yerlerinden edilenlerin yaşadıkları yerlere geri dönmelerini öngören net bir metin olmaksızın, bu sınırlamaların ötesinde bir açılım oluşturabilecek hiçbir yaklaşım bulunmuyor. Daha önce diğer anlaşma taslaklarında, özellikle de sayılar ve esir takası süreciyle ilgili olanlarda yeterli esneklik sağlanmışken ve hatta anlaşmanın parçalı olacağı kabul edilmişken, müzakere sürecini ilerletmek için büyük bir dramatik olay ya da ABD’nin bazı siyasi ve medya manevralarının ötesine geçen gerçek bir baskı gerekiyor. İşgal, imha savaşını durdurmalı ve hiç kimse Binyamin Netanyahu’nun siyasi gelecek arayışına rehin olmamalıdır.

Ortadoğu

İran, ABD’yi taviz vermeye zorlamak için baskı kampanyasını nasıl genişletiyor?

Yayınlanma

Körfez yetkilileri ve analistlere göre İran, Orta Doğu’daki ticaret yollarını, deniz taşımacılığı güzergâhlarını ve enerji altyapısını, çatışmanın maliyetini düzenli biçimde artıran baskı noktalarına dönüştürerek Washington’dan daha uzun süre dayanabileceği hesabını yapıyor.

Tahran, tam kapsamlı bir savaşı tetiklemeden çatışmayı lehine çevirmek amaçlayan kontrollü bir tırmanma stratejisi izliyor.

Yetkililere göre bu stratejinin amacı, ABD ile müttefiklerini, krizi kontrol altında tutmanın İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin taleplerini kabul etmekten daha maliyetli olduğuna ikna etmek.

Tahran’ın Washington’a verdiği mesaj, İran’a Hürmüz’de daha büyük bir rol tanıyan yeni bir statüko kabul edilmediği takdirde çatışmanın Körfez’in ötesine yayılabileceği yönünde.

İran, birden fazla deniz geçiş noktasını ve enerji tesisini risk altına sokarak gelecekteki olası müzakerelerde elini güçlendirebileceğine inanıyor.

Washington Enstitüsünden Michael Knights, Reuters’a yaptığı açıklamada, “İran en başından beri, tırmanma seçeneklerini zamana yayarak ABD’den daha ileri gitmeye çalıştı. Böylece her hafta gündeme getirebileceği yeni bir unsuru oldu: yeni bir coğrafya, yeni bir silah türü, yeni bir hedef türü,” dedi.

Knights, “İran’ın en büyük avantajı Amerika’ya ya da İsrail’e zarar verebilmesi değil. Asıl büyük avantajı, bölge ülkelerine ve küresel ekonomiye zarar verebilmesi” diye ekledi.

Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişliyor

Savaş öncesinde küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği aksatabildiğini gösteren Tahran, hiçbir stratejik deniz geçiş noktasının dokunulmaz olmadığı mesajını verdi.

Kızıldeniz’e ve Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına yönelik tehditler, Washington’ın kesintilere ne ölçüde tahammül edeceğini sınarken küresel ticareti korumanın maliyetini artırmaya dönük daha geniş bir çabaya işaret ediyor.

İran’ın yaklaşımı, bir Körfez kaynağının Devrim Muhafızları komutanları arasında hâkim olduğunu söylediği, “daha fazlasını elde edebilecekleri” inancını yansıtıyor.

İranlı yetkililer, ABD Başkanı Donald Trump’ın kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Orta Doğu’daki yeni bir çatışmaya derinlemesine sürüklenmek istemediğini düşündükleri için bir fırsat gördüklerine inanıyor.

Reuters’a konuşan Körfez kaynağı, “İranlılar, savaşı genişleterek ve baskıyı artırarak Trump’ın sonunda geri adım atacağına inanıyor,” dedi.

Financial Times: İran, ABD karşısında inisiyatifi ele geçirdi

Taviz koparmak için tırmandırma

Analistlere göre, Tahran’ın müzakere stratejisinin temelinde bu hesap yatıyor.

Trump, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlayacak bir anlaşma umuduyla yakın bir saldırıyı iptal ettiğini söylemesinin ardından, İran’la görüşmelerin pazartesi günü yapılacağını açıkladı. Ancak Tahran, şu anda ABD ile görüşme yürütmediğini bildirdi.

Üst düzey bir İranlı kaynak, Tahran yönetiminin daha önce sergilediği esnekliğin Washington’dan yalnızca daha fazla baskı getirdiği sonucuna vardığını söyledi. Bu değerlendirme, anlamlı müzakereler başlamadan önce güçlü bir pazarlık kozunun oluşturulması gerektiği görüşünü pekiştirdi.

Kaynağa göre Tahran, Trump’ın verilen tavizleri zayıflık olarak yorumladığını ve yalnızca baskıya karşılık verdiğini düşünüyor.

Washington Enstitüsü kıdemli uzmanı Michael Singh, Trump yönetiminin askeri açıdan ne kadar ileri gitmeye hazır olduğu konusunda kararsız görünmesinin de etkisiyle Tahran’ın hâlâ inisiyatifi elinde tuttuğuna inandığını söyledi.

Singh, “İranlılar avantajlarını sonuna kadar kullanmaya çalışıyor,” dedi. “Boğaz üzerinde egemenlik kurmak ve suyolu üzerinde seçici denetim uygulamak istiyorlar.”

Eski ABD diplomatı ve İran uzmanı Alan Eyre, Tahran’ın Washington’ı ablukayı kaldırmaya ve askeri saldırıları durdurmaya zorlamayı amaçlayan bir caydırıcılık stratejisi izlediğini söyledi.

Eyre, “Olayların hızını ABD’nin belirlemesini istemiyorlar,” dedi.

Anlaşmazlığın merkezinde Hürmüz Boğazı’nın gelecekte nasıl yönetileceği bulunuyor. Bölgesel kaynaklara göre Umman, suyolunun yönetilmesine ilişkin Körfez ülkelerinin desteklediği ve gönüllü kullanıcı ücretlerini de içeren bir öneriyi İran’a sundu.

Ancak Tahran, boğaz üzerinde idari yetki ve gemilerden hizmet bedeli tahsil etme hakkı istiyor. Washington ise her türlü ücreti reddederek Hürmüz’ün İran’ın denetiminden uzak, uluslararası bir suyolu olarak kalması gerektiğini savunuyor.

Dayanıklılık üzerine kurulu kumar

İran’ın kampanyası, izlediği stratejinin mantığını yansıtan bir sonuç doğurdu. Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişledikçe, bölgesel ve Batılı güçler İran üzerindeki baskıyı artırmak yerine ticaret yolları ile enerji altyapısını korumaya giderek daha fazla odaklanmaya başladı.

Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenen deniz koalisyonu bu yönelimin bir örneğini oluşturuyor. Körfez kaynakları koalisyonu, İran’la doğrudan karşı karşıya gelmek yerine ticari gemilere refakat etmeye, istihbarat paylaşımına ve deniz yollarını korumaya odaklanan savunma amaçlı bir yapı olarak tanımlıyor.

Knights, bu girişimi Avrupa’nın Kızıldeniz’deki Aspides misyonuna benzetiyor. Söz konusu misyon, askeri dengeyi değiştirmekten ziyade ticari gemi trafiğini korumak amacıyla kurulmuştu.

Bu dinamik Tahran açısından belirli ölçüde başarı anlamına geliyor. İran, ABD’nin askeri gücüyle doğrudan boy ölçüşemese de hükümetleri ve donanmaları savunma pozisyonuna geçmeye zorlayarak maliyet yaratabiliyor.

Hürmüz’de, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Babülmendep’te ya da başka yerlerde ortaya çıkan her yeni tehdit, küresel ticaretin akışını sürdürmek için gereken kaynakları artırıyor.

Mücadelenin özünde bir dayanıklılık yarışı bulunuyor. İranlı liderler, ekonomik baskıya, ABD öncülüğündeki bir koalisyonun küresel ticaret ve enerji piyasalarındaki sürekli kesintilere tahammül edebileceğinden daha uzun süre dayanabileceklerine inanıyor gibi görünüyor.

Bu stratejinin diplomatik bir amacı da var. Tahran, gerektiğinde krizi genişletebileceğini göstererek gelecekte yapılabilecek müzakerelerin şartlarını şekillendirmeyi umuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığında İran konusunda eski danışmanlardan olan ve Dış İlişkiler Konseyinde görev yapan Ray Takeyh, “Müzakereler olacaksa şartları onlar belirleyecek,” dedi.

Öte yandan Washington ile Tahran birbirlerinin kararlılığını sınamayı sürdürürken, pazarlık gücünü en üst düzeye çıkarmak amacıyla tasarlanan bu stratejinin, iki tarafın da tamamen kontrol edemeyeceği bir çatışmaya dönüşme riski devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English