Dünya Basını
Alman kapitalizminin tükenişi

Çevirmenin notu: Olaf Scholz hükümetinin, Almanya’nın savaş sonrası tarihinde sahip olduğu en başarısız hükümetlerden biri olduğu düşünülüyor. Uluslararası alanda sözlerinin dikkate alınma sıklığı azaldı; örneğin Scholz, Avrupa Parlamentosu’na açılış konuşması için geldiğinde salonun yarısı boş oluyor zira kimse ondan dikkat çekici açıklamalar beklemiyor. Merkel konusunda durum biraz daha farklıydı.
Scholz ve Dışişleri Bakanı Baerbock yönetimindeki Almanya, Washington’dan gelen her şeyi tekrarlayan, uluslararası sahnede önemsiz bir ülkeye dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya.
Ancak Scholz, Alman basının bile artık açıkça haber yaptığı koalisyonundaki kavgadan da anlaşılacağı üzere kontrolü kaybetti. Washington ve Brüksel’in öngördüğü ve Scholz hükümetinin öncü bir rol oynadığı Rusya karşıtı politikanın uygulanması göz ardı edilirse Scholz iç politika açısından da tek bir girişim başlatmadı. Ekonomi Bakanı Habeck’in Washington’a yaptığı ilk ziyareti sırasındaki “ABD’ye hizmette öncülük etmek” istediğine dair açıklaması hatırlatılmakta. Bu nedenle Almanların Scholz hakkındaki düşünceleri de net: ZDF televizyonunun Politbarometre’sine göre Almanların yüzde 71’i Scholz’un önemli siyasi konularda sözünü geçiremediğini düşünüyor. Yani Almanya’da kimsenin “patron” olarak görmediği —üstelik savaş sonrası dönemin en büyük ekonomik krizi yaşanırken— bir başbakan var.
Hükümetin sundukları ve bakanlarının Almanya’daki sıradan insanların sorunlarına karşı ne denli kibirle yaklaştıkları düşünüldüğünde, AfD’nin yükselişte olmasına şaşırmamak gerek. Bu durum en başta mülteciler söz konusu olduğunda daha da belirginleşiyor. Almanya’daki mültecilerin masrafları, barınma tahsis etmek zorunda olan kentler ve belediyeler tarafından karşılanıyor. Federal hükümet, kentlere ve belediyelere masrafların sadece bir kısmını geri öderken, aynı zamanda ülkeye giderek daha fazla mültecinin girmesine izin veriyor. 2023’ün ilk yarısında ülkede 2016’daki mülteci krizinin yaşandığı dönemdeki kadar mülteci vardı.
Ve 2015 yılında Almanya’da “Mülteciler hoş geldiniz” propagandası yapılırken, Politbarometre’ye göre Almanların yüzde 59’u artık mültecilerin sınır dışı edilmesine ilişkin daha katı kurallardan yana. Bu kesinlikle AfD’nin anketlerde yükselmesini sağlayan konulardan biri zira iktidar partileri tam tersini istiyor. Ve Almanya’da insanlar muhalefetteki CDU/CSU’ya da ürkek bir şekilde daha katı kuralları savunması halinde güvenmeyeceklerdir zira Merkel 2015’te sınırları açtığında CDU/CSU iktidardaydı. Alman ekonomisinin varoluşsal sorunları olduğu gerçeği artık o kadar bariz ki artık bu konuda soru soran bile yok.
Almanya’nın Avrupa kapitalizmi modeli tükendi
David Karas
Jacobin
8 Ağustos 2023
Angela Merkel’in iktidarı boyunca neoliberal Avrupa entegrasyonu Almanya’nın ihracata dayalı büyümesinin iskeletini oluşturmuştu. Ancak kıtadaki savaş ve bir dizi kriz bu modelin sınırlarını test etti ve Olaf Scholz hükümeti içinde ayrışmaları beraberinde getirdi.
Economist, Der Spiegel, Politico ya da Financial Times gibi liberal kalemler “kaçırdığınız fırsatlardan” yakınarak siyasi mirasınızı gömmek için çabalarken, bunu biraz kişisel algıladığınız için affedilebilirsiniz. Özellikle de adınız Angela Merkel ise ve hala Time’ın sizi “Hür Dünyanın Şansölyesi” olarak selamlayan o eski sayısına tutunuyorsanız durum daha da vahim.
Merkel’in Almanya’nın dümenindeki on altı yıllık görev süresi, Avrupa’nın neoliberal direncini gözler önüne serdi. Merkel’in uzun saltanatı, küresel mali çöküş, Avrupa borç krizi, Syriza referandumu, 2015 göç krizi, Brexit, Donald Trump ve Kovid-19’u kapsayan, sonsuz gibi görünen bir felaket döngüsünü halının altına süpürme sanatını mükemmelleştirdi.
Sanki bir işaretmiş gibi, 2021’in sonlarında sahneyi terk eder etmez siyasi dram patlak verdi: Vladimir Putin Ukrayna’yı işgal etti, Almanya’nın ihracata dayalı kapitalizmi duvara tosladı ve siyasi sistemi artık yönetilemez görünüyor. Daha geniş anlamda, bir zamanlar kıtanın neoliberal entegrasyonunun arkasında duran Avrupa siyasi konsensüsü bugün darmadağın olmuş durumda.
Merkel sonrası bir buçuk yılını geride bırakan Olaf Scholz liderliğindeki Alman hükümeti, o kadar derin bir ayrışma içinde ki bakanlar neredeyse her önemli politika girişiminde birbirleriyle çelişiyor. “Kırmızı” SPD (Sosyal Demokratlar), “sarı” şahin neoliberal FDP (Hür Demokratlar) ve Yeşiller’in renklerine atıfla “trafik lambası” koalisyonu olarak adlandırılan bu koalisyonda her parti Merkel’in mirasını yönetme konusunda farklı stratejileri destekliyor. Fosil yakıtların içten yanmalı motorlardan ya da ev ısıtma sistemlerinden aşamalı olarak çıkarılması, Avrupa’da kemer sıkma politikalarının canlandırılması ya da gömülmesi ya da tahmin edilebileceği üzere Ukrayna’daki çatışmanın nasıl ele alınacağı gibi konularda hükümet hiçbir konuda hemfikir görünmüyor.
Hür Demokratlar en azından tutarlı; mali kemer sıkma ve ordoliberal rekabet politikasına olan inatçı bağlılıkları, onları Almanya ve Avrupa’nın karbonsuzlaşma ajandasını desteklemek için kullanılan devlet teşviklerinin doğal düşmanı haline getiriyor. Hatta bu tür dogmalar, serbest piyasacı partiyi fosil yakıt lobileri ve karbonsuzlaştırmaya karşı popülist isyanlarla fiili bir ittifaka doğru itiyor.
Yeşillerin enerji lobisiyle uzlaşıları tabanlarının bir kısmını yabancılaştırmasıyla aynı şekilde dönüşümün işçi sınıfı Almanlar üzerindeki etkilerini göz ardı etmeleri de karbonsuzlaşmanın faturasını ödeyeceklerinden kaygı duyan daha geniş halk kesimlerini de yabancılaştırmayı başardı.
Sosyal Demokratlara gelince, Scholz’un kararsız liderliğinde parti, Merkel’den miras kalan statükoya yatırım yapmaya devam etti ve Alman ihracat sektörlerini rekabetçi tutmak adına yıkıcı yeşil sanayi politikası ihtiyacı ile mali titizlik ortodoksisine tavizler arasında şizofrenik bir şekilde gidip geldi. Bu üç partinin her birinin desteği bugün ulusal düzeyde yüzde 20 civarında oy alan aşırı sağcı Alternative für Deutschland’ın gerisinde.
Bu ne sadece parti politikası ne de sadece Almanya’nın meselesi: Berlin’deki sıradan görünen demokratik çekişmelerin ardında ülkenin ihracata dayalı kapitalizmi ve uzun zamandır Almanya’nın makroekonomik tercihleri konusunda bir araç işlevi gören Avrupa Birliği için birbiriyle bağlantılı varoluşsal bir kriz yatıyor.
Tıpkı Almanya’nın Merkelci düzeni Scholzcu anarşiyle takas etmesi gibi, Avrupa Birliği de son kırk yıldır Avrupa entegrasyonunun neoliberal aşamasını sürdüren fikirlerin ve siyasi koalisyonların çöküşüyle karşı karşıya. Avrupa neoliberalizmini somutlaştıran siyasi dogmalar —“tüketici refahına” indirgenmiş rekabet politikası, mali kemer sıkma, enflasyon hedeflemesi, kuralsızlaşma ve daha da temelde kaynakların tahsisinde piyasaların etkinliğine duyulan dini inanç— son on yılda sorgulanmaya başlandı. İdeolojik çerçeveler parçalanırken, örgütlü sermaye, ulus devletler ve AB kurumları arasında uzun süredir gizlice depolitize edilmiş bir Avrupa entegrasyonu tarzını sürdüren siyasi koalisyon da yok oluyor.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin jeo-ekonomik sonuçları, Almanya’nın ihracata dayalı kapitalizm modelinin krizi ve AB entegrasyonunun kendisi, neocon Robert Kagan ve Bungacast ekibinin “Tarihin Sonunun Sonu” (ABD hegemonyasına bağlı onlarca yıllık neoliberal uzlaşının ardından (jeo)politik ve ideolojik çatışmaların olağanüstü bir şekilde yeniden canlanması) olarak adlandırdığı şey konusunda birbirine bağlı bir Avrupa yayı oluşturuyor.
Bu çatışmaların neoliberalizmin kuğu gölü balesini mi yoksa onu sürdürmek adına gerekli olan artan şiddeti mi işaret ettiği bölücü bir sorun: yelpazenin her iki tarafında da neoliberal ölüme karşı süreklilik tartışması, Schrödinger’in kedisinden farklı olarak ya ölü ya da diri olan içsel olarak tutarlı bir sistem varsaydığında indirgeyicidir. Gerçek şu ki, kapitalizmde, neoliberal ya da başka türlü, çeşitli alt sistemler (kurumsal, siyasi, ideolojik) farklı değişim yörüngelerini takip edebilir ve ediyor, bu da çeşitli gerilim ve çelişkileri teşvik ediyor.
Fransız regülasyon teorisi (FRT), verili bir kapitalist birikim sistemi ile onu sürdüren düzenleme biçimi arasındaki sürtüşmelerden kaynaklanan kapitalist krizlerin bütün bir taksonomisini önermişti. Antonio Gramsci’nin “doğmak için mücadele eden yeni dünya” ile ilgili aynı, bağlayıcı olmayan alıntısını yeniden işleyen fikir yazılarının çiçek açan üslubuna ekleme dürtüsüne direnerek, Avrupa neoliberalizminin mevcut durumunu değerlendirmek adına daha verimli olacak egzersiz, ortaya çıkan bu krizleri tanımlar: Almanya’nın ihracata dayalı modelini uzun süredir Avrupa Birliği’nin kalbinde sabitleyen somut kurumlar, siyasi konfigürasyonlar ve ideolojiler düzeyinde değişim ve sürekliliği birbirinden ayırmak.
Kırılgan model
Almanya’nın ihracata dayalı birikim stratejisi uzun zamandır üç temel unsura dayanıyor: Birincisi, hâkim partiler, muhafazakâr küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ’ler) yanı sıra büyük, ihracata yönelik sanayi holdingleri ve imalat sektörlerindeki örgütlü emek kesimlerinin koalisyonu. İkinci olarak, Almanya’nın para, işgücü ve firmaları düzenleyen yerel kurumları AB seviyesine taşındı; Almanya’nın ücret baskısı modeli ve mali titizlik ve düşük enflasyona dönük ordoliberal taahhütler, AB’nin geri kalanına empoze edildi. Üçüncüsü, bölgesel ve küresel ticaret sistemleri Alman çokuluslu şirketlerine ucuz girdilere —Doğu Avrupalı işgücü, ucuz Rus enerjisi— ve Çin ve ABD’deki istikrarlı ihracat pazarlarına erişim sağladı. Bugün tüm bu sütunlar çatırdamış durumda.
Alman kapitalizmi, iç siyasi istikrarı için (Mittelstand olarak adlandırılan) KOBİ’lerle bağlantılı ordoliberal kanat ile küreselleşme ve Orta Avrupa’nın AB’ye entegrasyonundan istifade eden daha fırsatçı, büyük ihracatçı sanayi holdingleri arasında uzun süredir devam eden ideolojik ve siyasi bir uzlaşıya dayanıyordu.
Bu uzlaşı bozuldu: ihracata dönük sanayi kanadı, Alman sanayisinin ABD ve Çinli rakipleriyle rekabet edebilmesi için mali kısıtlamaların kaldırılması yönünde lobi faaliyetlerinde bulunsa da ordoliberal kanat kemer sıkma politikalarına bağlı kalmaya devam ediyor. Geçtiğimiz dört yıl boyunca Ekonomi Bakanlığı, sanayi politikası teşebbüslerini, Mittelstand’ı stratejik açıdan marjinalleştirerek Almanya’nın sosyal blokunu yeniden dengeleme amaçlı bir araç olarak kullandı.
Liberal Maliye Bakanı Christian Lindner (FDP) ile koalisyon ortakları arasında siyasi bir çatışma gibi görünen durum, aslında Alman sermayesinin devletin ve seçmenlerin farklı kesimleriyle alakalı farklı fraksiyonları arasındaki bir kırılma. Yakın zaman önce yapılan çalışmalar, Almanya’nın ihracat başarılarının paradoksal bir şekilde Alman finans ve sanayi sermayesi arasında boşanmaya yol açtığını göstermişti: Alman sanayi firmaları eskiden yerel bankalara güvenirken artık kendilerini uluslararası sermaye piyasalarında finanse ediyor, Alman bankaları da yurt dışına yatırım yapmayı tercih ediyor.
İkincisi, AB uzun süre Almanya’nın ihracat-büyüme gücüne dışsal bir iskele sağlamış olsa da Avrupa entegrasyonunun biçimi, içeriği ve amacı üzerindeki neoliberal uzlaşı bugün tükendi. AB, kapitalizmin yirmi yedi farklı ulusal modelinden oluşan bir birlik olabilir ama Almanya, sadece büyüklüğü nedeniyle eşitler arasında birinci değil, yerel kurumları tüm birliğin düzenleyici çerçevesini büyük ölçüde şekillendiren bir kapitalist devlet.
1986 Avrupa Tek Senedi* ile 2007 küresel mali krizi arasında, AB entegrasyonunun biçimi, içeriği ve amacı üzerinde neoliberal bir uzlaşı hâkim oldu ve organize sermayenin, çekirdek AB üye ülkelerinin ve Komisyon’un çıkarlarını uzlaştırdı. 1980’lerin ortalarında bu ittifak, özelleştirme, kuralsızlaşma ve ulusötesi birleşmelerin Avrupa’daki durgun büyüme ve rekabetçiliği canlandırmaya dair en iyi umutlar olduğu ortak fikri etrafında şekillendi.
Organize sermayenin yanı sıra iki aktör de önemli ölçüde fayda sağladı: Bunlardan ilki, para, ücretler ve firmaların yönetimine ilişkin iç politika tercihleri mali kemer sıkma, anti-enflasyonist para politikası, ücretlerin bastırılması ve ordoliberal rekabet politikası yoluyla AB düzeyine taşınan Almanya’ydı. Bu da Almanya’nın ihracata dayalı kapitalizm modelini etkin bir şekilde Avrupalılaştırdı. İkinci faydalanıcı ise Komisyon oldu; ekabetin önündeki kısıtlamaları belirleyip kaldırarak AB entegrasyonunu yönlendirme yetkisi, Komisyon’un göreli özerkliğini kayda değer ölçüde artırdı.
Buna karşın bugün, mali kemer sıkma konusundaki uzlaşının yerini AB’nin kamu harcamaları üzerindeki Avusturyacı frenlerine karşı halk isyanları ile mali titizliği yeniden empoze etmeye ve “acil durum Keynesçiliği” sayfasını kapatmaya çalışan bir ortodoksi arasındaki savaş alanı aldı. Bir zamanlar Avrupa’nın neoliberal uzlaşısının kalbi olan AB rekabet politikası, şimdi onu Avrupa’nın rekabetçiliğine giydirilmiş bir deli gömleği olarak nitelendiren Fransız ve Alman hükümetleri tarafından olağanüstü bir şekilde reddedildi. Daha da temelde, Komisyon’un yetkilerini genişleten “gizli” federalizme şimdi çekirdek üye ülkeler şiddetle karşı çıkıyor: Berlin, Paris ve Brüksel, Avrupa’nın egemenliğinden ve “stratejik özerklikten” söz etse de Avrupa’da meşru egemenin kim olduğunu ve kimin özerkliğinin artırılması gerektiğini tanımlama konusunda (Komisyon’un mu, Avrupa Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi’nin mi yoksa üye ülkelerin mi?) bariz bir çekişme yaşanıyor.
Uzun zamandır hâkim olan görüş, krizlerin egemen ulus devletleri kolektif eylem sorunlarının üstesinden gelmeye çalışırken yetkilerini ve kaynaklarını bir araya getirmeye zorlayarak AB’yi mekanik bir şekilde federalist bir yola iteceğini varsayıyordu. Fakat federal bir geleceğe doğru “ilerleyemeyen” Avrupa Birliği fikri Brexit, Kovid-19 ve kıtadaki mevcut savaşla ciddi bir teste tabi oldu. Son on beş yılın sürekli kriz yönetimi, bilakis Komisyon’u marjinalleştirdi ve Avrupa Konseyi’ni —ve dolayısıyla ulusal liderleri—AB’nin etkin idarecileri olarak güçlendirdi (Merkel fiili başkandı). 1980’lerde Komisyon’a emanet edilen teknokratik düzenleyici yakınsama yoluyla Avrupa entegrasyonunu öngören konsensüs büyük ölçüde tükendi. Ancak bugün AB’nin mevcut güçlüklerle başa çıkabilmek için yetkilerini derinleştirme çağrısı, Avrupa başkentlerinde Komisyon’a ekstra yetkiler verilmesine karşı güçlü bir muhalefetle birleşmiş durumda.
Son olarak, Almanya’nın ucuz girdilere ve istikrarlı ihracat pazarlarına erişimi maddi olarak kısıtlandı. Alman sanayi tedarik zincirleri, dikkate değer bir Orta Avrupa kümelenmesi ile ulusötesi ağları: 1990’lar ve 2000’ler boyunca Almanya, Doğu Asya sanayisinin rekabetçi baskısına, ücret ve enerji maliyetlerini sıkıştırmak için düşük katma değerli üretim segmentlerini sosyalizm sonrası Orta Avrupa ülkelerine dış kaynak kullanarak adapte oldu. Alman çokuluslu şirketleri için Orta Avrupa sadece ucuz işgücü değil, aynı zamanda Rus fosil yakıtlarına dayanan düşük maliyetli bir enerji altyapısı da sağlıyordu.
Bugün, 2022 enerji fiyat şokunun etkileri apaçık ortada: Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından enerji fiyatları Avrupa’da ABD veya Çin’den çok daha fazla arttı ve en başta enerji yoğun imalat ihracat sektörlerinin fiyat rekabetçiliğini vurgu.
İkinci bir konu da Almanya ve Orta Avrupa’da ciddi boyutlara ulaşan işgücü açığı. Son tahminlere göre Almanya’nın kendi ülkesindeki işgücü açığını kapatabilmesi için yılda dört yüz bin kişilik istikrarlı bir net göç dengesine (yani gelenlerin gidenlerden daha fazla olması) ihtiyacı var. Nüfus azalması, yaşlanan demografik yapı ve düşük ücret, bugün Alman sanayisinin hinterlandı olarak işlev gören Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin tipik profilini oluşturuyor.
Dikkat çekici bir şekilde, Orta Avrupa’daki nüfus azalmasının bir sonucu olarak ücretlerde seküler bir artış yaşandı ve bu da bölgenin önemli bir karşılaştırmalı avantajını zayıflattı. Teoride bu, örgütlü emek için daha iyi bir kaldıraç anlamına gelmeli ama pratikte Orta Avrupa, emek ve doğal kaynakların sömürüsünü —radikalleşmiş emek karşıtı mevzuat, kurumlar vergisi oranlarında dibe doğru yarış ve AB dışından uysal ve düşük ücretli işgücü ithal etmeye yönelik ikili anlaşmaların çoğalması— iki katına çıkararak Alman sermayesine kenetlemeye dönük umutsuz tedbirlerin laboratuvarı haline geldi.
Değişen rota
Şu an yükselen sesler, Almanya’nın ihracata dayalı birikim sisteminin mevcut haliyle sürdürülebilir olmayabileceği konusunda uyarıda bulunuyor. Sonuçta hem ülke içinde hem de daha geniş anlamda Avrupa’da bu sistemi destekleyen kurumlar, siyasi ittifaklar, ideolojiler ve altyapılar derin krizlerle karşı karşıya. Önümüzde iki ana senaryo var: ya Almanya ve AB düzeyinde yeni kurumsal, siyasi ve ideolojik yapılandırmalar ihracata dayalı büyümeyi ayakta tutmanın bir yolunu bulacak ya da bu birikim sistemi çökecek.
İlk senaryoda, neoliberal restorasyon mevcut zorlukların üstesinden gelmek için yeterli olmayacaktır; mevcut durumda Budapeşte’den Berlin’e veya Roma’ya, Küresel Güney’den düşük ücretlerle, asgari çalışma haklarıyla ve yurttaşlık haklarından açıkça dışlanarak kısa süreli, sendikasızlaştırılmış geçici işçi kitlelerini ithal etmeye dönük yeni yasal çerçevelerin normalleşmesi, Avrupa-Alman ihracat liderliğindeki modeli yeniden canlandırmak için gerekli olacak distopik yeniliklerin sadece bir örneği.
İkinci senaryo ise bu birikim sisteminin çökmesi; işgücü, yabancı teknoloji, enerji ve doğal kaynaklar gibi girdilere erişim, küresel ABD-Çin rekabetine yakalanan Avrupalı firmalar açısından önemli ölçüde kısıtlanabilir. Avrupa’nın Çin ve Amerikan ihracat pazarlarına erişimi de ciddi şekilde kısıtlanabilir; ya da tersine, bu pazarlar çok cazipse ve bir değiş tokuş söz konusuysa, AB firmaları Avrupa’daki dayanaklarını feda etmeyi tercih edebilir. Siyasi açıdan Avrupa’da sağ, ilk senaryo için gerekli koşulları yaratmaya çoktan başlamış durumda: buna karşı koymak ve bir alternatif önermek ise sola düşüyor.
(*) Avrupa Birliği tek pazarını ve Avrupa Politik İş Birliğini resmen başlatan Roma Antlaşmasında köklü değişiklikler yapan antlaşma. Senet, 17 Şubat 1986 tarihinde Lüksemburg’da, 28 Şubat 1986 yılında da Lahey’de imzalandı. (ç.n.)
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü











