Bizi Takip Edin

Avrupa

Almanya, Çin’in bağımlı olduğu tedarik zincirlerini arıyor

Yayınlanma

Alman yetkililerin, Pekin’in yıllardır Avrupa’da oluşturmaya çalıştığı türden “darboğazları” aramak amacıyla, Çin’in hâlâ Alman tedarikçilere bağımlı olduğu sektörleri haritalandırdığı bildiriliyor.

South China Morning Post’un (SCMP) aktardığına göre bazı Avrupalı analistler bu arayışın çok geç kalmış olduğunu düşünürken, bazıları ise bulunacak herhangi bir baskı aracının hem kullanılması zor olacağını hem de Berlin’in umduğundan daha kısa ömürlü olacağı konusunda uyarıda bulundu.

Söz konusu arayış, tırmanan ticaret gerilimleri ve Almanya’da endüstriyel tabanını Çinli rakiplere kaptırma konusundaki endişelerin artmasıyla birlikte gerçekleşiyor.

Bloomberg geçen hafta, Berlin’in Çin’in hâlâ Avrupa teknolojisine ve endüstriyel bilgi birikimine bağımlı olduğu alanları analiz ettiğini bildirdi.

İlk bulgular, her ikisi de Hollandalı çip ekipmanı üreticisi ASML’ye tedarik sağlayan Trumpf ve Zeiss şirketlerini ortaya çıkardı. 

Çip firmaları Siltronic, Aixtron ve SUSS MicroTec de bu listeye dahil edilebilir.

Almanya Ekonomi Bakanlığı, rapor hakkında yorum yapmaktan kaçındı ve hükümetin Çin’e olan kritik bağımlılıklar konusunda “hedefli risk azaltma” politikası izlediğini ve bunları değerlendirmek için “çeşitli göstergeler” kullandığını belirtti.

Bakanlık, bunun için “sanayinin aktif katılımının” gerekli olduğunu da ekledi.

Trumpf, Çin’e yalnızca standart ürünler ihraç ettiğini ve “Alman hükümeti tarafından farklılaştırılmış tedarik zincirlerini açıklaması istenmediğini” belirtti.

Bloomberg tarafından derlenen daha kapsamlı bir liste, BASF, Bosch ve ZF Friedrichshafen dahil olmak üzere kimya, endüstriyel otomasyon ve otomotiv teknolojisi sektörlerini kapsıyordu.

Fakat Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nde kıdemli politika uzmanı olan Tobias Gehrke, Almanya’nın bu darboğazları tespit etse bile, bunların hem kullanılmasının hem de korunmasının zor olabileceğini belirtti.

“Çin’in minerallerine benzer, neredeyse kusursuz bir darboğazın bulunması pek olası değil ya da aynı şekilde bir baskı aracı olarak kullanılması da pek olası değil,” diyen Gehrke, mineraller tedarik zincirinin çok üst kademesinde yer alırken, kesintilerin ise alt kademedeki endüstrilere hızla yayıldığını belirtti.

Adı geçen şirketlerin çoğu, kendileri de Çin ile derin bağlara sahip. Örneğin Aixtron, son yıllık raporunda, Batı pazarlarının zayıf seyrettiği bir ortamda Çin’den gelen talebi “istikrar faktörü” olarak nitelendirdi.

Gehrke, birçok şirketin Çin’de üretim veya araştırma tesislerine sahip olduğunu ve bu durumun, üretimin Çin’deki tesislere kaydırılması yoluyla ihracat kontrollerinin atlanıp atlanamayacağı konusunda soru işaretleri yarattığını belirtti.

Gehrke, yarı iletkenler için ultra saf silikon üretiminde dünya lideri olan Wacker Chemie’ye dikkat çekti.

Bu şirketin genel faaliyetleri, Çinli üreticilerin yoğun baskısı altındaki güneş panellerinde kullanılan daha düşük değerli silikona da dayanıyor.

“Düşük değerli iş kolu yok olursa, niş iş kolunu ayakta tutmak da zorlaşır ve dolayısıyla Çin’de yerelleştirme baskısı artar,” diyen Gehrke, tıbbi cihazlar, takım tezgahları ve kimyasalların şimdiden tehlike altında olabileceğini de sözlerine ekledi.

Bununla birlikte, diğerleri, bu kaldıraçların kullanılmasının zor olabileceği gerçeğinin, onları bulmaya karşı bir argüman olmadığını söyledi.

Örneğin Alman Ekonomi Enstitüsü’nün uluslararası iktisat politikası başkanı Juergen Matthes şöyle konuştu:

“Bence tıkanma noktalarımızı haritalandırmak vazgeçilmez bir gereklilik, bunu yıllar önce yapmalıydık. Bu tıkanma noktalarını kullanmak için değil, Çin’in gerginliği tırmandırmaya karar vermesi durumunda elimizde koz bulundurmak için.”

Matthes, Pekin’in uzun yıllar boyunca Avrupa’nın bağımlılığını derinleştirdiğini ve bu stratejiyi sürdürdüğünü savundu.

Matthes’e göre, temel kimyasallar alanında Avrupalı üreticiler “damping stratejileriyle stratejik olarak alt edildiler” ve bu durum, Avrupa’nın kalan üretim kapasitesi üzerindeki artan baskıyı daha da artırdı.

Bu düşünce, Berlin’de giderek daha fazla yankı buluyor. Şansölye Friedrich Merz, eylül ayında tamamlanması planlanan Fransa ile ticaret savunmasına ilişkin ortak bir yol haritası hazırlanmasını teşvik ederken, “değerinin ciddi şekilde altında” olarak nitelendirdiği yuan karşısında Çin’in ticaret fazlasını defalarca gündeme getirdi.

Merz geçen ay, “Çin ile yeni bir ticaret çatışması istemiyorum ama bu dengesizlikler hakkında açık bir diyalog kurulmasını istiyorum. Durumun şu anki haliyle kalmasını kabul etmeye hazır değilim,” demişti.

Bu arada, Berlin merkezli Mercator Çin Araştırmaları Enstitüsü’nün ekonomi ve sanayi programı başkanı Jacob Gunter, Pekin’in kendi zayıflıklarının “son derece farkında” olduğunu belirtti.

Gunter, Avrupa’nın Pekin’i gerçekten karşılık vereceğine ikna edebilmesi koşuluyla, benzer önlemler hazırlamasının Avrupa’ya risk azaltma çabalarını sürdürme imkânı vereceğini söyledi.

Fakat diğerlerine göre asıl sorun, Avrupa’nın bu kozları kullanma yeteneğine sahip olup olmadığı.

Berlin merkezli Rhodium Group’un üst düzey danışmanı Noah Barkin’e göre, bir tıkanma noktasının devreye sokulması, birçok Avrupa ülkesinde bulunmayan “hükümetler ve sanayi arasında yakın ve yapılandırılmış bir koordinasyon” gerektiriyor.

Barkin, ticaret önlemlerinin ne kadar ileri götürüleceği konusunda Berlin’de de görüş ayrılıklarının devam ettiğini ve ekonomi bakanlığının daha sert önlemlere direndiğini belirtti.

Danışman, “İşler ciddiye bindiğinde Berlin’in hangi tarafa eğileceği belirsiz,” dedi.

Brüksel ve Pekin, ticaret dengesizlikleri konusunda somut ilerleme sağlanması için ekim ayını son tarih olarak belirledi.

Barkin, AB’nin “hiçbir sonuca varmayan, Pekin ile bitmek bilmeyen görüşmelerde saplanıp kalma” riskiyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu ve şunları ekledi:

“AB, kullandığı ticaret araçlarının etkili olmasını sağlamalı, Pekin ile gerginliğin tırmanmasını yönetmeli ve endişeli üye devletleri de bu süreçte yanına almalı. Bu, muazzam bir meydan okuma.”

Avrupa

İzlanda, AB referandumunda “Trump öcüsünü” kullanıyor

Yayınlanma

AB referandumuna hazırlanan İzlanda’da balıkçılık ve ulusal egemenlik konusundaki endişeler jeopolitik kargaşanın önüne geçtikçe “Hayır” kampanyası destekçileri güç kazanıyor.

İzlanda hükümeti başlangıçta en geç 2027’ye kadar referandum düzenleyeceğine söz vermişti fakat ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland’ı kontrol altına alma taleplerinin durumu değiştirmesi üzerine süreci hızlandırmaya karar verdi.

Başbakan Kristrún Frostadóttir, televizyonda yayınlanan bir tartışma programında, “Son bir buçuk yıl içinde durumun büyük ölçüde değiştiği bir sır değil. ABD’nin gümrük vergilerini ticari baskı aracı ve bir silah olarak kullandığını görüyoruz,” dedi.

Frostadóttir, kampanya süresince düşük profilli bir tutum sergilemiş olsa da, seçmenleri AB üyelik müzakerelerine başlama zamanının geldiğine ikna etmek için son düzlükte çabalarını artırdı.

İzlanda, Norveç ve Lihtenştayn ile birlikte halihazırda Avrupa Ekonomik Alanı’nın (EEA) bir parçası. Bu durum, ülkeye tek pazara erişim hakkı verirken, Brüksel’de oy hakkı olmaksızın AB mevzuatının büyük bir kısmını benimsemesini gerektiriyor.

Frostadóttir, “⁠Gerçek şu ki, EEA anlaşmasına nelerin dahil edileceğini sonsuza kadar seçip seçemeyiz,” dedi.

Son anketler, Frostadóttir’in bu iddiasında yanılabileceğini gösteriyor. Salı günü yayınlanan bir anket, Evet cephesinin az farkla önde olduğunu gösterirken, Perşembe günü yapılan son anket ise Hayır cephesinin ilk kez öne geçtiğini ortaya koydu.

Yine de yerel iş adamı Jonas Hagan Gudmundsson iyimserliğini koruyor.

Gudmundsson, “İnsanlar oy kabinine girdiklerinde, kalplerinin sesini dinleyerek oy vereceklerine ve daha büyük güçlerin etkisinde kalmayacaklarına dair iyimserim,” dedi.

Gudmundsson, İzlanda’nın AB ile mutabık kalınan şartlar üzerinden ikinci bir referandum düzenlemeden önce müzakerelere başlaması gerektiğini savunan “Yes to See” kampanyasının kurucularından biri.

İş adamı, “Şu anda ‘Evet’ diyeceklerden biriyim ama ikinci bir referanduma gidilirse o zaman ne diyeceğime henüz karar vermedim. Her şey, ne tür bir anlaşma elde edeceğimize bağlı,” dedi.

Gudmundsson için bile, Brüksel ile müzakereler tamamlandığında üyeliği destekleyebilmesi için AB balıkçılık kurallarından bir tür muafiyet sağlanması asgari şart.

Brüksel, İzlanda’nın “Evet” oyu vereceğine dair umudunu pek de gizlemiyor. Fakat Frostadóttir’in onlardan seçim kampanyasına karışmamalarını istemesinin ardından AB yetkilileri temkinli davranıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, İzlandalılar oylarını kullandıktan kısa bir süre sonra, 6 ve 7 Eylül’de komşu Grönland’da olacak.

Mart 2015’te tıkanmış müzakerelerin bir önceki turunu resmen sonlandıran İzlanda’nın eski dışişleri bakanı Gunnar Bragi Sveinsson, Perşembe günü Reykjavík’in güneşli ana meydanında düzenlenen “Hayır” kampanyası protestosuna katıldı ve dört haftalık torununu bebek arabasında gezdirdi.

Sveinsson Euractiv’e yaptığı açıklamada, “AB’nin göç ve enerji konularında izlediği yönü beğenmiyorum. AB pek çok sorunla karşı karşıya,” dedi.

Sveinsson, Frostadóttir’in “Trump kartını” kullanmasını da reddetti ve “ABD, on yıllardır iyi bir ortak olmuştur. Ve öyle olmaya da devam edecek,” dedi.

Ne Brüksel’e ne de Washington’a güvendiğini da söyleyen eski bakan, “Trump sonsuza kadar kalmayacak,” diye ekledi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman sanayisinden Merz’e Çin baskısı

Yayınlanma

Alman sanayi kesimi, Şansölye Friedrich Merz’e Pekin’e karşı daha sert bir tutum sergilemesi yönünde baskılarını artırıyor.

Şirketler, Çinli rakiplerinden kaynaklandığını belirttikleri haksız rekabet sorununu çözmek için daha güçlü önlemler alınmasını talep ediyor.

Reuters’a göre Alman iş dünyası temsilcilerinin giderek artan kararlılığı, Çin’in misilleme yapmasından korktuğu için uzun süredir ticaret engellerine direnen ülkede bir dönüşüme işaret ediyor.

Berlin’in alacağı tutum, Ekim ayında blok ile Pekin arasında yapılması planlanan görüşmeler ışığında, Avrupa Birliği’nin Çin’e yönelik genel ticaret tutumunun şekillenmesine katkıda bulunacak.

Almanya’nın en büyük ticaret ortağıyla olan ticaret açığı, geçen yıl yaklaşık 22 milyar avro artarak 89,3 milyar avroya (104,05 milyar dolar) yükseldi.

Bu artış, Avrupa ülkesine yapılan ithalatın %8,8 artması ve ihracatın %9,7 düşmesi sonucu gerçekleşti.

Almanya Ticaret ve Sanayi Odası (DIHK) Dış Ticaret Başkanı Volker Treier, “Çin ile neler olup bittiğini görüşmemiz gerekiyor. Bunun sübvansiyonlara veya haksız rekabete atfedilebileceği teyit edilirse, o zaman bu bir sorundur,” dedi.

Bu endişe, özellikle Volkswagen gibi Alman otomobil üreticileri için oldukça acil bir hal aldı. Bu şirketler, Çin’de BYD gibi yerel markalar tarafından geride bırakıldıktan sonra, şimdi de Avrupa pazarında Çinli rakiplerinden gelen giderek artan rekabet ile karşı karşıya.

Merz’in koalisyon hükümeti, Çin konusunda daha sert bir üslup benimsemiş olsa da mesajları ⁠hâlâ çelişkili bir yapı sergiliyor.

Açıklamalarda iktisadi bağımlılığı azaltma çağrılarıyla, ülkenin önemli bir ortak olmaya devam ettiği konusundaki ısrar bir arada yer alıyor.

Koalisyonu içinde bu konuda bölünme belirtilerinin ortaya çıkmasının ardından Merz, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, kabineye Avrupa Birliği ile Çin arasındaki ticaret dengesizliklerini gidermeye yönelik öneriler üzerinde çalışmasını istediğini belirtti.

Şansölye, “Alman sanayisinin de bu küresel dengesizlikler konusunda görünüşe göre fikrini değiştirdiğini görüyoruz,” diyerek, daha önce koruyucu tedbirlere karşı çıkan ama şimdi bu tutumunu yeniden gözden geçiren otomobil üreticilerini temsil eden VDA gibi derneklere işaret etti.

Siemens Energy CEO’su Christian Bruch, Haziran ayında Çin’den gelen ithalatın Avrupa ürünleri gibi muamele görmesinin “kabul edilemez” olduğunu belirterek, düzenlemelerin yürürlüğe konması ve yerel içerik kotalarının değerlendirilmesi gerektiğini ekledi.

DIHK’dan Treier ise, Dünya Ticaret Örgütü ve AB çerçevesinde Avrupa sanayisini savunmak için yeterli araçların bulunduğunu söyledi.

Treier, “Harekete geçmeye karar verdiğimizde, karar alma süreçlerimizi basitleştirmemiz ve kısaltmamız gerekiyor,” dedi.

Almanya’nın önde gelen üreticilerini temsil eden BDI, koruma önlemleri dahil olmak üzere mevcut ticaret politikası araçlarının daha hızlı uygulanmasını ve anti-damping ile anti-sübvansiyon işlemlerinde ürün gruplarının birleştirilmesi gibi metodolojik düzenlemeleri savunuyor.

BDI yönetim kurulu üyesi Wolfgang Niedermark şunları söyledi:

“Çinli tedarikçilerden gelen muazzam fiyat baskısı nedeniyle durum giderek şiddetleniyor. Çin’in alabileceği olası karşı önlemler stratejik değerlendirmelere dahil edilmeli fakat Avrupa’nın eylemlerini belirlememeli ya da nihai olarak engellememeli.”

BDI’nın tahminlerine göre, devlet sübvansiyonları ve Deutsche Bank analistlerinin avro karşısında yaklaşık %15 oranında değerinin altında olduğunu değerlendirdiği yuan, Çin’in Alman fiyatlarını %30 ila %40 oranında alt etmesine olanak tanıyor.

Çin, sanayilerini haksız bir şekilde sübvanse ettiğini veya ihracat avantajı elde etmek için değerinin altında bir para birimi kullandığını reddediyor.

Volkswagen CEO’su Oliver Blume, yakın zamanda yapılan bir kazanç açıklamasında yatırımcılara, Avrupa’nın “eşit rekabet koşulları” yaratması gerektiğini söyledi.

Çin menşeli plug-in hibrit araçlara gümrük vergisi uygulanmamasını eleştiren CEO, araçlarda Avrupa menşeli parçaların payını artırmak amacıyla tasarlanmış “Made in Europe” kuralları getirilmesini talep etti.

Çin medyası Blume’un sözlerini korumacılık çağrısı olarak yorumladıktan sonra şirket, bu açıklamalardan geri adım attı.

Bu durum, Avrupa pazar payını kaybetmekten endişe duyan ama dünyanın en büyük otomobil pazarı olan Çin ile herhangi bir ticaret savaşından da çekinen otomobil üreticilerinin içinde bulunduğu hassas denge durumunu ortaya koydu.

Mercator Çin Araştırmaları Enstitüsü’nden Jacob Gunter, Alman otomobil üreticilerinin Çin ile olan bağlarının “çok uzun bir süre boyunca son derece kârlı bir anlaşma” olduğunu ama artık durumun böyle olmadığını söyledi.

Gunter, “Çin’de, Avrupa’da ve üçüncü pazarlarda Çinli rakipler tarafından adeta eziliyorlar,” dedi.

Volkswagen, Avrupa’da hâlâ açık ara en büyük pazar payına sahip olsa da yeni girenler güç kazanıyor.

Çinli BYD, Chery ve Leapmotor, Haziran ayında 2025 yılının aynı ayına kıyasla üç ila altı kat daha fazla araç sattı.

SAIC ve Geely’nin satışları ise sırasıyla %50’nin üzerinde ve %11’in üzerinde arttı.

2024 yılında Çin’de üretilen tamamen elektrikli araçlara uygulanan AB gümrük vergilerine karşı çıkan VDA’nın bir sözcüsü, derneğin gelişmeleri takip ettiğini ve tutumunu değiştirmenin gerekli olup olmadığını analiz ettiğini belirtti.

Almanya’daki istihdamın yarısından fazlasını oluşturan geniş küçük ve orta ölçekli işletme ağını temsil eden Alman Mittelstand Derneği’nden Matthias Bianchi, “Şirketler, Çin’in olası misilleme adımları konusunda endişeli olmaya devam ediyor. Ne var ki bu arada, hiçbir şey yapmamak da bir risk haline geldi,” dedi.

Reuters’ın eline geçen 22 Mayıs tarihli bir görüş belgesine göre, Fransa, İtalya ve İspanya, bloğun ticaret savunma önlemlerini yenilemesi için baskı yapan AB ülkeleri arasında yer alıyor.

Almanya bu girişimin bir parçası olmasa da, görüşmelere yakın iki kişi, Merz’in AB ile Çin arasında Ekim ayında yapılacak görüşmeler başarısız olursa, Brüksel’in bir önlem paketi hazırlamasına destek vereceğinin sinyalini verdiğini söyledi.

Merz, Haziran ayında, “Avrupa Birliği, dünyadaki çıkarlarını etkili bir şekilde savunmak için elinde etkili araçlara sahip olmalıdır. Dünyada bir ağırlığımız var ve bunu kullanmak istiyoruz,” demişti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Le Pen, patronlara harcamaları kısma sözü verdi

Yayınlanma

Marine Le Pen, gelecek yılki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması halinde kamu harcamalarında kapsamlı kesintiler yapma sözü verdi.

Dün yapılan ilk cumhurbaşkanlığı münazarası sırasında yedi aday, Fransa’nın yüksek borç seviyesinin nasıl ele alınacağı ve emeklilik sisteminin nasıl finanse edileceği konusunda çatıştı.

Bu da yatırımcıları tedirgin eden iktisadi konulardaki keskin ayrılıkları ortaya çıkardı.

Fransa hükümeti, GSYİH’nin yüzde 5’inden fazlasını oluşturan ve Avro bölgesindeki en yüksek bütçe açıklarından biri olan ülkenin bütçe açığını azaltmak için çaba sarf ediyor.

Önümüzdeki ilkbaharda yapılacak seçimlerde dördüncü kez cumhurbaşkanlığı yarışına giren ve yarışın favorisi konumunda olan Le Pen, Financial Times’a göre partisinin politikalarına uzun süredir şüpheyle yaklaşan şirketleri kendi tarafına çekmeye çalışırken, partisi Ulusal Birlik’in (RN) “cömert harcama” imajını silmeye çalışıyor.

Fransız siyasetçi, Fransa’nın başlıca iş dünyası lobi grubu Medef tarafından düzenlenen forumda, “Borcumuzun gidişatı konusunda son derece endişeliyim” diyerek devletin harcamaları “radikal bir şekilde” kısması gerektiğini belirtti.

Le Pen, gelir ve harcamalar arasında yasal bir denge kuran dengeli bütçe kuralı fikrini ilk kez desteklediğini söyledi ama ayrıntılara girmedi.

RN’nin, Fransa’nın 2027 bütçesi hakkındaki parlamento tartışmaları öncesinde 125 milyar avroluk bir tasarruf planı sunacağını belirten Le Pen, bu planın göçmenlere yönelik sosyal yardım kesintilerinin yanı sıra AB’ye yapılan ödemelerde de azaltımlar içereceğini söyledi.

Bu, solcu LFI’nın cumhurbaşkanı adayı Jean-Luc Mélenchon’un bu hafta yaptığı, Avrupa Merkez Bankası’nın, elinde tuttuğu Fransız borcunu iptal edip “ateşe atması” gerektiği yönündeki önerisiyle tezat oluşturuyor.

Mélenchon, tartışma sırasında bu fikrini daha da ileri götürdü ve bütçe açığını azaltmaya yönelik diğer radikal önlemler arasında şirketlere verilen tüm sübvansiyonların sonlandırılmasının da yer alabileceğini belirtti.

Le Pen ve Mélenchon’un önerileri, Édouard Philippe ve Gabriel Attal gibi rakip cumhurbaşkanlığı adayları tarafından “uygulanamaz” veya “tehlikeli” oldukları gerekçesiyle eleştirildi.

Sosyalist Parti adayı Raphaël Glucksmann, Le Pen’in mali planlarını kınayarak tüm göçün durdurulmasının ekonomiye zarar vereceğini söylediğinde, Medef üyeleri alkışladı.

Ne var ki kamuoyu yoklamaları, Le Pen’in iki turlu cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kalacağını sürekli olarak öngörüyor.

Son anketler, onun merkez sağ aday Philippe’i bile yenebileceğini gösteriyor.

Son günlerde yapılan anketler, Mélenchon’un da Le Pen’e karşı ikinci tura kalma potansiyeline sahip olduğunu gösteriyor.

Fakat seçim gününe hâlâ sekiz ay var ve adaylar arasında yoğun bir rekabet bulunuyor.

Le Pen, iş dünyası liderleri nezdinde, şirketlerle görüşmeler yapan ve emeklilik yaşını yükseltme gibi RN’nin bazı kilit politikalarında daha esnek görülen RN Başkanı Jordan Bardella’ya kıyasla daha az kabul edilebilir bir isim olarak görülüyor.

Konuya yakın bir kaynağın verdiği bilgiye göre, RN’nin emeklilik konusundaki tutumunu yumuşatmak ve önde gelen şirketlerle görüşmeleri kolaylaştırmak için çalışan Bardella’nın danışmanı François Durvye, Le Pen’in seçim kampanyasından ayrıldı.

Le Pen Perşembe günü emeklilik reformu konusundaki tutumunda ısrar ederek, 20 yaşından önce çalışmaya başlamış kişiler için emeklilik yaşını 60’a indirmek, diğerleri için ise 62’de bırakmak istediğini söyledi.

Attal, tartışma sırasında, “Bazılarınız hayal kırıklığına uğrayacak, ancak [iktisat politikaları konusunda] Bardella’nın yarattığı sis perdesi kesinlikle dağıldı,” dedi.

Macron’un emeklilik yaşını 64’e çıkarma girişimi geçen yıl parlamento bütçe görüşmeleri sırasında askıya alınmıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English