Diplomasi
Ankara-Şam normalleşmesine dair senaryolar

Türkiye’deki seçimlerin tamamlanması ve dışişleri başta olmak üzere ilgili kurumlara atamaların yapılmasıyla gözler yeniden Türkiye-Suriye normalleşmesinde atılacak adımlara çevrildi. Geçen hafta yapılan Astana Zirvesi sonrası yapılan açıklamalar Ankara ve Şam’ın pozisyonlarının henüz birbirine doğru yaklaşma belirtisi olmadığını gösteriyor. Elbette Suriye ile normalleşmenin Suudi Arabistan ya da Birleşik Arap Emirlikleri ile normalleşme kadar hızlı olması beklenmiyor ancak sürecin uzaması bir dizi fırsatın kaçmasının yanı sıra iki ülkenin güvenliği için de mevcut tehdidin sürmesine yol açıyor.
Türkiye-Suriye normalleşmesinde ne kadar yol alındı, tarafları uzlaşmaya iten sebepler ve karşılaştıkları zorluklar neler?
Birleşik Arap Emirlikleri merkezli Emirates Policy Center (EPC), tüm bu sorulara yanıt veren ve Türkiye-Suriye normalleşmesine dair olası senaryoları tartıştığı bir rapor yayınladı. Tam metninin çevirisini dikkatinize sunuyoruz:
***
Erdoğan’ın Seçim Zaferinin Ardından Türkiye-Suriye Normalleşmesine Dair Beklentiler
Levant Çalışmaları Birimi
Temel çıkarımlar
- Suriye-Türkiye ilişkileri Türkiye’deki seçimler öncesinde birçok gelişmeye sahne oldu ancak iki taraf çeşitli konulardaki farklı tutumları nedeniyle henüz bir mutabakata varamadı.
- Türkiye’nin Suriye’nin bölgesel görünümündeki kritik önemi ve Suriye muhalefetini hâlâ desteklemesi nedeniyle Ankara ve Şam’ın ilişkileri normalleştirmeye devam etmesi bekleniyor.
- Rusya’nın Türkiye-Suriye normalleşmesine dönük çabalarını sürdürerek iki ülkeyi, ilişkileri geliştirmeye yardımcı olacak anlaşmalara zorlaması muhtemel.
- Türkiye terörle mücadele için etkin ve spesifik bir mekanizmanın gerekliliğinde ısrar ediyor ancak terör örgütlerinin sınıflandırılması konusunda Şam ile aynı fikirde değil.
- Türkiye-Suriye müzakereleri engeller arasında ilerliyor ve müzakerelerin arabulucusu Rusya, ilerleme kaydetmek için henüz çok erken olduğunun farkında.
Recep Tayyip Erdoğan’ın Mayıs 2023’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması, Türkiye’nin Suriye ile yürüttüğü müzakerelerin akıbeti hakkında soru işaretleri yarattı. Seçimlerden önce, genellikle Erdoğan’ın seçim meselesine dönüşen Suriyeli mültecilerin geleceği ile ilgili Türk kamuoyunu ikna için Şam ile müzakere kartına ihtiyaç duymasına bağlanan hızlı gelişmeler yaşandı. Bu sorunun önemi, Suriye meselesindeki son gelişmeler, Arap-Türk ilişkilerinin dinamikleri ve Ankara’nın hızla değişen uluslararası ve bölgesel ortamı göz önünde bulundurarak “sıfır sorun” politikasına geri dönmesinden kaynaklanıyor.
Bu makale Türkiye-Suriye normalleşmesinin gidişatını, sorunlarını ve olası senaryolarını ortaya koyuyor.
Türkiye-Suriye Yakınlaşmasının Yapısı
Suriye-Türkiye temasları 2022 yılında Rusya’nın arabuluculuğuyla başladı. Ancak bu temaslardan henüz ilişkilerin normalleşmesine yol açabilecek makul bir sonuç çıkmadı. İstihbarat şefleri Hakan Fidan ve Ali Memlük arasındaki güvenlik toplantıları Rusya ile üçlü görüşmelerin önünü açmıştı. Tahran’ın Suriye ile ilgili düzenlemelerde yer alma ısrarı ve Ankara’nın Suriye’deki etkili aktörler arasında çatışmadan kaçınma arzusu nedeniyle İran da katıldı.
Aralık 2022’de Suriye, Türkiye ve Rusya savunma bakanlarının bir araya geldiği toplantı, iki taraf arasındaki ilk üst düzey temas oldu. Bu toplantıda tarafların farklı duruşları ve Şam’ın Ankara’nın diğer konulara girmeden önce güçlerini Suriye’den çekmeye başlaması yönündeki ısrarı nedeniyle önemli bir ilerleme sağlanamadı. Bunu üç ülkenin dışişleri bakan yardımcılarının katıldığı bir başka toplantı izledi. Burada Şam, Ankara’nın güçlerini Suriye’nin kuzeyinden çekmesi için bir takvim sunmasında ısrar etti. Türkiye bu talebe yanıt vermedi.
Moskova’nın baskılarına rağmen Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad somut bir sonuç elde edemeden Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmeyi reddetti. Bu nedenle Rusya, Nisan 2023’te dört ülkenin savunma bakanları ve istihbarat şeflerini bir araya getirerek askeri istihbarat kanalına geri dönmeyi düşündü. Türkiye ilk olarak Suriyeli mülteciler konusunun ele alınmasında ısrar ederken, Suriye Türk güçlerinin geri çekilmesini talep etti. Dört ülkenin dışişleri bakanlarının Türkiye’deki seçimlerden önce, 10 Mayıs’ta bir araya gelmesi için tarih belirlendi.
Dört bakan, yardımcılarından Ankara-Şam ilişkilerini yeniden başlatmak için bir yol haritası hazırlamalarını istedi. İki tarafın önceliklerinin farklı olduğu ve başta terörizm olmak üzere bazı konularda anlaşamadıkları açıktı. Dahası, bu aşama Moskova’nın Erdoğan’a seçimlerde kendisine fayda sağlayacak bir kart vermeyi reddeden Esad üzerindeki etkisinin zayıflığını ortaya çıkardı. Şam’daki karar alıcılar Erdoğan’ın seçimleri kazanabileceğine ve Suriye politikasında kendisini, ABD ile aynı çizgideki muhalefete tercih edeceğine ikna olmuşlardı.
Normalleşme Motivasyonları
Birkaç faktör ve değişken, Şam ve Ankara’nın normalleşme rotasında devam etme motivasyonları için birleşiyor. Bu motivasyonlar, yakın ve gelecekteki politik, ekonomik ve stratejik hesaplara dayanıyor.
Türk tarafında bu motivasyonlar şöyle:
- Mültecilerin yükünden kurtulmak Türkiye’yi yordu ve derin çatlaklara yol açtı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim kampanyası sırasında ve sonrasında verdiği sözlerin ardından bu konuda harekete geçmek zorunda kaldı. Bu sorun, Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) gelecek planlarını etkiliyor. Şam ile ilişkileri normalleştirmeden ve mültecileri ülkelerine geri gönderme anlayışı olmadan bu sorunu çözemez.
- Doğu Suriye’deki Kürt tehdidine çözüm bulunması da bir başka etken. Türk sınırlarına yakın konuşlanmış Suriye birlikleri, iki taraf arasında yakınlaşma sağlandığında Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını koruyacak ve ayrılıkçı eğilimin riskini azaltacak. Aynı zamanda bölgedeki Amerikan varlığının gerekçelerini de zayıflatır. Kuzey ve Doğu Suriye’deki Kürt Özerk Yönetimi’ni Şam’la gerçekçi formüller aramaya itebilir.
- Suriye-Arap yakınlaşması hesaba katılarak Türkiye’nin Şam ile olan etkileşimlerinin bir parçası haline geldi ve Ankara’nın Suriye konusundaki hesaplamalarını yeniden gözden geçirmesine yol açtı. Bu durum, Türkiye’nin Suriye politikalarında kısıtlamalara neden olabilir.
- Türkiye, Suriye’nin lojistik konumunu, Levant ve Körfez’e doğru daha geniş ve daha düşük maliyetli bir geçit olarak kullanabilir. Ayrıca Ankara, Suriye’nin yeniden yapılanma sürecinden ve Doğu Akdeniz’de doğal gaz ve petrol arama ve çıkarma konusundaki iş birliğinden yararlanabilir.
- Türkiye’nin daimî komşusu haline gelmiş gibi görünen ve bölgesel ilişkilerde aktif rol alacak olan Rusya ile ilişkileri pekiştirir. Bu, Moskova’nın Ankara-Şam uzlaşı için yol haritası taslağında açıkça görülüyor.
Suriye tarafının motivasyonları ise şöyle:
- Suriye savaşının bölgesel boyutunu ortadan kaldırmak ve Şam’ın belirlediği araç ve yöntemlerle çözülecek bir iç meseleye dönüştürmek. Türkiye’nin Suriye’deki çatışma denkleminden çıkarılması ve Ankara ile ilişkilerin normalleştirilmesi savaşın sonu olur.
- Sınır kapılarının kontrolünü yeniden ele geçirmek, uluslararası M4 otoyolunu yeniden açmak ve Lübnan’ın ekonomik krizinden kaynaklanan geçmiş kayıpları telafi için Türk pazarını kritik bir ekonomik kapıya dönüştürme olasılığını artırmak Batı yaptırımları altındaki Suriye ekonomisinin şansını artırır.
- Suriye’nin doğusundaki bölgelerin geri alınmasının önünü açmak. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) benzeri görülmemiş bir baskı ve zayıf bir stratejik konumla karşı karşıya kalacak. Bu da Washington’u SDG’ye verdiği destekle ilgili hesaplarını yeniden gözden geçirmeye zorlayabilir. Şam’ın hesaplarının özünde de bu var.
- Başkan Esad’ın meşruiyetini artırmak ve Erdoğan’ı Suriye’deki savaşı kaybettiğini kabul etmeye zorlamak.
- Türkiye ile ilişkileri kritik bir ekonomik ve jeopolitik ihtiyaç haline gelen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i tatmin etmek. Putin Orta Doğu’da etkili bir barış sağlayıcı gibi görünmek istiyor.
Müzakere Konuları ve Komplikasyonları
İki taraf arasında devam eden görüşmeler çeşitli konulara odaklanıyor. İki taraf da bu konuların ele alınmasının anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaya ve normalleşmeyi yeniden tesis etmeye yardımcı olacağını düşünüyor. Ancak sorun şu ki, her iki tarafın da bu konuları ele almadaki algıları birbirinden farklı:
İlk mesele Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı: Şam bu varlığın gayrimeşru olduğunda ve Ankara’nın müzakere ciddiyetinin bir kanıtı olarak bunu sona erdirmesi gerektiğinde ısrar ediyor. Dahası, Türkiye askerlerini Suriye’nin kuzeyinden çekmek için bir takvim belirlemezse müzakereler haklılığını yitirecek. Türk yetkililer tarafından yapılan açıklamalar, sağlam bir siyasi ve güvenlik anlaşması yapılmadan ve uluslararası garantiler -belki Rusya’dan- alınmadan asker çekmenin şu nedenlerden dolayı zor olduğunu gösteriyor:
- Türkiye’nin kuzeydoğu Suriye’de işgal ettiği Afrin, Cerablus ve Tel Abyad’dan çekilmesi halinde Kürt güçleri bu bölgelerin kontrolünü ele geçirebilir. Bu da Ankara’nın bu bölgelerdeki güvenlik yatırımlarını, karşılığında hiçbir şey almadan kaybetmesine yol açacaktır. Dahası, Türk kuvvetleri İdlib’deki varlığını mültecilerin Türkiye’ye girmesini önlemek için ileri bir savunma hattı olarak görüyor.
- Türk varlığı kök saldı ve kısa vadede sökülmesi zorlaştı. Bazı Türk kurumlarının İdlib’de ve Batıdaki Lazkiye kırsalından Doğudaki Ras al-Ayn / Kobani’ye kadar Türk kuvvetleri tarafından kontrol edilen bölgelerde varlıkları ve yatırımları bulunuyor. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki askeri ve sivil yığınağı uzun vadeli bir gerçeklik gibi görünüyor.
İkinci konu, muhaliflerle müzakereler: Bu konu Ankara’nın Şam ile müzakereleri ilerletme uzlaşma için öne sürdüğü taleplerinden biri. Ankara, İdlib’deki askeri gruplar ve geçici hükümet için nihai bir siyasi çözüm için düzenlemeler yapılmadan Türkiye’ye yönelik güvenlik risklerinin devam edeceğine inanıyor. Suriye, Suriye muhalefetine taviz vermek zorunda olduğunu düşünmüyor. Şam, muhalefetin savaş yoluyla elde edemediklerini mağlubiyetlerinden sonra kendilerine verilmeyeceğine inanıyor. Ayrıca muhalefeti tek bir Suriyeli taraf olarak muhatap almakta ısrar ediyor.
Üçüncü konu ise terörle mücadele: Türkiye terörle mücadele için etkin ve spesifik bir mekanizmaya ulaşılması konusunda ısrarcı. Ancak terör örgütlerinin sınıflandırılması konusunda Şam ile aynı fikirde değil. Ankara, IŞİD ve İdlib’de faaliyet gösteren Hurrasü’d-Din (Dinin Muhafızları) gibi diğer aşırılık yanlısı örgütlerin yanı sıra Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) büyük bölümünü oluşturan PKK’nın Suriye uzantısı Halk Savunma Birlikleri’ne (YPG) odaklanıyor. Suriye de SDG’yi ayrılıkçı bir örgüt olarak değerlendiriyor ancak savaşçılarının ABD askeriyle ilişkilerini sonlandırarak ve özerklik taleplerinden geri adım atarak Suriye ordusuna entegre olabileceğini düşünyor. Şam, Suriye’nin kuzeyindeki tüm silahlı grupları terör örgütü olarak tanımlıyor ve Türkiye’nin bu gruplara verdiği desteğin sona erdirilmesi ve bu grupların dağıtılması çağrısında bulunuyor.
Dördüncü konu mülteciler: Türk tarafı, Suriye’nin kuzeyinde ikamet eden yerinden edilmiş Suriyelilerin kaçtıkları veya yerinden edildikleri bölgelere geri dönmelerini öneriyor. Bunun için rejimin güvenlik garantileri sağlaması, onları yargılamaması ve mülklerinin iadesini sağlaması gerekiyor. Bunun yanı sıra, Türkiye’de yaşayan bir milyondan fazla Suriyeli mültecinin de özel konutlar inşa etme planı çerçevesinde kuzey Suriye’deki bölgelere dönmesi bekleniyor. Türkiye, bu süreç için Körfez fonları elde etmeyi umuyor.
Suriye tarafı, mültecilerin yaşadığı krizden siyasi ve ahlaki olarak sorumlu olmadığını ve evlerine dönmelerine bir itirazı olmadığını beyan etse de böyle bir süreç mevcut koşullar altında Suriye’nin yapabileceğinin ötesinde uygun bir ortam gerektiriyor.
Olası Senaryolar
1.Senaryo: Çıkarların çatışması ve her iki tarafın belirlediği koşullar ışığında yavaş da olsa normalleşme yolunun devam etmesi. Her iki tarafın da birçok meseleyi çözmek için birbirlerine ihtiyaç duymasının yanı sıra, Rusya’nın Ankara ve Şam üzerindeki baskıları ve Ankara ve Şam ile ilişkilerin düzelmesinden sonra Arap faktörü gibi diğer unsurlar da normalleşmenin devamını sağlayabilir. Arap ülkeleri de muhtemelen iki taraf arasındaki anlaşmayı kolaylaştırıcı bir rol oynayabilir. Bu senaryoya göre, iki tarafın da kabul edebileceği bir formüle ulaşmak için karşılıklı tavizler vermeleri muhtemeldir.
İstenen tavizler, adım adım ilkesine dayalı, normalleşmeyi desteklemek için üzerine inşa edilebilecek bir yol haritasına dahil edilecek. Her bir adımın uygulanabilir hale gelmesi için birçok düzenleme yapılması gerekecek. Şam ilk tavizi Esad’ın daha önce ısrar ettiği gibi Türk kuvvetlerinin Suriye topraklarından derhal değil ama planlı bir şekilde çekilmesini kabul ederek verdi. Esad, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Ali Ashar Hacı ile yaptığı görüşme sırasında bunu kabul etti. Bunun karşılığında Türkiye’nin Moskova’ya 2020 yılında verdiği M4 Otoyolu’nu açma ve silahlı grupları her iki taraftan altı kilometre uzağa çekme taahhüdünü yerine getirmesi gerekecek.
Türkiye’nin ayrıca bir sonraki aşamaya hazırlık olarak askeri oluşumları ve idari yapıları yeniden yapılandırarak Suriye’nin kuzeyinde yeni düzenlemeler yapması bekleniyor. Buna karşılık Şam’ın da İdlib’de yaşayanların statüsü ve nasıl yerleştirilecekleri konusunda daha esnek yasalar çıkarması gerekecek. Bu, İdlib’deki iki milyondan fazla mültecinin Suriye içindeki menşe bölgelerine geri dönmesi ve böylece Türkiye sınırları üzerindeki baskıların hafiflemesi açısından son derece önemli. Bu yolu desteklemek ve adımlarını sağlamlaştırmak için Moskova; Esad ve Erdoğan’ı Moskova’da Başkan Putin ile sembolik toplantıda bir araya getirmek için baskı yapacak. Bu arada, teknik komiteler ve iki ülkenin dışişleri bakanlarının karşılıklı ziyaretleri, bir ila iki yıl sürebilecek bir zaman dilimi içinde, gerektiğinde sorunları çözecek. Bu senaryo mevcut veriler ışığında en gerçekçi ve uygulanabilir olanı.
2.Senaryo: Her iki tarafın da başta güvenlik olmak üzere karşılıklı çıkarlara hizmet eden acil konularda iş birliği yaptığı sektörel bir yaklaşım benimsemek. Bu, her iki tarafın da en azından öngörülebilir gelecekte, ilişkileri Suriye savaşının patlak vermesinden önceki haline döndürme motivasyonunun olmamasından kaynaklanacak. Türk kuvvetlerinin PKK güçlerini kovalamak için Suriye topraklarına girmesine izin veren 1998 tarihli Adana Mutabakatı’nın kapsamı, Ankara’nın talep ettiği 30 kilometre içeriye olmasa da mevcut beş kilometrenin ötesine genişletilmek suretiyle iki taraf da mutabakata dönebilir. Rusya iki tarafı, Türkiye’nin Şam’ın Bab el-Hava sınır kapısını yönetmesine, M5 Otoyolunu açmasına ve İdlib’deki yerel meclislerle anlaşarak Suriye kurumlarının İdlib’e dönmesine izin verdiği, ancak Suriye askeri güçlerinin bölgeye dönmediği bir uzlaşmayı kabul etmeye ikna edebilir.
Bu da Türkiye’nin askeri muhalif gruplara baskı yapmasını ve 1. Senaryo’da belirtilen yeniden yapılanma çerçevesinde HTŞ’yi sınır kapısından ve otoyoldan çıkarmasını gerektirecek. Bu senaryo tercih edilirse geçici olacaktır ve Rusya bunu Şam’ın çıkarları için daha iyi bir zemin hazırlayan taktiksel bir hamle olarak göstererek Şam’a dayatabilir. Bu durumda ilişkiler teknik komitelerle sınırlı kalacak ve iki ülke dışişleri bakanlıkları arasında uzaktan iletişimle devam edecek. Bu senaryo, her iki tarafın azami talepleri ve pozisyonları arasında köprü kurmanın zorluğuna dayanıyor. Diğer tartışmalı konuları da içeren daha geniş kapsamlı bir anlaşmaya varılması 2-3 yıl sürebilir.
3.Senaryo: Normalleşme sürecinin durdurulması ve tarafların birbirlerine baskı yapmak için askeri seçeneğe yönelmesi. Mevcut koşullar askeri operasyonlara geri dönüşe izin vermese de belirli bir aşamada tıkanan müzakereler, hedeflerine ulaşmak için bu seçeneğe geri dönme arzusunu tetikleyebilir. Askeri operasyonlara sahne olabilecek bölgeler şuralar:
- Cebel Zaviye, Halep ve Lazkiye’yi birbirine bağlayan M4 Otoyolunu denetliyor. Şam’ın çıkarı bu hayati otoyolu açarak Halep ekonomisine yeniden canlılık kazandırmak ve şehri Lazkiye Limanı’na bağlamakta yatıyor. Ayrıca İdlib vilayetinin tamamını kontrol eden Cebel Zaviye’nin kontrolü Suriye ordusuna avantaj sağlayacak ve silahlı grupların ve HTŞ’nin savunmasını zayıflatacaktır.
- Kürt güçlerinin Türk mevzilerini hedef almak amacıyla üs olarak kullandığı Tel Rıfat zaten Türk ordusunun planlarına dahil olmuş durumda. Üstelik şehir, ABD askeri varlığı olmadığı için Washington’un çıkarlarının dışında. Şehrin çok sayıda mülteciyi barındırabilecek entegre kentsel yapısı göz önüne alındığında Türkiye burayı mültecilerin geri dönüşü projesinde kullanabilir. Ancak Türkiye’nin Tel Rıfat’a saldırısı İranlı milisler ile Suriye ordusuyla çatışmaya yol açacaktır. Kentin Halep’in kuzey kapısı olarak önemi dikkate alındığında, mevcut güç dengesini Türkiye lehine değiştireceği için Türk güçlerinin kenti işgal etmesine izin verme riskini almayacaklardır. Ayrıca bu bölgelerde SDG ile Suriye ordusunun pozisyonları arasında bir örtüşme söz konusu, zira Türk güçlerinin son dönemde SDG mevzilerine düzenlediği saldırılar Suriye ordusunda kayıplara yol açtı.
- Ayn El Arap/Kobani; Türk ordusu SDG mevzilerine yönelik bombardıman girişimini belirgin bir şekilde yeniden başlattı ve Türkiye’deki seçimlerden sonra Kürt liderlere suikast politikası izledi. Bu durum SDG’yi Erdoğan hükümetine baskı yapmak için komşu Türk şehirlerini hedef almaya itebilir ve özellikle Türk yetkililerin SDG bölgelerine saldırmanın hâlâ masada olduğu yönündeki açıklamaları dikkate alındığında gerilime neden olabilir.
Sonuçlar
Türkiye-Suriye müzakereleri mayınlarla dolu bir arazide ilerliyor. Müzakerelerin destekçisi olan Rusya, on yıllık anlaşmazlık ve düşmanlık nedeniyle önemli ilerlemeler kaydetmek için henüz çok erken olduğunun farkında. Suriye muhalefetini hâlâ destekleyen tek aktör Türkiye’nin Suriye denklemindeki önemi göz önüne alındığında, iki taraf arasında normalleşme sürecinin devam etmesi muhtemel. Bu arada Türkiye’nin Suriye savaşının kendisine getirdiği yükleri ortadan kaldırmak için Şam ile müzakere etmesi gerekiyor.
Rusya, iki tarafı birbirleriyle ilişkilerini geliştirmeye itecek düzenlemelere zorlayarak normalleşme sürecini güçlü bir şekilde etkilemeye çalışacaktır. Güvenlik düzeyinin siyasi düzeyden daha fazla gelişmeye sahne olması bekleniyor. Ancak bu, özellikle müzakere kanallarının etkili bir şekilde çalışmaması veya iki taraftan birinin hedef ve çıkarlarına ulaşmak için askeri seçeneği kullanmak zorunda kalması durumunda, askeri çatışmaya geri dönüş gibi diğer seçeneklerin artık tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Diplomasi
Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.
Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.
Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.
Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.
Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.
Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.
Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.
Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.
İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.
Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.
Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.
Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.
Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.
Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.
Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.
Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.
Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.
Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.
Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.
‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.
Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.
Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Diplomasi
AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.
29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.
AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.
Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.
Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.
Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:
“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”
Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.
Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.
Diplomasi
Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.
Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.
AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.
Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.
İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.
Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.
Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.
Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.
Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.
Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.
Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.
Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.
ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.
Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.
AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.
Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.
Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.
Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.
Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası










