Diplomasi
Ankara-Şam normalleşmesine dair senaryolar

Türkiye’deki seçimlerin tamamlanması ve dışişleri başta olmak üzere ilgili kurumlara atamaların yapılmasıyla gözler yeniden Türkiye-Suriye normalleşmesinde atılacak adımlara çevrildi. Geçen hafta yapılan Astana Zirvesi sonrası yapılan açıklamalar Ankara ve Şam’ın pozisyonlarının henüz birbirine doğru yaklaşma belirtisi olmadığını gösteriyor. Elbette Suriye ile normalleşmenin Suudi Arabistan ya da Birleşik Arap Emirlikleri ile normalleşme kadar hızlı olması beklenmiyor ancak sürecin uzaması bir dizi fırsatın kaçmasının yanı sıra iki ülkenin güvenliği için de mevcut tehdidin sürmesine yol açıyor.
Türkiye-Suriye normalleşmesinde ne kadar yol alındı, tarafları uzlaşmaya iten sebepler ve karşılaştıkları zorluklar neler?
Birleşik Arap Emirlikleri merkezli Emirates Policy Center (EPC), tüm bu sorulara yanıt veren ve Türkiye-Suriye normalleşmesine dair olası senaryoları tartıştığı bir rapor yayınladı. Tam metninin çevirisini dikkatinize sunuyoruz:
***
Erdoğan’ın Seçim Zaferinin Ardından Türkiye-Suriye Normalleşmesine Dair Beklentiler
Levant Çalışmaları Birimi
Temel çıkarımlar
- Suriye-Türkiye ilişkileri Türkiye’deki seçimler öncesinde birçok gelişmeye sahne oldu ancak iki taraf çeşitli konulardaki farklı tutumları nedeniyle henüz bir mutabakata varamadı.
- Türkiye’nin Suriye’nin bölgesel görünümündeki kritik önemi ve Suriye muhalefetini hâlâ desteklemesi nedeniyle Ankara ve Şam’ın ilişkileri normalleştirmeye devam etmesi bekleniyor.
- Rusya’nın Türkiye-Suriye normalleşmesine dönük çabalarını sürdürerek iki ülkeyi, ilişkileri geliştirmeye yardımcı olacak anlaşmalara zorlaması muhtemel.
- Türkiye terörle mücadele için etkin ve spesifik bir mekanizmanın gerekliliğinde ısrar ediyor ancak terör örgütlerinin sınıflandırılması konusunda Şam ile aynı fikirde değil.
- Türkiye-Suriye müzakereleri engeller arasında ilerliyor ve müzakerelerin arabulucusu Rusya, ilerleme kaydetmek için henüz çok erken olduğunun farkında.
Recep Tayyip Erdoğan’ın Mayıs 2023’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması, Türkiye’nin Suriye ile yürüttüğü müzakerelerin akıbeti hakkında soru işaretleri yarattı. Seçimlerden önce, genellikle Erdoğan’ın seçim meselesine dönüşen Suriyeli mültecilerin geleceği ile ilgili Türk kamuoyunu ikna için Şam ile müzakere kartına ihtiyaç duymasına bağlanan hızlı gelişmeler yaşandı. Bu sorunun önemi, Suriye meselesindeki son gelişmeler, Arap-Türk ilişkilerinin dinamikleri ve Ankara’nın hızla değişen uluslararası ve bölgesel ortamı göz önünde bulundurarak “sıfır sorun” politikasına geri dönmesinden kaynaklanıyor.
Bu makale Türkiye-Suriye normalleşmesinin gidişatını, sorunlarını ve olası senaryolarını ortaya koyuyor.
Türkiye-Suriye Yakınlaşmasının Yapısı
Suriye-Türkiye temasları 2022 yılında Rusya’nın arabuluculuğuyla başladı. Ancak bu temaslardan henüz ilişkilerin normalleşmesine yol açabilecek makul bir sonuç çıkmadı. İstihbarat şefleri Hakan Fidan ve Ali Memlük arasındaki güvenlik toplantıları Rusya ile üçlü görüşmelerin önünü açmıştı. Tahran’ın Suriye ile ilgili düzenlemelerde yer alma ısrarı ve Ankara’nın Suriye’deki etkili aktörler arasında çatışmadan kaçınma arzusu nedeniyle İran da katıldı.
Aralık 2022’de Suriye, Türkiye ve Rusya savunma bakanlarının bir araya geldiği toplantı, iki taraf arasındaki ilk üst düzey temas oldu. Bu toplantıda tarafların farklı duruşları ve Şam’ın Ankara’nın diğer konulara girmeden önce güçlerini Suriye’den çekmeye başlaması yönündeki ısrarı nedeniyle önemli bir ilerleme sağlanamadı. Bunu üç ülkenin dışişleri bakan yardımcılarının katıldığı bir başka toplantı izledi. Burada Şam, Ankara’nın güçlerini Suriye’nin kuzeyinden çekmesi için bir takvim sunmasında ısrar etti. Türkiye bu talebe yanıt vermedi.
Moskova’nın baskılarına rağmen Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad somut bir sonuç elde edemeden Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmeyi reddetti. Bu nedenle Rusya, Nisan 2023’te dört ülkenin savunma bakanları ve istihbarat şeflerini bir araya getirerek askeri istihbarat kanalına geri dönmeyi düşündü. Türkiye ilk olarak Suriyeli mülteciler konusunun ele alınmasında ısrar ederken, Suriye Türk güçlerinin geri çekilmesini talep etti. Dört ülkenin dışişleri bakanlarının Türkiye’deki seçimlerden önce, 10 Mayıs’ta bir araya gelmesi için tarih belirlendi.
Dört bakan, yardımcılarından Ankara-Şam ilişkilerini yeniden başlatmak için bir yol haritası hazırlamalarını istedi. İki tarafın önceliklerinin farklı olduğu ve başta terörizm olmak üzere bazı konularda anlaşamadıkları açıktı. Dahası, bu aşama Moskova’nın Erdoğan’a seçimlerde kendisine fayda sağlayacak bir kart vermeyi reddeden Esad üzerindeki etkisinin zayıflığını ortaya çıkardı. Şam’daki karar alıcılar Erdoğan’ın seçimleri kazanabileceğine ve Suriye politikasında kendisini, ABD ile aynı çizgideki muhalefete tercih edeceğine ikna olmuşlardı.
Normalleşme Motivasyonları
Birkaç faktör ve değişken, Şam ve Ankara’nın normalleşme rotasında devam etme motivasyonları için birleşiyor. Bu motivasyonlar, yakın ve gelecekteki politik, ekonomik ve stratejik hesaplara dayanıyor.
Türk tarafında bu motivasyonlar şöyle:
- Mültecilerin yükünden kurtulmak Türkiye’yi yordu ve derin çatlaklara yol açtı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim kampanyası sırasında ve sonrasında verdiği sözlerin ardından bu konuda harekete geçmek zorunda kaldı. Bu sorun, Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) gelecek planlarını etkiliyor. Şam ile ilişkileri normalleştirmeden ve mültecileri ülkelerine geri gönderme anlayışı olmadan bu sorunu çözemez.
- Doğu Suriye’deki Kürt tehdidine çözüm bulunması da bir başka etken. Türk sınırlarına yakın konuşlanmış Suriye birlikleri, iki taraf arasında yakınlaşma sağlandığında Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını koruyacak ve ayrılıkçı eğilimin riskini azaltacak. Aynı zamanda bölgedeki Amerikan varlığının gerekçelerini de zayıflatır. Kuzey ve Doğu Suriye’deki Kürt Özerk Yönetimi’ni Şam’la gerçekçi formüller aramaya itebilir.
- Suriye-Arap yakınlaşması hesaba katılarak Türkiye’nin Şam ile olan etkileşimlerinin bir parçası haline geldi ve Ankara’nın Suriye konusundaki hesaplamalarını yeniden gözden geçirmesine yol açtı. Bu durum, Türkiye’nin Suriye politikalarında kısıtlamalara neden olabilir.
- Türkiye, Suriye’nin lojistik konumunu, Levant ve Körfez’e doğru daha geniş ve daha düşük maliyetli bir geçit olarak kullanabilir. Ayrıca Ankara, Suriye’nin yeniden yapılanma sürecinden ve Doğu Akdeniz’de doğal gaz ve petrol arama ve çıkarma konusundaki iş birliğinden yararlanabilir.
- Türkiye’nin daimî komşusu haline gelmiş gibi görünen ve bölgesel ilişkilerde aktif rol alacak olan Rusya ile ilişkileri pekiştirir. Bu, Moskova’nın Ankara-Şam uzlaşı için yol haritası taslağında açıkça görülüyor.
Suriye tarafının motivasyonları ise şöyle:
- Suriye savaşının bölgesel boyutunu ortadan kaldırmak ve Şam’ın belirlediği araç ve yöntemlerle çözülecek bir iç meseleye dönüştürmek. Türkiye’nin Suriye’deki çatışma denkleminden çıkarılması ve Ankara ile ilişkilerin normalleştirilmesi savaşın sonu olur.
- Sınır kapılarının kontrolünü yeniden ele geçirmek, uluslararası M4 otoyolunu yeniden açmak ve Lübnan’ın ekonomik krizinden kaynaklanan geçmiş kayıpları telafi için Türk pazarını kritik bir ekonomik kapıya dönüştürme olasılığını artırmak Batı yaptırımları altındaki Suriye ekonomisinin şansını artırır.
- Suriye’nin doğusundaki bölgelerin geri alınmasının önünü açmak. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) benzeri görülmemiş bir baskı ve zayıf bir stratejik konumla karşı karşıya kalacak. Bu da Washington’u SDG’ye verdiği destekle ilgili hesaplarını yeniden gözden geçirmeye zorlayabilir. Şam’ın hesaplarının özünde de bu var.
- Başkan Esad’ın meşruiyetini artırmak ve Erdoğan’ı Suriye’deki savaşı kaybettiğini kabul etmeye zorlamak.
- Türkiye ile ilişkileri kritik bir ekonomik ve jeopolitik ihtiyaç haline gelen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i tatmin etmek. Putin Orta Doğu’da etkili bir barış sağlayıcı gibi görünmek istiyor.
Müzakere Konuları ve Komplikasyonları
İki taraf arasında devam eden görüşmeler çeşitli konulara odaklanıyor. İki taraf da bu konuların ele alınmasının anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaya ve normalleşmeyi yeniden tesis etmeye yardımcı olacağını düşünüyor. Ancak sorun şu ki, her iki tarafın da bu konuları ele almadaki algıları birbirinden farklı:
İlk mesele Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı: Şam bu varlığın gayrimeşru olduğunda ve Ankara’nın müzakere ciddiyetinin bir kanıtı olarak bunu sona erdirmesi gerektiğinde ısrar ediyor. Dahası, Türkiye askerlerini Suriye’nin kuzeyinden çekmek için bir takvim belirlemezse müzakereler haklılığını yitirecek. Türk yetkililer tarafından yapılan açıklamalar, sağlam bir siyasi ve güvenlik anlaşması yapılmadan ve uluslararası garantiler -belki Rusya’dan- alınmadan asker çekmenin şu nedenlerden dolayı zor olduğunu gösteriyor:
- Türkiye’nin kuzeydoğu Suriye’de işgal ettiği Afrin, Cerablus ve Tel Abyad’dan çekilmesi halinde Kürt güçleri bu bölgelerin kontrolünü ele geçirebilir. Bu da Ankara’nın bu bölgelerdeki güvenlik yatırımlarını, karşılığında hiçbir şey almadan kaybetmesine yol açacaktır. Dahası, Türk kuvvetleri İdlib’deki varlığını mültecilerin Türkiye’ye girmesini önlemek için ileri bir savunma hattı olarak görüyor.
- Türk varlığı kök saldı ve kısa vadede sökülmesi zorlaştı. Bazı Türk kurumlarının İdlib’de ve Batıdaki Lazkiye kırsalından Doğudaki Ras al-Ayn / Kobani’ye kadar Türk kuvvetleri tarafından kontrol edilen bölgelerde varlıkları ve yatırımları bulunuyor. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki askeri ve sivil yığınağı uzun vadeli bir gerçeklik gibi görünüyor.
İkinci konu, muhaliflerle müzakereler: Bu konu Ankara’nın Şam ile müzakereleri ilerletme uzlaşma için öne sürdüğü taleplerinden biri. Ankara, İdlib’deki askeri gruplar ve geçici hükümet için nihai bir siyasi çözüm için düzenlemeler yapılmadan Türkiye’ye yönelik güvenlik risklerinin devam edeceğine inanıyor. Suriye, Suriye muhalefetine taviz vermek zorunda olduğunu düşünmüyor. Şam, muhalefetin savaş yoluyla elde edemediklerini mağlubiyetlerinden sonra kendilerine verilmeyeceğine inanıyor. Ayrıca muhalefeti tek bir Suriyeli taraf olarak muhatap almakta ısrar ediyor.
Üçüncü konu ise terörle mücadele: Türkiye terörle mücadele için etkin ve spesifik bir mekanizmaya ulaşılması konusunda ısrarcı. Ancak terör örgütlerinin sınıflandırılması konusunda Şam ile aynı fikirde değil. Ankara, IŞİD ve İdlib’de faaliyet gösteren Hurrasü’d-Din (Dinin Muhafızları) gibi diğer aşırılık yanlısı örgütlerin yanı sıra Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) büyük bölümünü oluşturan PKK’nın Suriye uzantısı Halk Savunma Birlikleri’ne (YPG) odaklanıyor. Suriye de SDG’yi ayrılıkçı bir örgüt olarak değerlendiriyor ancak savaşçılarının ABD askeriyle ilişkilerini sonlandırarak ve özerklik taleplerinden geri adım atarak Suriye ordusuna entegre olabileceğini düşünyor. Şam, Suriye’nin kuzeyindeki tüm silahlı grupları terör örgütü olarak tanımlıyor ve Türkiye’nin bu gruplara verdiği desteğin sona erdirilmesi ve bu grupların dağıtılması çağrısında bulunuyor.
Dördüncü konu mülteciler: Türk tarafı, Suriye’nin kuzeyinde ikamet eden yerinden edilmiş Suriyelilerin kaçtıkları veya yerinden edildikleri bölgelere geri dönmelerini öneriyor. Bunun için rejimin güvenlik garantileri sağlaması, onları yargılamaması ve mülklerinin iadesini sağlaması gerekiyor. Bunun yanı sıra, Türkiye’de yaşayan bir milyondan fazla Suriyeli mültecinin de özel konutlar inşa etme planı çerçevesinde kuzey Suriye’deki bölgelere dönmesi bekleniyor. Türkiye, bu süreç için Körfez fonları elde etmeyi umuyor.
Suriye tarafı, mültecilerin yaşadığı krizden siyasi ve ahlaki olarak sorumlu olmadığını ve evlerine dönmelerine bir itirazı olmadığını beyan etse de böyle bir süreç mevcut koşullar altında Suriye’nin yapabileceğinin ötesinde uygun bir ortam gerektiriyor.
Olası Senaryolar
1.Senaryo: Çıkarların çatışması ve her iki tarafın belirlediği koşullar ışığında yavaş da olsa normalleşme yolunun devam etmesi. Her iki tarafın da birçok meseleyi çözmek için birbirlerine ihtiyaç duymasının yanı sıra, Rusya’nın Ankara ve Şam üzerindeki baskıları ve Ankara ve Şam ile ilişkilerin düzelmesinden sonra Arap faktörü gibi diğer unsurlar da normalleşmenin devamını sağlayabilir. Arap ülkeleri de muhtemelen iki taraf arasındaki anlaşmayı kolaylaştırıcı bir rol oynayabilir. Bu senaryoya göre, iki tarafın da kabul edebileceği bir formüle ulaşmak için karşılıklı tavizler vermeleri muhtemeldir.
İstenen tavizler, adım adım ilkesine dayalı, normalleşmeyi desteklemek için üzerine inşa edilebilecek bir yol haritasına dahil edilecek. Her bir adımın uygulanabilir hale gelmesi için birçok düzenleme yapılması gerekecek. Şam ilk tavizi Esad’ın daha önce ısrar ettiği gibi Türk kuvvetlerinin Suriye topraklarından derhal değil ama planlı bir şekilde çekilmesini kabul ederek verdi. Esad, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Ali Ashar Hacı ile yaptığı görüşme sırasında bunu kabul etti. Bunun karşılığında Türkiye’nin Moskova’ya 2020 yılında verdiği M4 Otoyolu’nu açma ve silahlı grupları her iki taraftan altı kilometre uzağa çekme taahhüdünü yerine getirmesi gerekecek.
Türkiye’nin ayrıca bir sonraki aşamaya hazırlık olarak askeri oluşumları ve idari yapıları yeniden yapılandırarak Suriye’nin kuzeyinde yeni düzenlemeler yapması bekleniyor. Buna karşılık Şam’ın da İdlib’de yaşayanların statüsü ve nasıl yerleştirilecekleri konusunda daha esnek yasalar çıkarması gerekecek. Bu, İdlib’deki iki milyondan fazla mültecinin Suriye içindeki menşe bölgelerine geri dönmesi ve böylece Türkiye sınırları üzerindeki baskıların hafiflemesi açısından son derece önemli. Bu yolu desteklemek ve adımlarını sağlamlaştırmak için Moskova; Esad ve Erdoğan’ı Moskova’da Başkan Putin ile sembolik toplantıda bir araya getirmek için baskı yapacak. Bu arada, teknik komiteler ve iki ülkenin dışişleri bakanlarının karşılıklı ziyaretleri, bir ila iki yıl sürebilecek bir zaman dilimi içinde, gerektiğinde sorunları çözecek. Bu senaryo mevcut veriler ışığında en gerçekçi ve uygulanabilir olanı.
2.Senaryo: Her iki tarafın da başta güvenlik olmak üzere karşılıklı çıkarlara hizmet eden acil konularda iş birliği yaptığı sektörel bir yaklaşım benimsemek. Bu, her iki tarafın da en azından öngörülebilir gelecekte, ilişkileri Suriye savaşının patlak vermesinden önceki haline döndürme motivasyonunun olmamasından kaynaklanacak. Türk kuvvetlerinin PKK güçlerini kovalamak için Suriye topraklarına girmesine izin veren 1998 tarihli Adana Mutabakatı’nın kapsamı, Ankara’nın talep ettiği 30 kilometre içeriye olmasa da mevcut beş kilometrenin ötesine genişletilmek suretiyle iki taraf da mutabakata dönebilir. Rusya iki tarafı, Türkiye’nin Şam’ın Bab el-Hava sınır kapısını yönetmesine, M5 Otoyolunu açmasına ve İdlib’deki yerel meclislerle anlaşarak Suriye kurumlarının İdlib’e dönmesine izin verdiği, ancak Suriye askeri güçlerinin bölgeye dönmediği bir uzlaşmayı kabul etmeye ikna edebilir.
Bu da Türkiye’nin askeri muhalif gruplara baskı yapmasını ve 1. Senaryo’da belirtilen yeniden yapılanma çerçevesinde HTŞ’yi sınır kapısından ve otoyoldan çıkarmasını gerektirecek. Bu senaryo tercih edilirse geçici olacaktır ve Rusya bunu Şam’ın çıkarları için daha iyi bir zemin hazırlayan taktiksel bir hamle olarak göstererek Şam’a dayatabilir. Bu durumda ilişkiler teknik komitelerle sınırlı kalacak ve iki ülke dışişleri bakanlıkları arasında uzaktan iletişimle devam edecek. Bu senaryo, her iki tarafın azami talepleri ve pozisyonları arasında köprü kurmanın zorluğuna dayanıyor. Diğer tartışmalı konuları da içeren daha geniş kapsamlı bir anlaşmaya varılması 2-3 yıl sürebilir.
3.Senaryo: Normalleşme sürecinin durdurulması ve tarafların birbirlerine baskı yapmak için askeri seçeneğe yönelmesi. Mevcut koşullar askeri operasyonlara geri dönüşe izin vermese de belirli bir aşamada tıkanan müzakereler, hedeflerine ulaşmak için bu seçeneğe geri dönme arzusunu tetikleyebilir. Askeri operasyonlara sahne olabilecek bölgeler şuralar:
- Cebel Zaviye, Halep ve Lazkiye’yi birbirine bağlayan M4 Otoyolunu denetliyor. Şam’ın çıkarı bu hayati otoyolu açarak Halep ekonomisine yeniden canlılık kazandırmak ve şehri Lazkiye Limanı’na bağlamakta yatıyor. Ayrıca İdlib vilayetinin tamamını kontrol eden Cebel Zaviye’nin kontrolü Suriye ordusuna avantaj sağlayacak ve silahlı grupların ve HTŞ’nin savunmasını zayıflatacaktır.
- Kürt güçlerinin Türk mevzilerini hedef almak amacıyla üs olarak kullandığı Tel Rıfat zaten Türk ordusunun planlarına dahil olmuş durumda. Üstelik şehir, ABD askeri varlığı olmadığı için Washington’un çıkarlarının dışında. Şehrin çok sayıda mülteciyi barındırabilecek entegre kentsel yapısı göz önüne alındığında Türkiye burayı mültecilerin geri dönüşü projesinde kullanabilir. Ancak Türkiye’nin Tel Rıfat’a saldırısı İranlı milisler ile Suriye ordusuyla çatışmaya yol açacaktır. Kentin Halep’in kuzey kapısı olarak önemi dikkate alındığında, mevcut güç dengesini Türkiye lehine değiştireceği için Türk güçlerinin kenti işgal etmesine izin verme riskini almayacaklardır. Ayrıca bu bölgelerde SDG ile Suriye ordusunun pozisyonları arasında bir örtüşme söz konusu, zira Türk güçlerinin son dönemde SDG mevzilerine düzenlediği saldırılar Suriye ordusunda kayıplara yol açtı.
- Ayn El Arap/Kobani; Türk ordusu SDG mevzilerine yönelik bombardıman girişimini belirgin bir şekilde yeniden başlattı ve Türkiye’deki seçimlerden sonra Kürt liderlere suikast politikası izledi. Bu durum SDG’yi Erdoğan hükümetine baskı yapmak için komşu Türk şehirlerini hedef almaya itebilir ve özellikle Türk yetkililerin SDG bölgelerine saldırmanın hâlâ masada olduğu yönündeki açıklamaları dikkate alındığında gerilime neden olabilir.
Sonuçlar
Türkiye-Suriye müzakereleri mayınlarla dolu bir arazide ilerliyor. Müzakerelerin destekçisi olan Rusya, on yıllık anlaşmazlık ve düşmanlık nedeniyle önemli ilerlemeler kaydetmek için henüz çok erken olduğunun farkında. Suriye muhalefetini hâlâ destekleyen tek aktör Türkiye’nin Suriye denklemindeki önemi göz önüne alındığında, iki taraf arasında normalleşme sürecinin devam etmesi muhtemel. Bu arada Türkiye’nin Suriye savaşının kendisine getirdiği yükleri ortadan kaldırmak için Şam ile müzakere etmesi gerekiyor.
Rusya, iki tarafı birbirleriyle ilişkilerini geliştirmeye itecek düzenlemelere zorlayarak normalleşme sürecini güçlü bir şekilde etkilemeye çalışacaktır. Güvenlik düzeyinin siyasi düzeyden daha fazla gelişmeye sahne olması bekleniyor. Ancak bu, özellikle müzakere kanallarının etkili bir şekilde çalışmaması veya iki taraftan birinin hedef ve çıkarlarına ulaşmak için askeri seçeneği kullanmak zorunda kalması durumunda, askeri çatışmaya geri dönüş gibi diğer seçeneklerin artık tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Diplomasi
NATO ajansı ölçek ekonomisiyle Ukrayna’nın giderlerini azaltacak

Financial Times’ın haberine göre NATO, Ukrayna’nın silah ve mühimmat tedarikini bünyesindeki Destek ve Tedarik Ajansı üzerinden yürütmesine onay vererek teslimatları hızlandırmayı ve maliyetleri düşürmeyi amaçlıyor. Avrupa Birliği’nin sağladığı 90 milyar avroluk kredinin 60 milyar avrosu savunmaya ayrıldı.
NATO, Ukrayna’nın silah, mühimmat ve askeri teçhizat alımlarını kendi bünyesindeki Destek ve Tedarik Ajansı (NSPA) üzerinden yapmasına olanak tanıdı.
Financial Times gazetesine konuşan ajansın Operasyon Destek Direktörü Jacqueline Borsboom, bu adımın teslimatları hızlandıracağını ve maliyetleri düşüreceğini kaydetti.
Borsboom, mekanizmanın Ukrayna’ya tedarik tecrübesi, destek hizmetleri ve mevcut sanayi altyapısına doğrudan erişim sağlayacağını belirtti.
Yetkili, “Ölçek ekonomisi sayesinde maliyet avantajı ortaya çıkacak” dedi.
Yeni uygulamayla Kiev yönetimi, ihtiyaç duyduğu askeri malzemelerin teminini doğrudan ajansa devredebilecek.
Borsboom, Ukrayna’nın örneğin 30 bin takım askeri üniformaya ihtiyaç duyduğunda satın alma sürecini ajansa devredebileceğini anlattı.
Anlaşma, ittifakın nisan ayında Ukraynalı savunma şirketlerinin NSPA ihalelerine katılmasına izin veren kararının devamı niteliğini taşıyor.
Ajans geçen hafta Kiev’de yaklaşık 150 Ukraynalı şirketle bir araya gelerek tedarikçi kaydı ve sözleşme süreçlerini paylaştı.
Ukrayna silah alımlarını ABD ve Avrupa Birliği kaynaklarıyla finanse ediyor
Ukrayna 2025 yılından bu yana Amerikan silahlarını, NATO ülkelerinin Kiev için ABD’den silah ve mühimmat temin ettiği PURL mekanizması üzerinden ediniyor.
The Economist dergisi, Ukrayna’nın Patriot sistemleri için önleme füzelerinin yüzde 95’ini ve F-16 savaş uçakları füzelerinin büyük kısmını bu mekanizmayla temin ettiğini yazdı.
Uzmanlar, mevcut koşullarda Amerikan sevkiyatlarına denk bir alternatif olmadığını değerlendiriyor.
Financial Times, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, Ukrayna’nın Rus petrol rafinerilerine düzenlediği saldırıları durdurmak amacıyla bu program kapsamındaki sevkiyatları ve istihbarat paylaşımını kesme tehdidinde gittiğini aktarmıştı.
Kiev yönetimi Amerikan silahlarının yanı sıra askeri alımlarını Avrupa Birliği kredisiyle de finanse edebilecek.
AB, Aralık 2025’te Ukrayna’ya ortak bütçeden 2026-2027 dönemi için dondurulan Rus varlıklarına dokunmadan 90 milyar avroluk kredi sağlama kararı aldı.
Macaristan, Çekya ve Slovakya’nın dışında kaldığı kredi paketi Nisan 2026’da onaylanırken bu kaynağın 60 milyar avroluk bölümü savunma harcamalarına ayrıldı.
Avrupa Komisyonu, finansman çerçevesinde hava ve füze savunma sistemleri, füzeler, mühimmat ile radarları içeren 6,1 milyar avroluk yeni silah alımını onayladı.
Bu alımların ağırlıklı olarak Avrupalı savunma sanayisi şirketlerinden yapılması hedefleniyor.
Diplomasi
Mekke Savunma Paktı Meclis’te: Bir ülkeye saldırı hepsine sayılacak

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Meclis’e sundu. Middle East Eye sitesinin ulaştığı 16 maddelik süresiz anlaşma, bir ülkeye yönelik dış saldırıyı tüm müttefiklere yapılmış sayıyor ve yürürlüğe girdikten sonraki ilk 10 yıl çekilmeyi yasaklıyor.
Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundu. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesine benzer şekilde imzacı devletleri birbirini savunmakla yükümlü kılan bu anlaşma, yeni bir uluslararası savunma ittifakı kuruyor.
Middle East Eye portalının özel olarak ulaştığı ve resmi olmayan çevirisini yayımladığı 16 maddelik anlaşma metni, belirli bir ülkeyi veya bölgeyi tehdit olarak tanımlamıyor. Metin bunun yerine katılımcı ülkelerin bağımsızlıklarına, egemenliklerine veya toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı halinde birbirlerini desteklemek için gerekli önlemleri alacağını vurguluyor.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti ve Suudi Arabistan Krallığı Hükümeti metinde “Taraf”, “Taraflar” veya “Asli Taraflar” olarak adlandırılıyor. Üç hükümet, anlaşmanın giriş bölümünde egemenliğe karşılıklı saygıyı, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ilkelerini, uluslararası hukuku ve iç hukukun ilgili ilkelerini dikkate alarak mevcut savunma ortaklığına ilişkin işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon mekanizmalarını ortak bir savunma anlaşmasında birleştirmeyi kabul ediyor.
Giriş bölümünde ayrıca silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğini, hazırlık durumunu ve etkinliğini kapsayan işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon temelinde, ortak çıkarlar doğrultusunda ilişkileri daha da geliştirme iradesi teyit ediliyor ve böylece taraflar ile halkları arasındaki mevcut dostluk ve kardeşlik bağlarının güçlendirileceği belirtiliyor. Ülkeler birbirlerinin iç işlerine karışmama, egemen eşitlik, toprak bütünlüğü ve uluslararası alanda tanınan sınırların dokunulmazlığı ilkelerinin önemini yinelerken, bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı durumunda karşılıklı destek için gerekli önlemleri uygulamanın şart olduğunu ilan ediyor.
Küresel ve bölgesel barış, istikrar ve güvenliği sağlamak amacıyla uluslararası hukuk ve BM Şartı doğrultusunda ortak çaba ve eşgüdümün önemini ifade eden taraflar, terörle mücadelede yetkili makamlar arasındaki mevcut işbirliğini derinleştirme arzularını dile getiriyor. Uluslararası meselelerde ortak bir tutum benimsemek üzere bölgesel ve uluslararası kuruluşlardaki mevcut işbirliğini güçlendirmenin önemine dikkat çekilirken, savunma ve savunma sanayii işbirliğini daha da geliştirme ihtiyacı kaydediliyor.
Saldırı tüm müttefiklere yapılmış sayılacak
Anlaşmanın 1. maddesine göre taraflar birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının dokunulmazlığını sağlamak ve korumak için işbirliği yapacak. İlk madde, “Taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, egemenliği veya uluslararası alanda tanınan sınırları tehdit edilir ya da tehlikeye girerse, Taraflar bu tür tehdit veya tehlikeleri ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları kullanacaktır” hükmünü taşıyor.
Anlaşmanın 2. maddesi ise “Taraflardan herhangi birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırı, tüm Taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul edilecektir” ifadesiyle ortak savunma taahhüdünü düzenliyor. Aynı maddede, “Taraflardan biri başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya ya da askeri saldırganlığa maruz kalırsa, Taraflar birbirlerine sağlayabilecekleri tüm karşılıklı yardım araçlarını tam olarak kullanarak saldırıya uğrayan Tarafa derhal yardım edecektir” deniyor.
BM Şartı’nın 51. maddesiyle tanınan meşru müdafaa hakkının kullanılmasını sağlamak amacıyla konulan bu hüküm uyarınca ülkeler, gereken yardımın nesnel bir değerlendirmesinin ardından sağlanacak desteğin kapsamını ve niteliğini belirleyecek. İmzacılar, “askeri araç ve kabiliyetler dahil olmak üzere” mevcut kaynaklarının sınırları dahilinde işbirliği yapacak.
Anlaşmanın 3. maddesi, 2. madde uyarınca tarafların savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın işbirliği yapmasını, silahlı kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirmesini ve savunma işbirliğini güçlendirmeye yönelik kararlaştırılan faaliyetleri yürütmesini öngörüyor. 4. maddeye göre ülkeler uluslararası güvenlik konularında düzenli istişarelerde bulunacak; hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak, ulusal güvenliklerine yönelik tehdit ve tehlikeleri ortadan kaldırmak amacıyla ortak değerlendirmelere dayalı bireysel ve ortak önlemler geliştirmede birbirlerine sürekli ve etkin biçimde yardım ederek işbirliği yapacak.
Terörle mücadele başlığını düzenleyen 5. madde kapsamında imzacılar, bölgesel ve uluslararası istikrar ile güvenliği olumsuz etkileyen tüm biçim ve tezahürleriyle terörizmle mücadelede operasyonel düzey de dahil olmak üzere mevcut işbirliğini ve ortak çabaları güçlendirecek.
Savunma sanayii, istihbarat ve lojistik desteği genişliyor
Anlaşma; savunma sanayiilerinin geliştirilmesi, silahlı kuvvetlerin eğitimi ve ülkelerin birbirlerine ekipman, yakıt ve diğer savunma malzemelerini tedarik etmesi konularında işbirliği öngörürken istihbarat paylaşımı için de bir çerçeve kuruyor. 6. maddeye göre taraflar, savunma kabiliyetlerini geliştirmek amacıyla savaş ve barış zamanında savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimini, ortak eğitim programlarını ve tatbikatları, ayrıca silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğini artırmaya yönelik konuşlandırma ve faaliyetleri teşvik edecek.
Savunma kabiliyetlerini güçlendirmek için karşılıklı mutabakat temelinde savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirmeyi, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki işbirliğini desteklemeyi öngören 7. madde, beş işbirliği alanı sıralıyor. Bu alanlar; savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi, özel uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak araştırma ve geliştirme projeleri yoluyla savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi, herhangi bir tarafın uzmanları aracılığıyla tarafların topraklarında personelin eğitilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi, savunma sanayii ile savunma araştırma, geliştirme ve inovasyon alanlarında uzmanlık ve çıkarılan derslerin paylaşılması ve taraflarca karşılıklı olarak kararlaştırılan diğer işbirliği alanları olarak belirleniyor.
İstihbarat işbirliğini derinleştirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla 9. madde, bilgi güvenliği, veri koruma ve gizlilik kurallarına riayet edilerek karşılıklı kararlaştırılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşılmasını düzenliyor. 10. madde ise lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak tarafların barış zamanında, savaş zamanında ve diğer acil durumlarda silah, mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer ekipmanlar dahil birbirlerine lojistik destek sağlamasını hükme bağlıyor.
Suudi Arabistan’da sekreterya kurulacak, ilk genel sekreter Pakistanlı olacak
Anlaşmanın 8. maddesi, ortak savunmaya stratejik yön vermek, savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmek ve anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak üzere “Asli Taraflar”ın bir “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” kurmasını kararlaştırıyor. Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve genelkurmay başkanlarından oluşacak komite, ev sahipliği taraflar arasında dönüşümlü olmak üzere yılda iki kez toplanacak; ülke liderleri ise gerekli görülmesi halinde yılda bir kez bir araya gelebilecek.
Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi gerekli görürse alt komiteler kurabilecek ve anlaşmada öngörülen işbirliği alanlarının uygulanması için gerektiğinde taraflar arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilecek. Ayrıca bu komite, “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle diğer tarafların anlaşmaya katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkili olacak.
Komiteye hizmet vermek üzere merkezi Suudi Arabistan Krallığı’nda yer alan bir Sekreterya kurulacak ve bu yapı Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdedecek. Sekreteryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar daha sonra “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle belirlenecek.
Sekreteryaya, “Asli Taraflar” arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir görev süresi için atanan bir Genel Sekreter başkanlık edecek ve ilk Genel Sekreter, Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacak. Bu maddenin hükümleri, taraflar arasındaki mevcut askeri işbirliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmeyecek.
Anlaşmadan ilk 10 yıl çıkılamayacak
Hukuki çerçeveyi çizen 11. maddeye göre imzacılar, uluslararası hukuka ve ilgili iç hukuklarına halel getirmeksizin bu anlaşmayı hükümlerinin uygulanması için yasal dayanak olarak kabul edecek ve gerektiğinde ek yasal önlemler önerecek. 12. madde, anlaşmanın tarafların daha önce akdettikleri uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine zarar vermeyeceğini kayıt altına alıyor.
Gizlilik kurallarını düzenleyen 13. madde uyarınca ülkeler, anlaşma kapsamında elde edilen gizli bilgi ve belgelerin gizliliğine ve ulusal mevzuata saygı gösterecek. Gizli bilgi ve belgeler taraflar dışındaki hiçbir devlet, şirket veya kişiyle paylaşılmayacak; bu bilgi ve belgelere erişim “bilmesi gereken” prensibi temelinde ve yalnızca uygun düzeyde güvenlik belgesine sahip kişilere sağlanacak.
Anlaşmanın yorumlanması veya uygulanmasından doğan her türlü uyuşmazlık, 14. maddeye göre taraflar arasındaki istişare ve görüşmeler yoluyla dostane biçimde çözülecek. 15. madde ise anlaşmanın “Asli Taraflar” arasındaki istişareler ve oybirliğiyle değiştirilebileceğini belirtiyor.
Son madde olan 16. maddeye göre anlaşma, her bir taraf için geçerli usullere göre onaylanacak ve son onay belgesinin Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Sekreteryası’na tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecek. Süresiz olarak yürürlükte kalacak anlaşmanın bir bitiş tarihi yok.
İmzacı devletler, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren ancak 10 yıl geçtikten sonra ve çekilme niyetlerini diplomatik kanallar üzerinden en az üç ay önceden diğer taraflara yazılı olarak bildirmeleri şartıyla anlaşmadan çekilebilecek. Anlaşmanın sona ermesi veya anlaşmadan çekilme, bu tarihten önce taraflarca kararlaştırılan devam eden faaliyetleri ya da projeleri etkilemeyecek; gizli bilgi ve belgelerin korunması ve ifşasının önlenmesine ilişkin sorumluluklar da anlaşma sona erdikten veya anlaşmadan çekildikten sonra devam edecek.
7 Ağustos 2026 Cuma günü (Hicri 24/2/1448) Mekke’de imzalanan anlaşma; Türkçe, Arapça ve İngilizce dillerinde, her bir metin eşit derecede geçerli olmak üzere üç orijinal nüsha halinde düzenlendi. Metinler arasında yorum farkı çıkması halinde İngilizce metin esas alınacak.
Diplomasi
Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Pışnıy’ın ofisinde arama yapıldı

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı, Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama gerçekleştirdi. Güvenlik birimleri operasyon kapsamında hiçbir gözaltı işlemi yapılmadığını ve kimseye suçlama yöneltilmediğini duyurdu.
Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu (NABU) ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı (SAP), Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama yaptı.
Gelişmeyi Ukrayna basını ve Ukrayna Parlamentosu Milletvekili Oleksiy Honçarenko duyurdu.
Honçarenko, güvenlik güçlerinin adli işlemleri doğrudan Pışnıy’ın çalışma ofisinde ve kendisiyle ilişkili diğer adreslerde yürüttüğünü aktardı.
NABU’dan yapılan açıklamada, aramaların Ukrayna Ulusal Bankası binasında ve bir personelin ikametgahında icra edildiği kaydedildi.
Kurum, soruşturmanın gizliliğini korumak amacıyla ayrıntıların paylaşılmadığını vurgularken, “Hiç kimse gözaltına alınmadı, kimseye suçlama yöneltilmedi” bilgisini verdi.
Bloomberg, ağustos ayında yayımladığı haberde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Pışnıy’ın faaliyetlerinden giderek daha fazla rahatsızlık duyduğunu yazmıştı.
Habere göre Zelenskiy, Pışnıy’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ile gereğinden fazla yakın bağ kurduğunu ve ülke ekonomisini destekleme konusunda yetersiz kaldığını değerlendiriyordu.
Kaynaklar, Zelenskiy’nin o aşamada Pışnıy’ı görevden alma niyetinde olmadığını aktarmıştı.
Aynı kaynaklar, Zelenskiy’nin merkez bankası başkanından çok bir siyasetçiyi andıran geniş çaplı kamusal görünürlükten rahatsızlık duyduğunu belirtmişti.
Pışnıy’ın üst düzey yetkililerle temaslarını sosyal medyada öne çıkarma alışkanlığı ve bankanın yürüttüğü çeşitli tanıtım hamleleri devlet başkanında şüphe uyandırıyordu.
Milletvekili Oleksandr Dubinskiy de Pışnıy’ın, Devlet Başkanlığı Ofisi eski Başkanı Andriy Yermak’ın yakın dostu olduğunu öne sürmüştü.
Yermak’ın adreslerinde, Energoatom şirketindeki yolsuzluk şemasına ilişkin yürütülen “Midas” davası kapsamında Kasım 2025’te arama yapılmış ve ardından görevine son verilmişti.
NABU, mayıs ayında Yermak’ı Kiev yakınlarındaki lüks konut inşaatları üzerinden 460 milyon grivnalık (10,4 milyon dolardan fazla) kaynağı akladığı iddia edilen bir grubun üyesi olarak nitelemişti.
Dosyada basının Yermak ile ilişkilendirdiği “Ali Baba” takma adı geçmişti.
Mahkeme 14 Mayıs’ta Yermak hakkında 140 milyon grivna kefalet imkanıyla 60 günlük tutuklama kararı vermişti.
Birkaç gün sonra eski ofis başkanı adına kefalet tutarının tamamının yatırılması üzerine Yermak cezaevinden tahliye edilmiş, kendisi ise masum olduğunu savunmuştu.
NABU Başkanı Serhiy Krivonos, eylül ayında yaptığı açıklamada büronun ve savcılığın, Yermak dahil bazı ceza davalarının şüphelileri adına yatırılan kefalet kaynaklarının menşeini inceleyeceğini duyurmuştu.
Pışnıy, Ukrayna Merkez Bankası başkanlığı görevini Ekim 2022’de devraldı. Kurumu 2020’den bu yana yöneten önceki başkan Kirilo Şevçenko ise sağlık gerekçeleriyle istifa ettiğini açıklamıştı.
Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı daha sonra Şevçenko’ya, merkez bankasına geçmeden önce çalıştığı Ukrgasbank’taki kaynakların zimmete geçirilmesi gerekçesiyle suçlama yöneltti.
Savcılık, Şevçenko’ya yöneltilen suçlamaların merkez bankasını yönettiği dönemi kapsamadığını netleştirdi.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları










