Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Arap dünyasında ABD’nin kaybı Çin’in kazancı

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale 7 Ekim’den bu yana beş farklı Arap ülkesinde yapılan anketlerin sonuçlarına ve daha önceki yıllarda yapılan anketlerle kıyaslanmasına odaklanıyor. Anket sonuçları ABD’nin İsrail’e desteğinin ABD’nin itibarını ve güvenirliğini sarstığını ve bundan faydalanan ülkenin ise Çin olduğunu ortaya koyuyor. Anketi analiz edenler, Washington’a uyarılar yaparken mevcut durumu tersine çevirmek için bazı politika önerilerinde bulunuyor.  

***

Amerika Arap dünyasını kaybediyor

Ve Çin bundan faydalanıyor

Michael Robbins, Amaney A. Jamal ve Mark Tessler

7 Ekim 2023, sadece İsrail için değil Arap dünyası için de bir dönüm noktasıydı. Hamas’ın korkunç saldırısı tam da bölgede yeni bir düzen oluşuyor gibi görünürken meydana geldi. Üç yıl önce Arap Birliği’nin dört üyesi -Bahreyn, Fas, Sudan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)- İsrail ile diplomatik ilişkilerini normalleştirmek için süreç başlatmıştı. 2023 yazı yaklaşırken, İsrail’i hâlâ tanımayan en önemli Arap ülkesi Suudi Arabistan da bunu yapmaya hazır görünüyordu.

Hamas’ın saldırısı ve ardından İsrail’in Gazze’ye yönelik yıkıcı askeri operasyonu normalleşme yönündeki bu yürüyüşü sekteye uğrattı. Suudi Arabistan, İsrail bir Filistin devletinin kurulmasını kolaylaştıracak net adımlar atana kadar normalleşme anlaşmasına yanaşmayacağını açıkladı. Ürdün, Kasım 2023’te İsrail Büyükelçisini geri çağırdı ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 2023 sonlarında Fas’a yapmayı planladığı ziyaret gerçekleşmedi. Arap liderler, vatandaşlarının Gazze’deki savaşa karşı seslerini yükseltmelerini ihtiyatla izlediler. Pek çok Arap ülkesinde binlerce kişi İsrail’in savaşını ve yarattığı insani krizi protesto etmek için bir araya geldi. Ürdün ve Fas’taki protestocular da hükümetlerinin, halklarını dinlememesinden duydukları hayal kırıklığını dile getirerek ülkelerinin İsrail ile olan barış anlaşmalarına son verilmesi çağrısında bulundu.

7 Ekim Amerika Birleşik Devletleri için de bir dönüm noktası olabilir. Gazze’deki savaş nedeniyle Arap kamuoyu İsrail’in en sadık müttefiki ABD’ye karşı keskin bir şekilde cephe almış durumda; bu da ABD’nin sadece Gazze’deki krizin çözümüne yardımcı olma çabalarını değil aynı zamanda İran’ı çevreleme ve Çin’in Orta Doğu’da artan etkisine karşı koyma çabalarını da sekteye uğratabilecek bir gelişme. 2006 yılından bu yana yönettiğimiz partizan olmayan araştırma kuruluşu Arab Barometer (Arap Nabzı) 16 Arap ülkesinde yılda iki kez ulusal düzeyde temsili kamuoyu araştırmaları gerçekleştirerek, kamuoyu yoklamalarının çok az olduğu bir bölgede sıradan vatandaşların görüşlerini yansıtıyor. ABD’nin 2003’te Irak’ı işgalinden sonra yapılan diğer anketler, sıradan Arap vatandaşlarının çok azının ABD hakkında olumlu görüşlere sahip olduğunu ortaya koymuştu. Ancak 2022 yılına gelindiğinde, Arap Nabzı’nın anket yaptığı neredeyse tüm ülkelerdeki katılımcıların en az üçte birinin ABD hakkında “çok olumlu” ya da “biraz olumlu” görüşlere sahip olduğunu teyit etmesi, tutumların bir nebze iyileştiğini göstermişti.

Ancak 2023’ün sonları ve 2024’ün başlarında beş ülkede gerçekleştirdiğimiz anketler, ABD’nin Arap vatandaşları arasındaki konumunun önemli ölçüde gerilediğini gösteriyor. Tunus’ta kısmen 7 Ekim’den önce kısmen de sonra yapılan bir anket, bu değişimin Gazze’deki olaylara tepki olarak gerçekleştiğini güçlü bir şekilde ortaya koydu. Belki de daha da şaşırtıcı olanı, anketler ABD’nin kaybının Çin’in kazancı olduğunu da açıkça ortaya koyuyor. Son anketlerimizde Arap vatandaşlarının Çin’e yönelik görüşlerinin yumuşadığı ve Arap dünyasında Çin’e yönelik desteğin azalma eğilimine girdiği yarım on yıllık eğilimin tersine döndüğü görülüyor. Ancak Çin’in Filistinlilerin haklarını korumak için ciddi çabalar sarf edip etmediği sorulduğunda, katılımcıların çok azı bu görüşe katıldı. Bu sonuç, Arapların görüşlerinin Çin’in Gazze politikalarına spesifik bir destekten ziyade ABD’ye yönelik derin memnuniyetsizliği yansıttığını gösteriyor.

Önümüzdeki aylarda ve yıllarda ABD liderleri Gazze’deki çatışmayı sona erdirmeye ve İsrail-Filistin çatışmasına kalıcı bir çözüm bulmak için müzakereleri başlatmaya çalışacaklar. ABD ayrıca Kızıldeniz’i İran’ın vekillerinin saldırılarından koruyarak uluslararası ekonomiyi güvence altına almayı ve İran’ın saldırganlığını kontrol altına alan ve Çin’in bölgedeki angajmanını sınırlayan bölgesel bir ittifakı güçlendirmeyi umuyor. Ancak bu hedeflerden herhangi birine ulaşmak için Washington’un Arap devletlerinin ortaklığına ihtiyacı var ki Arap halkları ABD’nin Orta Doğu’daki hedeflerine bu kadar şüpheci yaklaşmaya devam ederse bunu elde etmek daha da zorlaşacak.

ABD’li analistler ve politikacılar sıklıkla, bazen küçümseyerek “Arap sokağı” olarak adlandırdıkları şeyin Amerikan dış politikasını pek ilgilendirmemesi gerektiğini ima ederler. Bu argümana göre Arap liderlerin çoğu otoriter olduğu için kamuoyunu fazla önemsemezler ve bu nedenle ABD’li politika yapıcılar Arap vatandaşlarının kalplerini ve zihinlerini kazanmak yerine güç sahipleriyle anlaşma yapmaya öncelik vermelidir. Ancak genel olarak Arap liderlerin kamuoyu tarafından kısıtlanmadığı düşüncesi bir efsane. Arap Baharı ayaklanmaları dört ülkede hükümetleri devirdi ve 2019’daki yaygın protestolar diğer dört Arap ülkesinde liderlerin değişmesine yol açtı. Otoriterler de yönettikleri halkın görüşlerini dikkate almak zorunda. Artık çok az Arap lider, yönettikleri halklar arasında Amerikan karşıtlığındaki keskin yükseliş göz önüne alındığında, Washington ile açıkça işbirliği yaptığının görünmesini istiyor. Arap vatandaşlarının ABD dış politikasına duyduğu öfkenin ABD için de doğrudan ciddi sonuçları olabilir. Cezayir ve Ürdün’deki kamuoyu anketlerinden elde edilen verilere dayanan önceki araştırmamız, ABD dış politikasına duyulan öfkenin, vatandaşların ABD’ye yönelik terör eylemlerine daha fazla sempati duymasına neden olabileceğini gösterdi.

Ancak bazı Arap Nabzı bulguları, Arapların ABD’nin Orta Doğu’daki rolüne ilişkin artan şüpheciliğinin geri döndürülemez olmadığını da ortaya koyuyor. ABD’nin farklı muamelede bulunduğu ülkelerdeki halklar arasındaki görüş farklılıkları, ABD’nin politikalarını değiştirerek Arap dünyasındaki algılanış biçimini değiştirebileceğini gösteriyor. Anket sonuçları ayrıca, Gazze’de ateşkesin sağlanması için daha fazla çaba gösterilmesi, ABD’nin bölgeye ve bölgenin geri kalanına yönelik insani yardımlarının artırılması ve uzun vadede iki devletli bir çözüm için çalışılması gibi Arapların ABD’ye yönelik algılarını iyileştirecek belirli yaklaşım değişikliklerine de işaret ediyor. Nihayetinde, Orta Doğu’daki Arap vatandaşlarının güvenini kazanmak için ABD, İsraillilerin acılarına gösterdiği özeni Filistinlilerin acılarına da göstermeli.

Anket karşılaştırmaları

Her bir Arap Barometer anketi 1.200’den fazla katılımcıyla gerçekleştiriliyor ve katılımcıların ikamet ettikleri yerde yüz yüze yapılıyor. Bu anketlerde katılımcılara ekonomik ve dini konular, hükümetleriyle ilgili görüşleri, siyasi katılım, kadın hakları, çevre ve uluslararası ilişkiler de dahil çok çeşitli konulardaki görüşleri soruluyor. Arap Nabzı 7 Ekim’den bu yana beş farklı Arap ülkesinde anketleri tamamladı: Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Moritanya ve Fas.

Arap Nabzı’nın bu ülkelerdeki bir önceki anketi 2021 ve 2022 yılları arasında yapıldığından, Gazze’deki savaş dışındaki faktörler o zaman ile şimdi arasında kamuoyundaki değişikliklere katkıda bulunmuş olabilir. Ancak bir başka anket çok değerli bir karşılaştırma ölçütü sunarak, görüşlerdeki bazı önemli değişimlerin muhtemelen çok daha yakın bir zamanda meydana geldiği sonucuna varmamızı sağladı. 13 Eylül ve 4 Kasım 2023 tarihleri arasında Tunus’ta 2.406 görüşmeyi içeren planlı bir anket gerçekleştirdik. Bu görüşmelerin yaklaşık yarısı 7 Ekim’den önce, yaklaşık yarısı ise daha sonra yapıldı. Tunusluların görüşlerinin 7 Ekim’den sonra nasıl değiştiğini anlamak için Hamas’ın saldırısından önceki üç hafta boyunca ortalama yanıtları hesapladık ve ardından takip eden haftalarda günlük değişiklikleri izledik- ABD’ye olumlu bakan katılımcıların yüzdesinde hızlı ve keskin bir düşüş bulduk. 2021-22’de ve 7 Ekim’den sonra anket yaptığımız diğer ülkelerin çoğunda da sonuçlar benzer bir seyir izledi: biri hariç hepsinde ABD’ye yönelik görüşler belirgin bir şekilde azaldı.

Hamas’ın saldırısının dehşetine rağmen, Arap Nabzı katılımcılarının çok azı bunun bir “terör eylemi” olarak adlandırılması gerektiği konusunda hemfikirdi. Buna karşılık, büyük çoğunluk, İsrail’in Gazze’deki harekatının terörizm olarak sınıflandırılması gerektiğini düşünüyor. Ankete 7 Ekim’den sonra katılan Arap vatandaşları çoğunlukla Gazze’deki durumu vahim olarak değerlendiriyor. “Savaş”, “düşmanlık”, “katliam” ve “soykırım” da dahil yedi kelimeden hangisinin Gazze’de devam eden olayları en iyi tanımladığı sorulduğunda, katılımcıların biri hariç tüm ülkelerde en yaygın olarak seçtiği terim “soykırım” oldu. Sadece Fas’ta katılımcıların yüzde 24 gibi önemli bir kısmı bu olayları “savaş” olarak nitelendirirken, Faslıların yaklaşık aynı oranı “katliam” olarak nitelendirdi. Diğer tüm ülkelerde katılımcıların yüzde 15’inden daha azı, Gazze’de yaşananları tanımlamak için “savaş” ifadesini seçti.

Ayrıca, Arap Nabzı anketleri Arap vatandaşlarının Batılı aktörlerin Gazzelileri savunduğuna inanmadığını ortaya koydu. Anketimizde “Aşağıdaki taraflardan hangisinin Filistinlilerin haklarını savunmaya kararlı olduğuna inanıyorsunuz?” sorusu soruldu ve katılımcıların on ülke ile Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler’den oluşan bir listeden uygun olanları seçmelerine izin verildi. Hiçbir ülkedeki katılımcıların yüzde 17’sinden fazlası Birleşmiş Milletler’in Filistinlilerin haklarını savunduğu görüşüne katılmadı. Avrupa Birliği’nin durumu daha kötüydü ancak Amerika Birleşik Devletleri en düşük notu aldı: Kuveyt’te katılımcıların yüzde sekizi, Fas ve Lübnan’da yüzde altısı, Moritanya’da yüzde beşi ve Ürdün’de yüzde ikisi Birleşmiş Milletler’in Filistinlileri savunduğunu kabul etti. Amerika Birleşik Devletleri’nin sonuçları İsrail’i koruma konusunda diğer Batılı ve küresel aktörlerden daha da farklılaşmıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’in haklarını koruyup korumadığı sorulduğunda, beş ülkedeki katılımcıların yüzde 60’ından fazlası bunu yaptığı yönünde görüş bildirdi. Bu oranlar, Avrupa Birliği ya da Birleşmiş Milletler’in İsrail’i koruduğunu düşünenlerin oranının çok üzerinde.

Arap dünyasında İsrail’in Gazze’deki askerî harekâtına ve ABD’nin bu harekata yaklaşımına ilişkin bu algıların ABD’nin genel itibarı üzerinde önemli sonuçları olduğu görülüyor. Arap Nabzı’nın 2021’de ABD’nin tercih edilirliğini sorduğu on ülkenin dokuzunda, tüm katılımcıların en az üçte biri ABD’ye olumlu baktıklarını söyledi. Ancak Aralık 2023 ve Mart 2024 tarihleri arasında anket yapılan beş ülkeden dördünde ABD’ye olumlu bakanların oranı üçte birden azdı. Ürdün’de ABD’ye olumlu bakan katılımcıların oranı 2022’de yüzde 51 iken 2023-24 kışında yapılan ankette yüzde 28’e düştü. Moritanya’da ABD’ye olumlu bakan katılımcıların oranı 2021-22 kışında yapılan ankette yüzde 50’den 2023-24 kışında yapılan ankette yüzde 31’e, Lübnan’da ise 2021-22 kışında yüzde 42’den 2024 başında yüzde 27’ye düştü. Benzer şekilde, ABD Başkanı Joe Biden’ın dış politikalarının “iyi” veya “çok iyi” olduğunu düşünen katılımcıların oranı aynı dönemde Lübnan’da 12 puan, Ürdün’de ise dokuz puan düştü.

Tunus’taki anketimizin zamanlaması, İsrail’in Gazze’deki askeri harekatının bu genel düşüşe neden olduğunu kuvvetle düşündürüyor. Tunusluların yüzde 40’ı 7 Ekim’den önceki üç hafta içinde ABD’ye olumlu baktıklarını belirttiler. İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonlarının başlamasının üzerinden henüz üç hafta geçmemişken 27 Ekim’de Tunusluların sadece yüzde 10’u aynı görüşteydi.

Arapların ABD ve Biden hakkındaki görüşleri 7 Ekim’den sonra kötüleşmiş olsa da ABD’nin Orta Doğu ile ilişkilerinin farklı yönlerine ilişkin görüşler eşit oranda kötüleşmedi. Katılımcılarımız, ABD’nin ülkelerine yaptığı dış yardımların eğitim girişimlerini güçlendirdiğine veya sivil toplumu güçlendirdiğine 7 Ekim’den önce olduğu kadar katılıyor. Aslında, 2023-24 kış anketimizde Ürdün, Moritanya ve Fas’taki katılımcıların ABD dış yardımının sivil toplumu güçlendirdiğine katılma oranı 2021 ve 2022’ye göre biraz daha yüksekti. Bu bulgular, ABD dış politikasının diğer unsurlarının değil, ABD hükümetinin İsrail’e yönelik politikası ve Gazze’deki savaşla ilgili anlaşmazlığın ABD’nin bölgesel itibarındaki düşüşe neden olduğunu gösteriyor.

İkincil fayda

Gazze’ye sınırlı maddi ve retorik destek sunmasına rağmen Çin, ABD’nin Arap halkları arasındaki itibar kaybından en çok faydalanan ülke oldu. Arap Barometer 2021-22 anketlerinde Arapların Çin’e olan desteğinin azaldığını görülüyordu. Ancak son aylarda bu eğilim tersine döndü. Arap Nabzı’nın 7 Ekim’den sonra anket yaptığı tüm ülkelerde, katılımcıların en az yarısı Çin hakkında olumlu görüşlere sahip olduklarını söyledi. ABD’nin kilit müttefikleri olan Ürdün ve Fas’ta Çin’e yönelik olumlu görüşler en az 15 puanlık bir artış gösterdi.

Bölgelerinin güvenliği için ABD politikalarının mı yoksa Çin politikalarının mı daha iyi olduğu sorulduğunda, 7 Ekim’den sonra anket yaptığımız beş ülkeden üçünde katılımcılar Çin’in yaklaşımını tercih ettiklerini söyledi. Aslında Çin’in bölgedeki fiili varlığı asgari düzeyde ve angajmanı daha çok Kuşak ve Yol Girişimi aracılığıyla ekonomik anlaşmalara odaklanıyor. Orta Doğu’daki Arap halkları Çin’in Gazze’deki olaylarda sınırlı bir rol oynadığını anlamış görünüyor: Lübnanlı katılımcıların sadece yüzde 14’ü, Faslıların yüzde 13’ü, Kuveytlilerin yüzde 9’u, Ürdünlülerin yüzde 7’si ve Moritanyalıların yüzde 3’ü Çin’in Filistinlilerin haklarını savunmaya kararlı olduğu konusunda hemfikir.

O halde, katılımcıların Çin’e yönelik giderek artan olumlu görüşlerinin ABD ve Batı politikalarından duydukları memnuniyetsizliği yansıtıyor olması muhtemel. Daha spesifik politika soruları sorulduğunda, katılımcılarımız daha kararsız cevaplar verdi. Çin politikalarının “özgürlükleri ve hakları koruma” konusunda daha iyi olduğunu mu, Amerikan politikalarının daha iyi olduğunu mu, Çin ve Amerikan politikalarının eşit derecede iyi olduğunu mu yoksa Çin ve Amerikan politikalarının eşit derecede kötü olduğunu mu düşündükleri sorulduğunda Kuveytliler, Moritanyalılar ve Faslıların çoğunluğu ABD politikalarının Çin politikalarından daha iyi olduğunu söyledi. Ancak İsrail’e sınırı olan iki ülkedeki katılımcılar bunun tam tersini düşünüyor: 7 Ekim’den sonra Ürdün ve Lübnan’da yapılan Arap Nabzı anketlerinde, Çin’in politikalarının hak ve özgürlükleri koruma konusunda ABD’den daha iyi olduğunu düşünenlerin sayısı oldukça fazla.

Çin’in yurtiçi ve yurtdışında hak ve özgürlükleri koruma konusundaki sicili kötü, ancak Lübnan ve Ürdün halkları artık ABD’nin sicilinin daha da kötü olduğunu düşünüyor. Bu bulgu Arap Nabzı verilerindeki daha büyük bir eğilimi yansıtıyor: coğrafya önemli. Gazze’deki çatışmaya en yakın yerlerde yaşayan ve ülkeleri tarihsel olarak çok sayıda Filistinli mülteciye ev sahipliği yapan insanlar, ABD’nin belirli Orta Doğu politikalarına en düşük güveni ifade ediyorlar.

Muhalefet şerhi

Anketlerimiz, Arapların ABD’ye olan desteğindeki düşüşün kaçınılmaz olmadığını ve Arap halklarının ABD’nin bölge için kilit öneme sahip konulara yönelik politikasındaki farklılıklara duyarlı bir şekilde tepki verdiğini gösteriyor. Bu gösterge en güçlü şekilde, bölgede ABD politikalarına yönelik artan şüphecilik eğilime ters düşen tek ülke olan Fas’taki sonuçlarda ortaya çıkıyor. 2022 yılında Faslıların yüzde 69’u ABD’ye olumlu bakıyordu ve bu oran Arap dünyasındaki en yüksek destekti. Zaten güçlü olan bu destek aslında arttı: Arap Nabzı’nın 2023-24 kış anketi, Faslıların yüzde 74’ünün artık ABD’ye olumlu baktığını ortaya koyuyor. Fas ayrıca yüzde 13 puanlık bir farkla ABD’nin Orta Doğu güvenlik politikalarını Çin’inkilere tercih eden tek ülke oldu.

ABD’nin Fas’ı bölgesel bir anlaşmazlıkta desteklemede oynadığı rol, Fas’ın görüşünün aykırı olmasının neredeyse tek nedeni. Fas hükümeti, Cezayir tarafından desteklenen bir hareketin bağımsız bir devlet kurmak istediği Batı Sahra’nın büyük bir bölümünü on yıllardır yönetiyor. 2020 yılına kadar hiçbir BM üyesi ülke, Fas’ın egemenliğini tanımadı. O yıl ABD, Fas’ın İsrail ile diplomatik ilişkilerini resmileştirmesi karşılığında Fas’ın Batı Sahra üzerindeki hak iddiasını tanıdı. Özellikle 2023’ün ikinci yarısında Biden yönetimi bu politikayı güçlü bir şekilde teyit etti. Fas’ta yaptığımız kamuoyu araştırması, üst düzey bir ABD diplomatı olan Joshua Harris’in bu politikanın altını çizmek üzere Cezayir ve Rabat’a yaptığı ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran ziyaretle aynı zamana denk geldi.

Görünen o ki, Batı Sahra politikası ABD’yi diğer Arap ülkelerinde yaşadığı destek düşüşünden büyük ölçüde muaf tuttu. Fas’ın Batı Sahra üzerindeki egemenliğini tanıma konusunda ABD’yi takip etmeyen diğer Batılı ülkeler, Fas halkının desteğini koruyamadı. 2022 ile 2023-24 kışı arasında, Birleşik Krallık’a olumlu baktığını söyleyen Faslıların oranı yüzde 68’den yüzde 30’a düşerek, anket yaptığımız diğer ülkelere kıyasla daha büyük bir düşüş gösterdi. Faslıların Fransa’ya yönelik görüşleri de on puanlık bir düşüş yaşadı.

Anket yaptığımız her ülkede katılımcılar, Filistinlilerin haklarının korunması konusunda en kararlı olanların küresel aktörler değil, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki devletler olduğuna inandıklarını belirttiler. Ancak bu görüş, ABD’nin tarafsızlığının benimsendiği ya da Orta Doğu’dan çıktığını görme arzusuna dönüşmüyor. ABD’nin Gazze’ye yönelik politikalarına duydukları öfkeye rağmen, Arap halkları ABD’nin İsrail-Filistin krizinin çözümüne dahil olmasını istediklerini açıkça ortaya koydular.

Bir Arap Nabzı anket sorusunda katılımcılara Biden yönetiminin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki gündeminin hangi konu olması gerektiği soruldu ve yedi seçenek sunuldu: ekonomik kalkınma, eğitim, insan hakları, altyapı, istikrar, terörle mücadele ve Filistin sorunu. Bu sorunun 7 Ekim’den sonra yapılan anketlerde sorulduğu dört ülkenin üçünde, katılımcıların çoğunluğu Biden’ın Filistin meselesine, ülkelerinin karşı karşıya olduğu diğer temel meselelerden bile daha fazla öncelik vermesi gerektiği konusunda hemfikir. Aslında, Biden yönetiminin bölgedeki en önemli önceliğinin Filistin meselesi olması gerektiğini söyleyen Arap vatandaşlarının oranı son iki yılda dramatik bir şekilde arttı: Ürdün’de 21 puan, Moritanya ve Fas’ta 18 puan ve Lübnan’da 17 puan. Tunus’tan elde ettiğimiz veriler bu yükselişin İsrail’in Gazze’deki askeri harekatının başlamasından hemen sonra gerçekleştiğini gösteriyor.

Gazze’deki savaş Arapların İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik desteğini zaten düşük olan seviyesinden daha da aşağıya çekti. Ancak bu durum Arap dünyasının İsrailliler ve Filistinliler arasında barışçıl bir çözüme karşı olduğu anlamına gelmiyor. Tunus’ta yaptığımız araştırma, başlangıçta Gazze’de patlak veren savaşın iki devletli çözüme verilen desteğin azalmasına yol açabileceğini düşündürmüştü. Aslında, Aralık 2023 ve Mart 2024 tarihleri arasında Ürdün, Moritanya ve Fas’ta yapılan anketlerde, katılımcıların daha büyük bir yüzdesi tek devletli çözüm, konfederasyon veya açık uçlu bir “diğer” yaklaşım yerine iki devletli bir çözümü desteklediklerini belirtti.

Düzeltme

Ortadoğu’da 7 Ekim olaylarından önce yeni bir bölgesel düzen oluşuyor gibi görünüyordu. Bazı Arap hükümetleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye çalışırken -yaklaşık 30 yıldır ilk kez böyle bir anlaşma yapıldı- bölgedeki temel bölünmenin İsrail ve Arap devletleri arasında değil, Tahran ve İslam Cumhuriyeti’nin yurtdışındaki saldırganlığını kontrol altına almaya çalışan ülkeler arasında olabileceği görülüyordu. İran’ı çevrelemek için İsrail ve kilit Arap devletlerini içeren yeni bir koalisyon, İran’ın bölgedeki etkisini sınırlamak için son derece faydalı olurdu.

ABD’nin böyle bir koalisyonun oluşumuna aracılık etmesi hâlâ mümkün olabilir: Ürdün’ün İran’ın 13 Nisan’daki insansız hava aracı ve füze saldırısını püskürtmede İsrail’e yardım etmesi ve Suudi Arabistan ve BAE’nin bu saldırı öncesinde ABD’ye istihbarat sağlama kararları, kilit Arap liderlerin hâlâ bölgesel bir yeniden yapılanmanın kendi çıkarlarına olduğuna inandıklarını gösteriyor. 7 Ekim’den sonra yaptığımız anketler, Arap halkları arasında İran’a yönelik desteğin düşük kaldığını ortaya koydu. Lübnanlıların yüzde 36’sı, Ürdünlülerin yüzde 25’i ve Kuveytlilerin sadece yüzde 15’i İran’a olumlu baktığını ifade etti.

Ancak ABD’ye yönelik bölgesel destekteki düşüş devam ettiği sürece yeniden yapılanmaya yönelik çabalar zorlanacaktır. İsrail ile Mısır ve Ürdün arasında yapılanlar gibi soğuk barış anlaşmaları her zaman kopma riski taşıyor. ABD’nin normalleşme anlaşmaları için aracı olarak yeri doldurulamaz. Mısır-İsrail ve İsrail-Ürdün barış anlaşmaları büyük ölçüde ABD’nin her iki Arap ülkesine yaptığı muazzam yardımlar sayesinde yürürlükte kaldı. Son yarım on yıldaki normalleşme anlaşmaları, Fas’ın Batı Sahra üzerindeki egemenliğini tanımak, Sudan’ı, terörü destekleyen ülkeler listesinden çıkarmak ve BAE’ye F-35 savaş uçakları satmak gibi ABD’nin Arap ülkelerinin endişelerini giderme vaatlerine dayanıyordu.

7 Ekim sonrası bağlamda, Arap vatandaşlarının desteğini kaybetmek sadece Arap liderlerin desteğini riske atmak değil, aynı zamanda ABD’nin kilit Arap müttefiklerinin iç istikrarını da tehlikeye atmak anlamına geliyor. Filistinlilerin çektiği acılara duyulan öfke şimdiden sokaklara taşmış durumda. Ürdün’deki protestolar, Ürdün ve İsrail arasında su ve enerji konusunda BAE ve ABD destekli bir anlaşma olan Refah Projesi’ni şimdiden rayından çıkardı. İran’ın saldırısına karşı İsrail ve ABD ile işbirliği yaptıktan sonra Arap rejimleri, vatandaşlarının öfkesini daha da alevlendirmekten korktukları için rolleri konusunda sessiz kaldılar. ABD’nin, Arap hükümetlerinin İran’ın etkisine karşı İsrail’le birlikte çalışmamaları yönünde hissettikleri genel baskıyı hafifletmeye çalışması gerekiyor.

Bölge bir dönüm noktasında ve ABD teorik olarak Gazze’de ateşkesin sağlanmasına ve İsrailliler ile Filistinlilerin barışa doğru ilerlemesine yardımcı olmak için gerekli baskıyı yapmak için iyi bir konumda. Ancak ABD, bölgesel güvenilirliğini yeniden tesis etmek için iki devletli çözüme yönelik somut ve pragmatik adımlar atmalı, Gazze’de savaş sonrası etkin yönetimin nasıl olacağını ve İsrailliler ile Filistinlilerin barış yolunda ilerleme kaydedilmesini sağlamak için neler yapmaları gerektiğini belirlemeli. Hem İsrailli hem de Filistinli liderleri sorumlu tutmanın zamanı çoktan geldi. Amerika Birleşik Devletleri sadece barış görüşmelerini desteklemekle kalmamalı, aynı zamanda Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin genişletilmesine son verilmesi konusunda da ısrarcı olmalı.

Araplar çok uzun zamandır ABD’nin kendi çıkarlarını ve müttefik Arap liderlerin çıkarlarını sıradan vatandaşların çıkarlarının önünde tutmaya çalıştığını düşünüyor -hatta Arap vatandaşları demokratikleşme ve yolsuzlukla mücadele çabalarına daha fazla destek ararken bile. Buna ek olarak, bir başka İran-İsrail çatışması Nisan 2024’teki kadar performatif olmayabilir. Yıkıcı olabilir. ABD, İran’ı kontrol altına almak için Arap halklarının güvenini kazanmaya çalışmalı; bunu sadece gizli yollarla değil, açık, cesur ve etkili politikalarla yapmalı.

Mevcut durum ABD’ye hem tehlikeler hem de fırsatlar sunuyor. Arap ülkelerinin çoğunda Fas’ın Batı Sahra meselesinin doğrudan bir karşılığı yok. Ancak Fas örneği, Arap vatandaşlarının ABD’nin kendi çıkarlarını savunduğunu hissettiklerinde, ABD’yi daha olumlu değerlendirdiklerini açıkça ortaya koyuyor ABD’ye yönelik Arap desteğinin azalmasına yönelik tehlikeler Gazze’nin ötesine geçiyor. ABD’nin İsrail’in savaşına verdiği destekte önemli bir değişim olmazsa ve uzun vadede Araplar arasında artan Arap Amerikan karşıtlığını engellemek için ABD politikasında akıllıca değişiklikler yapılmazsa, Çin de dahil diğer aktörler ABD’yi Orta Doğu’daki liderlik rolünden uzaklaştırmaya devam edecekler.

Dünya Basını

Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Yayınlanma

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.


Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026

Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?

NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:

“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.

Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali

Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.

Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).

Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.

Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.

Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.

Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…

İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri

Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:

“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”

Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:

“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”

Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:

“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”

“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.

Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.

Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.

Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.

Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:

“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.

Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.

(…)

NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”

Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.

Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.

Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.

Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.

Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi

Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Yayınlanma

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.

Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.

“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”

Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.

Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.

Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.

Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.

Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.

Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.

Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.

Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.

Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.

“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”

Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.

Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.

Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.

Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.

Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.

“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”

Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.

Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.

Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.

Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.

The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.

“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”

Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.

Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.

Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.

Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.

Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Yayınlanma

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.


“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026

2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.

Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.

Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.

Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.

Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.

İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.

Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.

Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.

Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”

Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.

Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.

Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.

Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.

Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.

Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”

Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.

Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English