Dünya Basını
Azerbaycan-Ermenistan ihtilafı: Tarihin sonu mu yoksa yeni bir sayfa mı?

Çevirmenin notu: Azerbaycan’ın 2020’nin sonbaharında başlattığı saldırı ve ardından yaşanan çatışmalar 44 gün sürdü ve Ermeni tarafından bariz yenilgisiyle sonuçlandı. Daha sonra Rusya’nın araya girmesi ve bölgeye barış gücü birliklerini göndermesi söz konusu oldu.
Taraflar, 10 Kasım 2020’de üçlü bildiri imzaladı ve Ermenistan’ın silahlı kuvvetlerinin Karabağ’dan çekilmesi kararlaştırıldı.
Eylül 2023’e gelindiğine statüko bozuldu ve Bakü, bölgeye “terörle mücadele harekâtı” başlatmaya karar verdi. Devamında Karabağ’daki fiili Ermeni yönetiminin lideri Samvel Şahramanyan, imzaladığı kararnameyle yönetimi feshetti.
Karabağ artık Ermenistan’ın hakimiyetinden çıktı ve talep ettiği “güvenlik kuşağı” defteri kapandı. Aşağıda tercümesi verilen makalede MGIMO Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü araştırmacılarından Sergey Markedonov, Azberbaycan-Ermenistan ihtilafının dönüm noktalarını ve bundan sonra yaşanabilecek senaryoları ele alıyor.
Azeri-Ermeni ihtilafı: Son bölüm mü, dahası gelecek mi?
Sergey Markedonov
Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC)
9 Ekim 2023
Tanınmayan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti (DKC) kendi kendini tasfiye ettiğini ilan etti. İlgili kararname, bu fiili oluşumun başkanı Samvel Şahramanyan tarafından imzalandı. Belgede, “1 Ocak 2024 tarihine kadar tüm devlet kurumlarının yanı sıra bakanlığa bağlı organların lağvedilmesine karar verilmiştir,” ifadesi yer alıyor. Dağlık Karabağ Cumhuriyeti, bağımsızlığı Ermenistan dahil hiçbir ülke tarafından tanınmayan, tek taraflı bağımsızlığını ilan etmiş bir cumhuriyet olsa da, bu kendini tasfiye kararnamesinin tarzı acı bir şekilde ünlü Beloveja Anlaşmalarını anımsatıyor.
Hem ilk hem de ikinci vakada, belge karmaşık etno-politik ve uluslararası süreçlerin nedeni olmaktan ziyade sonucu. Dağlık Karabağ, Sovyetlerin çöküşünün tetikleyicilerinden biriydi; Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin kurulmasına ilişkin referandum ise Viskuli’deki toplantıdan iki gün sonra gerçekleşti ve bu referandum, Sovyetler Birliği’nin sonunu getirmekle kalmayıp dünyayı da değiştirdi.
Tanınmayan bir ülkenin kendini tasfiye etmesi, uluslararası gündemi temelden değiştiren önemli bir hadise olarak görülemez. Fakat Kafkasya’daki durum gözlerimizin önünde ciddi değişimler geçiriyor ve sonuçları kesinlikle bu kronik etno-politik çatışmanın çerçevesinin çok ötesine uzanıyor.
İhtilafın doğuşu
Kafkasya’daki bölgesel statükonun bozulması Eylül 2023’teki tırmanışla alakalı. Üçüncü Karabağ savaşı (ve iki gün sürdüğü için en kısası) sırasında Azerbaycan, birleşik Sovyet devletinin son günlerinde belirlediği stratejik hedefe, yani toprak bütünlüğünü yeniden tesis etme hedefine ulaştı. Fakat, bu hadisenin bariz önemini kabul etmekle birlikte, Ermenistan-Azerbaycan ihtilafının mevcut durumunun ve gelecekteki gidişatının analizini Bakü’nün başarılı yıldırım harekâtına indirgememek gerekir.
Ünlü Fransız tarihçi ve Annals ekolünün önde gelen temsilcilerinden Fernand Braudel, araştırmacılar için üç zaman kategorisi önermişti: “uzun süre” (bir yüzyıl ve daha fazlası), “döngüsel (fırsatçı) zaman” (50 yıla kadar bir aralık) ve “olayların zamanı” (bugünün sorunlarına odaklanan).[1] Ermenistan-Azerbaycan ihtilafının dinamiklerini bütüncül bir şekilde görebilmek ve en önemlisi de çözüm olasılıklarını anlayabilmek için sadece “şimdi ve burada” geçerli olan “sıcak” olgulara değil, en azından bir buçuk asır öncesine dayanan ve bugünün gündemini belirleyen tarihsel hadiselere de atıfta bulunmak gerekiyor.
Örneğin, sözde “Batı Zangezur” konusunu ele alalım. 2021 yılında Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev şöyle demişti: “Batı Zengezur şu anda Ermenistan’ın kontrolü altında. Ancak açılan Zengezur koridorunu, vatandaşlarımızı atalarının topraklarına geri döndürmek için kesinlikle kullanacağız.” 25 Eylül 2023’te müttefiki Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Nahçıvan kentinde ağırlayan Aliyev, bu eksklavın Sovyetler tarafından ülkenin ana kısmından ayrılan “Azerbaycan’ın kadim sınırı” olduğunu ilan etti. Dolayısıyla bozulan adaletin yeniden tesis edilmesi gerekiyordu.
Ermenistan-Azerbaycan ihtilafının SSCB’nin çöküşünün kendine özgü bir tetikleyicisi olduğundan bahsetmek bir tür geleneksel bilgelik haline geldi. Hakikaten de ihtilaf, Sovyet liderliğinin etnik-bölgesel anlaşmazlıkları önleme ve ortaya çıkan yangınları etkili bir şekilde söndürme konusundaki yetersizliğini ortaya koydu. Azerbaycan Sovyetine bağlı Dağlık Karabağ Özerk Oblastı (DKÖB) Bölgesel Konseyinin 20 Şubat 1988’de Moskova, Bakü ve Erivan’a müracaat ederek statüsünün değiştirilmesini ve Ermenistan Sovyetine dahil edilmesini talep etmesinin ardından, parti ve Sovyet yapıları krizin üstesinden gelmek konusunda net bir strateji öneremedi ve sürekli olarak üç seçenek —merkezden doğrudan kontrol, özerkliğin kendi kaderini tayin etmesi ve Azerbaycan Sovyetinin bütünlüğü— arasında gidip geldi. Sonuç olarak devlet içi çatışma, çeşitli dış aktörlerin (Rusya, İran, Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği) dahil olduğu devletlerarası bir çatışmaya dönüştü.
Ancak Ermenistan-Azerbaycan çatışmasının kendi mantığı ve dinamikleri vardı. Ve bunu sadece Sovyetlerin çöküşünün faktörlerinden biri (önemli bir faktör olsa da) olarak değerlendirmek yanlış olur. İtiraz, 20 Şubat 1988’de durduk yere ortaya çıkmadı. Bu, en azından milliyetçi fikirlerin Güney Kafkasya’ya nüfuz ettiği 19. yüzyılın sonlarından beri kendini gösteren etno-politik çatışma geleneklerine dayanıyordu.
Ermenistan-Azerbaycan ihtilafını Dağlık Karabağ ihtilafı olarak adlandırmak da pek doğru değil. Doğru, son 35 yıldır Karabağ bu ihtilafın merkezinde yer alıyor ve Ermeniler ile Azerilerin Sovyet sonrası kimlikleri bu küçük toprak parçası üzerindeki mücadele üzerinden gelişiyordu. Fakat farklı zamanlarda iki halk ya da etnisite arasındaki çatışmalar Bakü’de, Zengezur’da, Nahçıvan’da ve hatta modern Gürcistan topraklarında, yani Dağlık Karabağ’ın dışında da alevleniyordu. Rus İmparatorluğu’nda, Sovyet döneminin sonlarında ve SSCB’nin çöküşünden sonra da durum böyleydi.[2] Hatırlatmak gerekirse: ikinci Karabağ savaşının tetikleyicisi, Temmuz 2020’de Dağlık Karabağ’daki çatışma alanının yaklaşık 200 kilometre uzağındaki Ermenistan-Azerbaycan sınırında yaşanan çatışmalardı.
Toprak savaşı ve “tesadüf”
Bu anlaşmazlıkların ana muhtevası, Ernest Gellner’in etnik ve siyasi birimlerin “çakışması” olarak tanımladığı şeydi (ve hala da öyledir).[3] Ermenilerin ve Azerilerin son iki yüzyılın başında şu anki yerleşim alanlarından farklı yerleşim alanlarına sahip oldukları, genelde toplu halde yaşamadıkları ve iç içe geçtikleri göz önüne alındığında, “çakışma” mücadelesi geniş bir coğrafyaya sahipti ve dış aktörlerin müdahalesiyle gerçekleşti. Karabağ, Nahçıvan ve Zengezur’da Türk, Amerikan veya Fransız faktörü Recep Tayyip Erdoğan, Joseph Biden veya Emmanuel Macron gibi siyasi figürlerin ortaya çıkmasıyla ortaya çıkmadı.
Uzun zamandır devam eden Ermenistan-Azerbaycan ihtilafı, geleneksel olarak iki tarafın maksimalist arzularından beslendi. Ulusal projeleri kapsayıcılıktan ziyade dışlayıcılığı, bir arada yaşamaktan ziyade bir etnik grubun egemenliğini öngörüyordu. Bu, fiili olarak toprağın “etnik mülkiyetini” tesis etme meselesiydi ve kıtlığı, toprak kaynağını son derce önemli bir faktör haline getiriyordu. 1918-1920, 1988-1994 ve 2020-2023 çatışmaları sırasında hem Bakü hem de Erivan toprak kazanımlarını güvence altına almaya ve pekiştirmeye çalıştı. Ermeni tarafı, bu çabayı bir “güvenlik kuşağı” sağlamak olarak tanımlarken, Azerbaycan tarafı buna “koridoru” önemsemek olarak hitap etti.
İster 1919 Paris Barış Konferansındaki tartışmalar, ister 1997-2020 yılları arasında AGİT Minsk Grubu’nun önerileri (“paket yaklaşım”, “adım adım” planlar, “ortak devlet”, “Madrid İlkeleri” ve bunların çeşitli güncellenmiş değişiklikleri) olsun, bu çatışmanın çözümüne ilişkin tüm kilit girişimleri gözden geçirmek, barış girişimlerinin esas olarak bu etno-politik açmazın taraflarından ziyade üçüncü taraflarca ortaya atıldığını görmek için yeterli olacaktır. Bu çerçevede, Ermenistan’ın ilk Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan’ın önerileri pragmatizmin, taviz ve uzlaşmaya hazır olmanın eşsiz bir örneği olarak beliriyor. Ancak bunlar tam da genel kuralın istisnaları oldukları için bu kadar ilginçler!
Çatışma sarkacı
Güney Kafkasya’daki statükoda bazen radikal değişikliklere yol açan Ermenistan-Azerbaycan ihtilafı sarkacının modeli ne olmuştur? Öncelikle, ne zaman devlet içi bir çatışma devletler arası bir çatışmaya dönüşse gerginlikler meydana geldi. Bu durum 1918’de Rus İmparatorluğu’nun çöküşü ve 1991’de SSCB’nin dağılması sırasında yaşandı. İkinci olarak, statüko, karşıt tarafların ve dış aktörlerin birbiriyle ilişkili potansiyellerini birleştiren askeri-politik güç dengesi tarafından tesis edildi. Bu kırılgan denge bozulur bozulmaz, müzakereler ve diplomatik ziyaretler yerini yeni düşmanlıklara bıraktı. 2020 ve 2023’te Bakü, fırsat penceresinin açıkça farkında olarak çıtayı yükseltti. Moskova’nın yeniden başka yönlere odaklanması (2020’de Belarus ve 2022’den sonra Ukrayna), AB ve ABD’nin önemli bir enerji ortağı olarak Azerbaycan ile işbirliğine ilgi duyması ve Türkiye’nin Avrasya’da artan potansiyeli söz konusu. Rusya ve Batı arasında giderek artan çelişkiler de dikkate alındı ve bu durum, küresel toplum liderlerinin çatışmanın çözümü konusunda herhangi bir uzlaşıya varmasını imkânsız hale getirdi.
Eylül 2023’e giden yol büyük ölçüde üç yıl önceki ikinci Karabağ savaşının çelişkili sonuçları tarafından programlandı. Bir yandan, 26 yıldır var olan statüko, çatışmaların sonunda paramparça oldu. Azerbaycan sadece 1992-1994 yılları arasında Ermeni kuvvetleri tarafından işgal edilen yedi bölge üzerinde kontrol kurmakla kalmadı, bu bölgedeki ikinci büyük kent olan Şuşa ile Hadrut, Mardakert ve Martuni bölgelerindeki köyler de dahil olmak üzere eski DKC’nin kayda değer bir kısmını geri aldı. 2021’in başında, tanınmayan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin kontrolü altındaki toplam toprak hacmi dört kat azalmıştı. 2020 savaşından sonra, çatışan taraflar arasındaki temas hattı daha uzun ve daha esnek hale geldi. İki yıl önce savaşan taraflar arasında yüzlerce metre mesafe varken, o zamandan beri muhaliflerin mevzileri arasında sadece 10 ila 30 metre mesafe var. Sözde “güvenlik kuşağını” kaybeden Ermenistan, Syunik ve Gegharkunik’in güney bölgelerinde Azerbaycan ile devlet sınırının yeni bir kısmını elde etti.
Öte yandan Azerbaycan mutlak bir askeri zafer kazanamadı. Askerleri, tanınmayan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin başkenti Stepanakert’ten [Hankendi] epey uzakta durduruldu. Karabağ’daki Ermeni savunmasının son sınırı sembolik olarak ele geçirilmedi. Fiili varlığın altyapısı, bölgesel olarak küçültülmüş bir biçimde de olsa muhafaza edildi. Mali ve iktisadi olarak hala Ermenistan tarafından destekleniyor. Dahası, ikinci Karabağ savaşının sonunda Ermeni silahlı birlikleri tanınmayan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti topraklarından tamamen çekilmedi. Dağlık Karabağ’ın yetkilileri (cumhurbaşkanı, parlamento, hükümet), ordusu ve polisi çalışmaya devam etti ve hatta Eylül 2023’te Dağlık Karabağ parlamentosu, imzası artık sonsuza dek tanınmayan cumhuriyetin kendi kendini tasfiye etmesiyle ilişkilendirilecek olan yeni bir cumhurbaşkanı, Samvel Şahramanyan’ı seçti. Her ne olursa olsun, yabancı politikacılar 2020-2022 yıllarında Karabağ’ı ziyaret ettiler (Fransız cumhurbaşkanı adayı Valerie Pecresse) ve ünlü milyarder ve hayırsever Ruben Vardanyan bir süreliğine cumhuriyet hükümetine başkanlık etti.
Fakat Azerbaycan, ihtilafın bu şekilde yeniden “dondurulmasını” kabul etmeye hazır değildi ve 2021’den itibaren Karabağ ile ilgili olarak “salam taktikleri” uygulamaya başladı, bu bölgeden önemli güvenlik ve iletişim düğümlerini (Laçın koridorunu bloke ederek ve bu bölgesel merkezin etrafındaki Ermeni köylerini tahliye ederek) adım adım kesti. Ülke içinde yeterli kaynak ve dış destek olmaması Erivan’ı jeopolitik minimalizm politikası izlemeye zorladı. Sonuç olarak, Eylül 2023’ten önce Ermeni makamları Bakü’nün Dağlık Karabağ üzerindeki egemenliğini çoktan tanımıştı. Bardağı taşıran son damla ise Nikol Paşinyan’ın Karabağ Ermeni ahalisi için “uluslararası garantiler sağlama” fikri oldu. 19-20 Eylül 2023’teki askeri tırmanış bu düzenlemeleri de bozdu.
Tarihin sonu mu yoksa yeni bir sayfa mı?
Karabağ’ın kendini tasfiye etmesi ihtilafı sona erdiği anlamına mı geliyor? Uzun zamandır beklenen barış yakın mı? Bu sorulara net ve olumlu yanıtlar vermek isterdim. Ancak bazı ince noktalar var ki özel olarak ele alınmayı gerektiriyor.
Bu noktada, ihtilafın Dağlık Karabağ’dan ziyade Ermenistan-Azerbaycan olarak tanımlanmasına ilişkin ilk önerimize geri dönelim. Nihayet gündemden düşen Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin statüsünün yanı sıra, eksklavlar (resmi olarak Azerbaycan Sovyetinin ve Ermenistan Sovyetinin eski toprakları olan ve zamanında kendilerini fiilen “yabancı cumhuriyetler” içinde bulan bölgeler) meselesi de var. Buna ek olarak, devlet sınırının belirlenmesi ve sınırlandırılması meselesi, sadece özel müzakereler sırasında ele alındığı için çözüme kavuşturulmadı.
Azerbaycan kuvvetlerinin 2021 yılında Sotq-Hoznavar bölgesinde yaklaşık 5 bin 400 hektarlık bir alanı kapsayacak şekilde Ermenistan’ın içlerine doğru ilerlediğini belirtmek gerekir. Daha sonra, gümrük ve sınır kontrolü yapmak için orada bir kontrol noktası kuruldu. Ve elbette, 2020 yılına kadar “uyku modunda” olan ama askeri-siyasi statükonun değişmesinden sonra bir kez daha ortaya çıkan sözde “Zengezur koridoru” meselesi çözülmekten çok uzak.
Bu arada, Ermenistan-Azerbaycan sorununun yanı sıra tüm bu meseleler diğer tarafların çıkarlarını da etkilemiyor. Rusya, ulaşımın önündeki engellerin kaldırılmasına ve kararlı arabuluculuğu sayesinde bir barış anlaşmasına son derece ilgi duyuyor. Fakat Türkiye (ki bugün Kafkasya’da kendisini bir çıkar sahibi olarak görüyor), yalnızca Nahçıvan’ı Batı Azerbaycan’ın bölgeleriyle değil, iki Türk müttefik ülkeyi de birbirine bağlayacak olan “koridor mantığından” faydalanıyor. Elbette Ankara ve Bakü, Erivan’ın etkin kontrolü olmaksızın bugünkü Ermenistan topraklarından geçecek bir koridoru tercih edecektir (formül meselesi burada talidir).
Sadece Ermenistan yönetimi değil, İran da bu yaklaşıma katılmıyor, zira İran kendi sınırları boyunca güçlü bir pan-Türkizmden korkuyor. Bu nedenle Tahran’ın güney Ermenistan’da olup bitenlere ilgisi giderek artıyor. İslam Cumhuriyeti, tek taraflı bağımsızlığını ilan eden oluşumları tanımıyor (bu yalnızca Dağlık Karabağ Cumhuriyeti için değil, Abhazya ve Güney Osetya için de geçerli). Bununla birlikte bu, özellikle Ankara ve Bakü’nün baskısı altında uygulamaya konduğu için Ermenistan topraklarında bölge dışı koridorlara ihtiyaç duymuyor.
Barış anlaşmasının gündemi de o kadar basit değil. Moskova, Brüksel ve Washington, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü desteklediği için Rusya ve Batı’nın bu konuda resmi olarak temel bir anlaşmazlığı yok. Ancak AGİT Minsk Grubu, Ukrayna’daki özel askeri harekattan sonra faaliyetlerini durdurdu ve Karabağ hattındaki benzersiz etkileşim sona erdi. Şimdi Rusya ile Batı birbirlerini rakip olarak görürken, Bakü ile Erivan arasındaki barış anlaşması birbirlerinin Kafkasya bölgesindeki nüfuzunu azaltmanın bir aracı olarak görülüyor.
Ve son olarak Azerbaycan, Karabağ sorununu müzakere masasında değil, güç kullanarak çözdü. Ermeni tarafının uzun yıllar boyunca müzakere eder gibi yaparak taviz vermekten kaçındığı önermesi lehine binlerce argüman bulunabilir ama gerçek şu ki, kaba kuvvet galip gelmiştir. Bu durum Bakü açısından yeni taleplere ufuk açarken, Erivan tehlikeli travmalar yaşadı ve bunların tedavisi yüksek riskler ve öngörülemezlik içeriyor. Dolayısıyla, askeri ve siyasi dengede herhangi bir değişiklik olması durumunda, ihtilafın tarafları tarafından doğrudan olmasa da bazı dış aktörler tarafından yeni statükonun gözden geçirilmesi ve hatta kırılması riski söz konusu.
[1] Braudel F. History and Social Sciences. Long Duration // Philosophy and Methodology of History. Ed. I.S. Kon. M., Progress, 1977. – s. 115-143.
[2] Markedonov S.M. Transformation of the Armenian-Azerbaijani Conflict: Historical Experience and Modern State // World Economy and International Relations. 2022, vol. 66 – No. 12, s. 120-130.
[3] Gellner E. Nations and Nationalism. M., Progress, 1991.
Dünya Basını
Starmer yazdı: Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği dönemi

Çiplerden rüzgâr enerjisine, Birleşik Krallık-Japonya ortaklığı güçleniyor.
Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Japon medyası Nikkei Asia’ya yazdı:
Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği dönemi
Britanya açısından Japonya ile ilişkimiz son derece önemlidir.
Biz, ortak çıkarlara ve geleceğe dair ortak bir vizyona sahip, dünyanın önde gelen iki demokrasisiyiz.
Japonya, Britanya’nın Asya’daki en yakın güvenlik ortağıdır. G7 ve G20’de ortağız; ayrıca Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve İlerlemeci Anlaşma’nın (CPTPP) önde gelen ekonomileriyiz. Teknoloji, yenilenebilir enerji, savunma ve eğitim gibi pek çok alanda birbirini tamamlayan güçlü yönlere sahibiz.
Fakat tüm bunların ötesinde, aynı değerleri ve bakış açısını paylaşıyoruz. Nezakete, saygıya ve ortak iyilik için birlikte çalışmaya inanıyoruz.
Bu nedenle pazar günü Başbakan Takaichi’yi Downing Street’te ağırladığımda, bu sadece bir onur değil; iki ülke arasındaki derinleşen ilişki açısından da önemli bir andı. Bu ilişki, Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği döneminin habercisidir.
Bugün bu işbirliği her zamankinden daha önemli. Dünyamız hızla değişiyor. Teknolojik ilerlemeler, değişen jeopolitik ittifaklar ve hem yeni hem de eski çatışmalar hepimiz için meydan okumalar yaratıyor.
Orta Doğu’daki savaşın ve özellikle İran krizinin Japonya ve Birleşik Krallık’taki emekçi haneler üzerinde nasıl büyük bir etki yarattığını gördük.
Ancak zorlukların yanında, birlikte çalışmayı seçenler için büyük fırsatlar da var.
Hiçbir ülke bunu tek başına başaramaz.
Daha çekişmeli ve daha kırılgan bir dünyada başarılı olmak istiyorsak; küresel avantaj sağlamak, daha büyük kapasite ve dayanıklılık inşa etmek ve her iki ülkenin halkları için somut faydalar üretmek istiyorsak, ortaklarımızla işbirliğimizi derinleştirmeliyiz.
Bu yılın başlarında Başbakan Takaichi ile Tokyo’da görüştüğümüzde, ortak önceliklerimiz üzerinde mutabık kalmıştık: büyümeyi desteklemek; ekonomik güvenliği, enerji dayanıklılığını ve ulusal güvenliği güçlendirmek.
Pazar günü ise bu işbirliğinin şimdiden nasıl sonuç verdiğine dair somut kanıtlar gördük.
Downing Street’te Başbakan Takaichi ve ben, önde gelen Britanyalı ve Japon iş dünyası temsilcileriyle görüştük. Aralarındaki benzersiz işbirliğinin, her iki ülkeye de milyarlarca sterlinlik yatırım sağlayarak şimdiden büyük yatırım fırsatları yarattığını dinledik. Küresel istikrarsızlık karşısında, iş dünyamızı, tamamlayıcı güçlü yönlerimizden hareketle ortaklıklarını daha da derinleştirmeye; ekonomilerimizin büyümesini, güvenliğini ve dayanıklılığını desteklemeye teşvik ettik.
Başbakan Takaichi’nin açıkça ifade ettiği gibi, güçlü ekonomik büyüme dayanıklılık ve ulusal güvenlik için elzemdir. Ülkelerimiz arasındaki güçlü ticari ilişkiler yalnızca iç büyümeyi desteklemekle kalmayacak; aynı zamanda istihdamı destekleyecek ve pek çok insanın karşı karşıya olduğu hayat pahalılığı sorunlarının aşılmasına katkı sunacaktır.
Bu nedenle, dünkü yatırım haberlerinin yanı sıra Başbakan Takaichi ve ben, hâlihazırda yürüttüğümüz çalışmaları ileri taşıyacak yeni ortaklıklar açıkladık.
İlk olarak, büyümeyi ve ekonomik dayanıklılığı artırmak üzere yeni Birleşik Krallık-Japonya Öncü Teknolojiler Ortaklığı’nı başlattık. Tek başımıza ilerleyemeyeceğimiz gerçeğinden hareketle bu ortaklık, Birleşik Krallık’ın Ar-Ge ve yazılım alanındaki yetkinliğini Japonya’nın ileri imalat gücüyle birleştirecek.
Bu, inovasyondaki güçlü yönlerimizi geleceğimizi güvence altına almak için gereken güvenilir teknoloji kapasitesine dönüştürecek stratejik bir ittifaktır. Britanyalı yapay zekâ çip tasarımcılarını Japonya’nın Rapidus tesisiyle buluşturarak, ticari kuantum atılımlarını devreye alarak ve ileri nükleer mühendislik alanında işbirliği yaparak, laboratuvardaki bilimsel mükemmeliyeti pazarda yenilik üreten dinamik işletmelere dönüştürüyoruz. Bu, yarının teknolojilerine öncülük etmek ve ortak değerlerimizi bu teknolojilere yerleştirmek için gerekli dirençli tedarik zincirlerini inşa edecektir.
Ayrıca enerji dayanıklılığını artırmaya yardımcı olmak üzere Açık Deniz Rüzgâr Enerjisi Mutabakatı üzerinde anlaştık. Japonya’nın halihazırda Avrupa dışından Birleşik Krallık’ın temiz enerji alanındaki en büyük yatırımcısı olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Şimdi daha ileri gidecek; açık deniz rüzgâr enerjisi üretimini hızlandıracak, dayanıklı tedarik zincirleri kuracak ve yüksek vasıflı istihdamı destekleyeceğiz.
Bunun yanı sıra, yeni nesil nükleer enerjiyi ticari bir gerçekliğe dönüştürmek için Britanya ve Japonya’nın en iyi nükleer kabiliyetlerini bir araya getirecek nükleer enerji alanında daha ileri işbirliği açıkladık.
Savunma alanında ise Başbakan Takaichi ve ben, kolektif güvenliğimizi güçlendirmek üzere yeni bir Savunma Kabiliyeti ve Sanayi Konseyi kurulması konusunda mutabık kaldık. Bu yapı, büyük değer verdiğimiz Küresel Muharip Hava Programı ortaklığımızın üzerine inşa edilerek daha güçlü iş bağları ve daha bütünleşik tedarik zincirleri oluşturulmasına yardımcı olacak.
Japonya ve Birleşik Krallık’ın pek çok ortak yönü, güçlü halklar arası bağları ve birbirinden öğreneceği çok şey var. Bunu teslim ederek, bir iş birliği mutabakatı aracılığıyla, birbirimizin yüksek performanslı eğitim sistemlerinden öğrenmeyi sürdürme konusunda da anlaştık. Bu, gelecek nesli ekonomilerimizin bugün ve gelecekte büyümek için ihtiyaç duyduğu beceri ve bilgiyle donatmaya yardımcı olacak.
Dünyamız hızla değişiyor. Ancak ortaklar olarak birlikte çalışarak bu yeni dönemde başarılı olabiliriz. Başbakan Takaichi ve ben daha kapsamlı işbirliği için bir yol haritası oluştururken, sanayinin de bu çağrıya kulak vermesini ve ekonomik güvenlik, enerji güvenliği, teknoloji inovasyonu ve savunma alanlarında stratejik avantajımızı güvence altına almaya yardımcı olmasını umuyorum.
Birlikte çalışmanın getirileri çok büyük. Kutlayacak çok şeyimiz, sabırsızlıkla bekleyecek çok şeyimiz var. Önümüzdeki yıllarda ülkelerimiz arasındaki ilişkiyi derinleştirmeyi sürdürürken Japonya ve Birleşik Krallık’ın birlikte neler başaracağını görmek için sabırsızlanıyorum.
Dünya Basını
Batı medyası ABD-İran mutabakatını nasıl değerlendirdi?

18 Haziran gecesi Tahran, İran ile ABD arasında hazırlanan ve “Amerika Birleşik Devletleri ile İran İslam Cumhuriyeti Arasında İslamabad Mutabakat Zaptı” adını taşıyan mutabakat metninin son halinin tamamlanarak imzalandığını resmen doğruladı. Açıklamayı İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi yaptı. Taraflar belgeyi elektronik ortamda imzaladı.
CNN, ABD yönetiminden bir yetkiliye dayandırdığı haberinde Washington’ın mutabakat metnini kamuoyuna açıkladığını bildirdi. On dört maddeden oluşan anlaşmada Hürmüz Boğazı’nda deniz ulaşımının yeniden başlaması, İran’a yönelik bazı mali kısıtlamaların hafifletilmesi ve İran’ın nükleer programına ilişkin gelecekte yürütülecek teknik görüşmelerin çerçevesi yer alıyor. Taraflar ilk etapta mutabakatı 19 Haziran’da İsviçre’de imzalamayı kararlaştırmıştı.
“Trump, kullandığı sert söyleme rağmen savaşı başlatırken ulaşmak istediğini söylediği hedeflerin pek azını elde etmiş görünüyor. Buna karşılık İran, saldırıdan önceye kıyasla milyarlarca dolarlık yaptırımların kaldırılmasına çok daha yakın duruyor.”
“Başkan Trump, çarşamba günü düzenlediği bir saatlik basın toplantısında İran’la yaptığı anlaşmayı savundu. Ancak bunu yaparken başarı ölçütlerini aşağı çekmiş izlenimi verdi ve nükleer müzakerelerin başarısızlığa uğraması halinde İran’ı yeniden bombalayabileceği uyarısında bulundu.”
“Özünde bu geçici anlaşma, Hürmüz Boğazı’nın açılmasını ekonomik rahatlamayla takas ediyor. Ancak bu değiş tokuş eşit değil: Tahran’ın elde edeceği kazanımlar daha büyük ve yeni nitelikte. Washington ise yalnızca şubatta başlayan savaştan önce sahip olduğu bazı avantajları geri kazanacak.”
“Bu tepki, ara seçimlere beş ay kala Trump’ın karşı karşıya olduğu sorunu ortaya koyuyor. Trump, Cumhuriyetçileri savaşın yarattığı siyasi yükten kurtarmaya çalışırken aynı zamanda parti içindeki farklı görüşleri de yönetmek zorunda kalıyor. Bazı Cumhuriyetçi müttefikleri anlaşma nedeniyle Trump’ı övse de, birbiriyle rekabet eden hiziplerin bulunduğu partide desteği bir araya getirmek kolay görünmüyor.”
“Tarafların iyi bir anlaşmaya varamaması halinde Trump, elindeki araçları İran’a karşı kullanmaktan çekinmeyecek.”
“ABD ile İran arasındaki barış anlaşması, Tahran’ın petrol sektörüne büyük bir ivme kazandırıyor; rejimin ekonomisini yeniden canlandırma ve yılda 60 milyar doların üzerinde gelir elde etme potansiyeli taşıyor.
Uzun vadede İran’ın küresel petrol piyasalarına tam olarak yeniden entegre olması, ABD’nin tanıdığı muafiyetlerin kalıcı yaptırım gevşemesine dönüşüp dönüşmeyeceğine bağlı olacak. Mutabakat metnine göre bunun yolu da İran’ın nükleer faaliyetlerine ilişkin daha kapsamlı bir anlaşmaya varılmasından geçiyor.”
Dünya Basını
Joe Kent: İsrail’i durdurmak için askeri desteği kesmek gerekiyor

ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Eski Direktörü Joe Kent, Trump’a yönelik suikast girişimi ve İran ile yürütülen iyi niyet mektubu müzakerelerine dair açıklamalarda bulundu. Kent, devlet bürokrasisinin hassas bilgileri gizleme gücüne sahip olduğunu belirterek, suikastçının internet geçmişinin saklandığını ve İran ile yapılacak bir anlaşmanın yeni savaş gerekçelerine yol açabileceğini ifade etti.
ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Eski Direktörü Joe Kent, ünlü yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak gündeme dair açıklamalarda bulundu.
Programın açılışında İsrail’in Lübnan’ın güneyine yönelik gerçekleştirdiği insansız hava aracı saldırılarına değinen Nawfal, ardından kamuoyunda uzun süredir tartışılan Butler suikast girişimi konusunu gündeme taşıdı.
Gazeteci Tucker Carlson’ın, Donald Trump’ın Butler’daki suikast girişimi soruşturmasını bizzat sonlandırdığına dair iddialarını hatırlatan Nawfal, bu konudaki gerçeklik payını Kent’e sordu.
Joe Kent, soruşturmanın tamamen iptal edilmesinden ziyade, kendisine Trump’ın soruşturmanın gidişatından memnun olduğunun söylendiğini aktardı. Kent, “Soruşturmanın kesin olarak iptal edildiğini söyleyemem ancak bana Dan Bongino ya da Cash Patel tarafından Başkan’ın soruşturmadan tatmin olduğu aktarılmıştı. Fakat daha sonra Başkan’ın da hazır bulunduğu bir toplantıda Butler soruşturmasındaki bazı sorunları ele aldığımızda, kendisinin aslında alınan yanıtlardan memnun olmadığını bizzat işittim. Kapalı kapılar ardında Başkan, Butler’dan gelen açıklamalardan tatmin olmadığını açıkça ifade ediyordu” şeklinde konuştu.
“Cevaptan çok soru işareti var”
Soruşturmanın ayrıntılarına inildiğinde durumun daha da karmaşık bir hal aldığını belirten Joe Kent, suikastçı Thomas Crooks’un dijital varlığına dair resmi kurumların açıklamaları ile gerçeklerin uyuşmadığını kaydetti.
Göreve geldiklerinde FBI’dan şüphelinin telefon ve bilgisayar kayıtlarını talep ettiklerini dile getiren Kent, “Yönetime geri döndüğümüzde resmi sıfatımla FBI’a başvurarak Crooks’un cihazlarını incelemek istedim. Amacım, Butler olayının arkasında İran’ın olduğuna dair o dönem ortaya atılan iddiaları ve Asif Merchant davası ile bir bağ olup olmadığını araştırmaktı. Merchant’ın İran tarafından istihdam edildiği tescillenmiş bir gerçekti ve şu an hapiste. Ancak FBI bana başlangıçta cihazlara erişemediklerini söyledi. Israrcı olduğumuzda ise cihazları açtıklarını ama içeride hiçbir şey bulamadıklarını iddia ettiler” dedi.
Kent, federal kurumların bu tavrına karşın, Tucker Carlson’ın araştırmacı gazetecisinin şüphelinin oldukça aktif bir internet profiline ulaştığını vurguladı. Kent, “Bize çocuğun telefonunda hiçbir şey olmadığı söylenirken, Carlson’ın ekibi Crooks’un internette son derece aktif olduğunu ve FBI tarafından halihazırda izlenen Norveçli bir teröristle iletişim kurduğunu ortaya çıkardı. Thomas Crooks bir ABD vatandaşıydı ve ölmüştü; dolayısıyla anayasal bir hak ihlali de söz konusu değildi. Bu cihazların, yabancı bir bağlantı olup olmadığının tespiti için tüm istihbarat topluluğuna açılması gerekirdi. Akla yatkın olan ve komplo teorisi barındırmayan en basit açıklama, yetkililerin Crooks’tan haberdar olduğu ve bir şekilde onu izlediğidir. Belki de onu bir muhbir yapmaya çalışıyorlardı ve bu durum ortaya çıktığında hükümet için utanç verici olacaktı” ifadelerini kullandı.
“Bürokrasi siyasi atamaları yönlendirebiliyor”
Programda, FBI Direktör Yardımcısı Dan Bongino ile Tucker Carlson arasında yaşanan tartışma da ele alındı. Nawfal’ın, Bongino’nun bu süreçte gerçekleri bilmeme ihtimalinin olup olmadığı yönündeki sorusunu yanıtlayan Kent, devlet mekanizmasının işleyişine dair önemli bir tespitte bulundu.
Bürokrasinin en üst düzey yetkilileri bile sahadaki gerçeklerden uzak tutabildiğini belirten Kent, “Bongino’nun samimi olduğuna inanıyorum. Ancak hükümette çalışmamış insanlar için bunu anlamak zordur; çok yüksek pozisyonlardaki kişilerin sahadaki en hassas operasyonel detaylara ulaşması bazen neredeyse imkansızdır. FBI Direktör Yardımcısı olarak çok geniş bir görev alanı ve yoğun bir takvimi vardı. Bürokrasi aygıtı, siyasi atamaları idare etmek ve onları görmelerini istemedikleri şeylerden uzak tutmak konusunda oldukça yeteneklidir. Yeni gelen siyasi atamaların belirli alanları eşelemesini istemediklerinde, onlara zamanı kısıtlayacak şekilde parlatılmış sunumlar yaparlar. Eğer bu kurumlar halkın seçtiği başkanın atadığı kişileri, hatta başkanın kendisini bile engelleyebiliyorsa, o zaman ülkeyi gerçekten kimin yönettiği sorusu boşa çıkmıyor” dedi.
“İran ile yapılan anlaşma Obama dönemindekinden daha kötü algılanabilir”
Müzakereleri yürütülen mutabakat muhtırası (MOU) konusuna da değinen Joe Kent, kalıcı bir ateşkes için çalışılmasının olumlu bir gelişme olduğunu ancak metindeki belirsizliklerin büyük riskler barındırdığını ifade etti.
Trump’ın bu anlaşma nedeniyle iç politikada sert eleştirilere maruz kalabileceğini dile getiren Kent, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu mutabakat, İran’a para akışını sağlayacağı için Obama dönemindeki nükleer anlaşmadan (Kapsamlı Ortak Eylem Planı – KOEP) daha kötü bir uzlaşı olarak nitelendirilecektir. Serbest bırakılacak para aslında İran’ın kendi parasıdır ancak Obama da aynısını nakit transferiyle yaptığında İran’a para vermekle suçlanmıştı. Benim nükleer konulardan ziyade asıl çekincem, İran’ın bu fonlara erişim sağlayarak bölgedeki vekillerini daha etkin şekilde silahlandırmasıdır. Nitekim İran Devrim Muhafızları Ordusu’ndan, bu paranın serbest kalmasıyla Hizbullah ve Hamas’ı yeniden tahkim edeceklerine dair teyit edilmemiş açıklamalar geliyor. İsrail lobisi bu süreçte Trump’ın üzerindeki baskıyı artıracaktır. İstihbarat raporları İran’ın bu parayı vekil güçlerine aktardığını bildirmeye başladığında, bu durum bir sonraki savaş dalgasının gerekçesi haline getirilecektir.”
Joe Kent, ABD’nin bu kısırdöngüden çıkması için bölgedeki askerlerini tamamen çekmesi gerektiğini savundu. Trump’ın “George W. Bush’un savaşından daha kötü bir savaş ile Obama’nın anlaşmasından daha kötü bir anlaşma” arasında sahte bir ikileme zorlandığını belirten Kent, “Başkan askerlerimizi oradan çekmeli, böylece İran askerlerimizi hedef alamaz. Ardından yaptırımları parça parça esneterek Hürmüz Boğazı’nın yeniden trafiğe açılmasını müzakere etmeliyiz. Bu, Başkana Ortadoğu’daki savaşlardan çıkma konusunda en geniş hareket alanını sağlayacaktır” dedi.
“İsrail’i durdurmak için askeri desteği kesmek gerekiyor”
Mutabakatın Lübnan’ı da kapsayan bir ateşkes içerdiğini ve İsrail’in Lübnan’dan çekilmesini öngördüğünü hatırlatan Kent, ancak metnin bu konuda çok muğlak olduğunu söyledi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu şartlara uyup uymayacağı konusundaki şüphelerini dile getiren Kent, ABD’nin İsrail üzerindeki nüfuzunu kullanma biçimini eleştirdi:
“Lübnan söz konusu olduğunda İsrail’i dizginlemek çok daha zor çünkü coğrafi yakınlık nedeniyle orada askeri güç sergilemek için bizim lojistik ya da tanker uçak desteğimize, İran vakasındaki kadar ihtiyaç duymuyorlar. Başkan Trump’ın İsrail’e ciddi olduğunu göstermesinin tek yolu, askeri yardımları tamamen kesmek veya büyük ölçüde kısmaktır. Kendilerine ‘Bu sefer ciddiyiz ve devam ederseniz bu durum sizin için daha kötü olacak’ denmelidir. Eş zamanlı olarak Katar üzerinden İran’ın milyarlarca dolarlık varlığının dondurulması kararı kaldırılırken, İranlı yetkililere de Lübnan’da İsrail ile yeni bir çatışma aramaktan kaçınmaları gerektiği kapalı kapılar ardında iletilmelidir.”
Kent, Netanyahu hükümetinin sivil yerleşim yerlerini hedef alan saldırı stratejisinin ABD için ciddi bir problem teşkil ettiğini belirterek, “Başkan’ın, İsrail’in Beyrut’taki saldırılarına öfkelendiğini biliyoruz. ‘Tek bir kişiyi yakalamak için koca bir apartmanı yıkmanıza gerek yok’ diyerek onları eleştiriyor. Fakat İsrail’in harekat tarzı budur. İsrail ile bu kadar iç içe olmanın getirdiği sorun tam olarak budur ve bizim ciddi olduğumuzu anlamaları için askeri kapasitelerini sınırlamamız şarttır” diyerek sözlerini tamamladı.
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3
Amerika2 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Diplomasi2 hafta önceErmenistan ve ABD, Trump koridoru projesi için anlaşma imzaladı
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Michael Hudson: Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı
Görüş2 hafta önceİran Krizi ve Bilinçli Anlamsal Kaosun Yükselişi
Görüş1 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya2 hafta önceJaponya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?










