Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Azizi: Müzakere her zaman güç mevziisinden yapılmalıdır

Yayınlanma

İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanı İbrahim Azizi, ABD’nin İran’a yönelik stratejisinin müzakere, baskı ve savaş üçlemesi üzerine kurulu olduğunu belirterek, Washington’ın müzakere masasını bizzat savaş alanına çevirdiğini ifade etti. Azizi, Tahran’ın askeri kapasitesinin ve Direniş Cephesi’nin bölgesel gücünün ABD’nin tüm hesaplarını altüst ettiğini vurguladı.

İran İslami Şura Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanı Dr. İbrahim Azizi, SNN televizyonuna verdiği mülakatta, İran’ın ulusal güç unsurlarını, ABD ile yürütülen müzakere süreçlerini ve bölgede yaşanan askeri gerilimlerin perde arkasını detaylandırdı.

Gazeteci Şayan Donyadideh’in sorularını yanıtlayan Azizi, İran’ın stratejik doktrininin temel taşlarını açıklarken, özellikle son yıllarda Washington yönetimi ile yaşanan krizlerin kronolojik bir dökümünü yaptı.

Azizi, mülakatın başında İran’ın güç bileşenlerini analiz ederek, “Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana inanç, irade, vahdet, liderlik, halk, silahlı kuvvetler, jeopolitik konum, bölgesel etkinlik ve nükleer kapasite bizim temel güç kaynaklarımızdır” dedi.

İnancın en büyük güç olduğunu ifade eden Azizi, “Halkın inancı üzerine kurulu bir güç, en sarsılmaz kuvvettir. Biz bu iradenin tecellisini devrimde, sekiz yıllık kutsal savunmada ve son askeri karşılaşmalarda gördük” değerlendirmesinde bulundu.

“Halkın iradesi askeri zaferlerin en büyük dayanağıdır”

İran’ın ulusal güç inşasında halkın ve ordunun oynadığı role dikkat çeken Dr. İbrahim Azizi, “Silahlı kuvvetlerimiz sadece bugün değil, devrimin ilk günlerinden beri azamet üretmektedir. Sekiz yıllık savaşın gölgesinde biz bugünkü füze gücümüze ulaştık. Dolayısıyla ordu ve kahraman Besic yapılanması, güç mimarimizin ana sütunlarıdır” ifadelerini kullandı.

İran’ın jeopolitik konumunun da stratejik bir üstünlük sağladığını belirten Komisyon Başkanı, “Dünyadaki on dört kritik stratejik noktadan biri İran’dadır. Büyük Tunb, Küçük Tunb, Ebu Musa adaları ve Hürmüz Boğazı belirleyici noktalardır. Bu coğrafi konum başlı başına bir güç üreticisidir” dedi.

Direniş Cephesi olarak adlandırılan bölgesel müttefik ağının İran’ın savunma hattının bir parçası olduğunu söyleyen Azizi, bu grupların İran’ın vekil güçleri olduğu yönündeki suçlamaları reddetti.

Azizi, “Biz hiçbir zaman bu grupların vekil güç olduğu tanımını kabul etmedik. Onlar, İslam Devrimi’nin düşüncelerinden ilham alan özgürlükçü akımlardır. Hatta Lübnan gibi yerlerdeki bazı unsurlar, Siyonist rejimle mücadelede bizden bile daha ileri bir noktada hareket etmektedirler” açıklamasında bulundu.

“Trump müzakere, anlaşma, baskı ve savaş sarmalını devreye soktu”

ABD’nin İran’a yönelik stratejisinin başkanlardan bağımsız olarak aynı hedefi güttüğünü savunan Azizi, Barack Obama, Joe Biden ve Donald Trump dönemlerini kıyasladı.

Azizi, “Demokratlar ve Cumhuriyetçiler aynı makasın iki ağzı gibidir. Obama nükleer sanayinin vidalarını bile sökmek istediğini söylüyordu. Trump ise daha aşırılıkçı ve farklı bir üslupla geldi” dedi.

20 Ocak 2025’te başlayan ikinci Trump döneminin İran’a yönelik üç aşamalı bir strateji sunduğunu belirten Azizi, “Trump; müzakere, anlaşma, baskı ve savaş sarmalıyla İran işini bitirmek istedi” ifadesini kullandı.

Trump’ın görev süresinin başında Tahran’a bir mektup gönderdiğini hatırlatan İranlı yetkili, mektubun içeriğini şu sözlerle aktardı:

“Trump mektubunda, ‘Kendi belirlediğim yerde ve kendi belirlediğim yöntemle; füze programı, nükleer faaliyetler ve bölgesel nüfuz konularında ön koşulsuz müzakereye gelin, aksi takdirde savaşa hazır olun’ diyordu. Bu açık bir tehdit mektubuydu.”

İran’ın bu tehdide karşı “şehit lider” olarak tanımladığı Ayetullah Ali Hamaney’in tedbirleriyle akılcı bir yanıt verdiğini belirten Azizi, “Dışişleri Bakanlığımız üzerinden verdiğimiz yanıtta, füze programı ve bölgesel konuların asla müzakere edilmeyeceğini bildirdik. Ancak nükleer konuda, herhangi bir korkumuz olmadığını kanıtlamak ve dünyaya söyleyecek sözümüz olduğunu göstermek için masaya oturabileceğimizi söyledik. Tek bir şartla: Mekanı, zamanı ve şartları biz belirleyecektik” dedi.

“Müzakereler ABD’nin istediği Birleşik Arap Emirlikleri yerine Umman’da yapıldı”

Washington’ın müzakereler için Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) adres gösterdiğini ancak Tahran’ın bunu reddettiğini belirleyen Azizi, “ABD’nin şartlarını kabul etmedik. Görüşmelerin Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılmasını dayattık. Ayrıca uranyum zenginleştirme hakkının tanınması, nükleer sanayinin bir gerçeklik olarak kabul edilmesi ve görüşmelerin bir garantiye sahip olması ön şartlarını masaya koyduk. Amerikalılar bu şartlarımızı kabul ederek masaya gelmek zorunda kaldılar” dedi.

Nisan ve Haziran ayları arasında beş tur görüşme yapıldığını kaydeden Azizi, ABD’nin kendi talep ettiği müzakerelere rağmen yine “ahde vefasızlık” yaptığını savundu.

Azizi, “Amerikalılar müzakere masasına füze vurdular. Beş tur süren görüşmelerin ardından diplomasiyi kurban ederek savaş yolunu seçtiler” değerlendirmesinde bulundu.

“Tetik mekanizması ekonomik baskı aracı olarak kullanıldı”

On iki gün süren savaşın ardından ABD’nin strateji değiştirdiğini söyleyen Azizi, Washington’ın “Tetik Mekanizması”nı (Snapback) devreye sokarak azami baskı politikasına yöneldiğini belirtti.

Azizi, “Tetik mekanizması aslında nükleer ve silahlanma ile ilgili altı Birleşmiş Milletler kararının geri dönmesidir, ekonomik konularla doğrudan bir ilgisi yoktur. Ancak Amerikalılar ve Avrupalılar bunu İran içinde ekonomik huzursuzluk ve kargaşa yaratmak için bir kaldıraç olarak kullandılar” dedi.

Haziran ve Ocak ayları arasında İran’ın ciddi bir ekonomik baskı altına alındığını ifade eden Azizi, 12 Ocak’ta halkın sokaklara çıkarak devlete destek vermesiyle bu planın da boşa çıktığını savundu.

Azizi, “Denklemi halkın iradesi bozdu. Baskı projesi sonuç vermeyince aracılar üzerinden yeniden ‘masaya dönelim, hata yaptık’ mesajları göndermeye başladılar” şeklinde konuştu.

“Müzakerelere gitmeseydik savaş çıkmazdı diyen kimse kalmadı”

İç siyasetteki tartışmalara da değinen Dr. İbrahim Azizi, ABD ile yürütülen temasların İran içindeki birliği pekiştirdiğini söyledi.

Bazı kesimlerin “neden müzakere etmiyorsunuz?” eleştirilerinin önünün kesildiğini belirten Azizi, “Bugün İran içinde hiç kimse çıkıp da ‘Eğer müzakereye gitseydiniz savaş çıkmazdı’ diyemez. Biz müzakere masasına giderek bu bahaneyi herkesin elinden aldık. Ancak şunu her zaman söyledim: Müzakere her zaman güç mevziisinden yapılmalıdır” dedi.

Görüşmelerde ABD’nin uranyum zenginleştirme kapasitesini sıfıra indirmeyi ve İran’ın elindeki 440 kilogramlık zenginleştirilmiş uranyumu yurt dışına çıkarmayı talep ettiğini açıklayan Azizi, nükleer sanayinin İran için sadece bir enerji meselesi değil, “yaşam sanayisi” olduğunu vurguladı.

Azizi, “Nükleer teknoloji tarımda zararlılarla mücadeleden tıbba ve çevre korumaya kadar hayatın her alanında gereklidir. Bu bizim kırmızı çizgimizdir” dedi.

“Liderimiz sığınağa girmeyi reddetti ve halkıyla kalmayı seçti”

Savaşın başlamasından önce askeri komuta kademesinin tüm senaryolara hazırlandığını belirten Azizi, mülakatın en çarpıcı kısımlarından birinde Ayetullah Hamaney’in şehadetiyle sonuçlanan saldırı öncesindeki atmosferi anlattı.

Azizi, “Savaşın başlamasından bir ay önce Devrim Muhafızları Ordusu Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı General Musevi, Deniz Kuvvetleri Komutanı Tuğamiral Tengsiri, Kara Kuvvetleri Komutanı General Pakpur ve Genelkurmay Başkanı ile defalarca bir araya geldik. Tüm hazırlıklar tamamlanmıştı” ifadelerini kullandı.

General Pakpur’un, “şehit lider” olarak andığı Hamaney ile yaptığı son görüşmeyi aktaran Azizi, “General Pakpur, liderimize güvenlik gerekçesiyle sığınağa girmesi gerektiğini söylediğinde, Hamaney şu yanıtı vermiş: ‘Tüm halkın sığınağı var mı? Eğer herkesin varsa ben de giderim. Sakın beni halkımdan ayırmaya çalışmayın. Ben sığınaklarda veya yerin altında yaşayacak biri değilim.’ Bu duruş, liderimizin halkıyla nasıl bir gönül bağı kurduğunun kanıtıdır” dedi. Azizi, liderin çalışma ofisinde şehit düşmesinin, dünya siyasi tarihindeki diğer liderlerin “korkakça sığınaklara saklanmasıyla” taban tabana zıt olduğunu savundu.

“ABD bölgedeki üslerinde vuracak hedef bırakmadığımızı gördü”

28 Şubat’ta başlayan ve “Ramazan Savaşı” olarak adlandırılan kırk günlük çatışma sürecinde İran ordusunun asimetrik bir savaş yürüttüğünü belirten Azizi, ABD’nin İran’ı bölme ve rejim değiştirme planlarının bir saat içinde verilen yanıtla çöktüğünü söyledi.

Azizi, “Komuta kadememiz şehit edilmiş olmasına rağmen hiyerarşi bozulmadı. Hava-uzay ve deniz kuvvetlerimiz ne yapacağını biliyordu. Savaş başladıktan sonraki ilk bir-iki saat içinde en sert yanıtı verdik” dedi.

ABD’nin bölgedeki varlığının ağır darbe aldığını kaydeden Azizi, “Amerikalılar kendi üslerinin bu kadar ağır vurulacağını hayal bile edemiyorlardı. Bölgedeki yaklaşık 14 ABD üssü hedef alındı. Artık hedef alacak yer kalmamıştı, saklandıkları her yeri istihbaratımız tespit edip vurdu” şeklinde konuştu.

Savaşın sona ermesi için ilk ateşkes talebinin ABD’den geldiğini iddia eden Azizi, Pakistan’ın arabuluculuğuna değindi. Azizi, “Katar, Türkiye ve Umman gibi pek çok ülke arabuluculuk için devreye girdi. Ancak nihayetinde Pakistan’ın önerisiyle bir ateşkes modelini kabul ettik. Biz savaşı kendi istediğimiz şiddette ve yöntemle, ABD’ye büyük bir yenilgi tattırarak bu aşamada durdurduk” diyerek sözlerini tamamladı.

“Savaşın içinde bile savaş ahlakını gözettik”

Mülakatın sonunda İran’ın askeri başarısının arkasındaki temel motivasyonun “namütekabil savaş” yeteneği ve halk desteği olduğunu yineleyen Azizi, “Amerikalılar bizim sahadaki gücümüzü gördükten sonra hesaplarının yanlış olduğunu anladılar. Biz düşman ateşkes istediğinde, savaş ahlakı gereği bunu değerlendirdik. Bugün İran İslami Cumhuriyeti, tarihinin bu kritik kavşağından büyük bir zaferle çıkmıştır” ifadelerini kullandı.

Azizi, özellikle nükleer sanayi ve füze programının İran için pazarlık konusu olamayacak kadar hayati olduğunu, bölgedeki askeri dengelerin artık Tahran’ın lehine değiştiğini belirterek mülakatı sonlandırdı.

Ortadoğu

İsrail’in İran bombardımanı Trump’ın Kongre seçimi hesabına takıldı

Yayınlanma

Financial Times gazetesinin haberine göre İsrail ordusunun 10 Ekim için hazırladığı çok günlük İran bombardımanı, ABD Başkanı Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde çatışmayı büyütmek istememesi nedeniyle rafa kalktı. Güncellenen hedef listesinde nükleer tesislerin yanı sıra elektrik santralleri gibi sivil yapılar da yer aldı.

İsrail ordusunun 10 Ekim için planladığı kapsamlı İran operasyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı savaştan kaçınma kararı nedeniyle gerçekleşmedi.

Financial Times gazetesinin konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun talimatıyla günlerce sürecek bir bombardıman hazırlığı yapılmıştı.

Hedef listesinde nükleer tesisler ve İran liderliğine ait noktaların yanı sıra elektrik santralleri ile diğer sivil altyapı tesisleri de yer aldı.

Planlanan saldırıların yoğunluk bakımından ABD ve İsrail’in şubat ayında başlattığı ortak harekatı geride bırakması öngörülüyordu.

Beyaz Saray Sözcü Vekili Anna Kelly, gazeteye yaptığı açıklamada, “Birleşik Devletler ara seçimlerden önceki herhangi bir tarihte İran’a saldırmayacak” ifadesini kullandı.

Kelly, Tahran yönetiminin hem ekonomik hem de askeri açıdan zor durumda olduğunu, İran limanlarına uygulanan abluka ile ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkiyatını güvenceye alma çabalarının sonuç verdiğini savundu.

Gazeteye konuşan kaynaklardan biri, saldırıların önümüzdeki haftalarda yeniden başlama ihtimaline değinerek “Ya bir anlaşma olacak ya da saldırı” değerlendirmesinde bulundu.

Aynı kaynak, Washington’ın Hürmüz Boğazı ve nükleer program başlıklarında çatışmayı tamamen bitirecek bir uzlaşma hedeflediğini aktardı; iptal edilen operasyona ABD’nin doğrudan katılıp katılmayacağı ise netleşmedi.

Bir diğer kaynak ise operasyon hazırlığının müzakerelerde Tahran üzerinde baskı kurma aracı olarak kullanılmış olabileceğini, yeni bir askeri adımda nihai kararın ABD Başkanına ait olduğunu ifade etti.

Hegseth İsrail’de güncellenen hedef listesini görüştü

İsrailli bir yetkili, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in 19 Ekim’de İsrail’i ziyaret ederek Netanyahu ve üst düzey temsilcilerle bir araya geldiğini aktardı.

Bir başka kaynak, İsrail tarafının yeni istihbarat verileriyle hazırladığı ve bu yıl daha önce vurulmamış sivil altyapı unsurlarını da içeren güncel hedef listesini Amerikalı muhataplarına sunduğunu belirtti.

Söz konusu temaslara ilişkin soruları Pentagon yanıtlamadı; Netanyahu’nun ofisi ve İsrail ordusu da açıklama yapmaktan kaçındı.

Operasyonun ertelenmesine rağmen Trump ve Netanyahu kamuoyu önünde İran’a yönelik askeri uyarılarda bulunmayı sürdürdü.

Netanyahu 19 Ekim’de yayımlanan videoda Trump’a hitaben “Donald, bu işi bitirmemiz gerektiğini söyledin ve bunu birlikte bitireceğiz” dedi; Trump ise hoparlör üzerinden “Sen büyük bir savaşçısın ve bunu çok yakında kanıtlayacağız” karşılığını verdi.

Liderlerin bu temasları iki ülkedeki kritik seçim süreçleriyle kesişiyor.

İsrail’de parlamento seçimleri ABD’deki oylamadan bir hafta önce, 27 Ekim’de düzenlenecek.

Ülkedeki kamuoyu yoklamalarının büyük kısmı muhalefet bloğunu Netanyahu koalisyonunun az farkla önünde gösterse de tarafların net bir çoğunluğu bulunmuyor.

ABD merkezli yayın organı Axios da Pentagon’un İran’a dönük saldırı hazırlıklarını tamamlama talimatı verdiğini, ancak direktifte belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın kesin kararını vermediğini aktarmıştı.

15 Ekim’de CNN kanalı, “tüm bombaların anası” olarak bilinen GBU-43/B tipi mühimmatın İran nükleer tesislerine karşı kullanım planını haberleştirdi; yayına konuşan Amerikalı yetkililer bombanın derindeki sığınakları imha kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Tahran yönetimi diplomatik çözüme açık olduğunu duyururken olası bir operasyona sert karşılık verileceğini bildirdi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, rakiplerinin askeri çatışmayı seçmesi halinde yanıtın “öncekinden çok daha sert” olacağını vurguladı.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı operasyona karşılık İran bölgedeki hedefleri vurmuş, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini sınırlandırmıştı.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve boğazdaki ablukanın kaldırılmasına dönük müzakereleri içeren bir mutabakata varsa da ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar kesilmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump desteği yetmedi: Netanyahu muhalefet lideri Eisenkot’un gerisinde

Yayınlanma

İsrail’de 27 Ekim seçimleri öncesinde yayımlanan anketler, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefetin Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde olduğunu gösteriyor. Ancak iki blok da 120 sandalyeli Knesset’te hükümet kurmak için şart olan 61 vekile ulaşamıyor.

İsrail’de 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler yaklaşırken eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefet cephesi, kamuoyu yoklamalarında Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde yer almayı sürdürüyor.

İsrail basınında 19 ve 20 Ekim tarihlerinde yayımlanan anket verileri, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık desteğine rağmen iktidar koalisyonunun muhalefeti yakalayamadığını ortaya koyuyor.

Ancak mevcut oy dağılımı, iki kanadın da tek başına hükümet kurma çoğunluğuna erişemediğini belgeliyor.

Hiçbir blok hükümet kurmak için gereken 61 sandalyeye ulaşamıyor

Kanal 13 tarafından yapılan ankete göre sandık bugün kurulsa Eisenkot’un bloku 51, Netanyahu koalisyonu ise 50 sandalye kazanıyor.

Kanal 12 araştırması ise farkın biraz daha açıldığına işaret ediyor; bu yoklamada Eisenkot ittifakı 55, iktidar bloku 51 milletvekiline ulaşıyor. Toplam 120 sandalyeli İsrail parlamentosu Knesset’te hükümet kurabilmek için asgari 61 sandalye gerekiyor.

Siyasi aritmetiği kilitleyen temel etkenlerden biri, her iki kanadın da İsrail vatandaşı Filistinlilerin partileriyle koalisyon kurmayı reddetmesi oluyor. Bu yaklaşım, seçim sonrasında meclis çoğunluğunun sağlanmasının önündeki en somut engel olarak duruyor.

Kanal 12 verilerine göre genel seçmen katılımının yüzde 72 seviyesinde kalması bekleniyor. Sandığa gitme eğilimi muhalefet seçmeninde yüzde 81’e kadar tırmanırken Netanyahu destekçilerinde bu oran yüzde 74 olarak ölçülüyor.

Aynı yoklama, başbakanlık tercihlerinde Eisenkot’un Netanyahu karşısındaki puan farkını iki puan daha açtığını kayda geçiriyor.

Gantz’ın çekilmesiyle Yashar Partisi yükselişe geçti

Walla sitesinde yer alan anket ise Benny Gantz’ın Mavi Beyaz partisini yarıştan çekme kararının ardından dengelerin değiştiğini gösteriyor. Bu kararla birlikte Eisenkot’un Yashar Partisi sandalye sayısını 23’e çıkarırken Netanyahu’nun Likud Partisi bir kayıpla 19 sandalyeye indi.

Eisenkot’un partisi ve çatısı altında yer aldığı “Siyonist Muhalefet” bloku birkaç aydır yoklamaların zirvesinde kalmayı sürdürüyor.

Trump, daha önceki destek mesajında Netanyahu’yu “harika bir savaşçı başbakan ve barış için daha da büyük bir ortak” sözleriyle övmüştü. Kamuoyu yoklamaları, bu diplomatik ve siyasi desteğin İsrail seçmeninin tercihini iktidar lehine çevirmeye yetmediğini belgeliyor.

Genç seçmenler arasında Ben Gvir’in desteği yükseliyor

Netanyahu’nun ittifakı toplam güç bazında geride kalsa da koalisyon ortağı aşırı sağcı aktörlerin tabanlarını genişlettiği görülüyor. Özellikle genç seçmenler arasında İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in Yahudi Gücü Partisine ilginin arttığı ölçülüyor.

Kudüs’teki İbrani Üniversitesine bağlı Agam Labs tarafından yürütülen araştırmada konuşan 18 yaşındaki bir öğrenci tercihindeki değişimi, “Eskiden biraz deli olduğunu düşünüyordum ama sonra söylediklerine gerçekten baktım ve hepsi anlamlı geldi” sözleriyle aktardı.

Bir diğer İsrail vatandaşı ise Ben Gvir’in Batı Şeria’daki yerleşimcileri silahlandırma hamlesinin kendisine “nefes aldırdığını” ifade etti.

Ben Gvir, yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınlarına öncülük etmesi ve 7 Ekim 2023’ten bu yana on binlerce yerleşimciye askeri nitelikli tüfek dağıtmasıyla biliniyor.

Filistinlilere yönelik şiddeti tırmandırmakla eleştirilen Ben Gvir; Gazze’nin aç bırakılması, Lübnan’daki askeri harekatın sürmesi ve Beyrut’un bombalanması çağrıları yapıyor. Aşırı sağcı bakanın bu askeri yaklaşımları İsrail’deki birçok muhalefet partisinde de siyasi taban buluyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Netanyahu’dan seçim öncesi tampon bölge ve ittifaklar haritası

Yayınlanma

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 27 Ekim genel seçimleri öncesinde ön alıcı saldırılar, sınır ötesi tampon bölgeler ve bölgesel ittifak bloklarına dayanan yeni güvenlik doktrinini haritayla duyurdu. Başbakanlık belgesi iç siyasette yapay ve yetersiz olduğu gerekçesiyle tepki topladı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler öncesinde güncellediği güvenlik doktrinini kamuoyuyla paylaştı.

Başbakanlık tarafından 18 Ekim’de duyurulan ve Ulusal Güvenlik Konseyinin katkısıyla şekillenen çalışma, İsrail’in bölgesel müttefiklerini, hasımlarını ve etki alanlarını tasnif eden ayrıntılı bir harita içeriyor.

Yeni doktrin, tehdit olarak tanımlanan unsurları sınırlandırmak yerine ön alıcı askeri müdahalelerle doğrudan ortadan kaldırmayı, tampon bölgeleri genişletmeyi ve yeni bölgesel ortaklıklar kurmayı hedefliyor.

El-Cezire kanalı, bu yaklaşımın İsrail’in son dönemde komşu ülkelere yönelik askeri harekat ve saldırılarında fiilen uygulandığına işaret ediyor.

Haritada bölgesel kamplaşmalar ve müttefikler sınıflandırıldı

Netanyahu’nun tanıttığı harita yalnızca egemen devletleri değil; silahlı örgütleri, fiili yönetimleri ve farklı güçlerin denetimindeki coğrafyaları da bloklar halinde sınıflandırıyor.

Haritada kullanılan “ittifak” ve “dost” ibareleri, bu yapıların tamamıyla resmi ve bağlayıcı bir ortaklık kurulduğu anlamına gelmiyor.

Haritada İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) eksenindeki “Altıgen İttifakı” ve bu bloğa “dost” sayılan taraflar mavi ve açık mavi tonlarla gösteriliyor.

Bu grupta Azerbaycan, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Suriye’nin Süveyda vilayetindeki Dürziler, Halife Hafter kontrolündeki Doğu Libya, Etiyopya, Somaliland, Puntland, Yemen’de BAE destekli eski Güney Geçiş Konseyi sahaları ile Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetlerinin elindeki bölgeler yer alıyor.

Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın meydana getirdiği “Sünni Elmas İttifakı” ile çevre aktörleri ise yeşil ve açık yeşil tonlarla ayırt ediliyor.

Bu kümede Azerbaycan, Suriye, Katar, Kuveyt, Yemen’de Suudi Arabistan destekli Başkanlık Liderlik Konseyi sahaları, Eritre, Sudan, Batı Şeria, Ürdün, Lübnan hükümeti, Kuzey Kıbrıs ve Somali işaretleniyor. Libya’da ise hem Trablus merkezli batı yönetimi hem de Hafter ağırlıklı doğu idaresi bu blokla ilişkili gösteriliyor.

İran ve Direniş Ekseni haritada kırmızı ve pembe renklerle tanımlanıyor. Irak’taki Haşdi Şabi, Lübnan’da Hizbullah’ın etkin olduğu doğu ve güney kesimleri, Yemen’de Ensarullah denetimindeki bölgeler ile Hamas idaresindeki Gazze bu eksende yer buluyor. Rusya ise bu bloğa “dost” statüsünde pembe renkle haritaya işleniyor.

NATO üyeleri, ittifak ortakları ve Washington ile dostane ilişkilere sahip aktörlerin çevresinde ayrıca turuncu ve sarı işaretlemeler kullanılıyor. Çizgiler, bloklar arasındaki geçişkenliği de gözler önüne seriyor.

Örneğin Azerbaycan hem İsrail-BAE ekseninin hem de Türkiye öncülüğündeki bloğun dostu olarak çift renkli çizgilerle sunulurken, Hindistan tarafların tamamıyla “dost” olarak sınıflandırılan tek aktör olarak öne çıkıyor.

Söz konusu haritanın, mayıs ayında Marc Saxer ve Marcus Schneider tarafından, 1978 yılından bu yana İsrail hükümetleriyle temas yürüten Almanya merkezli Friedrich Ebert Vakfı için hazırlandığı belirtiliyor.

Seçim öncesi “vazgeçilmez lider” söylemi

Hakkındaki yolsuzluk davası, 7 Ekim 2023 saldırıları ve sonrasındaki çatışma süreçlerinin yönetimine ilişkin eleştiriler sürerken Netanyahu, iktidarını koruma arayışıyla seçmenin karşısına çıkıyor.

El-Cezire‘nin analizine göre güvenlik doktrini ve haritanın seçim arifesinde açıklanması, Netanyahu’nun kendisini İsrail’i koruyabilecek tek yetkin lider olarak kabul ettirme stratejisine dayanıyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın seçim desteğini arkasına alan Netanyahu, sunumunda Beyaz Saray’da yaşanabilecek olası bir iktidar değişimine işaret etti.

İki yıl içinde Washington’da İsrail’e mesafeli veya hasmane bir yönetimin göreve gelebileceğini savunan Netanyahu, bu ihtimal nedeniyle ülkesinin ittifak ağını genişletmek ve cazip bir bölgesel ortak haline gelmek zorunda olduğunu söyledi.

Malcolm H. Kerr Carnegie Ortadoğu Merkezi Araştırmalardan Sorumlu Direktör Yardımcısı Muhenned Hac Ali, rakip bloklar ve güvenlik koridorları üzerine kurulu bu sunumun toplumdaki varoluşsal kaygıları derinleştirdiğini kaydetti.

Hac Ali’ye göre bu yaklaşım, seçmende sert bir lidere duyulan ihtiyacı pekiştiriyor; Netanyahu da belirsizlikten çekinen kitlelerin desteğini bu güvence üzerinden toplamayı deniyor.

İsrail muhalefetinden sert tepkiler geldi

Belgenin yayımlanması İsrail iç siyasetinde tepkilere yol açtı.

Yashar Partisi lideri ve eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, çalışmayı “gerçek bir güvenlik doktriniyle hiçbir bağlantısı olmayan sloganlarla doldurulmuş iki boş sayfadan ibaret” sözleriyle eleştirdi.

Netanyahu hükümetinin 7 Ekim’de “İsrail tarihinin en ağır başarısızlık ve felaketinden” sorumlu olduğunu vurgulayan Eisenkot, sonrasında tırmanan bölgesel çatışmaların da bütün cepheleri alevler içinde bıraktığını dile getirdi.

Eisenkot, belgenin geride bırakılan stratejik boşluğu sergilediğini, Başbakanın ise seçim vaatlerindeki yanıltıcı söylemlerden dikkati kaçırmak adına korkuları canlandırdığını savundu.

Gelecek Var Partisi lideri ve eski Başbakan Yair Lapid de metni yüzeysel bulduğunu belirtti.

Lapid, “Yorgunluk ve gerçeklikten kopuşla tanımlanan Netanyahu’nun bugünkü standartlarına göre bile bu belge, bir yapay zekâ sohbet robotunun ücretsiz sürümü kullanılarak yazılmış gibi görünüyor” dedi.

Lapid, alt alta sıralanmış başlıklardan ibaret bir metnin doktrin sayılamayacağını, girişimin doğrudan Başbakanın yol açtığı felaketlerin üzerini örtme çabasından ibaret olduğunu sözlerine ekledi.

Tampon bölge modeli

Strateji belgesinde öne çıkan tampon bölge kurgusu, İsrail’in sınır ötesi topraklarda doğrudan askeri denetim kurmasını temel alıyor.

El-Cezire, Gazze ve Güney Lübnan’daki mevcut işgal şartlarının bu politikanın fiili yansımaları olduğuna işaret ediyor.

Muhenned Hac Ali, askeri denetimi kalıcı hale getirmeye dayalı planın yeni çatışmaları ve etnik temizlik riskini beraberinde getirebileceği uyarısında bulundu.

Hac Ali ayrıca, Sudan’daki Hızlı Destek Kuvvetleri ve Hafter güçleri gibi aktörlerin İsrail-BAE ekseninde resmedilmesinin bu yapıların Arap coğrafyasındaki meşruiyetini zedeleyebileceğine dikkat çekti.

Bu tercihin Netanyahu’nun iç kamuoyu önceliklerini yansıttığını savunan Hac Ali, “İsraillilerin ne düşündüğü, müttefiklerinizin itibarından ve bu ittifakların sürdürülebilirliğinden daha önemli hâle geliyor” değerlendirmesinde bulundu.

Netanyahu’nun yıl başında gündeme getirdiği; Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ile adı belirtilmeyen bazı Arap, Afrika ve Asya ülkelerini kapsayan “ittifaklar altıgeni” önerisi ise henüz resmiyet kazanmış değil.

Girişim uluslararası analizlerde bağlayıcı bir savunma paktından ziyade diplomatik imaj çalışması olarak nitelenirken, Hindistan gibi aktörlerin katı bloklar yerine ticari çıkarlara ve bağlantısızlık çizgisine öncelik verdiği hatırlatılıyor.

Hac Ali son olarak, sunulan haritanın Tahran yönetimi ile müttefiklerine propaganda zemini sağlayacağını, İsrail’in bölgede alan genişletme ve hakimiyet kurma emelleri taşıdığı yönündeki tezleri kuvvetlendireceğini belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English