Amerika
Birtakım Netflix fesatlıkları: Yeni Seymour Hersh belgeseli The Cover-Up üzerine

Deliler ülkesi ABD’de, 60 saniyede eskiyen dijital haberlerin kitlelerin şuurunu bulanıklaştırdığı bir ortamda, yeni belgesel Cover-Up (Örtbas) çıkageldi. Oscar ödüllü yönetmen Laura Poitras ve yapımcı Mark Obenhaus tarafından çekilen film, Amerikan güvenlik aygıtının kriminal fıtratına dair başlangıç düzeyinde fikir vermesi açısından iyi. Film, hakikatin mekaniği üzerine derin bir tefekkür sunmasıyla da dikkat talep eden bir iş, hakkını vermekte yarar var.
Fakat dikkatle izlendiğinde -belki de Amerikan kültür endüstrisindeki o meşum kibrin bir tezahürüdür- karelere gizlenmiş münafıklıkları fark etmek zor olmuyor.
“Yaşlı kurt”un kısa öyküsü
Seymour (Sy) Myron Hersh, 1937’de Chicago’da, eski Rus İmparatorluğu topraklarından göçen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocuğun hayatı önceden çizilmiş gibiydi. Ebeveynleri, Sy ve kardeşinin çocukluktan beri yardım ettiği bir kuru temizleme dükkânı işletiyordu. Aile işini devralmaları bekleniyordu. Ancak işler farklı gelişti.
Chicago Üniversitesi tarih bölümüne girdi ancak kısa süre sonra hayatını nasıl kazanacağını düşünmeye başladı. Eğitimine hukuk bölümünde devam ettiyse de burayı bitiremedi: Hukuk ona fazla kof ve sıkıcı gelmişti.
1959’da Hersh, Chicago gazetelerine ağırlıklı olarak kriminal haberler sağlayan City News Bureau (CNB) ajansında işe başladı. CNB’de edinilen bilginin doğru aktarımı, hız, teslim süresi ve teyitçilik gibi gazetecilik esaslarını öğrendi.
Daha sonra otobiyografisinde şefinin ona öğrettiği şu ilkeyi anlatacaktı: “Annen seni sevdiğini söylese bile bunu teyit et.” “İmanlı” bir Yahudi ailesinin evladı için bu örneğin ne kadar sıra dışı olduğunu tahmin etmek zor değil. CNB’de uzun süre çalışmadı. Gazetecilik kariyerinin başında hiçbir yerde uzun süre kalmıyordu. İlk dört yılda birkaç küçük gazete değiştirdi, Washington’a taşınıp UPI ajansında muhabir olarak çalışmaya fırsat buldu.
Her “büyük devlet”, azametine giden yolda, gücünün zirvesindeyken ve hatta düşüş trendindeyken bile hata, suç ya da “ulusal güvenlik çıkarlarını koruma eylemi” olarak aklanan pek çok fiiliyata imza atar. Bazen bu faaliyetler, bünyesinde hem onu, hem bunu, hem de üçüncüsünü aynı anda barındırabilir.
1963’te Sy, Amerika’nın en büyük haber ajansı Associated Press’te çalışmaya başladı. Burada (yöneticilerin açık hoşnutsuzluğuna rağmen) araştırmacı gazeteciliğe yöneldi. Bu türdeki ilk haberi, Vietnam’daki kimyasal ve bakteriyolojik silah stoklarının artırılması üzerineydi. Yazı işleri haberi kabul etti ama o kadar değiştirdi ki, Sy Hersh istifasını verdi.
Bunun ardından siyasete kısa bir geçiş yaparak ABD başkan adayı Senatör Eugene McCarthy’nin basın sözcüsü oldu. McCarthy başkan olamadı, Sy da gazeteciliğe döndü. Artık serbest çalışıyordu.
Yeni konumundayken Sy, bir tanıdığından tesadüfen William Calley adında bir Amerikan ordusu teğmeninin, Vietnam’da sivillere yönelik birtakım özel gaddarlıklar nedeniyle askeri mahkemeye verildiğini öğrendi. Vietnam Savaşı’yla ciddi şekilde ilgilenen Hersh, bu hikâyenin peşine düşmeye karar verdi. Kimi zaman polis, kimi zaman federal görevli, kimi zaman da hükümet temsilcisi gibi davranarak hem Calley’ye hem de silah arkadaşlarına ulaştı.
Hersh’ün keşfettiği ve yazdığı şeyler, Mart 1968’de My Lai köyünde 500’den fazla insanın öldürüldüğü “My Lai Katliamı” adıyla tarihe geçti. Öncesinde pek çok köylüye işkence edilmiş, kadınlara tecavüz edilmişti. Hersh daha sonra, “Bu gençlerin, bu çocukların aslında böyle bir şeyi nasıl yapabildiklerini anlamaya kararlıydım” diye yazacaktı.
Hersh, My Lai katliamın dair haberini bir ajansa sattı. Hersh bir anda iki prestijli ödülün (George Polk ve Joseph Pulitzer) sahibine dönüştü ve The New York Times’tan iş teklifi aldı.
The New York Times’ta Hersh pek mutlu değildi. Kendini “sessiz ihtişamın tapınağı” olarak gören gazete, başkalarının kendisini geçmesinden hoşlanmıyor ancak iktidar için fazla nahoş sansasyonlar söz konusu olduğunda ilk sırada yer almaya da hevesli görünmüyordu. Bu yüzden Watergate patlak verdiğinde, olayı aydınlatmak için The Washington Post öne atıldı. Fakat Times’ın geride kaldığı bariz hale gelince skandalı takip etme görevi Hersh’e verildi. Rakiplerini alt etme şansı yoktu ama onların gözden kaçırdığı bir dizi önemli ayrıntıyı yakalamayı başardı.
Örneğin, Nixon’ın yeniden seçilme komitesinin, sanık sandalyesine oturan soygun katılımcılarına para verdiğini ortaya çıkardı. Gerçi bu, Post’un önceki ifşaatlarını doğruluyordu, bu yüzden Washingtonlılar Hersh’ün keşiflerini sakin karşıladı. Hersh ise “Başkanın Bütün Adamları” kitabını yazıp ardından filmi çekilen ve bu sayede yıldızlaşıp milyoner olan rakiplerini hâlâ affetmişe benzemiyor. Biyografi yazarı Robert Miraldi, Hersh’ün şu sözlerini aktarıyor: “Kulağa çok materyalist geliyor ama gerçek şu: Bir kitaptan bir milyon kazanmaya hayır demezdim.”
Watergate, Hersh için mesleki bir fiyasko oldu. Ama uzun sürmedi. Bir sonraki araştırması ona yeni bir şöhret getirdi; CIA ile bugüne kadar gelen husumetinin başladığı yer burasıydı. Gazetecinin 1974 sonunda söylediğine göre, ABD topraklarında faaliyet göstermesi yasak olan teşkilat tam da bunu yapıyor, savaş karşıtı örgütlerin peşlerine adam takıyordu. Ayrıca CIA’in yabancı liderlere suikast, hükümetleri devirme ve benzeri planlarını ayrıntılarıyla anlattı. Eylül 1973’teki Şili darbesinde CIA’in parmağı olduğunu açıktan dile getiren ilk kişinin Hersh olduğu bilinir.
Haberinin yankısı muazzam oldu. Senato, istihbarat faaliyetlerini araştırmak için özel bir komisyon kurdu. Komisyon birkaç yıl boyunca çalışmalarını raporlayarak Hersh’ün bilgilerini doğruladı.
Bu çalışmanın sonucu: CIA direktörünün istifası, yeni istihbarat yasaları ve ilk kez yabancı liderlerin öldürülmesine getirilen özel yasak. Langley’deki kaynakları, Hersh’e birkaç ses getiren ifşaatta daha bulunma imkânı verdi. Panamalı General Manuel Noriega’nın uyuşturucu ticaretine karıştığını ilk o duyurdu. Batan Sovyet denizaltısı K-129’u çıkarma girişimlerini de o anlattı.
Hersh’ün etkisi ve itibarı 1970’lerde zirveye ulaştı. Sonra, belki de en ciddi hatasını yaparak Post’taki ezeli rakiplerinin yolundan gitti. Yazarlığa geçiş yapmaya karar verdi. The New York Times’tan ayrılıp saygın ama çok daha “edebi” olan The New Yorker’a geçti. Yazdıklarını genişletip derinleştirmeye koyuldu. Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü’nü kazandığı Henry Kissinger hakkındaki kitabı böyle ortaya çıktı. Bunu ödül almayan başka kitaplar izledi.
Yine de gazetecilik unutulmamıştı. Sy, 1983’te SSCB hava savunması tarafından düşürülen Güney Kore yolcu uçağıyla ilgilendi. Vardığı hüküm şuydu: Sovyetler bariz bir “beceriksizlik” sergilemişti ama işin içinde CIA de vardı. Hint hükümetindeki CIA “köstebeği” olarak adlandırdığı Hindistan Başbakanı Morarji Desai hakkında yazdı. İsrail’in nükleer programını ifşa etmeye hazır fizikçi Mordehay Vanunu’nun kayboluş hikâyesi de Sy’ın dikkatinden kaçmadı. Kaçırılma olayında suçlunun Mossad ve İngiliz medya patronu Robert Maxwell olduğuna dikkat çekti.
1990’larda okurlar, sansasyonel haberleri her zaman çok sayıda kaynakla ve hatta senato soruşturmalarıyla doğrulanan Sy Hersh’ün hata yapmaya başladığını fark etti. John F. Kennedy hakkındaki “Camelot’un Karanlık Yüzü” (1997) kitabında durum böyleydi. Kitabın çok az kısmında inandırıcılıktan eser vardı. Ama en kötüsü, kitapta yalanların olmasıydı. Örneğin Hersh, var olmayan bir fotoğraftan veya gazete haberinden bahsetmişti.
Elbette başarılar da vardı. Ebu Gureyb hapishanesindeki işkenceleri ilk anlatan Hersh oldu ve kariyerinin sonuncuları olacak birkaç ciddi gazetecilik ödülü kazandı. Ancak Hersh’e yönelik ilk tepkiler, Usame bin Ladin’in ölümüyle ilgili genel kabul görmüş anlatıyı yalanladığı The Guardian röportajıyla başladı. Daha sonra fikirleri, London Review of Books dergisinin yayımlamaya cesaret ettiği bir başka araştırmanın temelini oluşturdu.
Hersh’ün iddiasına göre, bin Ladin’in öldürülme hikâyesi baştan sona Amerikan halkına “yutturulan” bir kurguydu. Yıllarca sürmüş bir takip olmadı, Abbuttabad’da anlatıldığı gibi bir operasyon yapılmamıştı. Gerçekte bin Ladin, öldürüldüğü sırada uzun süredir Pakistanlıların elinde esirdi ve Amerikalılarla pazarlıklarda koz olarak kullanılıyordu. Hersh bu iddiayı tek bir kaynağa dayandırarak doğruluyordu. Hersh’ün eski dostu ve Politico yazarı Jack Shafer, haberi “Hem okurlara hem de gerçekleri kontrol etmek isteyen gazetecilere çok az şey sunan özensiz bir omlet” diye yorumladı. Bir başka tanıdığı ve meslektaşı Max Fisher ise haberin “doğrulamaya dayanmadığını ve ne yazık ki Hersh’ün kendisini meşhur eden araştırmacı gazetecilikten kanıtlanmamış komplo teorilerine dönüşüyle örtüştüğünü” belirtti.
Bundan sonra London Review of Books da, daha önce The New Yorker ve The New York Times’ın yaptığı gibi, onun yazılarını reddetmeye başladı.
1969’dan 1981’e kadar Seymour Hersh, dört George Polk ödülü ve bir Joseph Pulitzer ödülü kazandı. Daha küçük çaplı birkaç ödül sayılmıyor bile. Bir sonraki gazetecilik ödülü ise ancak 2004’te Ebu Gureyb hapishanesindeki işkenceleri araştırdığı için geldi.
Hersh’ün aldığı son ödül, “dürüstlük” dalında Sam Adams ödülü oldu. Bu ödül, bir grup emekli ve ödül alanlar listesine bakılırsa eski işlerinden pek memnun olmayan CIA çalışanı tarafından kurulmuştu. Ödül daha önce Chelsea Manning, Julian Assange ve Edward Snowden’a verilmişti. Hersh, Ebu Gureyb hikâyesi ve Suriye hükümetinin Guta (2013) ve Han Şeyhun’daki (2017) kimyasal saldırıların arkasında olmadığına dair haberleri için Adams ödülüne layık görüldü.
Guta provokasyonu
Burada bir virgül koymak lazım, zira yeni belgeselin hikayeyi çarpıttığı kısım da burası.
Hersh, London Review of Books için kaleme aldığı makalede, Ağustos 2013’te Doğu Guta’da gerçekleşen ve Suriye ordusunun suçlandığı “sarin gazlı” saldırının, aslında cihatçı grupların eylemi olduğuna dair istihbarat belgelerini yayımlamıştı. Hersh’e göre bu eylemin amacı, Suriye ordusu birliklerinin Başkan Obama tarafından belirlenen çatışmaya müdahil olmama sınırlarını aştığı izlenimini yaratarak ABD’yi Beşar Esad’a karşı bir savaşa sürüklemekti.
Üstelik Guta’daki gaz saldırısı, BM kimyasal silah müfettişlerinin denetim amacıyla ülkede bulunduğu bir döneme denk gelmişti.
Yoruma göre Hersh, Esad’ı yanlış değerlendirdiğini “itiraf etmiş”. Guta’da Suriye hükümetinin kimyasal silah kullandığına dair iddiaları yalanladığı 2013-2014 tarihli London Review of Books makalelerinde “hata yaptığını” da söylemiş.
Konuya dair Batılı gazeteciler arasında en detaylı araştırmayı yürüten Aaron Mate, şunları söylüyor:
“Buradaki bazı iddiaların aksine, Seymour Hersh Suriye’deki kimyasal silahlarla ilgili haberlerinin tek bir kelimesini bile geri çekmedi. Yazdıklarının tamamının arkasında duruyor. Bunu, hem kendisiyle hem de yeni Hersh belgeseli Cover-Up’ın yönetmeni Laura Poitras ile konuşmuş biri olarak söylüyorum.
Sy’ın Cover-Up’ta söylediği şey, şu an Esad’ın karakterini yanlış değerlendirdiğini düşünüyor olmasıdır. Bu ifade, Esad hükümeti tarafından uygulanan işkencelere atıfla söylenmiştir.
Bu bölümün kurgulanış biçimi -bana göre yanıltıcı bir şekilde- bazılarının bunu neden bir geri adım olarak algıladığını açıklıyor. Ama öyle değil. Hersh, ABD destekli muhaliflerin sahte bayrak operasyonlarına dair iç kanıtların ABD tarafından gizlendiğini ortaya koyan gazeteciliğinin arkasındadır. Hersh’ün haberlerini, hem kendi elde ettiği hem de o günden bu yana ortaya çıkan kapsamlı kanıtlar destekliyor.
Sy’ın kariyerini öven ancak Suriye haberlerini karalamak için yarışanlar, onun uzun süredir meydan okuduğu propaganda kısıtlamalarından gerçekten özgür olup olmadıklarını sorgulamalıdır.”
Kuzey Akım ark’ı
Konuya güncelden devam edelim. Sy Hersh, Şubat 2023’te Kuzey Akım patlamalarının sorumluluğunun ABD ve Norveç’te olduğunu öne sürdü. Beyaz Saray suçlamaları elbette derhal inkar etti. Hersh, 8 Şubat’ta Substack platformunda yayımlanan “Amerika Kuzey Akım Boru Hattını Nasıl İmha Etti” (How America Took Out The Nord Stream Pipeline) başlıklı yazısında, “operasyonel planlamayı doğrudan bilen” bir kaynağa atıfta bulunarak, ABD’nin boru hattını Norveç makamlarının yardımıyla nasıl havaya uçurduğunu, iddiaya göre planlayıp gerçekleştirdiğini ayrıntılarıyla anlatıyor.
Hersh’ün verilerine göre, boru hattını havaya uçurma operasyonunun hazırlıkları, Joe Biden’ın talimatıyla, Rusya’nın Ukrayna’daki askeri müdahalesinin başladığı 24 Şubat 2022 tarihinden bile önce başladı. Sabotajın planlanmasını ABD Başkanı’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan yönetti. Amerika’da sıkça görüldüğü üzere, tasarlanan sabotaj hakkında kongre üyelerine bilgi verilmedi. Sullivan, Aralık 2021’de Genelkurmay Başkanlığı, CIA, Dışişleri Bakanlığı ve Hazine Bakanlığı temsilcileriyle bir toplantı düzenledi. Toplantı, “Beyaz Saray’a bitişik Eski İdari Bina’nın en üst katında, Başkanın Dış İstihbarat Danışma Kurulunun (PFIAB) da bulunduğu korunaklı bir odada” son derece gizli bir ortamda gerçekleşti. Kurumlar arası bir dizi istişare döneminin ardından eylem, 2022’nin başında tamamen hazır hale getirildi. Norveç makamları, Baltık Denizi’nin sığ sularında, Danimarka’nın Bornholm adası yakınlarında patlatmaya uygun bir yer bulunmasına yardımcı oldu; Amerikalı dalgıçlar ise haziran ayındaki Baltops 22 tatbikatı sırasında ve bu tatbikatın koruması altında boru hattına C4 patlayıcı yerleştirdi.
26 Eylül’de Norveç Donanmasına ait bir Orion P8 uçağından atılan radyo-akustik şamandıra zamanlayıcıyı etkinleştirdi ve birkaç saat sonra patlayıcı düzenekler harekete geçirildi.
Bu satırların yazarı için Hersh’ün makalesindeki tek yenilik unsuru, boru hatlarının patlatılmasındaki organizatör ve uygulayıcılar olarak, daha önce tahmin edildiği gibi İngilizlere değil, Amerikalılara işaret edilmesi. Ancak resmi düzeyde hiç kimse bu tür “faaliyetlere” karıştığını asla kabul etmez. Elbette istisnalara rastlanır, fakat bu da yalnızca söz konusu eylemin planlanması ve icrasına eşlik eden belgeler gün yüzüne çıktığında gerçekleşir.
Kuşkusuz, geçmiş, şimdiki ve gelecekteki tüm yayınlarıyla ilgili olarak Seymour Hersh’e içeriden bilgi aktarıldı ve aktarılmaya devam ediyor. Kaynaklar ise istihbarat kurumları, Dışişleri Bakanlığının üst kademeleri ve mevcut yönetimin siyasi rakiplerinin çevresinde yer alıyor.
Bu vakada Hersh’ü büyük ihtimalle Cumhuriyetçilere sempati duyan CIA veya DIA (Savunma İstihbarat Teşkilatı) içindeki köstebekler bilgilendirdi. Hersh’ün Kuzey Akım sabotajına dair anlatısını destekleyecek tek bir belge bile yayımlamamış olması, operasyonun derin bir gizlilik atmosferinde yürütüldüğünü ya da muhbirlerinin, ilgili belgelerin yayımlanması halinde kimliklerinin açığa çıkmasından endişe ettiklerini gösteriyor.
Bununla birlikte, Hersh’ün anlatısını sonraki haberlerinde daha somut kanıtlarla güçlendireceğine dair bir beklenti vardıysa da bu gerçekleşmedi. Twitter’ın eski sahiplerinin itibarını zedeleyen şaibeli belgeleri periyodik olarak internete sızdıran Elon Musk da tam olarak böyle yapıyor.
Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki ABD, hedef ülkeye yönelik sabotaj niteliğindeki baskı önlemlerini, çoğu zaman kendi düşman kampından olmayanlara karşı da kullanır.
Nitekim 27 Ağustos 1979’da BBC televizyonunun yayını, Kraliçe II. Elizabeth’in eşi Prens Philip’in dayısı, İngiliz Hindistanının son sömürge valisi Amiral Lord Louis Mountbatten’ın İrlanda’da Shadow V adlı yatının havaya uçurulması sonucu öldüğüne dair son dakika haberiyle kesildi. Tekne iskeleden birkaç yüz metre açıldıktan sonra, bordasına yerleştirilen bomba infilak etmişti. Eylemin sorumluluğunu “İrlanda Cumhuriyet Ordusu” üstlendi. Ancak Sovyet istihbaratının emektar analistleri, Lord Mountbatten’ın yatındaki patlamanın arkasında, Bretton Woods sisteminin çökertilmesindeki rolünü ve okyanus ötesindeki ABD’nin katılımı olmaksızın İngiltere liderliğinde küresel bir offshore finans sistemi kurma girişimini affetmeyen CIA’in siluetinin belirdiği yönünde bir teori ortaya attı.
Elbette bu sadece bir teori; tıpkı Seymour Hersh’ün yazdıkları gibi. Ne var ki bu tür haberler kamuoyunu şekillendirir; görevleri de budur. Bunlardan öylece sıyrılmak veya anlaşılmaz mırıltılarla geçiştirip sessiz kalmak mümkün değil.
Acaba Hersh, Elon Musk’a yakın gazetecilerin Twitter’daki sansürü ve hukuksuzluğu ifşa etmeleriyle birlikte, güçlü bir propaganda bileşenine sahip Amerikan imparatorluğu için gün batımının başlangıcı olacak mı? Ya da can çekişen dünya kapitalizminin bu kriz döneminde, Amerikan toplumunun yalandan, yolsuzluktan ve kokuşmuşluktan arınmasına yardım edecek mi? Belki de tarih tekerrür ediyordur; sendelese de imparatorluğun yaşayacakları henüz bitmemiştir.
Amerika
ABD Kongresi’nde Tibet hazırlığı

ABD Kongresi, sürgündeki Tibet hükümetinin daha fazla uluslararası kuruluşa dahil edilmesi için tasarı hazırlıyor.
Semafor’da yer alan habere göre, Oregon’un Demokrat Senatörü Jeff Merkley ile Idaho’nun Cumhuriyetçi Senatörü James Risch tarafından bir tasarı hazırlandı.
Tasarı, Trump yönetimini, Tibet’in sürgündeki hükümeti olan Merkezi Tibet Yönetimi’nin Birleşmiş Milletler’de gözlemci statüsü alması ve diğer uluslararası kuruluşlara dahil edilmesine yönlendirecek.
Yasa tasarısı, Tibet ile Çin arasındaki anlaşmazlığın çözülmesini talep ederek bunu “ABD için stratejik öneme sahip bir mesele” olarak nitelendiriyor.
Ayrıca tasarı, ABD hükümetine, müttefiklerini “Merkezi Tibet Yönetimi ile üst düzeyde ilişki kurmaya ve onu desteklemeye” teşvik etme talimatı veriyor.
Tasarının sahiplerinden Merkley şöyle konuştu:
“Tibet halkının insan hakları ve temel haysiyeti göz ardı edilemez. İki partinin ortak hazırladığı tasarı, ABD’nin bu temel özgürlükler ve geleceğe dair umutlar uğruna verdiği mücadelede Tibet’in yanında olacağına dair net bir mesaj veriyor.”
Risch ise tasarıya ilişkin olarak, “Çin’in otoriter yönetimine karşı direnişte kilit ortaklar olan Tibet halkını destekliyor ve Birleşmiş Milletler’de Çin’in zararlı etkisine karşı koyuyor,” dedi.
Senato tasarısına ayrıca Senatör Tim Kaine (Demokrat, Virginia), Senatör Todd Young (Cumhuriyetçi, Indiana), Senatör Jacky Rosen (Demokrat, Nevada) ve Senatör Rick Scott (Cumhuriyetçi, Florida) da ortak sponsor olarak imza attı.
Benzer bir yasa tasarısı, Temsilciler Meclisi’nde Temsilci Jim McGovern (Demokrat, Massachusetts) ve Temsilci Michael McCaul (Cumhuriyetçi, Teksas) tarafından sunuldu.
Yasa tasarısının akıbeti belirsiz olmakla birlikte, tasarının sunulması, Xi Jinping’in önümüzdeki ay Washington’a yapması beklenen ziyareti öncesinde Çin hükümetiyle gerginlikleri tırmandırabilir.
Amerika
Tupac Shakur cinayetinde 30 yıl sonra yeni gelişmeler

Polis, neredeyse otuz yıl boyunca ünlü rapçi Tupac Shakur’un cinayetini çözemediğini söylemişti ama bir çete liderinin yeni açıklamaları gidişatı değiştirdi.
Eski bir çete lideri olan Duane “Keffe D” Davis konuşmaya başladı; röportajlarda ve anı kitabında arabadan ateş açılması olayını anlattı.
Washington Post’un aktardığına göre Davis, kamuoyunun ilgisini çeken bu çok ses getiren davada yargılanacak. Jüri seçimi, Shakur’un 7 Eylül 1996’da vurulduğu kavşaktan çok uzak olmayan Las Vegas’ta pazartesi günü başlayacak. Duruşmanın birkaç hafta sürmesi bekleniyor.
Davis, cinayet suçlamasını reddetti ve arka koltuktaki bir yolcunun Shakur’a ateş açtığı sırada kendisinin de arabada olduğunu söyledi.
Yetkililer, Davis’i tetikçi olduğu iddiasında bulunmadan cinayeti planlamakla suçluyor.
Yetkililer, Davis’in kamuoyuna yaptığı açıklamalar olmasaydı davanın hiç açılmayabileceğini belirtiyor.
Shakur, 25 yaşında öldüğünde şöhretinin zirvesindeydi ve dönemin en etkili sanatçılarından biri olarak anıldı. O yıl “California Love” gibi şarkılarla listelerin zirvesine çıkmıştı.
2017’de Shakur’un ölümünden sonra Rock & Roll Onur Listesi’ne kabul edilme töreninde konuşan rapçi Snoop Dogg, “Birçok kişi onu şimdi bir tür haydut süper kahraman olarak hatırlasa da, Tupac sadece bir insan olduğunu biliyordu ve müziği aracılığıyla daha önce hiç kimsenin yapamadığı şekilde kendini ifade etti,” demişti.
Yetkililer, silahlı çatışmanın Los Angeles bölgesindeki iki çete arasındaki rekabetten kaynaklandığını belirtiyor.
Mob Piru ve South Side Compton Crips. Polisin açıklamasına göre, Shakur’un plak şirketi Death Row Records, Mob Piru ile bağlantılıyken, Davis ise Crips’in “lideri ve karar vericisi” idi.
Her iki grubun üyeleri de çatışmanın yaşandığı gün, boksör Mike Tyson’ın MGM Grand Garden Arena’daki maçını izlemek üzere Las Vegas’taydı.
Polis, etkinliğin ardından Death Row Records ekibinin Davis’in yeğenini dövdüğünü belirtiyor.
Davis, 2019 yılında yayımlanan anılarında, “Nevada, Las Vegas’ta geçen o kader gecesinde Tupac ve onunla takılmayı seçtiği ekibin sınırı aştığını ve yeğenim Baby Lane’e el kaldırdığını” anlatıyor.
Davis, “Bir plak şirketinin stüdyo gangsterlerinin bize böyle davranmasına izin veremezdik,” diye yazmıştı.
Davis, Death Row Records grubuyla yüzleşmeye karar verdiğini yazdı ve ekibinin “diplomatik yaklaşımın işe yaramaması ihtimaline karşı” hazırlıklı olduğunu belirtti.
Amerika
Ocasio-Cortez: Woke 1.0 çılgıncaydı

New York eyaletinden Demokrat Temsilci Alexandria Ocasio-Cortez, insanların COVID-19 salgını sırasında benimsediği bazı “radikal” tutumların bu olağanüstü koşulların bir sonucu olduğunu kabul etti ve insanların tutumlarını değiştirme hakkını savundu.
Pazar günü ABC’nin “This Week” programına konuk olan Ocasio-Cortez’e sunucu Jonathan Karl, Wisconsin’in Demokrat vali adayı Francesca Hong hakkında soru sordu.
Hong, George Floyd’un öldürülmesinin ardından yayılan protesto dalgası sırasında polise verilen fonların tamamen kaldırılmasını ve Şükran Günü’nün iptal edilmesini talep ettiği 2020-2021 yıllarına ait sosyal medya paylaşımlarından vazgeçtiğini açıklamıştı.
Ocasio-Cortez, görüşlerin zamanla değişebileceğini belirterek, New York Belediye Meclisi üyesi Chi Ossé’nin şu esprili sözlerini aktardı: “Woke 1.0 çılgıncaydı.”
Ocasio-Cortez şöyle devam etti:
“Aslında o dönemde yapılan tartışmaların oldukça verimli olduğunu düşünüyorum. Bence bugün suçtan bahsederken, suçu azaltma konusundaki yaklaşımımız eskisine kıyasla temelden farklı, değil mi? Ve bence hepimiz suç oranını olabildiğince düşük tutma hedefini paylaşıyoruz. Biliyorsunuz, karantina döneminde kullanılan söylemler elbette bugün kullandığımız söylemlerle aynı değil.”
Program sunucusu Jonathan Karl, daha önce aktif olarak savunduğu bir suçla mücadele çözümü olan “polis bütçesinin kesilmesi” konusundaki güncel tutumunu sorunca Ocasio-Cortez şu cevabı verdi:
“Bence bu dönemde ve… özellikle COVID sırasında, Overton penceresi [toplumsal görüşlerin kabul edilebilirlik sınırı] büyük ölçüde genişledi. Hayat durma noktasına gelmişti. Bu kapanmalar nedeniyle şimdiye kadar gördüğümüz en yüksek işsizlik oranlarından bazıları yaşandı ve bence bizi daha iyi bir duruma getirecek her türlü politikayı değerlendirme konusunda kapılar gerçekten açıktı; hatta o dönemde yapılan tartışmaların oldukça verimli olduğunu düşünüyorum.”
Ocasio-Cortez, Hong’u savunurken, Wisconsin seçimlerinde kimseyi desteklemeyi planlamadığını, bunun yerine “Kongre’yi geri kazanmaya” odaklandığını da belirtti.
Onun bu kararı, Hong’u desteklemekten kaçınan Senatör Bernie Sanders ve Amerika Demokratik Sosyalistleri’nin ulusal kanadının tutumuyla aynı çizgide.
Ocasio-Cortez, Hong’un görüşlerine ilişkin sorulara yanıt olarak, “Bence bu seçimlerin çoğu, şu anda bile olsa, ulusal bir boyut kazanma eğiliminde olacak. Fakat bu seçimler nihayetinde yerel ve tüm siyaset yerel. Anladığım kadarıyla Francesca Hong, seçim sürecinde varlığını açıkça ortaya koydu,” dedi.
AOC, Hong’un “eski görüşlerinden uzaklaştığını” da ekledi.
Ocasio-Cortez, karantina döneminde kullanılan söylemlerin “bugün kullanacağımız türden söylemler olmadığını” da sözlerine ekledi.
Demokrat Temsilci, “Bu adayların, seçmenlerine kim olduklarını ve şu anda hangi konularda kampanya yürüttüklerini anlatma fırsatına sahip olmalarından dolayı minnettarım,” diye ekledi.
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Ortadoğu3 gün önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor
Asya1 hafta önceAlibaba 2,4 trilyon parametreli yapay zeka modeli Qwen3.8-Max’i tanıttı
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi
Dünya Basını2 gün önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit










