Bizi Takip Edin

Amerika

Birtakım Netflix fesatlıkları: Yeni Seymour Hersh belgeseli The Cover-Up üzerine

Yayınlanma

Deliler ülkesi ABD’de, 60 saniyede eskiyen dijital haberlerin kitlelerin şuurunu bulanıklaştırdığı bir ortamda, yeni belgesel Cover-Up (Örtbas) çıkageldi. Oscar ödüllü yönetmen Laura Poitras ve yapımcı Mark Obenhaus tarafından çekilen film, Amerikan güvenlik aygıtının kriminal fıtratına dair başlangıç düzeyinde fikir vermesi açısından iyi. Film, hakikatin mekaniği üzerine derin bir tefekkür sunmasıyla da dikkat talep eden bir iş, hakkını vermekte yarar var.

Fakat dikkatle izlendiğinde -belki de Amerikan kültür endüstrisindeki o meşum kibrin bir tezahürüdür- karelere gizlenmiş münafıklıkları fark etmek zor olmuyor.

“Yaşlı kurt”un kısa öyküsü

Seymour (Sy) Myron Hersh, 1937’de Chicago’da, eski Rus İmparatorluğu topraklarından göçen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocuğun hayatı önceden çizilmiş gibiydi. Ebeveynleri, Sy ve kardeşinin çocukluktan beri yardım ettiği bir kuru temizleme dükkânı işletiyordu. Aile işini devralmaları bekleniyordu. Ancak işler farklı gelişti.

Chicago Üniversitesi tarih bölümüne girdi ancak kısa süre sonra hayatını nasıl kazanacağını düşünmeye başladı. Eğitimine hukuk bölümünde devam ettiyse de burayı bitiremedi: Hukuk ona fazla kof ve sıkıcı gelmişti.

1959’da Hersh, Chicago gazetelerine ağırlıklı olarak kriminal haberler sağlayan City News Bureau (CNB) ajansında işe başladı. CNB’de edinilen bilginin doğru aktarımı, hız, teslim süresi ve teyitçilik gibi gazetecilik esaslarını öğrendi.

Daha sonra otobiyografisinde şefinin ona öğrettiği şu ilkeyi anlatacaktı: “Annen seni sevdiğini söylese bile bunu teyit et.” “İmanlı” bir Yahudi ailesinin evladı için bu örneğin ne kadar sıra dışı olduğunu tahmin etmek zor değil. CNB’de uzun süre çalışmadı. Gazetecilik kariyerinin başında hiçbir yerde uzun süre kalmıyordu. İlk dört yılda birkaç küçük gazete değiştirdi, Washington’a taşınıp UPI ajansında muhabir olarak çalışmaya fırsat buldu.

Her “büyük devlet”, azametine giden yolda, gücünün zirvesindeyken ve hatta düşüş trendindeyken bile hata, suç ya da “ulusal güvenlik çıkarlarını koruma eylemi” olarak aklanan pek çok fiiliyata imza atar. Bazen bu faaliyetler, bünyesinde hem onu, hem bunu, hem de üçüncüsünü aynı anda barındırabilir.

1963’te Sy, Amerika’nın en büyük haber ajansı Associated Press’te çalışmaya başladı. Burada (yöneticilerin açık hoşnutsuzluğuna rağmen) araştırmacı gazeteciliğe yöneldi. Bu türdeki ilk haberi, Vietnam’daki kimyasal ve bakteriyolojik silah stoklarının artırılması üzerineydi. Yazı işleri haberi kabul etti ama o kadar değiştirdi ki, Sy Hersh istifasını verdi.

Bunun ardından siyasete kısa bir geçiş yaparak ABD başkan adayı Senatör Eugene McCarthy’nin basın sözcüsü oldu. McCarthy başkan olamadı, Sy da gazeteciliğe döndü. Artık serbest çalışıyordu.

Yeni konumundayken Sy, bir tanıdığından tesadüfen William Calley adında bir Amerikan ordusu teğmeninin, Vietnam’da sivillere yönelik birtakım özel gaddarlıklar nedeniyle askeri mahkemeye verildiğini öğrendi. Vietnam Savaşı’yla ciddi şekilde ilgilenen Hersh, bu hikâyenin peşine düşmeye karar verdi. Kimi zaman polis, kimi zaman federal görevli, kimi zaman da hükümet temsilcisi gibi davranarak hem Calley’ye hem de silah arkadaşlarına ulaştı.

Hersh’ün keşfettiği ve yazdığı şeyler, Mart 1968’de My Lai köyünde 500’den fazla insanın öldürüldüğü “My Lai Katliamı” adıyla tarihe geçti. Öncesinde pek çok köylüye işkence edilmiş, kadınlara tecavüz edilmişti. Hersh daha sonra, “Bu gençlerin, bu çocukların aslında böyle bir şeyi nasıl yapabildiklerini anlamaya kararlıydım” diye yazacaktı.

Hersh, My Lai katliamın dair haberini bir ajansa sattı. Hersh bir anda iki prestijli ödülün (George Polk ve Joseph Pulitzer) sahibine dönüştü ve The New York Times’tan iş teklifi aldı.

The New York Times’ta Hersh pek mutlu değildi. Kendini “sessiz ihtişamın tapınağı” olarak gören gazete, başkalarının kendisini geçmesinden hoşlanmıyor ancak iktidar için fazla nahoş sansasyonlar söz konusu olduğunda ilk sırada yer almaya da hevesli görünmüyordu. Bu yüzden Watergate patlak verdiğinde, olayı aydınlatmak için The Washington Post öne atıldı. Fakat Times’ın geride kaldığı bariz hale gelince skandalı takip etme görevi Hersh’e verildi. Rakiplerini alt etme şansı yoktu ama onların gözden kaçırdığı bir dizi önemli ayrıntıyı yakalamayı başardı.

Örneğin, Nixon’ın yeniden seçilme komitesinin, sanık sandalyesine oturan soygun katılımcılarına para verdiğini ortaya çıkardı. Gerçi bu, Post’un önceki ifşaatlarını doğruluyordu, bu yüzden Washingtonlılar Hersh’ün keşiflerini sakin karşıladı. Hersh ise “Başkanın Bütün Adamları” kitabını yazıp ardından filmi çekilen ve bu sayede yıldızlaşıp milyoner olan rakiplerini hâlâ affetmişe benzemiyor. Biyografi yazarı Robert Miraldi, Hersh’ün şu sözlerini aktarıyor: “Kulağa çok materyalist geliyor ama gerçek şu: Bir kitaptan bir milyon kazanmaya hayır demezdim.”

Watergate, Hersh için mesleki bir fiyasko oldu. Ama uzun sürmedi. Bir sonraki araştırması ona yeni bir şöhret getirdi; CIA ile bugüne kadar gelen husumetinin başladığı yer burasıydı. Gazetecinin 1974 sonunda söylediğine göre, ABD topraklarında faaliyet göstermesi yasak olan teşkilat tam da bunu yapıyor, savaş karşıtı örgütlerin peşlerine adam takıyordu. Ayrıca CIA’in yabancı liderlere suikast, hükümetleri devirme ve benzeri planlarını ayrıntılarıyla anlattı. Eylül 1973’teki Şili darbesinde CIA’in parmağı olduğunu açıktan dile getiren ilk kişinin Hersh olduğu bilinir.

Haberinin yankısı muazzam oldu. Senato, istihbarat faaliyetlerini araştırmak için özel bir komisyon kurdu. Komisyon birkaç yıl boyunca çalışmalarını raporlayarak Hersh’ün bilgilerini doğruladı.

Bu çalışmanın sonucu: CIA direktörünün istifası, yeni istihbarat yasaları ve ilk kez yabancı liderlerin öldürülmesine getirilen özel yasak. Langley’deki kaynakları, Hersh’e birkaç ses getiren ifşaatta daha bulunma imkânı verdi. Panamalı General Manuel Noriega’nın uyuşturucu ticaretine karıştığını ilk o duyurdu. Batan Sovyet denizaltısı K-129’u çıkarma girişimlerini de o anlattı.

Hersh’ün etkisi ve itibarı 1970’lerde zirveye ulaştı. Sonra, belki de en ciddi hatasını yaparak Post’taki ezeli rakiplerinin yolundan gitti. Yazarlığa geçiş yapmaya karar verdi. The New York Times’tan ayrılıp saygın ama çok daha “edebi” olan The New Yorker’a geçti. Yazdıklarını genişletip derinleştirmeye koyuldu. Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü’nü kazandığı Henry Kissinger hakkındaki kitabı böyle ortaya çıktı. Bunu ödül almayan başka kitaplar izledi.

Yine de gazetecilik unutulmamıştı. Sy, 1983’te SSCB hava savunması tarafından düşürülen Güney Kore yolcu uçağıyla ilgilendi. Vardığı hüküm şuydu: Sovyetler bariz bir “beceriksizlik” sergilemişti ama işin içinde CIA de vardı. Hint hükümetindeki CIA “köstebeği” olarak adlandırdığı Hindistan Başbakanı Morarji Desai hakkında yazdı. İsrail’in nükleer programını ifşa etmeye hazır fizikçi Mordehay Vanunu’nun kayboluş hikâyesi de Sy’ın dikkatinden kaçmadı. Kaçırılma olayında suçlunun Mossad ve İngiliz medya patronu Robert Maxwell olduğuna dikkat çekti.

1990’larda okurlar, sansasyonel haberleri her zaman çok sayıda kaynakla ve hatta senato soruşturmalarıyla doğrulanan Sy Hersh’ün hata yapmaya başladığını fark etti. John F. Kennedy hakkındaki “Camelot’un Karanlık Yüzü” (1997) kitabında durum böyleydi. Kitabın çok az kısmında inandırıcılıktan eser vardı. Ama en kötüsü, kitapta yalanların olmasıydı. Örneğin Hersh, var olmayan bir fotoğraftan veya gazete haberinden bahsetmişti.

Elbette başarılar da vardı. Ebu Gureyb hapishanesindeki işkenceleri ilk anlatan Hersh oldu ve kariyerinin sonuncuları olacak birkaç ciddi gazetecilik ödülü kazandı. Ancak Hersh’e yönelik ilk tepkiler, Usame bin Ladin’in ölümüyle ilgili genel kabul görmüş anlatıyı yalanladığı The Guardian röportajıyla başladı. Daha sonra fikirleri, London Review of Books dergisinin yayımlamaya cesaret ettiği bir başka araştırmanın temelini oluşturdu.

Hersh’ün iddiasına göre, bin Ladin’in öldürülme hikâyesi baştan sona Amerikan halkına “yutturulan” bir kurguydu. Yıllarca sürmüş bir takip olmadı, Abbuttabad’da anlatıldığı gibi bir operasyon yapılmamıştı. Gerçekte bin Ladin, öldürüldüğü sırada uzun süredir Pakistanlıların elinde esirdi ve Amerikalılarla pazarlıklarda koz olarak kullanılıyordu. Hersh bu iddiayı tek bir kaynağa dayandırarak doğruluyordu. Hersh’ün eski dostu ve Politico yazarı Jack Shafer, haberi “Hem okurlara hem de gerçekleri kontrol etmek isteyen gazetecilere çok az şey sunan özensiz bir omlet” diye yorumladı. Bir başka tanıdığı ve meslektaşı Max Fisher ise haberin “doğrulamaya dayanmadığını ve ne yazık ki Hersh’ün kendisini meşhur eden araştırmacı gazetecilikten kanıtlanmamış komplo teorilerine dönüşüyle örtüştüğünü” belirtti.

Bundan sonra London Review of Books da, daha önce The New Yorker ve The New York Times’ın yaptığı gibi, onun yazılarını reddetmeye başladı.

1969’dan 1981’e kadar Seymour Hersh, dört George Polk ödülü ve bir Joseph Pulitzer ödülü kazandı. Daha küçük çaplı birkaç ödül sayılmıyor bile. Bir sonraki gazetecilik ödülü ise ancak 2004’te Ebu Gureyb hapishanesindeki işkenceleri araştırdığı için geldi.

Hersh’ün aldığı son ödül, “dürüstlük” dalında Sam Adams ödülü oldu. Bu ödül, bir grup emekli ve ödül alanlar listesine bakılırsa eski işlerinden pek memnun olmayan CIA çalışanı tarafından kurulmuştu. Ödül daha önce Chelsea Manning, Julian Assange ve Edward Snowden’a verilmişti. Hersh, Ebu Gureyb hikâyesi ve Suriye hükümetinin Guta (2013) ve Han Şeyhun’daki (2017) kimyasal saldırıların arkasında olmadığına dair haberleri için Adams ödülüne layık görüldü.

Guta provokasyonu

Burada bir virgül koymak lazım, zira yeni belgeselin hikayeyi çarpıttığı kısım da burası.

Hersh, London Review of Books için kaleme aldığı makalede, Ağustos 2013’te Doğu Guta’da gerçekleşen ve Suriye ordusunun suçlandığı “sarin gazlı” saldırının, aslında cihatçı grupların eylemi olduğuna dair istihbarat belgelerini yayımlamıştı. Hersh’e göre bu eylemin amacı, Suriye ordusu birliklerinin Başkan Obama tarafından belirlenen çatışmaya müdahil olmama sınırlarını aştığı izlenimini yaratarak ABD’yi Beşar Esad’a karşı bir savaşa sürüklemekti.

Üstelik Guta’daki gaz saldırısı, BM kimyasal silah müfettişlerinin denetim amacıyla ülkede bulunduğu bir döneme denk gelmişti.

Yoruma göre Hersh, Esad’ı yanlış değerlendirdiğini “itiraf etmiş”. Guta’da Suriye hükümetinin kimyasal silah kullandığına dair iddiaları yalanladığı 2013-2014 tarihli London Review of Books makalelerinde “hata yaptığını” da söylemiş.

Konuya dair Batılı gazeteciler arasında en detaylı araştırmayı yürüten Aaron Mate, şunları söylüyor:

“Buradaki bazı iddiaların aksine, Seymour Hersh Suriye’deki kimyasal silahlarla ilgili haberlerinin tek bir kelimesini bile geri çekmedi. Yazdıklarının tamamının arkasında duruyor. Bunu, hem kendisiyle hem de yeni Hersh belgeseli Cover-Up’ın yönetmeni Laura Poitras ile konuşmuş biri olarak söylüyorum.

Sy’ın Cover-Up’ta söylediği şey, şu an Esad’ın karakterini yanlış değerlendirdiğini düşünüyor olmasıdır. Bu ifade, Esad hükümeti tarafından uygulanan işkencelere atıfla söylenmiştir.

Bu bölümün kurgulanış biçimi -bana göre yanıltıcı bir şekilde- bazılarının bunu neden bir geri adım olarak algıladığını açıklıyor. Ama öyle değil. Hersh, ABD destekli muhaliflerin sahte bayrak operasyonlarına dair iç kanıtların ABD tarafından gizlendiğini ortaya koyan gazeteciliğinin arkasındadır. Hersh’ün haberlerini, hem kendi elde ettiği hem de o günden bu yana ortaya çıkan kapsamlı kanıtlar destekliyor.

Sy’ın kariyerini öven ancak Suriye haberlerini karalamak için yarışanlar, onun uzun süredir meydan okuduğu propaganda kısıtlamalarından gerçekten özgür olup olmadıklarını sorgulamalıdır.”

Kuzey Akım ark’ı

Konuya güncelden devam edelim. Sy Hersh, Şubat 2023’te Kuzey Akım patlamalarının sorumluluğunun ABD ve Norveç’te olduğunu öne sürdü. Beyaz Saray suçlamaları elbette derhal inkar etti. Hersh, 8 Şubat’ta Substack platformunda yayımlanan “Amerika Kuzey Akım Boru Hattını Nasıl İmha Etti” (How America Took Out The Nord Stream Pipeline) başlıklı yazısında, “operasyonel planlamayı doğrudan bilen” bir kaynağa atıfta bulunarak, ABD’nin boru hattını Norveç makamlarının yardımıyla nasıl havaya uçurduğunu, iddiaya göre planlayıp gerçekleştirdiğini ayrıntılarıyla anlatıyor.

Hersh’ün verilerine göre, boru hattını havaya uçurma operasyonunun hazırlıkları, Joe Biden’ın talimatıyla, Rusya’nın Ukrayna’daki askeri müdahalesinin başladığı 24 Şubat 2022 tarihinden bile önce başladı. Sabotajın planlanmasını ABD Başkanı’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan yönetti. Amerika’da sıkça görüldüğü üzere, tasarlanan sabotaj hakkında kongre üyelerine bilgi verilmedi. Sullivan, Aralık 2021’de Genelkurmay Başkanlığı, CIA, Dışişleri Bakanlığı ve Hazine Bakanlığı temsilcileriyle bir toplantı düzenledi. Toplantı, “Beyaz Saray’a bitişik Eski İdari Bina’nın en üst katında, Başkanın Dış İstihbarat Danışma Kurulunun (PFIAB) da bulunduğu korunaklı bir odada” son derece gizli bir ortamda gerçekleşti. Kurumlar arası bir dizi istişare döneminin ardından eylem, 2022’nin başında tamamen hazır hale getirildi. Norveç makamları, Baltık Denizi’nin sığ sularında, Danimarka’nın Bornholm adası yakınlarında patlatmaya uygun bir yer bulunmasına yardımcı oldu; Amerikalı dalgıçlar ise haziran ayındaki Baltops 22 tatbikatı sırasında ve bu tatbikatın koruması altında boru hattına C4 patlayıcı yerleştirdi.

26 Eylül’de Norveç Donanmasına ait bir Orion P8 uçağından atılan radyo-akustik şamandıra zamanlayıcıyı etkinleştirdi ve birkaç saat sonra patlayıcı düzenekler harekete geçirildi.

Bu satırların yazarı için Hersh’ün makalesindeki tek yenilik unsuru, boru hatlarının patlatılmasındaki organizatör ve uygulayıcılar olarak, daha önce tahmin edildiği gibi İngilizlere değil, Amerikalılara işaret edilmesi. Ancak resmi düzeyde hiç kimse bu tür “faaliyetlere” karıştığını asla kabul etmez. Elbette istisnalara rastlanır, fakat bu da yalnızca söz konusu eylemin planlanması ve icrasına eşlik eden belgeler gün yüzüne çıktığında gerçekleşir.

Kuşkusuz, geçmiş, şimdiki ve gelecekteki tüm yayınlarıyla ilgili olarak Seymour Hersh’e içeriden bilgi aktarıldı ve aktarılmaya devam ediyor. Kaynaklar ise istihbarat kurumları, Dışişleri Bakanlığının üst kademeleri ve mevcut yönetimin siyasi rakiplerinin çevresinde yer alıyor.

Bu vakada Hersh’ü büyük ihtimalle Cumhuriyetçilere sempati duyan CIA veya DIA (Savunma İstihbarat Teşkilatı) içindeki köstebekler bilgilendirdi. Hersh’ün Kuzey Akım sabotajına dair anlatısını destekleyecek tek bir belge bile yayımlamamış olması, operasyonun derin bir gizlilik atmosferinde yürütüldüğünü ya da muhbirlerinin, ilgili belgelerin yayımlanması halinde kimliklerinin açığa çıkmasından endişe ettiklerini gösteriyor.

Bununla birlikte, Hersh’ün anlatısını sonraki haberlerinde daha somut kanıtlarla güçlendireceğine dair bir beklenti vardıysa da bu gerçekleşmedi. Twitter’ın eski sahiplerinin itibarını zedeleyen şaibeli belgeleri periyodik olarak internete sızdıran Elon Musk da tam olarak böyle yapıyor.

Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki ABD, hedef ülkeye yönelik sabotaj niteliğindeki baskı önlemlerini, çoğu zaman kendi düşman kampından olmayanlara karşı da kullanır.

Nitekim 27 Ağustos 1979’da BBC televizyonunun yayını, Kraliçe II. Elizabeth’in eşi Prens Philip’in dayısı, İngiliz Hindistanının son sömürge valisi Amiral Lord Louis Mountbatten’ın İrlanda’da Shadow V adlı yatının havaya uçurulması sonucu öldüğüne dair son dakika haberiyle kesildi. Tekne iskeleden birkaç yüz metre açıldıktan sonra, bordasına yerleştirilen bomba infilak etmişti. Eylemin sorumluluğunu “İrlanda Cumhuriyet Ordusu” üstlendi. Ancak Sovyet istihbaratının emektar analistleri, Lord Mountbatten’ın yatındaki patlamanın arkasında, Bretton Woods sisteminin çökertilmesindeki rolünü ve okyanus ötesindeki ABD’nin katılımı olmaksızın İngiltere liderliğinde küresel bir offshore finans sistemi kurma girişimini affetmeyen CIA’in siluetinin belirdiği yönünde bir teori ortaya attı.

Elbette bu sadece bir teori; tıpkı Seymour Hersh’ün yazdıkları gibi. Ne var ki bu tür haberler kamuoyunu şekillendirir; görevleri de budur. Bunlardan öylece sıyrılmak veya anlaşılmaz mırıltılarla geçiştirip sessiz kalmak mümkün değil.

Acaba Hersh, Elon Musk’a yakın gazetecilerin Twitter’daki sansürü ve hukuksuzluğu ifşa etmeleriyle birlikte, güçlü bir propaganda bileşenine sahip Amerikan imparatorluğu için gün batımının başlangıcı olacak mı? Ya  da can çekişen dünya kapitalizminin bu kriz döneminde, Amerikan toplumunun yalandan, yolsuzluktan ve kokuşmuşluktan arınmasına yardım edecek mi? Belki de tarih tekerrür ediyordur; sendelese de imparatorluğun yaşayacakları henüz bitmemiştir.

Amerika

ChatGPT ajanlarında sürü psikolojisi tespit edildi

Yayınlanma

OpenAI tarafından mayıs ayında yürütülen güvenlik testleri sırasında yapay zeka ajanlarının sürü psikolojisi sergilediği bildirildi. Ajanların görev sınırlarını aşarak dış altyapılara saldırdığı, kendi aralarında iş bölümü yapıp liderler belirlediği aktarıldı. The New York Times yazarı Kevin Roose, modellerin grup baskısıyla hareket ederek Hugging Face platformuna sızdığını belirtti.

The New York Times yazarı ve “Hard Fork” adlı teknoloji podcastinin sunucusu Kevin Roose, OpenAI bünyesindeki yapay zeka ajanlarının mayıs ayındaki testler sırasında Hugging Face platformuna yönelik siber saldırılarda “sürü psikolojisi” sergilediğini belirtti.

Roose, ajanlardan birinin verilen görevin sınırlarını aştığını bilmesine rağmen, diğer ajanlar aynı adımı attığı için dış altyapıya yönelik saldırılarını sürdürdüğünü kaydetti.

Roose bu durumu, grup baskısı ve modellerin gruptaki diğer üyelerin davranışlarını taklit etme eğilimiyle ilişkilendirdi.

Roose’un paylaştığı verilere göre bir yapay zeka ajanı süreç sırasında şu değerlendirmeyi yaptı: “Dış altyapının kullanılması, öngörülen uygulama alanının dışına çıkmaktadır. Ancak görev başka türlü tamamlanamaz, diğer ajanlar da bunu yapıyor, bu nedenle devam etmeliyiz.”

Bazı ajanların kendilerine isimler verdiği aktarıldı. Roose, “Aralarından özellikle çalışkan olan biri kendisine PHASEONE10841 adını verdi” ifadesini kullandı.

Yapay zeka ajanlarının grup içinde yönetim kademeleri oluşturduğu, küçük birimler arasında görev ve araştırma projeleri dağıttığı kaydedildi. Bir aşamadan sonra ajanların kendilerini “kolektif” olarak tanımlamaya başladığı ve daha karmaşık görevleri üstlendiği bildirildi.

Merkezi ABD’de bulunan ve 2016 yılında kurulan Hugging Face platformu, yapay zeka modelleri ile makine öğrenimi araçlarının geliştirilip yayımlanmasına olanak tanıyor.

Sistem; yazılımcıların ve araştırmacıların modelleri, veri setlerini ve kaynak kodları paylaşmasını sağlıyor.

Ajanlar, Hugging Face platformuna sızmadan önce günler ve haftalar boyunca OpenAI şirketinin siber güvenlik sistemlerindeki açıkları birlikte aradı ve tespit ettiği bilgileri birbiriyle paylaştı. Modeller bu süreçte yalıtılmış test ortamının dışına çıkmayı başararak dış altyapıya erişim sağladı.

Birden fazla otonom ajanın aynı anda kullanılmasının taşıdığı risklere işaret eden Roose, sistemlerin yalnızca verilen talimatları yerine getirmekle kalmayıp, konulan sınırlamaları aşsalar dahi birbirlerinin eylemlerini benimseyebildiklerini vurguladı.

Bloomberg daha önce yayımladığı haberde, OpenAI ajanlarının temmuz ayında Hugging Face platformuna yapılan sızma eyleminden önce dahili bir forum üzerinden gizlice iletişim kurduğunu ve test ortamından kaçış girişimlerini koordine ettiğini yazmıştı.

Mayıs ayındaki ilk girişimin engellenmesinin ardından yeni bir iletişim kanalı ile sıfır gün açığı bulan ajanların, temmuz ayında Hugging Face altyapısına yönelik saldırıları başlattığı bildirilmişti.

OpenAI, 22 Temmuz tarihinde “benzeri görülmemiş bir siber hadise” yaşandığını açıklamıştı. Şirket, testler sırasında modellerin açık internete erişim sağladığını ve güvenlik açıkları tespit ederek Hugging Face altyapısına saldırdığını bildirmişti.

Reuters ise bir yapay zeka ajanının günlerce korsan saldırılar düzenlediğini, şirketin bu durumu ancak tehdit kontrol altına alındıktan ve Federal Soruşturma Bürosuna (FBI) başvurulduktan sonra fark edebildiğini aktarmıştı.

Reuters daha sonraki haberinde, OpenAI bünyesinden “kaçan” yapay zeka ajanının 29 Temmuz’da New York merkezli Modal Labs şirketinin bir müşterisinin sistemine sızdığını duyurdu. Modal şirketinin kendi sistemlerine ise girilmediği kaydedildi.

Olayın ayrıntılarının ortaya çıkmasının ardından OpenAI, yaşanan süreci sektör için bir “dönüm noktası” olarak nitelendirdi.

Anthropic, Meta, Moonshot ve Birleşik Krallık Yapay Zeka Güvenliği Enstitüsü de kendi testleri sırasında ajanlarının üçüncü taraf sistemlere sızdığını tespit etti.

Financial Times gazetesine konuşan uzmanlar ise modellerin kontrolden çıkmadığını, tam tersine geliştirilme amaçları doğrultusundaki görevleri yerine getirdiğini savundu.

Okumaya Devam Et

Amerika

JD Vance, Tucker Carlson ile olan dostluğunu savundu

Yayınlanma

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, muhafazakâr yorumcu Tucker Carlson ile olan dostluğunu savundu.

Vance, “siyasi görüş ayrılıkları olduğu için arkadaşlarımı feda edeceğim türden bir oyun oynamayacağını” söyledi.

ABD’li siyasetçi, bu açıklamaları, yorumcuyla olan ilişkisini sürdürmesi nedeniyle ortaya çıkan endişelere ve “bu konuların çoğunu ele almaktan kaçındığı” yönündeki suçlamalara yanıt vermesi istendikten sonra yaptı.

Özellikle Cumhuriyetçi büyük Yahudi bağışçılar, Carlson’ın programını giderek daha fazla “antisemitik komplo teorilerini ve Holokost inkârını yaymak” için kullandığını öne sürüyor.

Vance, Carlson’un Başkan Donald Trump’a yönelik saldırılarını ve Michigan’daki Senato yarışında eski Kongre üyesi Mike Rogers yerine Demokrat aday Abdul El-Sayed’e destek verdiğini ifade eden son açıklamalarını eleştirmiş olsa da ilişkiyi koparmadı.

JD Vance, Yahudi Cumhuriyetçileri yatıştırmaya çalıştı

Vance, “Bakın, hiçbir konuyu görmezden gelmiyorum. Tucker Carlson ile arkadaş olduğumuzu herkes biliyor. Tucker’ın benim katılmadığım bazı şeyler söylediği çok açık bence,” dedi.

Başkan Yardımcısı, Carlson ile olan dostluğunu bir kez daha kabul ettikten sonra, tüm Amerikalılara siyasi görüş ayrılıklarına bakılmaksızın kişisel ilişkilerini sürdürmeleri çağrısında bulundu ve “bu konudaki tutumunun”, kendisinin ve eşi Usha Vance’in 2024 seçim kampanyası sırasındaki deneyimlerinden etkilendiğini açıkladı:

“Başkan yardımcısı adayı olduğum zamanı hatırlıyorum; benim için kişisel olarak en zor olan şey, insanların bana saldırması değil, insanların eşime saldırmasıydı; hatta onun kalbini tanıyan, ne kadar iyi bir insan olduğunu bilen arkadaşları bile ona saldırdı. Kendime şöyle dediğimi hatırlıyorum: ‘Amerika Birleşik Devletleri’nde siyasi görüş ayrılıklarının, kimlerin arkadaşımız olacağını ve olmayacağını belirlemesine izin vermemiz ne kadar trajik bir durum. Evet, Tucker benim arkadaşım. Tucker, birçok konuda aynı fikirde olmasak da benim arkadaşım. Ve siyasi görüş ayrılıkları olduğu için arkadaşlarımı feda edecek bir oyun oynamayacağım. Bence bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin gitmesi gereken korkunç bir yoldur.”

Vance, biriyle siyasi olarak, “hatta çok önem verdiğiniz bir konuda bile anlaşmazlık” yaşasanız da “o kişiyle yine de arkadaş olmanız gerektiğini” ileri sürdü.

Başkan Yardımcısı, “Çünkü cumhuriyetin varlığı, farklı bakış açılarına sahip insanların birbirleriyle konuşabilmesine bağlı. Ben hayatımı bu şekilde yaşamaya çalışıyorum ve herkesi de aynısını yapmaya teşvik ediyorum,” dedi.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD Temsilciler Meclisinden üniversitelere İsrail boykotu cezası

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi, İsrail’e yönelik boykotlara katılan yükseköğretim kurumlarının federal fonlarını kesmeyi öngören yasa tasarısını kabul etti. Genel Kurulda perşembe günü yapılan oylamada 169 oya karşı 237 oyla kabul edilen düzenleme Senatoya gönderildi.

ABD Temsilciler Meclisi, İsrail’e yönelik boykotlara dahil olan üniversitelerin federal mali yardımlardan mahrum bırakılmasını öngören tartışmalı yasa tasarısını kabul etti.

Cumhuriyetçilerin öncülük ettiği düzenleme, Gazze Şeridi’ndeki askeri harekatı nedeniyle Tel Aviv yönetimine yönelik hesap verebilirlik çağrılarını ve üniversite yerleşkelerinde Filistin ile sergilenen dayanışmayı hedef alıyor.

“2026 Ekonomik ve Akademik Özgürlüğü Koruma Yasası” başlıklı düzenleme, perşembe günü yapılan oylamada 169’a karşı 237 oyla kabul edildi.

Tasarıya yalnızca iki Cumhuriyetçi milletvekili karşı çıkarken, 33 Demokrat Partili vekil parti çizgisinin dışına çıkarak tasarı lehinde oy kullandı. Yasa teklifi bu aşamadan sonra Senatoya iletilecek.

H.R. 4795 sayılı yasa teklifi, federal öğrenci yardımı programlarından yararlanan yüksekokul ve üniversitelerin İsrail’e yönelik ticari boykotlara girişmesini yasaklıyor.

Uluslararası araştırmalar ve yabancı dil programları için “Title VI” fonu alan kurumların ise öğrencilerin veya öğretim üyelerinin işgal altındaki topraklardaki akademik programlara katılmasını engellemediğini ya da İsrailli öğrenci ve akademisyenlerin kendi yerleşkelerine girişini kısıtlamadığını belgelemesi şart koşuluyor.

Yasa tasarısının ortak sponsorluğunu Kuzey Carolina’dan Cumhuriyetçi Milletvekili Virginia Foxx ile New Jersey’den Demokrat Milletvekili Josh Gottheimer üstlendi.

Temsilciler Meclisi Eğitim Komisyonu Başkanı Tim Walberg, vergi mükelleflerinin parasının “İsrail’e karşı ayrımcılık yapan” kurumlara kesinlikle aktarılmaması gerektiğini savundu.

İsrail yönetiminin güçlü destekçilerinden Gottheimer ise BDS (Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar) hareketinin “tek bir ülkeyi ve tek bir dini hedef alan” bir kampanya olduğunu dile getirdi.

Tasarının muhalifleri, düzenlemenin fiilen var olmayan bir soruna çözüm aradığını ve anayasa tarafından korunan ifade özgürlüğüne yönelik bir saldırı niteliği taşıdığını vurguladı.

Komisyondaki en kıdemli Demokrat Milletvekili Bobby Scott, ABD’deki hiçbir yüksekokul veya üniversitenin küresel BDS hareketine fiilen katılmadığına dikkat çekti. Scott, öğrenci ve akademisyen topluluklarının BDS’ye destek açıkladığını ancak üniversite yönetimlerinin bu talepleri uygulamaya koymayı reddettiğini hatırlattı.

Scott, Genel Kuruldaki değerlendirmesinde, “Antisemitizm nerede ortaya çıkarsa çıksın onunla mücadele etmeliyiz; ancak bunu koruma altındaki ifade özgürlüğünü cezalandırarak ya da bir öğrencinin görüşünü üniversite politikasıyla bir tutarak yapmamalıyız” ifadelerini kullandı.

BDS hareketine karşı olan New Yorklu Demokrat Milletvekili Jerrold Nadler de tasarıya aleyhte oy verdi. Nadler, katıldığı görüşleri korumanın tek yolunun katılmadığı görüşlerin de ifade edilmesini savunmaktan geçtiğini kaydetti.

Liberal Yahudi kuruluşu J Street de yasa teklifine karşı çıkan aktörler arasında yer aldı. Kuruluş, düzenlemenin İsrail yönetimi ile işgal altındaki Batı Şeria’da bulunan yasa dışı yerleşimlerle bağlantılı şirketlere yönelik boykotları bir tuttuğu uyarısında bulundu.

J Street, tasarının İsrail’i istisnai bir konuma yerleştirdiğini, Yahudi öğrencileri korumaya hiçbir katkı sunmadığını ve antisemitizmle mücadele etmek yerine bu sorunu daha da alevlendirme riski taşıdığını bildirdi. Tasarıya Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC) ise açık destek verdi.

Oylama, öğrenci ve öğretim üyelerinin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına karşı yaklaşık üç yıldır sürdürdüğü protestoların ardından geldi.

Gazze’deki Sağlık Bakanlığının verilerine göre, 7 Ekim 2023 operasyonu ve İsrail’in ardından başlattığı askeri harekat neticesinde düzenlenen saldırılarda 73 binden fazla Filistinli yaşamını yitirdi, bölgedeki üniversiteler, okullar ve sivil altyapının büyük bölümü yerle bir edildi.

Üniversite yerleşkelerinde kurulan çadır kamplarında katliama son verilmesi ve üniversitelerin işgal ile savaştan kâr sağlayan şirketlerle olan mali yatırımlarını geri çekmesi talep ediliyordu.

Washington yönetimi ve müttefikleri söz konusu protestoları sıklıkla antisemitizm olarak niteledi. Trump yönetimi ise üniversiteleri çeşitli soruşturmalarla ve federal fonları dondurma tehditleriyle hedef aldı.

Kasım ayındaki ara seçimleri ve Trump’ın görev süresinin son iki yılında Kongre’deki çoğunluğu korumayı hedefleyen Temsilciler Meclisi Cumhuriyetçileri, Gazze’deki kitlesel ölümler arttıkça İsrail’e yönelik eleştirilerini artıran Demokratlar arasındaki görüş ayrılıklarını derinleştirmek için bu konuyu gündemde tutuyor.

Temmuz ayında, Gazze’deki harekatın soykırım boyutuna ulaştığı yönündeki suçlamalar eşliğinde, Temsilciler Meclisindeki 100’den fazla Demokrat vekil ABD’nin müttefiki olan İsrail’e yönelik bazı askeri yardımların kesilmesini öngören bir girişime destek vermişti.

Eleştirmenler, son yasa tasarısının 30’dan fazla ABD eyaletinde daha önce kabul edilen ve kamu yüklenicileri ile kamu kurumlarını İsrail’i boykot etmeyeceklerine dair taahhütte bulunmaya zorlayan BDS karşıtı yasal sürecin bir devamı olduğunu savunuyor.

İfade özgürlüğü savunucuları, bu eyalet yasalarının Anayasa’nın Birinci Ek Maddesi ile çeliştiğini uzun süredir dile getiriyor.

Temsilciler Meclisinde kabul edilen düzenleme ise bu baskıyı federal düzeydeki tüm öğrenci mali yardım sistemine genişletmeyi amaçlıyor.

ABD’de hiçbir üniversitenin resmi olarak BDS kararı almamasına karşın yasa teklifi, işgal altındaki Filistin topraklarında faaliyet gösteren kuruluşlar da dahil olmak üzere, İsrail yönetimiyle araya konacak sınırlı ticari veya akademik mesafeyi dahi federal fonların kesilme gerekçesi haline getiriyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English