Diplomasi
Büyükelçi Barrack: İsrail’in yapabileceği en akıllıca şey Türkiye’yi kucaklamaktır

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Antalya Diplomasi Forumu’nda yaptığı açıklamada, ABD yönetiminin yeni Ortadoğu yaklaşımını ve bölgesel gelişmeleri değerlendirdi. İsrail’in Gazze ve Suriye politikalarını ele alan Barrack, ateşkes süreçlerinde diplomatik tıkanıklıklara değinerek, Türkiye’nin bölgedeki arabulucu ve kilit rolüne dikkat çekti.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Antalya Diplomasi Forumu marjında düzenlenen panelde konuştu.
Enerji bağımsızlığını kazanmış bir Amerika bulunduğunu ve bu Amerika’nın Ortadoğu’ya, “Sizi seviyoruz, yanınızdayız ama artık yeni bir doktrinimiz var” dediğini aktardı.
Bu yeni doktrinin adının “Donroe Doktrini” olduğunu ifade eden Barrack, Donroe Doktrini’nin “Önce Amerika” dediğini kaydetti.
“Önce Amerika” kavramının ne anlama geldiğine değinen Barrack, bunun, Batı Yarımküre için endişelendikleri anlamına geldiğini dile getirdi. Herkesin acı ve huzursuzluk hissettiğini belirten Barrack, “Çok taraflı örgütleri unutun” diyen bir yönetime sahip olduklarını söyledi. Barrack, “Çok taraflı kelimesini heceleyemeyen bir patronum var” ifadelerini kullandı.
Patronunun liderlerden biriyle kadın veya erkek fark etmeksizin sorun yaşaması halinde, telefonu açıp onları aradığını ve bir anlaşma yaptığını bildiren Barrack, anlaşamaması durumunda ise gümrük vergisi koyduğunu kaydetti.
Durumun bu olduğunu belirten Barrack, dünyada çok taraflılığın yok olduğu bir ortamda ikili görüşmeler içerisinde bulunduklarını ifade etti. Bunun mesajının ne olduğu sorusunu yönelten Barrack, mesajın, “Her bölge, başının çaresine bakmaya başlasın” olduğunu vurguladı.
Barrack, bunun bir denklik meselesi olduğunu belirterek, “Parayı veren düdüğü çalar” dedi.
Lübnan’da 1938 yılından bu yana nüfus sayımı yapılmadığını hatırlatan Barrack, bir nüfus sayımı yapıldığını ve Şiiler bağlamında değerlendirmelerde bulundu.
Barrack, muhtemelen insanların çoğunluğunu oluşturan Filistinli ve Suriyeli mültecilerin Şiilerinin ve Lübnan silahlı kuvvetlerinin çoğunluğunu oluşturan Lübnanlı Sünnilerin, özellikle İsrail’in kendilerini bombaladığı bir dönemde gidip kuzenlerini vurmayacaklarını dile getirdi.
Barrack, bu durumun, Hizbullah’ın kendisini İsrail’den korumak için var olması gerektiği gerekçesine yalnızca etkinlik kazandırdığını belirtti. Bu sorunun yanıtının ne olduğunu soran Barrack, yanıtın temel refah olması gerektiğini kaydetti.
İran gibi egemen bir ulusun bir milis gücünü desteklediği durumlarda, o milis gücünün öldürülerek ortadan kaldırılamayacağını ifade eden Barrack, bunun her ülkede aynı felsefe olduğunu vurguladı.
Bireyden aileye, kabileden topluma kadar refahla başlanması gerektiğini belirten Barrack, kendi mütevazı görüşünün ve patronunun görüşünün bölgeye bırakılmasının nedeninin bu olduğunu iddia etti.
İbrahim Anlaşmaları’nın nihayetinde bir yanıt olduğunu dile getiren Barrack, Suriye’nin, kendilerinin Türkiye olmasına izin veren Türkiye ile birlikte bir deney olduğunu kaydetti.
Türkiye’nin bu çok karmaşık bölgenin ortasındaki tek gerçek ekonomi olduğunu vurgulayan Barrack, Türkiye’nin insanları, kaynakları ve ordusuyla gerçek bir ulus olduğunu dile getirdi.
NATO’nun en büyük ikinci destekçisi olmasından bahsettiklerini kaydeden Barrack, durumun böyle olduğunu ancak Türkiye’nin aynı zamanda en ilgili ve önemli motorlarından biri konumunda bulunduğunu belirtti.
“Her ihtimale karşı” felsefesine geçildiğinde, denizler hukukunun Portmouth Boğazı’nda çok iyi işlemediğinin söylendiğini aktaran Barrack, aynı zamanda Çanakkale Boğazı’na da sahip olduklarını kaydetti.
İttifakın, bu yakınlaşan bakış açılarının nasıl birleştirileceğini sorduğunu belirten Barrack, bunun refah olması gerektiğini ve bireyin daha iyi durumda olacağı bir çıkar uyumu olması gerektiğini ifade etti. Din konusunda bakış açılarının verileceğine değinen Barrack, herkesin kendi dinini ve kendi bakış açısını yaşamasına izin verilmesi gerektiğini söyleyerek, bunun şu anda gerçekleşmediğini kaydetti.
Bunun dünyanın şu anki durumunun bir göstergesi olduğunu belirten Barrack, maalesef ABD’de de insanların ülkenin Hıristiyan kimliği olması gerektiğine inandıkları şey ile diğer azınlık dinleri arasında bir bölünme yaşandığını dile getirdi.
Savaş döngüsü tarif edilirken tek yanıtın diplomasi olduğunun bilindiğini ifade eden moderatör, savaşın yalnızca daha fazla savaşa yol açtığı yönündeki ifadeleri takdir ettiğini belirtti.
Bölgede uzun yıllardır, özellikle de güçlü ve istikrarlı bir ekonomi olan Türkiye ile İsrail arasında daha iyi ticari ilişkilerden birinin bulunduğunu hatırlatan moderatör, bu ilişkinin en hafif tabirle önemli ölçüde gerilediğini kaydetti.
İsrail’in şu anda kılıç şakırdattığını söyleyen moderatör, bunun ne amaca hizmet ettiğini sorarak Barrack’tan bu konuda bir görüşü varsa açıklamasını istedi.
Türkiye’nin bir şekilde yeni İran olduğunun söylendiğini ve İsrail’in İran’a yaklaşımının nasıl olduğunun görüldüğünü belirten moderatör, bunun yeni bir çatışma döngüsü mü olacağını yoksa diplomasinin en azından bu ilişkiyi daha iyi yönetip yönetemeyeceğini sordu.
“Bu bölge yalnızca tek bir şeye, güce saygı duyuyor”
Bunun kendi kişisel görüşü olduğunu ve büyük saygı duyduğunu belirten Barrack, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın inanılmaz bir lider olduğunu kaydetti.
Netanyahu’nun ülkesi için en iyisi olduğunu düşündüğü şeyi yaptığını ifade eden Barrack, “Dünyanın bu bölümü yalnızca tek bir şeye saygı duyuyor, güce” dedi.
Güç yansıtılmadığı ve zayıflık yansıtıldığı takdirde hayallerde yaşanacağını belirten Barrack, Suriye’nin bunun harika bir örneği olduğunu söyledi.
Suriye’nin neden işlediği sorusunu yönelten Barrack, “Çünkü geçmişte insanların bakış açılarının ne olduğu konusunda hemfikir olmamış olabileceği, ancak kendilerini bir yere götürdüğünü gördükleri güçlü, kuvvetli ve cesur bir lideriniz var” ifadelerini kullandı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da aynı şekilde olduğunu belirten Barrack, iki lider arasındaki söylemin kendisine göre yalnızca söylemden ibaret olduğunu kaydetti.
Tel Aviv’de uyanıp gazete okunduğunda gazetede Viyana’dan Maldivler’e uzanan bir “Osmanlı İmparatorluğu 2.0” şeması görüldüğünü aktaran Barrack, bunun İsrail’in Türkiye’nin ne olması gerektiğine dair sunduğu görüş olduğunu belirtti.
İstanbul’da uyanıp gazete okunduğunda ise Viyana’dan Maldivler’e uzanan “Büyük İsrail”in görüldüğünü dile getiren Barrack, herkesin fetih peşinde olduğu veya fethettiği fikrinin bu arada gerçekleşebileceğini söyledi.
Ticaret savaşları düşünüldüğünde, Hürmüz Boğazı’nın unutulmasını isteyen Barrack, enerji konusuna değindi. Enerji dünyasının artık bu malzemeleri gemilere koymanın en ucuz ve en esnek yol olduğunu söylemediğini belirten Barrack, bir sorun yaşandığında geminin taşınabildiği için bunun doğru olduğunu kaydetti.
Bombalanma durumu olduğunda geminin Arap Körfezi’nden Endonezya’ya taşınabileceğini ifade eden Barrack, boru hattıyla bunun yapılamayacağını ve boru hatlarının kapasitelerinin yalnızca yüzde 30 oranında kullanılmasının nedeninin bu olduğunu vurguladı. Artık üretimin değil, güvenliğin söz konusu olduğunu belirten Barrack, “tam zamanında” yaklaşımının yerini “her ihtimale karşı” yaklaşımına bıraktığını kaydetti.
Her ihtimale karşı her şeyin, fiber optiklerin Türkiye üzerinden geldiğini söyleyen Barrack, Azerbaycan ve Ermenistan hakkında konuştuklarını hatırlattı.
Bu geçidin ne olabileceğini soran Barrack, petrolün, gazın, bilginin, verinin ve malzemelerin artık nereye ve nasıl aktığını sorguladı. İsrail’in Abu Dabi ile hizalandığı veya Suudi Arabistan’ın İsrail ile hizalanabileceği gibi, İsrail’in Türkiye ile hizalandığını belirten Barrack, İsrail halkının refahı için yanıtın bu olduğunu dile getirdi.
Bu söylemin ortadan kalkacağını düşündüğünü ifade eden Barrack, Türkiye’nin bulaşılacak bir ülke olmadığını söyledi.
Körfez’in ele alınabileceğini ve Körfez ülkelerinin çok iyi durumda olduğunu belirten Barrack, bu yararlı monarşilerin işe yaradığını kaydetti. Bölgeye bakıldığında, anti-demokratik olduğu için eleştirileceğini dile getiren Barrack, “İşe yarayan tek şey, bu güçlü liderlik rejimleridir” ifadelerini kullandı.
Bunların “ya müşfik monarşiler ya da monarşik bir cumhuriyet türü” olduğunu söyleyen Barrack, bunun dışındaki Arap Baharı’nın engeller içinde solup gittiğini belirtti.
Demokrasi pelerini giyen veya insan hakları için peşinden gidilen ülkelerin başarısız olduğunu kaydeden Barrack, sonuç olarak refahın önemine işaret etti. İsrail’in çıkarlarını Körfez’le ve bu güçlü medeniyetlerle uyumlu hale getirmesi gerektiğini vurgulayan Barrack, Suriye’nin dünyanın en eski medeniyetlerinden biri olduğunu hatırlattı. Suriye’nin yüzyıllar boyunca Yahudiler, Müslümanlar ve Hıristiyanlarla yan yana yaşadığını ve bunun hiçbir zaman sorun olmadığını belirten Barrack, kimsenin Yahudilerle bir sorunu bulunmadığını ifade etti.
Bu konuşmayı İsraillilerle de yaptığını aktaran Barrack, taktiksel olarak ne yaptıklarını anladığını söyledi. Sahada bir çiftçi olduğunu ve patronunun tarlanın sahibi olduğunu dile getiren Barrack, İsraillilerin taktiksel olarak doğru olanı yapıyor olabileceklerini kaydetti.
Ateşkes anlaşmalarına bakıldığında, bugünkü ateşkes anlaşmasının bir ateşkes olduğunu söylediğini aktaran Barrack, “Ancak biz İsrail olarak, kendi kararımıza göre saldırıya uğradığımızı düşünürsek hariç” dendiğini belirtti.
Bunun bir ateşkes olup olmadığını soran Barrack, bunun 2024 anlaşmasında yer aldığını, Başkan Biden’a tüm saygısını sunarak onların bir mekanizmayla anlaşmaya vardıklarını kaydetti.
UNIFIL’in 40 yıldır Lübnan’da olduğunu hatırlatan Barrack, UNIFIL ile 10 milyar dolar harcadıklarını, ancak onların tek bir el ateş etmediklerini ve savaşı durdurmadıklarını vurguladı. Savaşın anlaşma sağlandıktan beş gün sonra başladığını belirten Barrack, bunun nedeninin İsrail’in Biden yönetimiyle yaptığı yan anlaşma olduğunu söyledi.
Bu anlaşmanın, kendi kararlarına göre egemenliklerinin etkilendiğini düşünmeleri halinde, istediklerini yapmakta bu anlaşmadan bağımsız olduklarını söylediğini aktaran Barrack, şu an nerede olduklarını sordu.
Yanıtın uyum ve refah olması gerektiğini ifade eden Barrack, yanıtın Jared Kushner ve Başkan Trump’ın ilk döneminde icat ettikleri İbrahim Anlaşmaları olduğunu belirtti.
Herkesin fikrine büyük saygı duyarak tüm bunlarla mücadele ettikten sonra dürüst olmak gerekirse tek yanıtın bu olduğunu dile getiren Barrack, aksi takdirde bir “evet, sonra” durumu içinde yaşayacaklarını kaydetti.
Herkesin faydasına olacak refaha ulaşmak için istikrara ihtiyaç duyulduğunu belirten moderatör, Türkiye’de olduklarını ve Gazze’nin Türkiye’nin kalbine çok yakın bir konu olduğunun çok iyi bilindiğini kaydetti.
Önerilen bir uluslararası istikrar gücü bulunduğunu ve ortada görünürde bir ateşkes olması gerektiğini söyleyen moderatör, bölgeden bildiren birçok gazeteciden ateşkesin uygulanmadığının bilindiğini ifade etti.
Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uluslararası bir istikrar gücü kurulmasını öngördüğünü hatırlatan moderatör, bunun Gazze’yi yeniden istikrara kavuşturup kavuşturamayacağını sordu. İsrail’in buna hayır dediğini belirten moderatör, ABD’nin bu konudaki duruşunun nerede olması gerektiğini ifade etti. Moderatör, Türkiye’nin katılmaya ve yapmak istediği gibi Gazze’yi istikrara kavuşturup Gazze halkını koruma konusunda liderliği almaya istekli olması durumunda sorunun ne olduğunu sordu.
“İsrail’in yapabileceği en akıllıca şey Türkiye’yi kucaklamaktır”
ABD’nin nerede durduğunu söyleyemeyeceğini belirten Barrack, patronunu telefona bağlayabileceğini ve onun nerede durulacağını söyleyebileceğini ifade etti.
Kendi kişisel fikrinin ne olduğunu aktarabileceğini dile getiren Barrack, “İsrail’in yapabileceği en akıllıca şey, Türkiye’yi o foruma girmesi için teşvik etmek ve kucaklamaktır” şeklinde konuştu.
Bunun nedeninin sorulduğunu belirten Barrack, ABD’nin Gazze’ye müdahalesinde yaşanan en iyi şeylerden birinin Türkiye’nin Hamas’ı “yabancı terör örgütü” ilan etmemesiyle aynı nedenden kaynaklandığını kaydetti.
Türkiye’nin ve Katar’ın on yıldır bunun için eleştirildiğini hatırlatan Barrack, konuşulacak aracıların kimler olduğunu sordu. Geçerli savaşçılarla ilgili bir konuşma yapıldığını belirten Barrack, ABD’nin İran’da askeri gücü olup olmadığını sordu ve şüphesiz olduğunu söyledi.
Başkan’ın savaşı kazandığını söylediğinde haklı olup olmadığını soran Barrack, “Yüzde bin” yanıtını verdi. Hava, deniz ve kara hakimiyetine sahip olduklarını vurgulayan Barrack, “Sahip olmadığımız şey insanların kalpleri ve ruhları, ancak bu bağlamda mutlak hakimiyetimiz var” dedi.
Bu parçalar arasında ilerlerken konuşma yeteneğine sahip olduklarını belirten Barrack, Hamas’a müdahale edip konuşabilecekleri sadece iki yer bulunduğunu ve bunlardan birinin Katar, diğerinin ise Türkiye olduğunu kaydetti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ekibine büyük bir iltifat olarak, pazar sabahı saat 10’da, barış anlaşması ve Şarm El-Şeyh anlaşması yapılmadan önce anlaşması gereken iki Hamas lideri bulunduğunu aktardı.
Başkan Trump’ın sabah 10.50’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayarak, müdahale etmelerine ihtiyaçları olduğunu söylediğini bildirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hakan Fidan ve İbrahim Kalın’ın o öğleden sonrasını harcadıklarını ve o iki Hamas liderini getirdiklerini belirten Barrack, Türkiye’nin Hamas’ın yabancı bir hizmet örgütü olduğu konusunda kendileriyle hemfikir olması durumunda bunun asla gerçekleşemeyeceğini vurguladı.
Böyle bir durumda onların dışlanması gerektiğini söyleyen Barrack, Türkiye’nin o ortama davet edilmesi halinde şu an yaşanan vahşet ve ihlallerden kaçınılmasına yardımcı olabileceklerini dile getirdi. Türkiye’nin dili konuşabildiğini belirten Barrack, İsrail konusunda tutarlı olduğu kişisel fikrinin kapsayıcılığın tek yanıt olduğu yönünde bulunduğunu kaydetti.
Dışlamanın kısa vadeli ve taktiksel olduğunu ifade eden Barrack, stratejik olarak ne olacağını sordu. Dünyanın antisemitik olmadığını ve hep birlikte büyüdüklerini belirten Barrack, kendisinin çok Yahudi bir mahallede Lübnanlı bir Katolik olarak büyüdüğünü söyledi.
Herkesin Yahudilerle iş yaptığını ve misyonun bu olmadığını kaydeden Barrack, Siyonizmin tanımına ilişkin bir soru olduğunu ifade etti.
Aşkenazların stratejik geleceğinin sert olduğunu belirten Barrack, bunun tutarlı bir mesaj olduğunu bildirdi. Türkiye’nin gerçeğe uyum konusunda buna yardımcı olabileceğini dile getiren Barrack, 7 Ekim’den önce ticarette hala fazla verildiğini ve tarafların birbirleriyle iş yapmaya devam ettiğini kaydetti. Bunun sadece söylem olduğunu ve bu korkunç söylemi çözmenin bir yolunun bulunması gerektiğini ifade etti.
Suriye’nin kelimenin tam anlamıyla sıfır kez İsrail’e misilleme yaptığını, ancak Suriye’nin istekliliğine rağmen hala bir anlaşma olmadığını belirten bir izleyici, bu yaklaşım karşısında bir tarafın hiç ilgilenmemesi halinde barışın nasıl sağlanabileceğini sordu.
“Saldırmazlık anlaşması ve normalleşmeye sanılandan daha erken gelinecek”
Bunun harika bir soru olduğunu belirten Barrack, 8 Aralık’tan itibaren ele alındığında El Şarra rejimi altındaki Suriye’nin İsrail’e tek bir el bile ateş etmediğini, aksine tam tersinin yaşandığını kaydetti.
Cumhurbaşkanı El Şarra’nın defalarca İsrail’le hiçbir sorunları olmadığını, İsrail’le düşmanca bir sorun yaşamak istemediklerini, İsrail’le savaş halinde olmak istemediklerini, saldırmazlık anlaşması ve normalleşme yönünde çalışmak istediklerini söylediğini aktardı.
İsrail’in, güney İsrail’deki ve Suriye sınırındaki Dürzilerin aslında İsrail’in kuzenleri olduğu görüşünü benimsediğini belirten Barrack, Dürzilerin tarihinin bir başka eziyetli konu olduğunu dile getirdi.
Rejimin başlangıcında çok zor olan El Süveyda olaylarının, İsraillilerin Dürzi olan yeni bulunmuş İsrailli kuzenlerini korumak için sınırı geçmelerine yol açtığını kaydetti.
Netanyahu’nun 7 Ekim’den sonra her şeyin değiştiği yönündeki tüm sözlerinde çok net olduğunu ifade eden Barrack, Netanyahu’nun sınırları, 67 sınır hattını, 74 sınır hattını veya 8 Aralık hattını umursamadığını belirtti.
Suriye’nin bu savaşa girmeyerek parlak bir hamle yaptığını vurgulayan Barrack, bu nedenle sızmaların sürekli olduğunu ve İsrail’in her konvoy gördüğünde bu hatları geçtiğini dile getirdi.
İki taraf arasında, sakin bir bariyer yaratmak için Suriye askeri kurumuna, iç orduya ve dış orduya güvenip güvenemeyecekleri konusunda hala güven bulunmadığını belirten Barrack, kendi görüşlerine göre Suriye’nin İsrail’e karşı düşmanca davranmayarak zekice hareket ettiğini kaydetti. Bunun hiçbir amacı olmadığını söyleyen Barrack, Suriye’nin defalarca konuşmaya hazır olduklarını belirttiğini aktardı.
Başkan adına Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani ile Başbakan Netanyahu’yu temsilen Ron Dermer arasında gerçekleşen beş görüşmeyi yönetme ayrıcalığına sahip olduğunu dile getiren Barrack, çok yaklaştıklarını ancak sürecin buharlaştığını bildirdi. Bir füzyon kurduklarını ve hala görüşmeler yaptıklarını aktaran Barrack, “Suriyeliler müthiş bir sabır gösterdi” dedi.
Tüm bu durumlarda beş sınırda ve iki denizde beş ülkeyle uğraştıklarını belirten Barrack, aynı zamanda bir savaşın sürdüğünü hatırlattı.
Bu görüşmelerden çıkış zamanının geldiğini ve oraya ulaşacaklarını söyleyen Barrack, saldırmazlık ve normalleşme aşamasına sanılandan daha erken gelineceğine inandığını sözlerine ekledi.
Diplomasi
Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.
Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.
Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.
İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.
Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.
Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.
Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.
Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.
İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.
Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.
Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.
Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.
İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.
Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.
Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.
Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.
İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.
2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.
Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.
Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.
Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.
Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.
Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.
Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.
Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.
İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.
İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.
Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.
İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.
Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.
Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.
Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.
Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.
Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.
Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.
Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.
Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.
Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.
Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.
Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.
Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.
İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.
Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.
Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.
Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.
Diplomasi
G20 ticaret bakanları açıklamasına tek itiraz Çin’den geldi

G20 ticaret yetkilileri bu hafta Milwaukee’de bir araya geldi ve küresel çelik arz fazlasıyla mücadeleye yönelik yeni bir anlaşma duyurdu.
“Milwaukee Çerçevesi”, ülkeleri piyasayı bozan sübvansiyonları kısıtlamaya ve çelik ithalatı ile ticaretin kuralları dışına çıkarılmasının izlenmesini artırmaya çağırıyor.
Ayrıca, olası gümrük vergileri de dahil olmak üzere, kapasite fazlasına karşı “kanıta dayalı önlemleri” destekliyor.
Bu anlaşma, Eylül ayında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısında varılan daha geniş kapsamlı bir mutabakatın ardından geldi.
Toplantıda ABD ve diğer neredeyse tüm G20 ekonomileri, büyük ve kalıcı ticaret dengesizliklerinin diğer ülkelere zarar verebileceği konusunda mutabık kaldı.
Büyük ticaret fazlası olan ülkelerden, büyüme için ihracata aşırı bağımlı hale getiren politikalarını gözden geçirmelerini isteyen bir bildirgeyi imzaladılar.
Çin, bu bildirgeye itiraz eden tek G20 üyesi oldu.
Axios’a göre giderek daha fazla ülke, Donald Trump’ın küresel ticaretteki sorunlara ilişkin argümanının temel bir unsurunu benimsiyor. Üstelik bu durum, Trump’ın uyguladığı gümrük vergilerinin dünya ekonomisini sarsmasına rağmen gerçekleşiyor.
On yıllardır hükümetler, aşırı çelik üretimi de dahil olmak üzere küresel ticaretteki dengesizlikler konusunda uyarıda bulunuyorlar.
Değişen şey ise, yerli sanayilere verilen zararı kabul etme ve onları koruma konusundaki istek.
ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, konferansın aralarında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çoğu ülke bu küresel sorunlara katılıyor, insanlar teşhise katılıyor fakat harekete geçmekten çekiniyorlar,” dedi.
Greer’e göre Milwaukee anlaşmasının “2015 yılında gerçekleşmesi” mümkün değildi.
Greer şöyle konuştu:
“Diğer tüm ülkeler, ABD pazarına erişimlerini sürdürmek istiyorlarsa uluslararası sistemi yeniden düzenlememiz gerektiğini biliyorlar. Yaratıcı fikirler, yeni yapılar ve tutarlı planlar ortaya koydukça, onlar da bu sürece katılıyorlar.”
AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, salı günü Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezinde Greer ve imalat sektöründen CEO’larla düzenlenen yuvarlak masa toplantısında, yönetimin kapasite fazlası konusuna odaklanmasını olumlu karşıladı.
Greer, “Ticaret komiseri ve diğerleri de dahil olmak üzere Avrupa’daki pek çok kişinin bu konu hakkında oldukça net bir görüşe sahip olduğunu düşünüyorum… Onlar, bizim 10 yıl önce atmaya başladığımız bazı adımları atmaya başlıyorlar,” dedi ve Avrupa’nın kendisinin de küresel kapasite fazlasına katkıda bulunduğuna inandığını ekledi.
ABD’nin ticaret ortakları, Washington ile birlikte çözmeye çalıştıkları bazı sorunları hedef alan gümrük vergileriyle ya da bu vergilerin uygulanma olasılığıyla karşı karşıya kalıyor.
Kanada’nın ABD’ye yaptığı çelik ihracatının çoğu %50’lik bir gümrük vergisiyle karşı karşıya.
Ülkenin ticaret yetkililerinden biri Milwaukee’ye vardığında, belirli Kanadalı ürünlere yönelik bir ithalat yasağı yürürlüğe girdi.
Greer ayrıca 16 ekonomideki kapasite fazlası ve üretimi de soruşturuyor ve bu soruşturmalar nihayetinde yeni gümrük vergilerinin önünü açabilir.
Greer, yuvarlak masa toplantısındaki gerginliği kabul ederek, ABD ile ticaret ortakları arasında anlaşmazlıklar olabileceğini ama yine de başka yerlerdeki üretim fazlası konusunda ortak endişeleri paylaştıklarını belirtti.
Dış ticaret bakanları dün öğleden sonra, Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezine 1,5 mil (yaklaşık 2,4 km) uzunluğundaki bir yolculuk için otobüslere bindi ve burada fabrika tesisini gezdi.
Bu “saha gezisi”, Trump yönetiminin teşvik etmek istediği türden ileri düzey yerli üretimi sergilemeyi amaçlıyordu.
Rockwell, bakanlara gezi için çelik burunlu spor ayakkabılar hediye etti (bu ayakkabılar Vietnam’da üretilmişti).
Fabrikalarda kullanılan otomasyon teknolojisi üreten Rockwell, ABD’deki tesislerine, insan kaynağına ve teknolojiye 2 milyar dolarlık yatırım yapıyor.
Fakat gümrük vergileri de bu üreticinin maliyetlerini artırıyor. Rockwell, yaz aylarında yatırımcılara bazı müşterilerinin projelerini ertelediğini bildirdi.
CEO Blake Moret, şirketin kazanç açıklamasında, “Gümrük vergileri ve enflasyon açısından bu kadar dalgalı bir ortamda, müşteriler iş planlarının maliyet tarafının sağlam olduğundan emin olmak istiyorlar,” dedi.
Diplomasi
Tayvan, Xi-Trump zirvesinin ardından gelen F-16V teslimatını memnuniyetle karşıladı

Tayvan, ayrı bir milyarlarca dolarlık silah paketine ilişkin ABD başkanlığı tarafından getirilen askıya alma kararına rağmen, uzun süredir ertelenen iki adet F-16V savaş uçağının teslimatını, ABD’nin askeri desteğinin devam ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirdi.
Cuma günü doğudaki Taitung ilçesindeki Chihhang Hava Üssü’ne ulaşan iki tek kişilik uçak, 1997 yılında orijinal F-16A/B filosunun teslimatlarının başlamasından bu yana adanın aldığı ilk yeni F-16’lar.
Önceki versiyonlarla karşılaştırıldığında, F-16V konfigürasyonu Northrop Grumman APG-83 aktif elektronik taramalı dizi radarını, güncellenmiş aviyonik sistemleri ve geliştirilmiş hedef tespit ve izleme yeteneklerini içermektedir.
Bu iki uçak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk görev dönemi sırasında, Ağustos 2019’da Washington tarafından onaylanan 247,2 milyar NT$ (7,76 milyar ABD doları) tutarındaki 66 adet F-16V satışının bir parçası.
İki uçağın, geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD’ye yaptığı devlet ziyaretinden yaklaşık bir ay önce, ağustos ayı sonunda Tayvan’a ulaşması bekleniyordu. Ne Taipei ne de Washington, gecikmeyle ilgili kamuoyuna bir açıklama yapmadı.
Kongre’nin gayri resmi incelemesinden geçen, Taipei’ye yönelik yaklaşık 14 milyar ABD doları değerindeki ayrı bir silah paketi ise başkanın onayı beklenirken askıda kalmaya devam ediyor.
Trump’ın Xi’yi sıcak bir şekilde karşılamasının adada bir miktar belirsizliğe yol açmasının ardından, cuma günkü teslimat Tayvan’ın iktidar partisi Demokratik İlerleme Partisi (DPP) tarafından memnuniyetle karşılandı.
Tayvanlı lider William Lai Ching-te, Tayvan’ın kendini savunmasına yönelik “uzun vadeli desteği” ve iki taraf arasındaki güvenlik işbirliğini derinleştirmeye devam ettiği için Washington’a teşekkür etti. Ayrıca, bu teslimatı bölgesel istikrarla ilişkilendirerek, bunun ABD’nin “güvenliği ilerletmek için Tayvan dahil Hint-Pasifik ortaklarıyla birlikte çalışma” taahhüdünü gösterdiğini belirtti.
Demokrasi İlerleme Partisi (DPP) milletvekili Chen Kuan-ting de, bu teslimatın zirveden bu yana ABD’nin silah satışlarında “yapısal bir değişiklik” olmadığını gösterdiğini belirtti.
Buna karşılık, muhalefetteki Kuomintang milletvekili Ma Wen-chun, uçakların gelmesinin programdaki gecikmelerden dikkatleri başka yöne çekmemesi gerektiğini belirterek, savunma bakanlığını kalan uçaklar için net bir takvim sunmaya çağırdı. “İkisi geldi; kalan 64’ü de zamanında gelmelidir” dedi.
Tayvan Savunma Bakanlığı başlangıçta 66 savaş uçağının tamamını yıl sonuna kadar teslim almayı umuyordu, ancak program planlanan takvimin çok gerisinde kaldı. Tayvanlı yetkililer, takvimi etkileyen başlıca faktörler arasında üretim hattının yer değiştirmesini ve tedarik zincirindeki aksaklıkları gösterdi.
Savunma Bakanı Wellington Koo Li-hsiung cuma günü, yıl sonuna kadar daha fazla F-16V’nin teslim edileceğini söyledi, ancak kesin bir sayı vermedi.
İlk iki savaş uçağının teslim süreci de beklenmedik bir şekilde uzamıştı.
17 Ağustos’ta ABD anakarasından ayrılan uçaklar, Pasifik’i aşan yolculuklarında havada yakıt ikmali yaparak 21 Ağustos’ta Hawaii’deki Pearl Harbour-Hickam Ortak Üssü’ne ulaştı. Uçakların birkaç gün içinde Tayvan’a doğru yola devam etmeleri bekleniyordu, ancak bunun yerine üssünde neredeyse altı hafta kaldılar.
Tayvanlı medya ve askeri gözlemciler, teknik sorunlar, elverişsiz hava koşulları ve yakıt ikmal uçağının bulunmaması gibi çeşitli olası açıklamalar öne sürdü.
Nedeni açıklanamayan bu gecikme, Tayvan’da Washington’un, Xi’nin ABD’ye yapacağı devlet ziyaretinden kısa bir süre önce siyasi açıdan hassas bir teslimatı önlemek istemiş olabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.
Tayvan’ın United Daily News gazetesi, isimsiz bir kaynağa atıfta bulunarak, bu hafta bir ekipman sorununun uçağın Hawaii’de gecikmesine neden olmasının ardından Washington’un, teslimatın Xi’nin ziyareti etrafında daha fazla karmaşıklığa yol açmasını istemediğini bildirdi.
Ne ABD ne de Tayvanlı yetkililer, teslimatın zamanlamasını Xi’nin Washington ziyaretiyle ilişkilendirdi.
South China Morning Post, Xi’nin Washington ziyaretinden önce, yönetimin Tayvan’a yönelik büyük çaplı yeni silah satışlarını ertelemeyi değerlendirdiğini bildirmiş; kaynaklar, Pekin’in Xi’nin gezisi sırasında yeni anlaşmaların onaylanmamasını sağlamak için Washington’a gizlice baskı uyguladığını belirtmişti.
14 milyar ABD doları tutarındaki silah paketi, bu yılın başlarında zaten askıya alınmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un silah satışlarını değerlendirirken kendi askeri ihtiyaçlarını, üretim kapasitesini ve silah stoklarını yenileme gerekliliğini de göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamıştı.
Geçen hafta Trump ile yapılan zirve sırasında Xi, ABD’nin “Tayvan bağımsızlığına” karşı çıkacağını ve Tayvan meselesini ihtiyatla ele alacağını umduğunu yineledi.
ABD Dışişleri Bakanlığı, zirvenin ardından Tayvan’a yönelik genel ABD politikasının değişmediğini vurgulamaya çalıştı.
Diplomasi6 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Rusya1 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri
Ortadoğu2 hafta önceKörfez ülkeleri, İran ile ilişkilerin “resetlenmesini” istiyor










