Amerika
BYD, “zorla çalıştırma” iddialarının ardından Brezilya’daki taşeronu kovdu

Çinli otomobil üreticisi BYD, yerel işçi yetkililerinin 163 işçiyi “kölelik” benzeri koşullardan kurtardıklarını söylemesinin ardından Brezilya’daki elektrikli araç fabrikasının inşaatında görev alan bir taşeronu işten çektirdiğini açıkladı.
Çin’in Warren Buffett destekli şirketi BYD, hızlı küresel genişleme planlarının bir parçası olarak kuzeydoğu Bahia eyaletindeki eski bir Ford fabrikasını yeniliyor.
Financial Times’ın Brezilyalı yetkililerden aktardığına göre, BYD’nin Çinli taşeronu Jinjiang Construction’da çalışan işçiler, sahadaki yatakhanelerde aşırı kalabalık, şiltesiz yataklar ve yetersiz banyo sağlanması gibi “son derece aşağılayıcı” koşullarla karşı karşıya kaldılar.
Brezilyalı yetkililer ayrıca güvensiz çalışma koşullarının ve uzun çalışma saatlerinin sahada kazalara yol açtığını iddia ediyorlar.
Bunun yanı sıra işçilerin pasaportlarına el konulduğu ve ücretlerinin yüzde 60’ının alıkonulduğuna ilişkin kanıtların da bulunduğu öne sürülüyor.
BYD, Jinjiang ile olan sözleşmesini feshettiğini açıklarken, otomobil üreticisinin bir sözcüsü taşeronun herhangi bir yanlış davranışta bulunmadığına dair açıklamalarını sosyal medyada paylaştı.
Camaçari’deki fabrikada yapılan denetimler, Çalışma Bakanlığı, Kamu Çalışma Savcılığı, Federal Kamu Savcısı ve polis güçlerini içeren çok kurumlu bir görev gücü tarafından gerçekleştirildi.
Çalışma müfettişi Liane Durão, Jinjiang’ın inşaat işçilerini, uzman teknik destek sağlamak üzere işe alındıklarını söyleyerek Brezilya’ya düzensiz bir şekilde getirdiğinin anlaşıldığını söyledi.
Durão, “Çok ciddi bir durumla karşılaştığımız için diğer taşeronlarla ilgili soruşturmayı sürdürüyoruz,” diye ekledi.
BYD’nin yerel Brezilya ofisi, şirketin “Brezilya yasalarına ve insan onuruna saygısızlığa karşı sıfır toleransı” olduğunu ileri sürdü. BYD, “Sonuç olarak şirket, inşaat işinin bir kısmı için yüklenici ile olan sözleşmesini derhal feshetmeye karar verdi ve diğer uygun önlemleri değerlendiriyor,” diye ekledi.
Diğer alt yükleniciler şantiyede çalışmaya devam ediyor. Jinjiang, sosyal medya platformu Weibo’da Çince yaptığı açıklamada, çalışanlarının “köleleştirildiği” veya “kurtarıldığı” iddialarının “gerçeklerle tamamen tutarsız” olduğunu söyledi.
Merkezi Çin’in güneybatısındaki Sichuan’da bulunan Jinjiang, kültürel farklılıkların, çeviri ve yorumlama hatalarının Brezilya’nın resmi açıklamalarında “yanlışlıklara” yol açtığını da sözlerine ekledi.
BYD’nin halkla ilişkiler müdürü Li Yunfei de paylaşımda bulunarak “bazı yabancı güçlerin” Çin markalarını karaladığını ve “Çin-Brezilya dostluğunu baltalamak” için Çin’e iftira attığını ileri sürdü.
BYD, işçilerin istismar edildiği iddiasıyla ilgili diğer sorulara yanıt vermedi.
Çinli yüksek teknoloji üreticileri dış ülkelerde giderek daha fazla fabrika kuruyor. HSBC, Çinli şirketlerin yıllık denizaşırı elektrikli araç satışlarının 2023’teki 424.000’den 2030’a kadar 4 milyona çıkacağını ve bu araçların yaklaşık yarısının Çin dışında üretileceğini tahmin ediyor.
Amerika
Bazı Kongre üyeleri Suudi nükleer anlaşmasından rahatsız

Her iki partiden bazı Kongre üyeleri, Suudi Arabistan ile yeni imzalanan ABD nükleer anlaşmasının Orta Doğu’da bir silahlanma yarışını tetikleyebileceği uyarısında bulunuyor.
Anlaşma, İran ile savaş başlamadan önce başlayan bir sürecin sonucu olsa da, Suudi Arabistan’ı eleştiren Senato Dış İlişkiler Komitesi üyesi Demokrat Senatör Chris Murphy, anlaşmanın şu anda duyurulmasının çatışmalar üzerinde anında bir etki yaratacağını savundu.
Murphy, “Riyad’da olan her şeyin Tahran’da bir yankısı olur. ABD’nin Suudi Arabistan’a bu anlaşmayı vermekte isteksiz olmasının nedenlerinden biri, bunun İran’ı nükleer silaha bir adım daha yaklaştıracağını bilmemizdi ve bu durum bugün de geçerli,” dedi.
Cumhuriyetçi Senatör John Kennedy ise, Suudi Arabistan’ın gelecekte nükleer zenginleştirme yapma olasılığının bile bölgedeki ve ötesindeki dengeyi hızla değiştirebileceğini belirtti.
Kennedy, “Orta Doğu, Japonya ve Güney Kore’de nükleer silahların yayılmasından endişe duyuyorum,” dedi.
Trump yönetimi Suudi Arabistan ile yapılan anlaşmaya halihazırda taahhüt vermiş durumda olduğundan, anlaşmayı reddetme yetkisi artık Kongre’ye geçiyor.
Fakat anlaşmayı engellemek zorlu bir mücadele olacak, zira üyelerin her iki mecliste de veto edilemeyecek üçte iki çoğunluğa ulaşması gerekecek.
Çarşamba günü açıklanan 30 yıllık anlaşma, özel Amerikan nükleer şirketlerinin Suudi pazarına ihracat yapmasına izin veriyor ve Amerikan güvenlik önlemleri için bir çerçeve oluşturuyor.
Anlaşma, Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştireceğini garanti etmese de ve bu tür faaliyetlerin gerçekleşmesi muhtemelen en az on yıl sürse de, Kongre üyeleri bu ilk taahhüdün bile domino etkisi yaratabileceğini savunuyor.
Senato Dış İlişkiler Komitesi üyesi Cumhuriyetçi Senatör John Barrasso, bu durumun ABD’nin İran’ı uranyum zenginleştirmeyi tamamen durdurmaya ikna etme çabalarını daha da zorlaştırabileceğinden endişe duyduğunu dile getirdi.
Barrasso, “Bunun yol açabileceği sonuçlar nedeniyle Orta Doğu’daki nükleer silahların yayılmasından büyük endişe duyuyorum,” dedi.
ABD ve Suudi Arabistan, yaklaşık yirmi yıldır ABD’nin Riyad’ın sivil nükleer programının geliştirilmesine yardımcı olacağı bir anlaşma üzerinde görüşüyorlar.
Konuya yakın iki kaynağa göre, hem Biden hem de Trump yönetimleri başlangıçta bu teklifi Suudi Arabistan’ı İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye ikna etmek için bir teşvik olarak sunmuştu.
Fakat 7 Ekim 2023’te İsrail’e yönelik saldırıların ardından normalleşmenin daha karmaşık hale geldiği netleşince Trump yönetimi iki konuyu birbirinden ayırmaya karar verdi.
Çarşamba günü Filipinler’de seyahat ederken anlaşma hakkında soru sorulan Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bu düzenlemenin nükleer teknolojinin yayılmasına yol açacağına dair endişeleri kabul etmedi.
Rubio, “ABD, nükleer silahların yayılması riskine yol açacak hiçbir ülkeyle herhangi bir anlaşmaya varmayacak,” dedi.
Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmayı duyuran açıklamada, “İçiniz rahat olsun, bu anlaşmalar nükleer güvenlik ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi konusunda en yüksek standartları koruyor,” demişti.
Suudi Arabistan ise yaptığı açıklamada, anlaşmanın “nükleer enerjinin barışçıl kullanımında… nükleer güvenlik, nükleer emniyet ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi konusunda en yüksek uluslararası standartlara uygun olarak” işbirliğini güçlendirmeyi amaçladığını belirtmişti.
ABD, on yıllardır yeni nükleer işbirliği ortaklarının kendi ülkelerinde zenginleştirme yapmasına izin vermekten kaçınmış ve bunun yerine, en belirgin örneği 2009’da Birleşik Arap Emirlikleri ile yapılan anlaşmada olduğu gibi, “altın standart” olarak adlandırılan zenginleştirme yapmama taahhüdünde ısrar etmişti.
Washington’daki endişe, Suudi Arabistan’ın “Ek Protokol” olarak bilinen belgeyi imzalamayı reddetmesine de odaklanıyor.
Bu protokol, BM’nin nükleer denetim kurumu ile yapılan ve denetçilere sadece beyan edilen tesislerin ötesinde, gizli nükleer faaliyetleri tespit etmek için daha geniş erişim hakkı verecek bir düzenleme.
Bu durum ve Suudi Arabistan’ın potansiyel zenginleştirme kabiliyeti, anlaşmayı 2009 BAE anlaşmasıyla belirlenen “altın standart”ın çok gerisinde bırakıyor.
Söz konusu anlaşmada Abu Dabi bu tür denetimleri kabul etmiş ve kendi ülkesinde uranyum zenginleştirme ya da plütonyum yeniden işleme hakkından vazgeçmişti.
Eleştirmenler, her iki taahhüdün de göz ardı edilmesinin, ABD’nin nükleer silahların yayılmasını önlemek için on yıllardır kullandığı şablondan sapma anlamına geldiğini söylüyor.
ABD çarşamba günü, Suudi Arabistan ile ikili bir güvenlik önlemleri anlaşmasına vardığını açıkladı fakat herhangi bir ayrıntı vermedi.
Senatör Ron Johnson (Wisconsin, Cumhuriyetçi), yönetimin geçmişteki nükleer işbirliği anlaşmalarından farklı olarak Riyad’ın uranyum zenginleştirmesine izin verebilecek bir anlaşmaya varmış olmasına şaşırdığını belirtti.
Johnson, “Beni endişelendiren şey, İran’ın veya Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirme potansiyeli. Fakat bunun tamamen kontrol altında tutulabileceğini de öngörebiliyorum,” dedi.
İlk Trump yönetimi döneminde üst düzey bir yetkili olarak ABD’nin Riyad’a nükleer teknoloji satıp satamayacağını araştıran Victoria Coates, anlaşmanın bir risk oluşturduğunu, “fakat bu riskin hafifletilebileceğini” söyledi.
Şu anda muhafazakâr Heritage Vakfı düşünce kuruluşunda görev yapan Coates, “Durumu yakından takip ettiğimiz ve net bir şekilde görebildiğimiz sürece, bence bu alınmaya değer bir risk,” dedi.
Cumhuriyetçi Senatör Mike Rounds, anlaşmanın buna ne ölçüde izin vereceğine bağlı olarak Suudi Arabistan’ın kendi ülkesinde zenginleştirme yapmasına izin verilmesinden rahatsızlık duymayacağını belirtti:
“Bu, uranyumu ne kadar zenginleştirdiklerine bağlı. Eğer yüzde 60 veya daha azsa, bu [sivil amaçlar] için ihtiyaç duyulan miktarın çok üzerindedir. Fakat eğer sadece nükleer santrallerde kullanılabilecek düzeye kadar zenginleştirilmesinden bahsediliyorsa, bununla bir sorunum yok. Birinin bunu yapması gerekiyor ve bunu başkası değil de biz yapmamız daha iyi olur.”
Anlaşma kapsamında, ABD ve Suudi Arabistan, ülkede uranyum zenginleştirilmesinin fizibilitesini ortaklaşa inceleyecek.
Anlaşmaya yakın iki kaynağa göre, eğer bunu kabul edilebilir bulurlarsa, herhangi bir zenginleştirme işlemi, hassas teknolojinin Suudi Arabistan’a aktarılmasını önlemek amacıyla tasarlanmış, “kara kutu” düzenlemesi kapsamında gerçekleştirilecek.
Suudi Arabistan uzun süredir kendi sivil nükleer programını kurmaya çalışıyor. Bazı analistler, Riyad’ın Moskova veya Pekin yerine ABD ile işbirliği yapmasının daha iyi olacağını söylüyor.
Atlantic Council’da görev yapan eski bir istihbarat yetkilisi olan Jonathan Panikoff, “ABD ile anlaşma yapılmamış olsaydı, Riyad’ın neredeyse kesin olarak Çin veya Rusya’ya yöneleceği ve bu ülkelerin anlaşmalarında ABD anlaşmasındaki kısıtlamaların yer almayacağı muhtemeldi. Fakat bu, bu tür bir anlaşmada riskin sıfır olduğu anlamına gelmez,” dedi.
Amerika
Anket: ABD’de Trump seçmeninin İran savaşına desteği geriliyor

Politico’nun yaptığı son anket çalışması, ABD ve İsrail’in İran ile girdiği savaşın artan maliyetleri nedeniyle Donald Trump’a oy veren seçmenlerin savaşa sunduğu destekte belirgin bir düşüş gerçekleştiğini ortaya koydu. Mayıs ayında artan maliyetlere rağmen savaşı destekleyen Trump seçmenlerinin oranı yüzde 50 seviyesindeyken temmuz ayında yüzde 37’ye geriledi.
ABD başkanlık seçiminde Başkan Donald Trump’a destek veren seçmenlerin, ABD-İsrail’in İran ile girdiği savaşa sunduğu destek artan maliyetler neticesinde geriledi.
Yayımlanan son araştırmaya göre MAGA (Make Amerika Great Again / Amerika’yı Yeniden Harika Yap hareketi) seçmeninin savaşa desteğinde 13 puanlık bir düşüş kaydedildi.
Politico tarafından çarşamba günü yayımlanan ankette seçmenlere, ABD’deki maliyetleri artırsa dahi savaşın sürdürülmesi gerekip gerekmediği yöneltildi.
Sonuçlar, Trump’a oy veren seçmenlerin mayıs ayında yüzde 50 olan “maliyetler artsa da savaş sürsün” oranının temmuz ayında yüzde 37 seviyesine indiğini gösterdi.
Bununla birlikte MAGA seçmeninin yaklaşık olarak 5’te 1’i, maliyetlerden bağımsız biçimde ABD’nin savaşı sonlandırması icap ettiğini bildirdi.
Ankete katılan MAGA seçmeninin yüzde 37’si ise savaşın yalnızca ABD’deki maliyetleri artırmaması şartıyla devam etmesi yönünde beyanda bulundu; bu oran mayıs ayına kıyasla yüzde 8’lik bir artışa tekabül etti.
MAGA seçmenlerinin yüzde 57’lik çoğunluğu, çatışmanın benzin fiyatlarında artışa yol açtığı kanaatini paylaştı. Bu yaklaşım, 2024 seçimlerinde eski Başkan Yardımcısı Kamala Harris’e oy verenler dahil olmak üzere diğer tüm seçmen grupları arasında da yaygın bir görüş olarak belirdi.
Araştırma verileri, Trump seçmeninin yüzde 20’sinin benzin fiyatlarının Demokrat bir başkan yönetiminde daha az yükselmiş olacağını düşündüğünü ortaya koydu.
Seçmenlerin yüzde 35’i benzin fiyatlarının Demokrat bir yönetim altında da aynı oranda artacağını savunurken, yüzde 34’lük kesim Beyaz Saray’da bir Demokrat olsaydı fiyatların daha fazla tırmanacağını kaydetti.
İran’daki çatışma süreci ABD kamuoyu nezdinde uzun süredir kabul görmezken, son kamuoyu araştırmaları savaşın toplum genelindeki hoşnutsuzluğunu daha da artırdığını gösterdi.
Geçen hafta The Economist ve YouGov ortaklığıyla yürütülen araştırmada, ABD’lilerin yüzde 46’sının savaşın bugünden itibaren “bir yıl veya daha uzun” süreceğine inandığı tespit edildi.
Katılımcıların diğer yüzde 46’lık kısmı ise çatışmaların “bir aydan uzun ancak bir yıldan az” devam edeceğini açıkladı.
Geçen ay yayımlanan Reuters ve Ipsos anketi, ABD halkının yalnızca yüzde 24’ünün İran ile girilen savaşı harcanan onlarca milyar dolara, hayatını kaybeden ya da yaralanan askeri personele, zarar gören veya imha edilen askeri tesislere ve Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla tetiklenen enerji krizine değdiğini düşündüğünü gösterdi.
İki ülke arasındaki çatışmalar; ABD ve İran’ın nihai bir barış anlaşmasına varmak ile küresel petrol arzının yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı yeniden trafiğe açmak maksadıyla geçici bir anlaşma imzalamasının ardından geçen hafta tekrar şiddetlendi.
ABD Savunma Bakanlığı verilerine göre, çatışmaların yeniden tırmandığı 7 Temmuz tarihinden bu yana düzenlenen İran saldırılarında 4 ABD askeri personeli hayatını kaybetti, 100’e yakın personel ise yaralandı.
Yaşanan son olaylarla birlikte hayatını kaybeden toplam ABD’li sayısı 17’ye ulaştı.
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, salı günü Kongre’deki milletvekillerine yaptığı açıklamada, ABD’nin İran ile savaşa 37,5 milyar dolar harcadığını bildirdi.
Politico araştırması 13-15 Temmuz tarihleri arasında 2 bin 61 katılımcı ile gerçekleştirildi. Çalışmanın hata payı 2,2 yüzdelik puan olarak açıklandı.
Amerika
ICE’tan kaçarken hayatını kaybeden Meksikalının turist vizesi varmış

ICE görevlilerinden kaçarken Florida’da bir tırın altında kalan Meksikalı bir adamın, ABD’de tatil yaptığı ve turist vizesine sahip olduğu açıklandı.
Yetkililerin açıklamasına göre, 28 yaşındaki Juan Jairo Coronilla Durán, 14 Temmuz’da St. Augustine’de yoğun trafiğin olduğu bir yoldan aniden karşıya geçerek bir kamyonun önüne atladı ve hayatını kaybetti.
Teksas ve Maine’de meydana gelen ölümcül silahlı çatışmaların ardından, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) görevlileriyle yaşanan çatışmalarda yaklaşık bir hafta içinde meydana gelen üçüncü ölüm bu olay oldu.
Tarım işçilerini savunan bir grup olan Colectivo Arbol’un kurucusu Isaret Jeffers’e göre, Coronilla Durán, Meksika’nın orta kesimindeki Guanajuato eyaletindeki memleketi San Luis de la Paz’dan, ailesini ve arkadaşlarını ziyaret etmek üzere Atlanta’ya seyahat etmişti.
Jeffers salı günü yaptığı açıklamada, Coronilla Durán’ın plajların tadını çıkarmak için Florida’nın doğu kıyısına gitmeden önce üç hafta boyunca Georgia’da kaldığını söyledi.
ABD yetkilileri adamın kimliğini kamuoyuna açıklamadı fakat bir Meksikalı yetkili adını ve kimliğini doğruladı.
Jeffers, maktulün eşi Yezzika Alamilla’nın kendilerine, kocasının turist vizesiyle ABD’yi ziyaret ettiğini söylediğini aktardı.
İç Güvenlik Bakanlığı, salı günü Coronilla Durán’ın geçerli bir vizesinin olup olmadığına dair yorum talebini içeren bir e-postaya yanıt vermedi.
Coronilla Durán, öldüğü gün sabah saat 7’den önce bir benzin istasyonu otoparkında duran araçtaki dört kişiden biriydi.
Florida Otoyol Devriyesi’nin açıklamasına göre, dört kişi ICE ile İç Güvenlik Bakanlığı Soruşturma Birimi ajanlarıyla karşılaştıkları sırada yaya olarak kaçmaya başladı ve bunlardan biri yoğun trafiğin olduğu bir yolu geçerek bir tırın önüne atladı.
Bu çatışmaya neyin yol açtığı ve araçtaki diğer üç kişinin başına ne geldiği henüz belli değil.
Karayolu Devriyesi ve İç Güvenlik Bakanlığı, devam eden soruşturmayı gerekçe göstererek ek ayrıntılar vermedi.
Jeffers, Alamilla’nın kocasının ölümünden bir gün sonra, Orta Florida’daki tarım işçilerine hukuki danışmanlık ve yardım sağlayan Colectivo Arbol’u aradığını söyledi.
Jeffers, Alamilla’nın “kocasının çok korktuğunu ve bu yüzden kaçtığını düşündüğünü” söyledi.
Meksika’nın Guanajuato eyaletinde göçmenlere yardım ve hareketlilik konularından sorumlu müsteşar Susana Guerra Vallejo, dul eşin verdiği bilgilere göre Coronilla Durán’ın “ABD’de çok kısa bir süredir bulunduğunu ve turist vizesine sahip olduğunu” belirtti.
Guerra Vallejo, Alamilla’nın Florida’daki cenaze evinde kocasının naaşını görebileceğini söyledi.
Guerra Vallejo, Associated Press’e yaptığı açıklamada, Coronilla Durán’ın cenazesinin Orlando’dan ticari bir uçuşla Meksika’ya nakledileceğini belirtti.
Guerra Vallejo, Durán’ın Meksiko’nun yaklaşık 260 kilometre kuzeybatısındaki Guanajuato eyaletinde bulunan bir tarım kasabası olan memleketi San Luis de la Paz’da toprağa verileceğini ekledi.
Jeffers, Coronilla Durán ve Alamilla’nın 7 aylık bir kızı ve 7 yaşında bir oğlu olmak üzere iki çocuğu olduğunu söyledi.
Coronilla Durán’ın ölümü, Başkan Donald Trump’ın geçen yıl başlattığı toplu sınır dışı etme kampanyasından bu yana göçmenlik görevlileriyle yaşanan çatışmalarda meydana gelen en az 10. ölüm.
Meksika hükümeti, ICE gözetiminde veya baskınlar sırasında hayatını kaybeden göçmenlerin ölümlerini olası cezai kovuşturma açısından incelemeleri için ABD’deki eyalet başsavcılarından talepte bulunduğunu açıkladı.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Görüş2 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?












