Dünya Basını
Carl Schmitt çizgisinde ‘siyasal olan’ın dünya siyasetine dönüşü

Çevirmenin notu: Avro sistemindeki gizli devlet tahvili alımlarını deşifre ederek Avrupa Merkez Bankası’nı sarsan ve finans dünyasının karanlık dehlizlerine hakimiyetiyle tanınan maliyeci Daniel Hoffmann; güncel jeopolitik kırılmaları Carl Schmitt’in “dost-düşman” dikotomisi üzerinden okuyarak, neoliberal küreselleşmenin nihayete erdiğini ifade ediyor. Hoffmann, Trump yönetiminin “Mar-a-Lago Mutabakatı” (Miran Planı) aracılığıyla ABD dolarının çöküşünü engellemek ve Çin’in yükselişini durdurmak için dış ticareti açıkça militarize ettiğini; bu süreçte İsrail-İran geriliminin, küresel finans sistemini yeniden yapılandıracak bir “tetikleyici” (trigger) olarak kurgulandığını belirtiyor. Yazara göre, ABD’nin 10 trilyon dolarlık devasa borç sarmalından kurtulmak adına Çin’i “varoluşsal düşman” olarak damgalayıp müttefiklerini (Avrupa ve Asya) bir güvenlik şemsiyesi altına zorlaması, dünyayı yeni ve potansiyel olarak infilak edici bir “istisna haline” sürüklüyor. Hoffmann netice itibarıyla, savunma bütçelerinin artırılması ve bakanlık isimlerinin “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirilmesi gibi sembolik hamlelerin, hegemonik bir “bekâ savaşı”nın retorik altyapısını oluşturduğunu vurguluyor. Politik Spezial dergisinin mart sayısında yayımlanan makale, yazarın ricası üzerine Almanca aslından tercüme edilmiştir, çevirmen notlarıyla birlikte okumanız tavsiye edilir.
Carl Schmitt çizgisinde “siyasal olan”ın dünya siyasetine dönüşü
Mar-a-Lago mutabakatının icrası için bir “tetikleyeci” olarak İran savaşı
Daniel Hoffmann
Politik Spezial
Mart 2026
Çin ile ekonomik rekabetten ekonomik savaşa
Daha İkinci Obama döneminde, Çin’in yükselişine stratejik olarak karşı koymak maksadıyla Asya’ya bir yönelim (Pivot to Asia) mevcuttu. O dönemde patlak veren ve ABD ile Çin arasındaki “kızışmış rekabet”, şimdi İkinci Trump yönetiminde açık bir siyasi meseleye; tam da Carl Schmitt’in kastettiği anlamda “siyasal” bir meseleye dönüşüyor[1]. Tam da şu an “siyasallaşmayı” tecrübe ediyoruz. Biden yönetiminin Rusya’yı, İkinci Trump yönetiminin ise Çin’i fiilen ABD’nin düşmanı ilan etme kararıyla birlikte, “dünya ticaretinin” siyasallaşmasına ve militarize edilmesine; dolayısıyla da hem ideolojik hem de pratik açıdan “neoliberal küreselciliğin” nihayetine tanıklık etmekteyiz.
Bu bağlamda İran-İsrail savaşı, Mar-a-Lago Mutabakatı olarak da bilinen Miran-Trump Planı’nın hayata geçirilmesi için bir tetikleyici vazifesi görecek gibi duruyor. Bu planla hedeflenen, hem ABD doları sisteminin kontrolsüz bir biçimde çöküşünü engellemek hem de Çin’in tahakküm edici bir iktisadi ve askeri güce dönüşerek yükselişinin önünü almaktır.
Carl Schmitt’te “siyasal kavramı”, düşman tespiti ve istisna hali
Carl Schmitt’in o meşhur düsturuna göre: “Egemen, istisna haline karar verendir.”[2] Siyasi birlik (bilhassa da devlet), “istisna hali” üzerinde karar verebilme kudretini haiz olmalıdır. Bu karar mercii, düşmanı tayin etme ve topluluğu muhafaza etme otoritesinin ta kendisidir.
“Siyasal olan”, bir grubun (örneğin bir devletin, ulusun veya topluluğun) kendini bir “düşman” üzerinden, ona tezatla tanımlamasıyla neşet eder. Buradaki düşman, şahsi bir hasım değil; bilakis kişinin kendi mevcudiyetini tehdit eden “kamusal, varoluşsal bir hasımdır”[3]. Düşmanlık bir rekabet yahut münazara değil; doğrudan savaşa kadar tırmanabilecek, kuvveden fiile geçme potansiyeli taşıyan şiddet yüklü bir çatışmadır. Dost-düşman gruplaşması siyasi birliği şekillendirir ve içe dönük bir dayanışma tesis eder.
Carl Schmitt’in 1932’de yayımlanan Siyasal Kavramı adlı eserine göre bu “dost-düşman ayrımı”, siyasal olanı; ahlak, ekonomi veya estetik gibi diğer alanlardan kati surette ayıran o spesifik kriteri oluşturur.
“Dost, düşman ve savaşım kavramları, reel anlamlarını hususiyetle fiziksel öldürmenin reel ihtimaline atıfta bulunmaları ve bu atfı muhafaza etmeleriyle kazanırlar. Savaş düşmanlıktan neşet eder; zira düşmanlık, bir başka varoluşun ontolojik (varlıksal) yadsınmasıdır[4]. Savaş, düşmanlığın yalnızca en uç noktadaki tezahürüdür.”
“On İki Gün Savaşı” ve ikinci raund için elzem savaş gerekçesi
İsrail ve ABD’nin Haziran 2025’te, sözde “On İki Gün Savaşı”nda İran’a yönelik ardı ardına düzenlediği ağır saldırılarla, böylesi bir “başka varoluşun ontolojik yadsınması”, 2026 başlarına kadar uykuya yatacak olan fiili bir savaşa evrildi. Fakat şimdi -beklendiği üzere- Trump’ın Venezuela darbesinin ardından savaş, en çok da İsrail’in resmi baskılarının bir neticesi olarak ikinci raunduna giriyor.
ABD’nin hibrit bir finansal savaş saldırısı ve yabancı ajan ağlarının kışkırtmasıyla İran’da patlak veren şiddetli ayaklanmalar ile bunların İran güvenlik güçlerince baskıcı bir şekilde bastırılması; tıpkı Irak, Libya ve Suriye gibi emsal savaşların arifesinde olduğu gibi, Batı kamuoyu için elzem olan o “ahlaki açıdan meşrulaştırılmış savaş gerekçesini” sunmaktadır.
“Mar-a-Lago Mutabakatı” (Miran Planı) – Dünyanın dost ve düşman olarak ikiye yarılması
Kasım 2024’te Prof. Stephen Miran, küresel ticaret sisteminin yeniden yapılandırılmasına yönelik bir uygulama rehberi sundu; ki bu rehber şimdilerde Trump’ın “Amerika’yı yeniden büyük yapma” teşebbüsü için bir eylem düsturu (Handlungsmaxime) hüviyetine bürünmüş durumda. Miran, ABD dolarının uluslararası rezerv para birimi olmasından ve buna bağlı “Triffin İkilemi”nden kaynaklanan ABD’nin çifte açığını analiz ederek; ABD’nin sınai tabanındaki müteakip bir çöküşün sadece ulusal refahı değil, aynı zamanda ulusal güvenliği de varoluşsal bir tehlikeye atacağını tespit ediyor.*
(Yazarın Notu: Triffin İkilemi, para birimi küresel rezerv para olarak hizmet veren bir ülkenin temel hedef çatışmasını tasvir eder. Bu rolü ifa edebilmek adına, söz konusu para biriminin tüm dünyada devasa miktarlarda bulunabilmesi icap eder. Ne var ki bu durum, kaçınılmaz olarak cari işlemler ve ödemeler dengesi açıklarına yol açar ve bu da nihayetinde para biriminin sürdürülebilirliğine duyulan güveni zedeler.)
Planın misyonu bu bağlamda şudur: Amerika’yı yeniden büyük (ve ihtişamlı) yapmak, Çin’i ise “küçük tutmak”. Bu doğrultuda şu hedefler ilan edilmiştir:
- Devlet iflasının bertaraf edilmesi ve savaşın finanse edilebilirliğinin güvence altına alınması.
- ABD’nin “yeniden sanayileşmesi” yoluyla ABD’nin çifte açığının ortadan kaldırılması.
- Dünyanın geri kalanına, bilhassa Çin, Rusya ve İran’a karşı askeri üstünlüğün temin edilmesi.
Bu hedeflere vasıl olmak için şu yöntemlerin uygulanması ve şu anlatıların örülmesi öngörülmektedir:
- Dost ve düşman ayrımı marifetiyle dış ticaretin “militarize edilmesi”.
- Amerika’nın dünyanın geri kalanı tarafından sömürüldüğü fikri. Diğerlerinin refahı, sırf Pax Americana (Amerikan Barışı) buna müsaade ettiği için mümkündür.
- Dostların gelecekte Pax Americana için bedel ödemesi gerekecektir (yüzde 5’lik “NATO hedefi”); aksi takdirde güvenlik şemsiyesini yitireceklerdir.
- Düşmanlar gümrük vergileri, yaptırımlar vesaire ile “dışarıda” tutulacaktır.
- “Külfet paylaşımı” yoluyla ABD devlet iflasının bertaraf edilmesi.
- Faizsiz ancak Amerikan Merkez Bankası (Fed) nezdinde teminat olarak gösterilebilecek 100 yıllık tahvillerle borç yapılandırmasına gidilmesi.
- Ticaret dengesizliğini telafi etmek maksadıyla “döviz kuru dengesizliklerini” dengeleme aracı olarak gümrük vergilerinin kullanılması.
- Dolarizasyondan çıkan ülkelere yüzde 100 cezai gümrük vergisi uygulanması.
Miran Planı’nın sonuçları ve ortaya çıkardığı meseleler üzerine, plana dair Almancaya çevrilmiş metinde tam olarak şu ifadelere yer verilmektedir:
“Evvela: Dost, düşman ve tarafsız ticaret partneri arasında çok daha keskin bir sınır çekilmesi. Dostlar güvenlik ve ekonomi şemsiyesi altındadır, lakin burada daha güçlü bir külfet paylaşımı söz konusudur. (…) Güvenlik şemsiyesinin dışında kalanlar, kendilerini uluslararası ticarete matuf dostane anlaşmaların ve ABD tüketicisine kolay erişimin de dışında bulacaklardır. Onlara gümrük vergileri ve sair önlemlerle daha yüksek maliyetler dayatılacaktır. Bunun varlık fiyatları üzerinde aşikar tesirleri olacaktır. Saniyen: Güvenlik şemsiyesini, külfet paylaşımı olmaksızın geri çekme tehdidinin bizzat kendisi, potansiyel olarak infilak edici sonuçlar doğuracaktır. (…)”
Kasım 2025’te yayımlanan yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS), bu mülahazaları halihazırda oldukça açık bir biçimde dile getirmektedir. ABD Savunma Bakanlığı’nın adının ABD Savaş Bakanlığı olarak değiştirilmesi de tablonun geri kalanını tamamlıyor.
10 trilyon dolarlık borç meselesi ve Miran Planı’nın bir sonraki safhasının -Çin’in düşman olarak damgalanmasının- başlatılması
ABD hükümeti 2024’ten bu yana, 1 trilyon doları aşan bir meblağ ile faizlere, güvenlik ve ordudan çok daha fazla bütçe ayırmaktadır. Üstelik bu durum, GSYİH’nin yüzde 120’sini aşan bir devlet borcu tablosunda cereyan ediyor. Bu oran, yüzde 90’lık sürdürülebilirlik sınırının fersah fersah ötesindedir.
Trump’ın Elon Musk’ın DOGE tasarruf programını durdurması, bunun yerine savaş bütçesini yüzde 50 oranında artırarak yaklaşık 1,5 trilyon dolara çıkarması ve Rusya ile Çin’in müttefiklerine (Venezuela ve İran dahil) karşı aktif bir eyleme geçmesinin ardından ABD, 2026 yılında yaklaşık 30 trilyon dolarlık devlet borcunun 9 trilyon dolarından fazlasını yeniden yapılandırmak mecburiyetinde kalacak ve yaklaşık 1 trilyon dolar da ek borçlanmaya gitmek isteyecektir.
Bu arka plan ışığında BRICS ülkeleri, başta Rusya ve Çin olmak üzere, dolardan arınma çabalarına şimdi çok daha büyük bir ivme kazandırıyorlar. Dolayısıyla Miran Planı’nın bir sonraki safhası için zamanın çoktan geldiği, hatta geçmekte olduğu anlaşılmaktadır.
Çin’i resmen düşman olarak damgalamak ve Avrupa ile Asya’daki ABD dostlarını, Miran Planı’na -ve bilhassa ABD’nin devlet borçlarının yeniden yapılandırılmasına- boyun eğecek kadar tedirgin etmek için artık yalnızca bir bahaneye ihtiyaç vardır. Trump’ın sözde “Barış Kurulu” ile, yeni bir “Gönüllüler Koalisyonu” (Koalition der Willigen) için çekirdek halihazırda oluşturulmuştur.
Trump’ın bir İran savaşını kışkırtarak adeta hortlatması -ki kendisi halihazırda bölgeye üçüncü uçak gemisi taarruz grubunu sevk etmiş bulunuyor-, Çin’in sıradaki “bağımsız petrol tedarikçisini” kaybetmemek ve Yeni İpek Yolu ile para birimi planlarının “tahribatını” önlemek adına ABD ile İsrail karşısında açıkça saf tutmak zorunda kalması için ideal bir “tetikleyici” sunmaktadır.
Çin -Rusya ile birlikte- “ABD’nin düşmanı” İran’ı zaten yıllardır desteklemektedir ve On İki Gün Savaşı’ndan bu yana ise yüksek teknoloji savunma silahları, roket yakıtı, istihbarat verileri vb. ile yoğun bir biçimde tahkim etmektedir; ki İran’ın muhtemelen sınırlı bir savaşta bu teçhizatı ABD savaş makinesine karşı fiilen ve başarıyla kullanması kuvvetle muhtemeldir.
Bunun akabinde baş gösterecek uluslararası gerilimlerin beklenen etkiyi yaratması muhtemeldir. Japonya (Takaichi) ile Çin, hakeza Rusya ile Almanya (Merz) veya geri kalan NATO ülkeleri arasındaki giderek saldırganlaşan retorik, yaklaşan fırtınanın gölgelerini şimdiden önümüze düşürmektedir[5].
(Yazar Hakkında: Daniel Hoffmannn, muhasebe, kamu maliyesi ve para teorisi alanlarına odaklanan bir maliyecidir. Ekonomi, finans, para politikaları ile jeopolitik alanlarında siyasi danışman olarak, ayrıca Kolektif Ekonomi Politikaları Enstitüsü’nde (IKW) görev yapmaktadır. 2015 yılında misafir araştırmacı sıfatıyla yayımladığı tezinde, bilhassa da avro sistemindeki bazı ulusal merkez bankalarının 2006’dan itibaren kendi ifşa ettiği Net Finansal Varlıklar Anlaşması (ANFA) kapsamında devasa ölçekte ve gizlice kendi hesaplarına devlet tahvili satın aldıklarını gün yüzüne çıkarmış; bu durum dönemin Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi’yi ciddi bir açıklama krizine sokarak o güne dek gizli tutulan anlaşmanın ifşa edilmesine yol açmıştır.)
[1] “Siyasal olan” (Das Politische): Almancada gündelik, pragmatik siyaset “die Politik” kelimesiyle karşılanırken; Schmitt, ismin nötr halini (das Politische) kullanarak onu bir “alan”, ontolojik bir zemin olarak kurgular. Antik Yunan’daki Polis kavramının mutlak bir varoluşsal tefrik alanına indirgenmesidir. Schmitt, Weimar Cumhuriyeti’nin parlamenter “gevezeliğine” (Kıta Avrupası entelektüellerinin deyimiyle) karşı, siyasetin özünü “karar” (Dezisionismus) üzerine kurar. (ç .n.)
[2] “Egemen, istisna haline karar verendir.”: Orijinal: „Souverän ist, wer über den Ausnahmezustand entscheidet.“: Ausnahme (istisna) ve Zustand (hal/durum). Kuralların ve hukukun askıya alındığı o tekinsiz boşluk. Bu cümle, Siyasal Teoloji (Politische Theologie, 1922) kitabının açılış cümlesidir. Schmitt, “Mucize, teoloji için neyse, istisna hali de hukuk ilmi için odur” der. Giorgio Agamben’in Homo Sacer‘inde de yoğun biçimde işlediği bu kavram, modern devletin hukuku askıya alarak nasıl şiddet tekeli kurduğunu söyler. (ç. n.)
[3] “Kamusal, varoluşsal bir hasım”: Orijinal: „öffentlicher, existenzieller Gegner“: Hoffmann, burada özel düşmanlık ile kamusal düşmanlık arasına kalın bir çizgi çekiyor. Schmitt, İncil’deki (Matta 5:44) “Düşmanlarınızı sevin” (Liebet eure Feinde) emrini tefsir ederken, İncil’in özel düşmanı (Latince: inimicus, Yunanca: echthros) kastettiğini, kamusal ve siyasi düşmanı (Latince: hostis, Yunanca: polemios) kastetmediğini iddia eder. Siyasi düşmandan nefret edilmeyebilir, ancak onun varlığı ortadan kaldırılmalıdır. (ç.n.)
[4] “Bir başka varoluşun ontolojik (varlıksal) yadsınması”: Orijinal: „seinsmäßige Negierung eines anderen Seins“: Sein (Varlık) kelimesi Alman felsefesinin şahdamarıdır. Heideggerci Dasein kavramının etrafında dolaşan, varlığın mevcudiyetini reddetme (Negierung) eylemidir. Seinsmäßig kelimesini “varoluşsal” yerine daha kökensel olan “ontolojik” yahut “varlıksal” diyerek çevirmek, metnin o ağır Alman idealizmi-sonrası felsefi tonunu (Klang) Türkçeye taşımak için elzemdi. Bir tarafın yaşaması, diğerinin ontolojik reddine bağlanmıştır. (ç.n.)
[5] Güncel Siyasal Bağlam ve “Alman-Rus” Retoriği: Orijinal: Rhetorik zwischen (…) Russland und Deutschland (Merz): Satır arasında zikredilen “Merz” ismi rastgele bir parantez içi değildir. Bu, Almanya’da Şansölye koltuğuna oturan muhafazakâr çizginin, selefi dönemin nispeten ihtiyatlı tavrından sıyrılarak, tıpkı Hoffmann’ın de ifade ettiği üzere ABD-NATO ekseninde “Schmittyen” bir dost-düşman polarizasyonuna girdiğini ve retoriğini militarize ettiğini işaret eder. (ç.n.)
Çeviren: Emre Köse
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü









