Bizi Takip Edin

Dünya Basını

CIA’in Afganistan’daki biyolojik savaşı

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız metin, önce Washington Post’ta yayımlanan ve uzun süre kamuoyundan saklanan CIA operasyonunu ilk kez ayrıntılı biçimde açığa çıkaran bir özel habere dayanıyor. Warren P. Strobel imzalı haber, ABD’nin Afganistan’daki askeri varlığını yalnızca “terörle mücadele” retoriği ya da klasik askeri angajman biçimleri üzerinden değil, tarım, biyoloji, istihbarat ve örtük müdahale tekniklerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir savaş konsepti olarak ele alması bakımından özellikle dikkat çekici. Haberde aktarılanlar, CIA’in Afganistan’daki haşhaş üretimini doğrudan ortadan kaldırmak yerine, mahsulün kimyasal etkinliğini düşürmeyi amaçlayan, yıllara yayılan, büyük ölçüde gizli yürütülen ve “havadan tohumlama” gibi son derece sıra dışı yöntemlere dayanan bir programı devreye soktuğunu ortaya koyuyor.

Bu tercih, emperyalist savaşın yalnızca silahlı çatışma ve askeri kontrolle sınırlı olmadığını, yeri geldiğinde biyolojik süreçleri, ekolojik dengeleri ve tarımsal üretimi de müdahale alanı olarak kurgulayan bir yönetimsellik biçimiyle işlediğini gösteren yakın bir örnek olarak karşımızda duruyor.


CIA’nin Afganistan’daki afyon üretimini sabote etmeye dönük gizli operasyonun perde arkası

Warren P. Strobel
The Age
13 Kasım 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Afganistan’da yirmi yıl boyunca süren yıpratıcı savaş boyunca Amerika Birleşik Devletleri gökyüzünden sayısız silah, milyonlarca ton da mühimmat bıraktı. Predator insansız hava araçlarından fırlatılan Hellfire füzeleri mesela. Hatta var olan en güçlü nükleer olmayan bomba olan “Tüm Bombaların Anası” dahi kullanıldı. Ancak tüm bu konvansiyonel mühimmatların arasında, çok daha küçük bir şey de vardı: Haşhaş tohumları. Milyarlarcası.

The Washington Post’un öğrendiğine göre, CIA on yılı aşkın bir süre boyunca kesintili biçimlerde de olsa, Afganistan’ın son derece kârlı haşhaş üretimini gizlice manipüle etmeyi amaçlayan cüretkâr ve son derece gizli bir program yürüttü. Bu kapsamda Afgan çiftçilerin tarlaları, içindeki kimyasalların hemen hemen hiçbiri eroine dönüştürülemeyen bitkileri filizlendiren, özel olarak modifiye edilmiş tohumlarla kaplandı.

Daha önce kamuoyuna hiç açıklanmamış olan bu gizli program, 2001–2021 yılları arasındaki ABD önderliğindeki Afganistan savaşının ve Latin Amerika’dan Asya’ya, ABD’nin küresel uyuşturucuyla mücadele çabalarının uzun ve çalkantılı tarihinin rapor edilmemiş bir bölümünü oluşturuyor. Programın varlığı, bu gizli operasyonun çeşitli yönlerine aşina olan ve ancak anonimlik koşuluyla konuşan 14 kişi tarafından da doğrulandı.

Bu programın ortaya çıkışı, uyuşturucuyla savaşın yeniden güvenlik gündeminin merkezine oturduğu bir döneme tesadüf ediyor. Malum, ABD Başkanı Donald Trump, batı yarımküredeki uyuşturucu kartellerine karşı savaş ilan etti; Karayipler ve doğu Pasifik’te sözde uyuşturucu teknelerine yönelik onlarca ölümcül saldırı emri verdi, kartelleri “terör örgütü” olarak tanımladı ve bölgeye büyük bir deniz ve hava gücü sevk etti. Ayrıca CIA’e, uyuşturucu kaçakçılarına ve onların destekçilerine karşı saldırgan gizli eylemlerde bulunma yetkisi verdi.

Geçmişteki uyuşturucu savaşlarına katılmış eski yetkililere göre, bu son girişimin de, tıpkı iki on yıl önce Afganistan’daki afyonla mücadelede olduğu gibi, başarılı olup olmayacağı belirsiz.

2000’lerin başında Afganistan’da büyüyen afyon ticareti, Amerikan birliklerinin Taliban’ı yenmek, terörist grupları ortadan kaldırmak ve Batı destekli zayıf hükümeti istikrara kavuşturmak için ölümcül şekilde mücadele verdiği bir dönemde, ABD’nin hedeflerini baltalıyordu. Afgan eroini, dönemin Devlet Başkanı Hamid Karzai’nin hükümetinde ve eyaletlerde yolsuzluğu besliyor, Taliban’ın silah ve teçhizatının finansmanına katkı sağlıyordu. Aynı zamanda küresel eroin arzının büyük kısmını oluşturan bu uyuşturucuların önemli bir kısmı Avrupa’ya ya da eski Sovyetler Birliği coğrafyasına yöneliyordu.

Batılı müttefikler ile ABD hükümet kurumları, Afganistan kırsalındaki [Hamid] Karzai desteğini zayıflatmadan mahsulü nasıl azaltabilecekleri konusunda sert tartışmalara girdi. Diplomatlar ve uyuşturucuyla mücadele yetkilileri, havadan herbisit püskürtülmesinden tüm Afgan haşhaş mahsulünün satın alınıp yurtdışında ilaca dönüştürülmesine kadar türlü seçeneği tartıştı.

Bu arada, CIA, neredeyse hepsinden habersiz biçimde, kendi gizli eroin yok etme programını yürütüyordu. Program, Afgan savaşı sırasında ciddi mali kaynaklara sahip olan istihbarat teşkilatının Suç ve Uyuşturucu Merkezi tarafından yürütülüyordu. Programa hakim olan üç kişinin aktardığına göre, değiştirilmiş haşhaş tohumlarının havadan bırakılması 2004 sonbaharında başladı. Operasyon en az bir kez durduruldu ve 2015 civarı da sona erdi.

Programdan haberdar olan kişilere göre, başlangıçta İngiliz C-130 uçaklarını kullanan gizli operatörler, tespit edilmemek için gece uçuşları gerçekleştirdi ve Afganistan’ın geniş haşhaş tarlalarının üzerine özel olarak geliştirilen milyarlarca tohum saçtı. Hava yoluyla yapılan bu dağıtımlar, haşhaş üretiminin merkezleri olan Nangarhar ve Helmand eyaletlerinde gerçekleştirildi.

Bilindiği kadarıyla, tohumlar daha yakın zamana kadar yaygın olmayan bir teknoloji olan gen düzenleme ile genetik olarak değiştirilmemiş, ancak zaman içinde eroin üretmek için kullanılan alkaloid kimyasalları daha az barındıran bir bitki üretmek için yetiştirilmiş ve seçilmişti. Tohumların ne zaman ve nasıl geliştirildiğine dair ayrıntılar ise belirsizliğini koruyor. Ancak programın tanıklarından bir kişi, yetiştirmenin birkaç yıl sürdüğünü ve doğal haşhaş tohumlarıyla melezleme yapıldığını kaydetti.

Tohumlar atıldıktan sonra amaç, bu tohumlardan filizlenen bitkilerin yerli bitkilerle çapraz döllenerek zamanla baskın tür haline gelmesi ve böylece genel mahsulün etkinliğini düşürmesiydi.

Programın bütçesi, kaç uçuş yapıldığı ve etkinliğine dair somut ölçütler dâhil olmak üzere birçok yönü hâlâ gizli tutuluyor. Program o kadar dar bir çevrede biliniyordu ki, George W. Bush ve Barack Obama dönemlerinde Afganistan politikalarında görev almış bazı üst düzey Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ya varlığından haberdar olmadıklarını ya da kulaklarına yalnızca birtakım söylentiler geldiğini söylediler.

İki eski ABD’li yetkiliye göre CIA, uçuşları ve operasyonun diğer unsurlarını yürütmek için Bush’tan, “finding” olarak bilinen gizli yazılı bir yetkilendirme belgesi aldı. Bu belge, programı en azından ABD hükümeti nezdinde yasal kılıyordu.

CIA sözcüsü, Washington Post’un yayımlamayı planladığı ayrıntıların bir listesinin kendilerine sunulmasının ardından yorum yapmayı reddetti. Bush ve Obama yönetimlerinin eski sözcüleri de konuya dair herhangi bir yorum yapmadılar.

CIA programı başlattığında Karzai liderliğindeki Afgan hükümetinin bilgilendirilmediği konuya vakıf kişilerce ifade ediliyor. Afganların daha sonra öğrenip öğrenmediği ise belirsizliğini koruyor. Karzai, bir yardımcısı aracılığıyla iletilen yorum talebine yanıt vermedi.

Washington’daki Britanya Büyükelçiliği de yorum talebine dönük bir cevap vermedi.

2002 ile 2010 yılları arasında Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin başında bulunan Antonio Maria Costa, CIA’nin yürüttüğüne benzer bir program hakkında fısıltılar duyduğunu, ancak hiçbir zaman teyit alamadığını söyledi.

Afganistan’daki program 2015 gibi sona ererken, ABD’li yetkililer aynı alışılmadık yöntemin, önemli bir diğer eroin üreticisi olan Meksika’daki haşhaş tarlalarına uygulanmasını tartıştı. Ancak bu plan, Meksika’da haşhaşın engebeli arazide küçük parseller halinde yetiştirilmesi nedeniyle, güneybatı Afganistan’daki düz arazilere kıyasla havadan tohumlama için çok daha zor bir hedef oluşturduğu gerekçesiyle rafa kaldırıldı.

“Kalıpların dışında düşünme”

Afganistan’daki genel uyuşturucuyla mücadele kampanyasının tam bir başarısızlık olduğu Batılı yetkililer tarafından da kabul ediliyor. Washington’daki kurumlar arası çekişmeler, uluslararası çabaya öncülük eden Britanya dâhil müttefiklerle yaşanan gerilimler, Karzai ve hükümetinden gelen sürekliliği olmayan destek ve haşhaş tarımının kırsal Afganistan’ın kültürüne ve ekonomisine kök salmış olması programın sonunu getirdi.

Pentagon, Afgan uyuşturucu savaşına daha derin biçimlerde dâhil olmaya defalarca direndi; bunun İslamcı teröristleri ortadan kaldırma ve Taliban’la savaşma misyonundan saptırdığını savundu.

Buna karşın, bazı eski CIA ve Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, istihbarat teşkilatının haşhaş mahsulünün etkinliğini düşürmeye yönelik tohumlama programının bir süre için başarılı olduğunu söylediler. Fakat program aynı zamanda son derece pahalıydı ve CIA Suç ve Uyuşturucu Merkezi’nin operasyonel bütçesini adeta yiyip bitirdi.

Trump’ın ikinci yönetimi altında ise batı yarımküre merkeziyle birleşen CIA biriminin bütçesi artık gizli tutuluyor.

Programla ilgili raporları okumuş eski bir ABD’li yetkili, “İşe yaradığına dair bir his vardı, ama belki de zamanla etkisi azaldı. Elde edilen fayda, katlanılan maliyete değmiyordu” dedi. “Bu aslında CIA’in yaratıcı, kalıpların dışında düşünmesine bir örnek. Bir sorun kinetik olmayan, askeri olmayan bir şekilde ele alınıyordu.”

Programdan haberdar olan diğer kişiler ise sonuçlardan daha az etkilenmiş, bunun Afgan afyon üretiminde kalıcı bir düşüş sağlamadığını ve olsa olsa Bush yönetimindeki politika yapıcıların Afganistan’ın uyuşturucularına karşı savaşta zor kararlardan kaçınmasına yardım ettiğini söylüyorlar.

Afganistan’ın Yeniden İnşası Özel Teftiş Heyeti (SIGAR) 2018 tarihli raporu şu sonuca vardı: “ABD, koalisyon ortakları ya da Afgan hükümeti tarafından yürütülen hiçbir uyuşturucuyla mücadele programı, haşhaş ekimi veya afyon üretiminde kalıcı bir azalma sağlamamıştır.” Açık ki SIGAR, CIA’nin gizli operasyonundan haberdar değildi.

2001’den itibaren ABD, Afganistan’dan çıkan eroin akışını durdurmaya çalışmak için yaklaşık 9 milyar dolar (13,7 milyar dolar) harcadı. SIGAR raporu, BM ve CIA verilerine atıfta bulunarak, Afganistan’daki haşhaş üretiminin 2007–2011 yılları arasında kayda değer biçimde düştüğünü, ardından yeniden yükseldiğini ve 2016’dan sonra hızla arttığını ortaya koyuyor. Taliban, yıllar boyunca eroin hattından kâr sağladı; ancak ABD’li yetkililer bunun mali yapıdaki ağırlığı konusunda net bir sonuca varmış değiller.

Püskürtme savaşı

ABD, onlarca yıldır küresel ölçekte yasadışı uyuşturucularla mücadele ediyor, sevkiyatları engelliyor, kaçakçılık ağlarına sızıyor ve uyuşturucu baronlarını iade ettiriyor. Trump, bu sorunu uluslararası terörizmle aynı seviyede bir ulusal güvenlik tehdidi olarak tanımladı ve birçok eski yetkili ile hukuk uzmanının uluslararası hukuku ihlal ettiğini söylediği, denizdeki sözde kaçakçılara yönelik askerî güç kullanımına izin verdi. Ayrıca ekonomik gücü de kullandı. Çin’in ölümcül sentetik uyuşturucu fentanilin üretiminde kullanılan öncü kimyasalların ihracatını sınırlaması halinde gümrük tarifelerini düşürebileceğini öne sürdü.

Washington, narkotik amaçlı yetiştirilen bitkilere karşı çeşitli yöntemler denedi. Kolombiya’da, ABD fonları, kokain yapımında kullanılan koka plantasyonları üzerinde yaygın havadan glifosat herbisiti püskürtülmesini finanse etti. ABD’li yetkililer bu programın mahsulü azaltmada başarılı olduğunu iddia etti. Peru’da ise Amerikan uyuşturucuyla mücadele kurumları herbisit içeren bir pelet test etti; ancak eski bir ABD’li yetkilinin söylediğine göre bu peletler hiç atılmadı.

Afganistan’da Dışişleri Bakanlığı’nın Uluslararası Narkotik ve Kolluk Kuvvetleri Bürosu, Kolombiya modeline dayanarak agresif havadan herbisit püskürtülmesini savundu.

Pentagon, CIA ve Britanya hükümeti püskürtmelere karşı çıktı; bunun Afgan halkını Taliban’dan koparma çabalarına zarar vereceğini savundular. Afganistan’ın tarıma dayalı toplumunda kimyasalların yeraltı sularını zehirleyebileceğini söyleyen üst düzey Afgan yetkililer de aynı biçimde karşı çıktılar.

Eski Kolombiya büyükelçisi olan dönemin Afganistan Büyükelçisi William Wood, püskürtme konusunda o kadar ısrarcıydı ki, üç eski üst düzey yetkiliye göre, glifosatın güvenli olduğunu kanıtlamak için Kabil’deki Mesud Meydanı’nda bir glifosat küvetinin içine speedo mayo ile oturmayı teklif etti. Wood, “Kimyasal Bill” olarak anılmaya başlanacaktı.

Eski bir üst düzey Bush yönetimi yetkilisinin aktardığına göre ise, Bush bir video telekonferansta Karzai’ye, “Ben püskürtmeden yanayım,” dedi. Afgan liderin yanıtı sertti: “Afganistan’da değil.”

ABD’li yetkililer, Afgan hükümetinin eninde sonunda herbisit planını onaylayacağından o kadar emindi ki, SIGAR raporuna göre, glifosat ve yerden püskürtme ekipmanını Kabil’e taşıdılar. Ancak Afgan kabinesi Ocak 2007’de bu fikri reddetti. Birden fazla eski ABD’li yetkiliye göre Afgan haşhaşına yönelik kayda değer bir herbisit püskürtmesi hiçbir zaman gerçekleşmedi.

Püskürtme konusundaki çıkmaz uzadıkça, Bush yönetimi daha alışılmadık kontrol stratejilerini araştırdı.

Taliban ile uyuşturucu kaçakçıları arasındaki bağlar üzerine 2009’da bir kitap yazan eski gazeteci Gretchen Peters, “Sürekli bir tür sihirli çözüm arıyorlardı” diyecekti.

Bazı öneriler gerçekten egzotikti. İki eski yetkiliye göre Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, mantarların ürettiği zehirler olan mikotoksinlerin kullanılmasını bile tartıştı. 1998’den itibaren Birleşmiş Milletler ve ABD, Özbekistan’daki eski bir Sovyet laboratuvarında afyon haşhaşını enfekte eden ve öldüren bir mantar üzerine olan araştırmaları finanse etmişti.

Ancak bir sorun vardı. Bu zehirler, haşhaşın yanı sıra Afganistan’daki gıda mahsullerini de öldürebilir, bu da geniş çaplı bir kıtlığa yol açabilirdi.

Bush’un Ulusal Uyuşturucu Kontrol Politikası Ofisi Direktörü John Walters, “Güvenli olmayan bir patojen kullanamazdık. Bu biyolojik savaş olurdu” dedi. Şu anda Hudson Enstitüsü’nün başkanı olan Walters, CIA’nin haşhaş tohumu programı hakkında başka bir yorum yapmayı ise reddetti.

Kasvetli bir hasat

Herbisit püskürtme tartışmaları sürerken, CIA’nin gizli programı ilerledi ve 2004’te havadan tohumlama başladı. Operasyon, dikkatli zamanlama ve karmaşık bir organizasyon gerektiriyordu, zira öncesinde de yıllarca süren gizli tarımsal araştırmalar yapılmıştı. Süreci yakından bilen birine göre, tohumlar ABD’deki bir tesiste yetiştirildi, normal haşhaş bitkileriyle melezlenerek sonuçlar test edildi ve ardından kitlesel miktarlarda üretilmeye başlandı.

Tohumlar, Afgan çiftçilerin kendi tohumlarını ektiği sonbahar sonunda atılmalıydı. Programa dair başlangıç aşamalarını bilen eski bir üst düzey ABD’li yetkili, Afgan bir haşhaş çiftçisinin olağandışı bir durum fark etmemesi için “fazla dikkat çekmemesine özen göstermek”, ama aynı zamanda “zamanla baskın mahsul ya da haşhaş türü haline gelmesini sağlamak” gerektiğini söyledi.

Amerikan bitkileri neredeyse hiç morfin içermemekle kalmıyor, aynı zamanda erken filizlenmeleri ve özellikle canlı kırmızı çiçekler üretmeleri için yetiştiriliyordu. CIA, bunun Afgan çiftçileri cezbederek bitkilerin tohumlarını hasat edip yeniden ekmelerini sağlayacağını umuyordu.

Yetkililer, çiftçilerin tohumların bir kısmını saklayıp satmasını ve bu tohumların ülkenin hareketli tarım pazarları aracılığıyla yayılmasını da umut ediyordu.

Eski bir üst düzey ABD’li yetkiliye göre, havadan tohumlama yapılan bölgeler, değiştirilmiş bitkilerin baskın tür haline gelmesi amacıyla sonraki yıllarda yeniden hedef alındı.

Yine programa aşina iki kişinin aktardığına göre, ilerleme çeşitli yollarla değerlendirildi. Hava gözetleme ve uydu görüntüleri, çiftçilerin verimsiz bitkileri tarlalarından temizlediğini gösteriyordu. Elektronik dinlemeler de afyon üreticileri arasındaki konuşmaları kaydediyordu. Hatta ABD’li yetkililer ara sıra çiftçi tarlalarında ziyaretlerinin gerçek amacını gizleyerek yerinde kontroller dahi yaptı.

Bu CIA operasyonu, Obama’nın 2009’da göreve başlamasının ardından da devam etti ve zaman zaman Beyaz Saray’da, hükümet genelinden üst düzey ulusal güvenlik yetkililerinin yer aldığı Başkan Yardımcıları Komitesi toplantılarında tartışıldı.

Epey maliyetli olan bu program, birçok kişinin aktardığına göre, mali sıkıntılar nedeniyle sona erdi. CIA’nin uyuşturucuyla mücadele merkezinin bütçesi daraltılıyordu ve istihbarat teşkilatı, Pentagon, Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi ve Dışişleri Bakanlığı’nı haşhaş tohumu dağıtımını finanse etme meselesine ikna etmeye çalıştı.

Programın son yıllarında Dışişleri Bakanlığı’nın Uluslararası Uyuşturucu ve Kolluk İşleri Bürosu, uçak yakıtı, bakım ve onarım masraflarını üstlendi, fakat havadan tohumlama bir daha gerçekleştirilmedi.

Yaklaşık 20 yıldır, Afgan çiftçiler arasında yabancıların haşhaş mahsulünü gizlice püskürterek, kullandıkları gübreyi katıştırarak veya kasıtlı biçimde hastalık yayarak sabote ettiğine dair ısrarcı söylentiler var. Görünen o ki, bu söylentiler tamamen temelsiz değilmiş.

ABD ordusu ve tabii CIA, 2021’de kaotik bir şekilde Afganistan’dan çekildiğinde, BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi verilerine göre, afyon ticareti Afganistan’ın gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 9 ila 14’ünü, yani 1,8 ila 2,7 milyar dolarlık bir kısmını oluşturuyordu.

Taliban ülkenin kontrolünü yeniden ele geçirdikten sonra afyon üretimini yasakladı. Nitekim 2023 itibariyle afyon ekimi yüzde 95 oranında azaldı. Ancak BM’ye göre ürün geçen yıl yüzde 19 oranında toparlandı ve CIA’nin bir zamanlar hedef aldığı geleneksel haşhaş bölgelerinden ülkenin kuzeydoğusuna doğru kaydı.

Dünya Basını

Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Yayınlanma

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.

Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.

ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.

Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.

Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.

“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”

Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.

Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.

Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.

“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”

Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.

Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:

“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”

“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”

Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.

Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”

“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”

Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”

Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”

Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.

“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”

Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”

Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:

“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”

Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”

“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”

Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”

Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”

“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”

Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:

“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”

Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”

Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.

“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”

Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.

“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”

Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”

İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.

“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”

Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”

Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”

“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”

Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:

“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”

Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Yayınlanma

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.

Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026

Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.

Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.

Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.

Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.

Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.

Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.

Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.

Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.

Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.

Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.

Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.

Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.

Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.

Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.

Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.

Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.

Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.

Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.

Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.

Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.

Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.

Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.

“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”

Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.

Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.

“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”

Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.

Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.

Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.

Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”

Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.

Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:

“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”

Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.

Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.

“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”

Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.

OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.

Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.

Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.

“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”

Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.

Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.

Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.

Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.

Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.

“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.

OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.

Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.

Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.

San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.

“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”

Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.

OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.

Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.

Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.

Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.

Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.

Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English