Bizi Takip Edin

Dünya Basını

CIA’in Afganistan’daki biyolojik savaşı

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız metin, önce Washington Post’ta yayımlanan ve uzun süre kamuoyundan saklanan CIA operasyonunu ilk kez ayrıntılı biçimde açığa çıkaran bir özel habere dayanıyor. Warren P. Strobel imzalı haber, ABD’nin Afganistan’daki askeri varlığını yalnızca “terörle mücadele” retoriği ya da klasik askeri angajman biçimleri üzerinden değil, tarım, biyoloji, istihbarat ve örtük müdahale tekniklerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir savaş konsepti olarak ele alması bakımından özellikle dikkat çekici. Haberde aktarılanlar, CIA’in Afganistan’daki haşhaş üretimini doğrudan ortadan kaldırmak yerine, mahsulün kimyasal etkinliğini düşürmeyi amaçlayan, yıllara yayılan, büyük ölçüde gizli yürütülen ve “havadan tohumlama” gibi son derece sıra dışı yöntemlere dayanan bir programı devreye soktuğunu ortaya koyuyor.

Bu tercih, emperyalist savaşın yalnızca silahlı çatışma ve askeri kontrolle sınırlı olmadığını, yeri geldiğinde biyolojik süreçleri, ekolojik dengeleri ve tarımsal üretimi de müdahale alanı olarak kurgulayan bir yönetimsellik biçimiyle işlediğini gösteren yakın bir örnek olarak karşımızda duruyor.


CIA’nin Afganistan’daki afyon üretimini sabote etmeye dönük gizli operasyonun perde arkası

Warren P. Strobel
The Age
13 Kasım 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Afganistan’da yirmi yıl boyunca süren yıpratıcı savaş boyunca Amerika Birleşik Devletleri gökyüzünden sayısız silah, milyonlarca ton da mühimmat bıraktı. Predator insansız hava araçlarından fırlatılan Hellfire füzeleri mesela. Hatta var olan en güçlü nükleer olmayan bomba olan “Tüm Bombaların Anası” dahi kullanıldı. Ancak tüm bu konvansiyonel mühimmatların arasında, çok daha küçük bir şey de vardı: Haşhaş tohumları. Milyarlarcası.

The Washington Post’un öğrendiğine göre, CIA on yılı aşkın bir süre boyunca kesintili biçimlerde de olsa, Afganistan’ın son derece kârlı haşhaş üretimini gizlice manipüle etmeyi amaçlayan cüretkâr ve son derece gizli bir program yürüttü. Bu kapsamda Afgan çiftçilerin tarlaları, içindeki kimyasalların hemen hemen hiçbiri eroine dönüştürülemeyen bitkileri filizlendiren, özel olarak modifiye edilmiş tohumlarla kaplandı.

Daha önce kamuoyuna hiç açıklanmamış olan bu gizli program, 2001–2021 yılları arasındaki ABD önderliğindeki Afganistan savaşının ve Latin Amerika’dan Asya’ya, ABD’nin küresel uyuşturucuyla mücadele çabalarının uzun ve çalkantılı tarihinin rapor edilmemiş bir bölümünü oluşturuyor. Programın varlığı, bu gizli operasyonun çeşitli yönlerine aşina olan ve ancak anonimlik koşuluyla konuşan 14 kişi tarafından da doğrulandı.

Bu programın ortaya çıkışı, uyuşturucuyla savaşın yeniden güvenlik gündeminin merkezine oturduğu bir döneme tesadüf ediyor. Malum, ABD Başkanı Donald Trump, batı yarımküredeki uyuşturucu kartellerine karşı savaş ilan etti; Karayipler ve doğu Pasifik’te sözde uyuşturucu teknelerine yönelik onlarca ölümcül saldırı emri verdi, kartelleri “terör örgütü” olarak tanımladı ve bölgeye büyük bir deniz ve hava gücü sevk etti. Ayrıca CIA’e, uyuşturucu kaçakçılarına ve onların destekçilerine karşı saldırgan gizli eylemlerde bulunma yetkisi verdi.

Geçmişteki uyuşturucu savaşlarına katılmış eski yetkililere göre, bu son girişimin de, tıpkı iki on yıl önce Afganistan’daki afyonla mücadelede olduğu gibi, başarılı olup olmayacağı belirsiz.

2000’lerin başında Afganistan’da büyüyen afyon ticareti, Amerikan birliklerinin Taliban’ı yenmek, terörist grupları ortadan kaldırmak ve Batı destekli zayıf hükümeti istikrara kavuşturmak için ölümcül şekilde mücadele verdiği bir dönemde, ABD’nin hedeflerini baltalıyordu. Afgan eroini, dönemin Devlet Başkanı Hamid Karzai’nin hükümetinde ve eyaletlerde yolsuzluğu besliyor, Taliban’ın silah ve teçhizatının finansmanına katkı sağlıyordu. Aynı zamanda küresel eroin arzının büyük kısmını oluşturan bu uyuşturucuların önemli bir kısmı Avrupa’ya ya da eski Sovyetler Birliği coğrafyasına yöneliyordu.

Batılı müttefikler ile ABD hükümet kurumları, Afganistan kırsalındaki [Hamid] Karzai desteğini zayıflatmadan mahsulü nasıl azaltabilecekleri konusunda sert tartışmalara girdi. Diplomatlar ve uyuşturucuyla mücadele yetkilileri, havadan herbisit püskürtülmesinden tüm Afgan haşhaş mahsulünün satın alınıp yurtdışında ilaca dönüştürülmesine kadar türlü seçeneği tartıştı.

Bu arada, CIA, neredeyse hepsinden habersiz biçimde, kendi gizli eroin yok etme programını yürütüyordu. Program, Afgan savaşı sırasında ciddi mali kaynaklara sahip olan istihbarat teşkilatının Suç ve Uyuşturucu Merkezi tarafından yürütülüyordu. Programa hakim olan üç kişinin aktardığına göre, değiştirilmiş haşhaş tohumlarının havadan bırakılması 2004 sonbaharında başladı. Operasyon en az bir kez durduruldu ve 2015 civarı da sona erdi.

Programdan haberdar olan kişilere göre, başlangıçta İngiliz C-130 uçaklarını kullanan gizli operatörler, tespit edilmemek için gece uçuşları gerçekleştirdi ve Afganistan’ın geniş haşhaş tarlalarının üzerine özel olarak geliştirilen milyarlarca tohum saçtı. Hava yoluyla yapılan bu dağıtımlar, haşhaş üretiminin merkezleri olan Nangarhar ve Helmand eyaletlerinde gerçekleştirildi.

Bilindiği kadarıyla, tohumlar daha yakın zamana kadar yaygın olmayan bir teknoloji olan gen düzenleme ile genetik olarak değiştirilmemiş, ancak zaman içinde eroin üretmek için kullanılan alkaloid kimyasalları daha az barındıran bir bitki üretmek için yetiştirilmiş ve seçilmişti. Tohumların ne zaman ve nasıl geliştirildiğine dair ayrıntılar ise belirsizliğini koruyor. Ancak programın tanıklarından bir kişi, yetiştirmenin birkaç yıl sürdüğünü ve doğal haşhaş tohumlarıyla melezleme yapıldığını kaydetti.

Tohumlar atıldıktan sonra amaç, bu tohumlardan filizlenen bitkilerin yerli bitkilerle çapraz döllenerek zamanla baskın tür haline gelmesi ve böylece genel mahsulün etkinliğini düşürmesiydi.

Programın bütçesi, kaç uçuş yapıldığı ve etkinliğine dair somut ölçütler dâhil olmak üzere birçok yönü hâlâ gizli tutuluyor. Program o kadar dar bir çevrede biliniyordu ki, George W. Bush ve Barack Obama dönemlerinde Afganistan politikalarında görev almış bazı üst düzey Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ya varlığından haberdar olmadıklarını ya da kulaklarına yalnızca birtakım söylentiler geldiğini söylediler.

İki eski ABD’li yetkiliye göre CIA, uçuşları ve operasyonun diğer unsurlarını yürütmek için Bush’tan, “finding” olarak bilinen gizli yazılı bir yetkilendirme belgesi aldı. Bu belge, programı en azından ABD hükümeti nezdinde yasal kılıyordu.

CIA sözcüsü, Washington Post’un yayımlamayı planladığı ayrıntıların bir listesinin kendilerine sunulmasının ardından yorum yapmayı reddetti. Bush ve Obama yönetimlerinin eski sözcüleri de konuya dair herhangi bir yorum yapmadılar.

CIA programı başlattığında Karzai liderliğindeki Afgan hükümetinin bilgilendirilmediği konuya vakıf kişilerce ifade ediliyor. Afganların daha sonra öğrenip öğrenmediği ise belirsizliğini koruyor. Karzai, bir yardımcısı aracılığıyla iletilen yorum talebine yanıt vermedi.

Washington’daki Britanya Büyükelçiliği de yorum talebine dönük bir cevap vermedi.

2002 ile 2010 yılları arasında Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin başında bulunan Antonio Maria Costa, CIA’nin yürüttüğüne benzer bir program hakkında fısıltılar duyduğunu, ancak hiçbir zaman teyit alamadığını söyledi.

Afganistan’daki program 2015 gibi sona ererken, ABD’li yetkililer aynı alışılmadık yöntemin, önemli bir diğer eroin üreticisi olan Meksika’daki haşhaş tarlalarına uygulanmasını tartıştı. Ancak bu plan, Meksika’da haşhaşın engebeli arazide küçük parseller halinde yetiştirilmesi nedeniyle, güneybatı Afganistan’daki düz arazilere kıyasla havadan tohumlama için çok daha zor bir hedef oluşturduğu gerekçesiyle rafa kaldırıldı.

“Kalıpların dışında düşünme”

Afganistan’daki genel uyuşturucuyla mücadele kampanyasının tam bir başarısızlık olduğu Batılı yetkililer tarafından da kabul ediliyor. Washington’daki kurumlar arası çekişmeler, uluslararası çabaya öncülük eden Britanya dâhil müttefiklerle yaşanan gerilimler, Karzai ve hükümetinden gelen sürekliliği olmayan destek ve haşhaş tarımının kırsal Afganistan’ın kültürüne ve ekonomisine kök salmış olması programın sonunu getirdi.

Pentagon, Afgan uyuşturucu savaşına daha derin biçimlerde dâhil olmaya defalarca direndi; bunun İslamcı teröristleri ortadan kaldırma ve Taliban’la savaşma misyonundan saptırdığını savundu.

Buna karşın, bazı eski CIA ve Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, istihbarat teşkilatının haşhaş mahsulünün etkinliğini düşürmeye yönelik tohumlama programının bir süre için başarılı olduğunu söylediler. Fakat program aynı zamanda son derece pahalıydı ve CIA Suç ve Uyuşturucu Merkezi’nin operasyonel bütçesini adeta yiyip bitirdi.

Trump’ın ikinci yönetimi altında ise batı yarımküre merkeziyle birleşen CIA biriminin bütçesi artık gizli tutuluyor.

Programla ilgili raporları okumuş eski bir ABD’li yetkili, “İşe yaradığına dair bir his vardı, ama belki de zamanla etkisi azaldı. Elde edilen fayda, katlanılan maliyete değmiyordu” dedi. “Bu aslında CIA’in yaratıcı, kalıpların dışında düşünmesine bir örnek. Bir sorun kinetik olmayan, askeri olmayan bir şekilde ele alınıyordu.”

Programdan haberdar olan diğer kişiler ise sonuçlardan daha az etkilenmiş, bunun Afgan afyon üretiminde kalıcı bir düşüş sağlamadığını ve olsa olsa Bush yönetimindeki politika yapıcıların Afganistan’ın uyuşturucularına karşı savaşta zor kararlardan kaçınmasına yardım ettiğini söylüyorlar.

Afganistan’ın Yeniden İnşası Özel Teftiş Heyeti (SIGAR) 2018 tarihli raporu şu sonuca vardı: “ABD, koalisyon ortakları ya da Afgan hükümeti tarafından yürütülen hiçbir uyuşturucuyla mücadele programı, haşhaş ekimi veya afyon üretiminde kalıcı bir azalma sağlamamıştır.” Açık ki SIGAR, CIA’nin gizli operasyonundan haberdar değildi.

2001’den itibaren ABD, Afganistan’dan çıkan eroin akışını durdurmaya çalışmak için yaklaşık 9 milyar dolar (13,7 milyar dolar) harcadı. SIGAR raporu, BM ve CIA verilerine atıfta bulunarak, Afganistan’daki haşhaş üretiminin 2007–2011 yılları arasında kayda değer biçimde düştüğünü, ardından yeniden yükseldiğini ve 2016’dan sonra hızla arttığını ortaya koyuyor. Taliban, yıllar boyunca eroin hattından kâr sağladı; ancak ABD’li yetkililer bunun mali yapıdaki ağırlığı konusunda net bir sonuca varmış değiller.

Püskürtme savaşı

ABD, onlarca yıldır küresel ölçekte yasadışı uyuşturucularla mücadele ediyor, sevkiyatları engelliyor, kaçakçılık ağlarına sızıyor ve uyuşturucu baronlarını iade ettiriyor. Trump, bu sorunu uluslararası terörizmle aynı seviyede bir ulusal güvenlik tehdidi olarak tanımladı ve birçok eski yetkili ile hukuk uzmanının uluslararası hukuku ihlal ettiğini söylediği, denizdeki sözde kaçakçılara yönelik askerî güç kullanımına izin verdi. Ayrıca ekonomik gücü de kullandı. Çin’in ölümcül sentetik uyuşturucu fentanilin üretiminde kullanılan öncü kimyasalların ihracatını sınırlaması halinde gümrük tarifelerini düşürebileceğini öne sürdü.

Washington, narkotik amaçlı yetiştirilen bitkilere karşı çeşitli yöntemler denedi. Kolombiya’da, ABD fonları, kokain yapımında kullanılan koka plantasyonları üzerinde yaygın havadan glifosat herbisiti püskürtülmesini finanse etti. ABD’li yetkililer bu programın mahsulü azaltmada başarılı olduğunu iddia etti. Peru’da ise Amerikan uyuşturucuyla mücadele kurumları herbisit içeren bir pelet test etti; ancak eski bir ABD’li yetkilinin söylediğine göre bu peletler hiç atılmadı.

Afganistan’da Dışişleri Bakanlığı’nın Uluslararası Narkotik ve Kolluk Kuvvetleri Bürosu, Kolombiya modeline dayanarak agresif havadan herbisit püskürtülmesini savundu.

Pentagon, CIA ve Britanya hükümeti püskürtmelere karşı çıktı; bunun Afgan halkını Taliban’dan koparma çabalarına zarar vereceğini savundular. Afganistan’ın tarıma dayalı toplumunda kimyasalların yeraltı sularını zehirleyebileceğini söyleyen üst düzey Afgan yetkililer de aynı biçimde karşı çıktılar.

Eski Kolombiya büyükelçisi olan dönemin Afganistan Büyükelçisi William Wood, püskürtme konusunda o kadar ısrarcıydı ki, üç eski üst düzey yetkiliye göre, glifosatın güvenli olduğunu kanıtlamak için Kabil’deki Mesud Meydanı’nda bir glifosat küvetinin içine speedo mayo ile oturmayı teklif etti. Wood, “Kimyasal Bill” olarak anılmaya başlanacaktı.

Eski bir üst düzey Bush yönetimi yetkilisinin aktardığına göre ise, Bush bir video telekonferansta Karzai’ye, “Ben püskürtmeden yanayım,” dedi. Afgan liderin yanıtı sertti: “Afganistan’da değil.”

ABD’li yetkililer, Afgan hükümetinin eninde sonunda herbisit planını onaylayacağından o kadar emindi ki, SIGAR raporuna göre, glifosat ve yerden püskürtme ekipmanını Kabil’e taşıdılar. Ancak Afgan kabinesi Ocak 2007’de bu fikri reddetti. Birden fazla eski ABD’li yetkiliye göre Afgan haşhaşına yönelik kayda değer bir herbisit püskürtmesi hiçbir zaman gerçekleşmedi.

Püskürtme konusundaki çıkmaz uzadıkça, Bush yönetimi daha alışılmadık kontrol stratejilerini araştırdı.

Taliban ile uyuşturucu kaçakçıları arasındaki bağlar üzerine 2009’da bir kitap yazan eski gazeteci Gretchen Peters, “Sürekli bir tür sihirli çözüm arıyorlardı” diyecekti.

Bazı öneriler gerçekten egzotikti. İki eski yetkiliye göre Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, mantarların ürettiği zehirler olan mikotoksinlerin kullanılmasını bile tartıştı. 1998’den itibaren Birleşmiş Milletler ve ABD, Özbekistan’daki eski bir Sovyet laboratuvarında afyon haşhaşını enfekte eden ve öldüren bir mantar üzerine olan araştırmaları finanse etmişti.

Ancak bir sorun vardı. Bu zehirler, haşhaşın yanı sıra Afganistan’daki gıda mahsullerini de öldürebilir, bu da geniş çaplı bir kıtlığa yol açabilirdi.

Bush’un Ulusal Uyuşturucu Kontrol Politikası Ofisi Direktörü John Walters, “Güvenli olmayan bir patojen kullanamazdık. Bu biyolojik savaş olurdu” dedi. Şu anda Hudson Enstitüsü’nün başkanı olan Walters, CIA’nin haşhaş tohumu programı hakkında başka bir yorum yapmayı ise reddetti.

Kasvetli bir hasat

Herbisit püskürtme tartışmaları sürerken, CIA’nin gizli programı ilerledi ve 2004’te havadan tohumlama başladı. Operasyon, dikkatli zamanlama ve karmaşık bir organizasyon gerektiriyordu, zira öncesinde de yıllarca süren gizli tarımsal araştırmalar yapılmıştı. Süreci yakından bilen birine göre, tohumlar ABD’deki bir tesiste yetiştirildi, normal haşhaş bitkileriyle melezlenerek sonuçlar test edildi ve ardından kitlesel miktarlarda üretilmeye başlandı.

Tohumlar, Afgan çiftçilerin kendi tohumlarını ektiği sonbahar sonunda atılmalıydı. Programa dair başlangıç aşamalarını bilen eski bir üst düzey ABD’li yetkili, Afgan bir haşhaş çiftçisinin olağandışı bir durum fark etmemesi için “fazla dikkat çekmemesine özen göstermek”, ama aynı zamanda “zamanla baskın mahsul ya da haşhaş türü haline gelmesini sağlamak” gerektiğini söyledi.

Amerikan bitkileri neredeyse hiç morfin içermemekle kalmıyor, aynı zamanda erken filizlenmeleri ve özellikle canlı kırmızı çiçekler üretmeleri için yetiştiriliyordu. CIA, bunun Afgan çiftçileri cezbederek bitkilerin tohumlarını hasat edip yeniden ekmelerini sağlayacağını umuyordu.

Yetkililer, çiftçilerin tohumların bir kısmını saklayıp satmasını ve bu tohumların ülkenin hareketli tarım pazarları aracılığıyla yayılmasını da umut ediyordu.

Eski bir üst düzey ABD’li yetkiliye göre, havadan tohumlama yapılan bölgeler, değiştirilmiş bitkilerin baskın tür haline gelmesi amacıyla sonraki yıllarda yeniden hedef alındı.

Yine programa aşina iki kişinin aktardığına göre, ilerleme çeşitli yollarla değerlendirildi. Hava gözetleme ve uydu görüntüleri, çiftçilerin verimsiz bitkileri tarlalarından temizlediğini gösteriyordu. Elektronik dinlemeler de afyon üreticileri arasındaki konuşmaları kaydediyordu. Hatta ABD’li yetkililer ara sıra çiftçi tarlalarında ziyaretlerinin gerçek amacını gizleyerek yerinde kontroller dahi yaptı.

Bu CIA operasyonu, Obama’nın 2009’da göreve başlamasının ardından da devam etti ve zaman zaman Beyaz Saray’da, hükümet genelinden üst düzey ulusal güvenlik yetkililerinin yer aldığı Başkan Yardımcıları Komitesi toplantılarında tartışıldı.

Epey maliyetli olan bu program, birçok kişinin aktardığına göre, mali sıkıntılar nedeniyle sona erdi. CIA’nin uyuşturucuyla mücadele merkezinin bütçesi daraltılıyordu ve istihbarat teşkilatı, Pentagon, Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi ve Dışişleri Bakanlığı’nı haşhaş tohumu dağıtımını finanse etme meselesine ikna etmeye çalıştı.

Programın son yıllarında Dışişleri Bakanlığı’nın Uluslararası Uyuşturucu ve Kolluk İşleri Bürosu, uçak yakıtı, bakım ve onarım masraflarını üstlendi, fakat havadan tohumlama bir daha gerçekleştirilmedi.

Yaklaşık 20 yıldır, Afgan çiftçiler arasında yabancıların haşhaş mahsulünü gizlice püskürterek, kullandıkları gübreyi katıştırarak veya kasıtlı biçimde hastalık yayarak sabote ettiğine dair ısrarcı söylentiler var. Görünen o ki, bu söylentiler tamamen temelsiz değilmiş.

ABD ordusu ve tabii CIA, 2021’de kaotik bir şekilde Afganistan’dan çekildiğinde, BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi verilerine göre, afyon ticareti Afganistan’ın gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 9 ila 14’ünü, yani 1,8 ila 2,7 milyar dolarlık bir kısmını oluşturuyordu.

Taliban ülkenin kontrolünü yeniden ele geçirdikten sonra afyon üretimini yasakladı. Nitekim 2023 itibariyle afyon ekimi yüzde 95 oranında azaldı. Ancak BM’ye göre ürün geçen yıl yüzde 19 oranında toparlandı ve CIA’nin bir zamanlar hedef aldığı geleneksel haşhaş bölgelerinden ülkenin kuzeydoğusuna doğru kaydı.

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English