Bizi Takip Edin

Dünya Basını

John Mearsheimer: İran Venezuela, Venezuela da Panama değil

Yayınlanma

Editörün notu: John Mearsheimer, ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesini ve Maduro’yu kaçırmasını, güvenlik kaygılarından ziyade petrolü kontrol etme amacı taşıyan eski usul bir emperyalizm örneği olarak nitelendiriyor. South China Morning Post (SCMP) gazetesine kapsamlı bir mülakat veren Mearsheimer, Trump yönetiminin “sonsuz savaşlardan” kaçınarak esas rakibi olan Çin’i çevrelemeye odaklandığını, bu nedenle Venezuela ve İran gibi bölgelerde tam ölçekli işgaller yerine hızlı ve sınırlı “iğne ucu” operasyonlarını tercih ettiğini belirtiyor. Ünlü profesör, Venezuela’daki rejimi dışarıdan yönetme çabalarının güçlü milliyetçilik ve iç karışıklıklar nedeniyle başarısızlığa uğrayacağını, bunun da ABD’nin dikkatini dağıtarak Çin’in işine yarayacağını öngörüyor. Mearsheimer ayrıca, Trump’ın uluslararası hukuku ve kurumları hiçe sayan tavrının, aslında bu kuralları kendi çıkarına yazmış olan ABD’nin uzun vadeli menfaatlerine ve küresel meşruiyetine zarar vereceği uyarısında bulunuyor. Mülakatta, ABD’nin Grönland’ı ilhak etme potansiyeli ve İran’a yönelik saldırı planları tartışılırken, Rusya ve Çin’in bu kaotik ortamdan stratejik fayda sağlayabileceği vurgulanıyor. Son olarak Mearsheimer, artan savunma bütçesi ve kötüleşen iktisadi koşulların Trump’ın iç siyasetteki desteğini ve yaklaşan ara seçimleri olumsuz etkileyebileceğini ifade ediyor.


John Mearsheimer Trump’ı, İran’ın Neden Venezuela, Venezuela’nın ise Neden Panama Olmadığını Değerlendiriyor

Josephine Ma
South China Morning Post
19 Ocak 2026

Uluslararası ilişkiler uzmanı, ABD’nin Grönland’ı kolayca alabileceğini, Tahran’da rejim değişikliğinin ise daha zor olacağını belirtiyor.

John Mearsheimer[1], 1982’den beri ders verdiği Chicago Üniversitesi’nde R. Wendell Harrison Üstün Hizmet Siyaset Bilimi Profesörü olarak görev yapıyor. Güvenlik meseleleri ve uluslararası siyaset üzerine kapsamlı yazılar kaleme alan Mearsheimer, uluslararası sisteme hükmetmek isteyen büyük güçlerin sürekli olarak birbirleriyle güvenlik rekabetine girmesi gerektiğini ve bunun bazen savaşa yol açtığını savunan saldırgan gerçekçilik teorisiyle tanınıyor.

100. Açık Sorular mülakatımızda Mearsheimer; ABD’nin Venezuela baskınını, Donald Trump’ın Grönland’ı ele geçirme hırsını ve bunların büyük güç siyaseti üzerindeki etkilerini tartışıyor. Kendisi daha önce Post’a liberal demokrasiye yönelik tehditler hakkında konuşmuştu.

ABD’nin Venezuela operasyonunun savaş sonrası dünya düzeni için ne gibi etkileri var? Bu durum, büyük güçlerin devlet egemenliği ve iç işlerine karışmama ilkelerini görmezden gelmesi adına bir emsal teşkil edecek mi?

Trump yönetiminin şu anda yaptığı şey, BM Şartı’nın temel ilkelerini kesinlikle zayıflatacak. Buna hiç şüphe yok. Başkan, başka ülkelerin egemenliğine pek saygı duymadığını gösterdi ki bildiğimiz üzere büyük güçler zaten diğer devletlerin egemenliğine pek aldırış etmeme eğilimindedir.

Ancak yapılması gereken, bir büyük gücün diğer devletlerin işlerine müdahale etme sayısını en aza indirmek için azami gayret göstermektir. Oysa [ABD Başkanı Donald] Trump, uygun gördüğü her an diğer devletlerin işlerine karışma, egemenliklerine meydan okuma veya bu egemenliği zayıflatma hakkına sahip olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu iyi bir şey değil. Bu kötü bir emsal.

Trump egemenlik ve müdahale etmeme ilkelerini daha önce de görmezden gelmişti. Bu seferki neden farklı?

Geçmişte egemenliğe pek dikkat etmediği şüphe götürmez; ancak bu, egemenliğin öylesine bariz bir ihlali ki… Çünkü Amerikan ordusunu tam anlamıyla başka bir ülkeye gönderip o ülkenin liderini kaçırdı. Bu, egemenlik kavramının alenen ayaklar altına alınmasıdır. Durumu daha da dikkat çekici kılan ise bunu uluslararası hukuk veya uluslararası normlar çerçevesinde meşrulaştırmaya çalışmamasıydı. Sadece, “[Eski Venezuela Devlet Başkanı Nicolas] Maduro’dan kurtulmanın Amerika’nın çıkarına olduğunu düşünüyorum ve bunu yapacağım. Nokta. Konu kapanmıştır” dedi.

“Ben, Donald Trump, nihai karar vericiyim ve bunun gibi durumlarda uluslararası hukukun bir önemi yoktur. Ben ne istersem onu yaparım.” Onun temel dünya görüşü budur. Ve sanırım Venezuela örneğinde, bu dünya görüşü şimdiye kadar olmadığı kadar net bir şekilde sergilendi.

Bazı insanlar bunu ABD’nin eski Panamalı lider Manuel Noriega’yı yakalamasına benzetiyor. Sizce bu durum benzer mi, yoksa bu kez farklı mı?

Noriega vakasıyla benzerlik gösteriyor. ABD ordusu içeri girdi, Noriega’yı esasen kaçırdı, ABD’ye getirdi ve yargıladı. Maduro ile yaşanan da bu.[2] Venezuela’ya girdik. Onu kaçırdık, ABD’ye getirdik ve yargılayacağız. Dolayısıyla iki vaka bu açıdan benzer.

Büyük fark şu ki Panama, Venezuela’ya kıyasla başa çıkılması çok daha kolay bir vakaydı. Venezuela çok daha büyük bir ülke ve Amerika’nın Venezuela’daki hırsları Panama’dakinden çok daha büyük.

Panama’ya girdiğimizde, petrol endüstrilerini ele geçirmekle ve bunu gerçekleştirmek için öngörülebilir gelecekte siyasetlerini yönetmekle ilgilenmiyorduk çünkü Panama’nın bir petrol endüstrisi yoktu.

Ancak Venezuela söz konusu olduğunda, Trump’ın girişimi henüz yeni başladı ve bu son derece iddialı bir çaba. Sadece liderden kurtulup yerine yeni birini getirmekle ilgilenmiyoruz. Petrol endüstrisini ele geçirmek ve Venezuela’daki petrol endüstrisini yönetmek istiyoruz. Bu da istikrarlı olan ve ABD’nin istediklerini yapacak bir hükümetin işbaşında olmasını sağlamamızı gerektiriyor.

Kendi belirlediği hedeflere ulaşmak açısından ABD’nin önünde Venezuela’da devasa bir görev var.

Son mülakatımızda küresel anarşinin kaçınılmazlığından bahsetmiştiniz. Trump’ın eylemleri sizin için bir sürpriz miydi, yoksa bir büyük güç olarak ABD’nin batı yarımküredeki hegemonik güç olduğundan emin olmak isteyeceği için bu beklenen bir durum muydu?

Her büyük gücün kendi bölgesine büyük önem verdiğine şüphe yok. Çinliler Doğu Asya’yı, Ruslar Doğu Avrupa’yı, ABD ise batı yarımküreyi önemser. Ve ABD, başka hiçbir büyük gücün batı yarımküreye askeri olarak müdahale etmediğinden emin olmak ister. Aslında Monroe Doktrini’nin özü budur.

Ancak önümüzdeki vakada, Amerika’nın batı yarımküredeki çıkarlarına yönelik tehdidin ne olduğunu görmek zor. Başka bir deyişle, Maduro’yu kaçırmamıza ve Başkan Trump’ın dediği gibi Venezuela’yı “yönetmeye” kalkışmamıza neden olan Venezuela kaynaklı tehdit nedir?

Anlamlı bir tehdide dair herhangi bir kanıt göremiyorum. Burada olup bitene dikkatlice bakarsanız, bu büyük güç siyaseti değil. Bu, ABD’nin batı yarımküredeki hegemonik konumunun Çin veya Rusya tarafından tehdit edilmesinden endişe duyduğu bir vaka değil. Bu, eski usul emperyalizm vakası. ABD oraya gidip ve Venezuela petrolünün kontrolünü ele geçirmeye karar verdi.

Tekrar ediyorum, Venezuela’dan ABD’ye yönelik ciddi bir tehdit yok. Yönetim, Venezuela’dan ABD’ye uyuşturucu aktığı ve ülkenin narko-teröristlerle dolu olduğu gerçeğinden bahsetmeyi seviyor. Bu gülünç bir argüman.

Eğer ABD’ye uyuşturucu akışını durdurmakla ilgileniyorsanız, Venezuela endişeleneceğiniz ülkeler listesinde alt sıralarda yer alır. Bunun yerine öncelikle Meksika, Kolombiya, Ekvador ve diğer birkaç ülkeyle ilgilenirsiniz. Ancak Venezuela çok fazla uyuşturucu üreten bir ülke değil ve ABD’ye gelen uyuşturucular için ana geçiş noktası da değil. Dolayısıyla bunun narko-terörizmle ilgili olduğu argümanını öne süremezsiniz.

Ayrıca bunun Monroe Doktrini’ni ihlal ettiği argümanını da yapamazsınız çünkü Venezuela, Çin veya Rusya ile batı yarımküredeki Amerikan hegemonyasını tehdit eden bir askeri ittifak kurmuyor. Bu, savunulması imkânsız bir argüman.

Yani büyük güç siyaseti perspektifinden bakıldığında Venezuela’dan gelen bir tehdit yok. Venezuela’ya girmemizin temel nedeninin, Başkan Trump’ın Venezuela’nın değil bizim petrolümüz olduğuna inandığı petrolün kontrolünü ele geçirmek olduğu açık görünüyor. O bizim petrolümüz ve o petrolü çıkarıp kendi yararımıza kullanabilmeliyiz. Onun dünya görüşü bu.

Bu, işleyen bir büyük güç siyaseti değil. Bu, uzun zamandır görmediğimiz türden, o bildiğimiz eski moda emperyalizm.

Trump, Venezuela’nın “hasımlarla” bağlarını koparmasını talep etti. Sizce Trump Venezuela’ya karşı harekete geçerken aklında Çin var mıydı?

Bu konuda ne düşündüğünü söylemek çok zor. Monroe Doktrini’ne ve ABD’nin batı yarımküredeki ülkelerle etkileşime giren uzak büyük güçlere karşı tarihsel olarak nasıl davrandığına bakarsanız, ABD’nin Çin gibi uzak büyük güçlerin batı yarımküredeki ülkelerle askeri ittifaklar kurmasına veya askeri güçlerini batı yarımküreye taşımasına kesinlikle izin vermediği açıktır.

1962’deki Küba Füze Krizi’nde olan buydu.[3] Sovyetler Küba’ya nükleer başlıklı füzeler yerleştirdi ve ABD bunun kabul edilemez olduğunu söyledi. Dolayısıyla ABD’nin, Çin’in batı yarımküreye askeri güç yerleştirmediğinden ve batı yarımküredeki herhangi bir ülkeyle askeri ittifak kurmadığından emin olmaya derinden bağlı olduğu şüphesizdir. Ancak Çin bunu yapmıyor.

Aynı zamanda ABD, uzak büyük güçlerin batı yarımküredeki ülkelerle ekonomik ilişkilere sahip olmasıyla ilgili büyük bir sorun yaşamadı. Örneğin Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği batı yarımküredeki birçok ülkeyle ekonomik etkileşim içindeydi ve bu ABD için ciddi bir tehdit olarak görülmedi.

Bugün Çin, Venezuela ve batı yarımküredeki diğer ülkelerle ekonomik ilişkilere sahip. Ancak Trump yönetiminin bunu ortadan kaldırılması gereken ciddi bir tehdit olarak görüp görmediği net değil. Bu argümanı öne sürmediler. “Venezuela’ya giriyoruz, yönetimi devireceğiz ve Venezuela petrolünü ele geçireceğiz çünkü o petrolün Çin’e gitmesini istemiyoruz” demediler. Bunu söylemediler. Ayrıca bu, öne sürülmesi gülünç bir argüman olurdu çünkü Çin, Rusya veya İran’dan daha fazla petrol alarak bunu telafi ederdi.

Venezuela petrolü kesilirse Çin başka yerlerden petrol alamaz diye bir durum yok.

Dahası, Başkan Trump petrol fiyatlarını düşürmekle ilgilendiğini ve Venezuela petrolünü kontrol etmenin bu konuda kendisine yardımcı olacağını açıkça belirtti. Başkan Trump ucuz petrol istiyor.

Eğer Başkan Trump’ın Venezuela’da yaptıkları nedeniyle dünya piyasalarında petrol ucuzlarsa, bu Çin’in avantajına olur. Çin daha ucuz petrol istemeli.

Dolayısıyla yönetimin Venezuela’da yaptığı ve Çin’e anlamlı bir şekilde zarar verecek bir şey göremiyorum.

Duyduğum bir görüşe göre Trump, ABD’nin dünya genelinde çok dağıldığını düşünüyor ve ABD zayıfladığı ve artık küresel bir hegemon olamayacağı için, ABD kontrolünü batı yarımkürede pekiştirmek ve burayı ABD etkisi altında bir yönetim birimi haline getirmek istiyor. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

Amerika Birleşik Devletleri yaklaşık 1900’den beri bölgesel bir hegemon ve şu anda bu hegemonyaya yönelik ciddi bir tehdit yok. Başkan Trump sanki batı yarımküredeki hegemonyamız tehdit altındaymış gibi konuşmayı seviyor. Bu kesinlikle doğru değil. ABD batı yarımküreye hâkimdir ve 1900’den beri de öyledir. Ve bugün Çin ya da Rusya’nın batı yarımküredeki hegemonik konumumuz için bir tehdit oluşturmasına imkân yok. Dolayısıyla Trump’ın batı yarımküredeki Amerikan hegemonyasını yeniden tesis etmek için Venezuela’yı işgal etmek gibi önlemler alması gerektiği fikri mantıksız.

Bence Trump’ın anladığı şey, ABD’nin dünya genelinde kapasitesinin üzerinde taahhüt altına girmiş olmasıdır. Ve yapmak istediği şey -ki bunu Trump’ın 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde açıkça görüyorsunuz- sadece Avrupa’daki ABD varlığını azaltmak değil, Çin’i çevrelemek amacıyla Avrupa’dan uzaklaşıp Doğu Asya’ya yönelmektir.

Bence Ulusal Güvenlik Stratejisi’nden, Trump’ın Çin’i çevrelemeye derinden bağlı olduğu ve aynı zamanda Avrupa’daki güvenliği sağlama yükünü Avrupa devletlerine kaydırmaya kararlı olduğu çok açık.

Dolayısıyla Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne bakar, Trump’ı ve yardımcılarını dinlerseniz, bir numaralı önceliğin batı yarımküre, iki numaralı önceliğin ise Doğu Asya’da Çin’i çevrelemek olduğu açıktır. Özellikle, ABD’nin Çin’in Doğu Asya’da bölgesel bir hegemon olmasına izin vermeyeceğini çok net bir şekilde belirtiyor. Çin’in Tayvan’ı almasına izin vermeyecek ve Çin’in Güney Çin Denizi’ne hâkim olmasına izin vermeyecek. Bu perspektifler Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde açıkça belirtilmiştir.

Yani ABD [batı yarımkürede] bu kadar çok ülkeyle angajmana girmiş olsa da bu, ABD’nin Çin’i çevreleme önceliğini değiştirdiği anlamına gelmiyor mu?

Bence bu kesinlikle doğru. Trump hâlâ Çin’i çevrelemeye derinden bağlı. Ve şunu hatırlamak gerekir ki Trump askeri güç kullandığında, bunu hızlı ve sınırlı bir şekilde yapar; sonsuz bir savaşa derinlemesine bulaşmamak için büyük çaba sarf eder. Başka bir deyişle, Amerikan ordusunun Venezuela’da, İran’da veya Suriye’de saplanıp kalmasını istemez. Başkan Trump’ın yapmayı sevdiği şey, belirli bir durumda askeri gücü hızla kullanmak ve ardından tekrar kullanmak üzere yoluna devam etmektir.

Bu strateji, Çin’i çevrelemek için gereken esnekliği korumasını sağlar. Çin’in bakış açısından ise olabilecek en iyi şey, ABD’nin Venezuela’da veya başka bir yerde sonsuz bir savaşa saplanıp kalmasıdır. Eğer ABD kendisini batı yarımkürede Venezuela’nın ötesinde Kolombiya, Küba ve Nikaragua gibi ülkeleri de kapsayacak şekilde toplum mühendisliği yaparken bulursa, bu Amerika’nın Çin’i çevreleme yeteneğini büyük ölçüde engeller.

Basitçe söylemek gerekirse, ABD batı yarımkürede veya Orta Doğu’da sonsuz bir savaşa saplanırsa, bu onun Doğu Asya’ya yönelme yeteneğini köreltir. Ve bu kesinlikle Çin’in çıkarına olur. Ancak bence Trump bu mantığı anlıyor, bu yüzden gücü sınırlı ve hızlı bir şekilde kullanıyor. Ve işi bittiğinde zafer ilan edip bir sonraki hedefe geçiyor.

İğne ucu operasyonu mu?

Kesinlikle. Aslında ben de bu terminolojiyi kullandım. İğne ucu operasyonlarını seviyor. Hatırlayın, ABD 22 Haziran 2025’te İran’a saldırdı, bu bir günlük bir operasyondu ve günün sonunda Başkan Trump zafer ilan etti. Birçok kişi buna “vur ve bitir” operasyonu dedi.

Trump yönetimi iğne ucu operasyonlarını yürütebildiği ve sonsuz savaşlara derinlemesine bulaşmadığı sürece, batı yarımküredeki hegemonyayı sürdürmek dışındaki temel ABD dış politika hedefi olmaya devam eden Çin’e yönelik çevreleme politikasını sürdürebilecektir.

Az önce Trump’ın Venezuela petrolüne sahip olmak istediğini ve hükümetin ABD gündemini desteklemesini arzuladığını söylediniz. Toplum mühendisliğine girişmeden bu hedeflere nasıl ulaşabilir?

Bu harika bir soru. Temelde burada olan şey şu: ABD, Venezuela’da rejim değişikliği peşinde değil. Sadece devlet başkanını görevden aldı ve başkan yardımcısını yeni başkan yaptı. Yani rejim yerinde duruyor. Dahası, Trump yönetimi Venezuela’yı liberal bir demokrasiye dönüştürmeye çalışmıyor. Toplum mühendisliği yapmıyor.

Yönetimin istediği, Karakas’taki rejimin Washington’ın Venezuela petrolünü kontrol etmesine ve kullanmasına yardım etmesi. Bu amaçla ABD, Venezuela’yı kendi petrolünü sömürme konusunda işbirliğine zorlamak için elindeki muazzam ekonomik kozu kullanıyor.

Tekrar vurgulamak gerekir ki Trump Venezuela’da rejim değişikliği yapmadı ve Venezuela’yı liberal bir demokrasiye dönüştürmek için hiçbir çaba sarf edilmiyor. Rejimi iktidarda bıraktı ve onların petrolünü sömürürken Venezuela’yı kendisiyle işbirliği yapmaya zorlayacak.

Sizce bu taktik işe yarayacak mı?

Hayır.

Neden?

Bence başarısız olmasının üç nedeni var.

Birincisi, Venezuela siyaseti özellikle çekişmeli ve Venezuela içindeki diğer gruplardan ciddi bir muhalefet görmeyen bir hükümeti yerinde tutmak zor olacak. Bu, özellikle Venezuela tarihinin bu çalkantılı dönemlerinde geçerli.

Bu nedenle, Venezuela’da büyük bir iç çekişme yaşanmasının muhtemel olduğunu düşünüyorum; bu da şu an yönetimde olan hükümetin konumunu korumasını ve ABD’nin isteklerini Trump’ın arzuladığı şekilde karşılamasını çok zorlaştıracak.

İkinci neden ise milliyetçiliğin gezegendeki en güçlü ideoloji olmasıdır. Ve milliyetçilik, eski usul emperyalizmin ortadan kalkmasının temel nedenlerinden biridir. Gerçek şu ki dünyanın dört bir yanındaki insanlar, ABD’nin ülkelerine müdahale etmesini ve onlara siyasetlerini nasıl yöneteceklerini söylemesini istemiyor. İnsanlar egemenliğe inanıyor. Kendi kaderini tayin hakkına inanıyor.

Venezuelalılar, kuzeyden gelen birtakım Yankilerin ülkelerine girip siyasetlerini yönetmeye ve kaynaklarını sömürmeye çalışmasını istemiyor.

Ve Trump yönetiminin yapmaya niyetlendiği şey tam olarak bu. Bir ülke ne zaman başka bir ülkede emperyalizm peşinde koşsa, toslayacağı duvar milliyetçiliktir. Ve bu, emperyal gücün ciddi bir direnişle karşılaşacağı anlamına gelir.

Kısacası, Venezuela içindeki siyasi yelpazenin her kesiminden insan, ABD’nin ülkelerinde yaptıklarına, özellikle de petrollerini sömürmesine büyük bir öfke duyacak.

Üçüncü nedene gelince; Trump yönetimi dünyanın dört bir yanındaki petrol şirketlerinin Venezuela’ya gelip çökmüş petrol endüstrisini hızla yeniden inşa etmesine güveniyor. Ancak bunun gerçekleşmesi pek olası değil.

Venezuela petrol endüstrisini diriltmek uzun yıllar ve milyarlarca dolar alacak. Ve büyük petrol şirketlerinin Venezuela petrolünü çıkarmakta bir menfaati olup olmadığı belirsiz; sadece ekonomik açıdan mantıklı olmayabileceği için değil, aynı zamanda Venezuela’nın yatırım yapmak için güvenli ve istikrarlı bir ülke olma ihtimalinin düşük olması nedeniyle.

Yani bu, Trump’ın hedeflerine ulaşmasının çok düşük bir ihtimal olduğu anlamına mı geliyor?

Bence Venezuela’nın plana göre işlemediğine dair kanıtların birikmesi sadece kısa bir zaman -belki birkaç ay- alacak. O zaman soru şu olacak: Sırada ne yapacağız? Venezuela siyasetine daha fazla mı müdahil olacağız, yoksa geri mi çekileceğiz? Belirttiğim gibi, şu ana kadar Trump ne sonsuz bir savaşmaya ne de başka bir ülkenin içinde toplum mühendisliği yapmaya bulaşmamak için çok dikkatli davrandı; çünkü bu uğraşların felakete yol açtığını çok iyi anlıyor.

Dolayısıyla, Venezuela’da işler iyi gitmezse, Trump yönetiminin hedeflerine ulaşabilmek adına Venezuela siyasetini yönetmeye derinlemesine dâhil olması yönünde güçlü bir ayartıcı etki oluşacaktır. Ancak aynı zamanda, Trump ve danışmanları Venezuela siyasetine derinlemesine müdahil olmanın muhtemelen başarılı olmayacağının ve ABD dış politikasına büyük zarar vereceğinin tamamen farkında olacaklardır.

Daha önce de söylediğim gibi, Çinliler ABD’nin Venezuela’da ciddi bir belaya bulaşmasını ve ardından o ülkenin siyasetine derinlemesine saplanıp kalmasını ummalı. Trump yönetimi o zaman Venezuela’da sıkışıp kalacak, bu da Doğu Asya’da Çin’i çevreleme çabalarını zorlaştıracaktır.

Elbette, işler sarpa sararsa Trump Venezuela’dan öylece çekip gidebilir. Zafer ilan edip gidebilir çünkü şu ana kadar başka bir sonsuz savaşa girmeye veya ulus inşası yapmaya niyeti olmadığını açıkça belirtti. Ve bunun haklı nedenleri var. Kısacası, Venezuela’da veya bu bağlamda başka herhangi bir ülkede kara birlikleri istemiyor.

Sanırım Trump, Venezuela’da kaygan bir zeminde olduğunun ve dikkatli olmazsa sonunda bir bataklığa sürükleneceğinin farkında.

Eğer Çin akıllıysa, sadece kenarda oturup bu işin nasıl sonuçlanacağını izler. Çin’e tavsiyem, Venezuela ile iyi ilişkileri sürdürmesi ve ABD’nin Venezuela’daki çabasını engelleyecek hiçbir şey yapmamasıdır. Venezuela ile ABD arasındaki ilişkilerin kendi seyrinde gelişmesine izin versinler, çünkü bu ilişkilerin sorunsuz yürümesi pek olası değil ve bu da Çin’in avantajına olacaktır.

ABD’nin Venezuela operasyonu bir emsal teşkil edip Çin veya Rusya gibi diğer büyük güçleri benzer şeyler yapmaya teşvik eder mi?

Büyük güçlerin bazen diğer ülkelerin egemenliğini ihlal ettiğini anlamak çok önemlidir. Bu Çin için geçerlidir. Rusya için geçerlidir. Amerika Birleşik Devletleri için geçerlidir. Büyük güçler ulusal çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapar. Ve bazen bu, başka bir ülkenin egemenliğini ihlal etmeyi, uluslararası hukuku çiğnemeyi veya uluslararası bir kurumun kurallarını ihlal etmeyi içerir.

Ancak uluslararası yasaları ve kuralları ihlal etme sayısını en aza indirmek bir büyük gücün çıkarınadır, çünkü bu kurallar genellikle büyük gücün yararına çalışır. Bu, yasa ve kuralların çoğunu kendi avantajına olacak şekilde yazan Amerika Birleşik Devletleri için kesinlikle doğrudur.

Ancak Başkan Trump, tüm uluslararası hukuk yapısını yıkmakla tehdit ediyor. Yoluna çıkan uluslararası kurumları yerle bir etmekle ilgileniyor. The New York Times’a daha yeni şunları söyledi ve bu oldukça dikkat çekici bir ifade: “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok.” Tam olarak bu kelimeleri kullandı.

Ama fena halde yanılıyor. ABD o yasaları ve çoğu uluslararası kurumun merkezindeki kuralları Amerika’nın çıkarlarına uyacak şekilde yazdı. Yani uluslararası hukuk veya uluslararası kurumlar Amerika Birleşik Devletleri’nin düşmanı değil. Başkan Trump’ın böyle düşünmeye meyilli olduğunu biliyorum. Anlayamadığı şey, uluslararası hukuk ve uluslararası kurumların, ABD gibi büyük güçlerin ulusal çıkarlarını gözetmek için kullandıkları önemli araçlar olduğudur.

Ve Başkan Trump hariç her başkan, hayatın bu temel gerçeğini anlamış ve uluslararası hukuku ve uluslararası kuralları Amerika’nın avantajına kullanmıştır.

Tekrar ediyorum, büyük güçler bazen bu yasa ve kuralları ihlal eder. Ancak bunun gerçekleşme sayısını en aza indirmek ve aynı zamanda kurallara dayalı bir düzeni sürdürmek için çalışmak önemlidir. Neden? Çünkü bu değişmez bir şekilde ulusal çıkarlara hizmet eder.

Çin bunu kesinlikle anlıyor. Çinli liderler, Çin’in büyük ölçüde uluslararası kurumlardan ve uluslararası yasalardan yararlandığı için geliştiğini biliyorlar. Uluslararası hukukun ve uluslararası kurumların Çin’in ekonomik büyümesini ve dünyanın dört bir yanındaki diğer ülkelerle etkileşimini kolaylaştırdığını anlıyorlar.

Buna karşılık, Trump’ın uluslararası hukuka ve uluslararası kurumlara karşı derin bir düşmanlık beslediğini düşünüyorum. Ve bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin başını çok ağrıtacak. Ayrıca ABD bu kötü emsali oluşturduğu için, diğer ülkelerin yasaları ve uluslararası kurumların kurallarını ihlal etme olasılığını da artıracak.

Kulağa çelişkili geliyor. Bir yandan Trump bir emsal oluşturdu ve diğer ülkelerin uluslararası yasaları çiğneme olasılığı artabilir. Diğer yandan büyük güçler uluslararası sistemi korumak ister.

Eğer Çin gibi bir ülke veya Rusya gibi bir ülke uluslararası hukuku ihlal etmeyi gerektirecek belirli bir eylemde bulunmayı düşünüyorsa, Trump yönetimi uluslararası hukuku küçümsediğini gösterdiği için bunu yapmaya artık daha meyilli olacaklardır. Eylemlerini haklı çıkarmak için Amerika’nın davranışını kullanabilirler.

Ruslar 2014’te Kırım’ı ilhak etmek için harekete geçtiğinde, Batı’daki pek çok kişi bunun kabul edilemez olduğunu, çünkü toprak sınırlarını değiştirmenin uluslararası hukuku ihlal ettiğini savundu. Ruslar buna cevaben şöyle dedi: “Pardon ama Sırbistan’dan kopmasına yardım ettiğiniz Kosova’nın bağımsızlığını desteklediğinizde toprak sınırlarını siz değiştirdiniz. Eğer siz Kosova’yı Sırbistan’dan ayırabiliyorsanız, biz de Kırım’ı Ukrayna’dan ayırıp Rusya’ya katabiliriz.” Başka bir deyişle, yasa ve kuralları çiğnemek söz konusu olduğunda emsal bazen önemlidir.

Dolayısıyla, eğer Çin veya Rusya, bir ülkeyi tehdit olarak gördükleri için o ülkede rejim değişikliği yapmak zorunda hissederlerse, ABD “Bunu yapamazsınız çünkü uluslararası hukuku ihlal ediyor” diyecek konumda olmayacaktır. Ne de olsa Çinliler veya Ruslar, “Pekâlâ, siz bunu Afganistan ve Irak’ta yaptınız, biz neden X ülkesinde veya Y ülkesinde yapamayalım?” diyeceklerdir. Emsaller önemlidir.

Bunu daha geniş bir bağlama oturtmaya çalışayım. Uluslararası siyaset pis ve acımasız bir iştir. Devletlerin bazen uluslararası hukuku ihlal etmekten başka çaresi olmadığına şüphe yok. Yine de devletlerin uluslararası siyasetin karanlık tarafını en aza indirmek için çalışması mantıklıdır. Uluslararası hukuk ve uluslararası kurumlar, dünyayı daha az pis ve acımasız hale getirmek amacıyla işbirliğini kolaylaştırmak için tasarlanmıştır. Eğer bunları parçalarsanız, egemenlik gibi normları düzenli olarak ihlal ederseniz, dünya daha acımasız bir yer haline gelir ve biz bunu istememeliyiz.

Dünyanın büyük güçleri arasındaki işbirliğini kolaylaştırmak da mantıklıdır. Sistemdeki üç büyük gücün -Çin, Rusya ve ABD- temelde rekabetçi bir ilişkiye sahip olduğuna şüphe yok. Büyük güçler sürekli olarak güvenlik rekabetine girerler ve bu rekabet, aralarında gerçekleşen herhangi bir işbirliğinden daha önemlidir.

Yine de, özellikle nükleer çağda, mümkün olduğunda bu rekabeti yumuşatmak ve büyük güçler arasında işbirliğini teşvik etmek çok mantıklıdır.

Bu cephede yapabileceklerinizin sınırları olduğunu düşünüyorum. Uzun zamandır Çin yükseldikçe ve güçlendikçe Çin ile ABD arasında yoğun bir güvenlik rekabeti olacağını savundum. Ancak aynı zamanda, bu güvenlik rekabetini hafifletmek ve Pekin ile Washington arasındaki işbirliğini teşvik etmek Amerika’nın çıkarınadır. Fakat bu çok zor bir görev çünkü Çin ve ABD için rekabet etme zorunluluğu çok güçlü.

Eğer kurallara dayalı düzeni parçalar ve uluslararası kurumlar önemsizmiş gibi davranırsanız, yanlış yönde ilerliyorsunuz demektir. Kötü bir durumu daha da kötüleştirmiş olursunuz.

Sizce Venezuela’da yaşananlar Çin-ABD ilişkilerini etkileyecek mi?

Bunun pek olası olmadığını düşünüyorum. Eğer ABD Çin’i batı yarımküreden tamamen çıkarmaya çalışsaydı -başka bir deyişle, Çin’in batı yarımküredeki ülkelerle ekonomik ilişkiye girmesine izin vermeseydi- bu ABD-Çin ilişkilerini zehirlerdi. Bunun olacağını sanmıyorum.

Eğer Çin batı yarımküredeki herhangi bir ülkeyle askeri ittifak kurarsa veya 1962’de Sovyetlerin Küba’ya füze yerleştirmesi gibi Çin de batı yarımküreye askeri güç yerleştirirse, bunun ABD-Çin ilişkileri üzerinde son derece olumsuz sonuçları olur. Çinlilerin bunu yapacağını sanmıyorum.

Çinli liderlerin Venezuela yüzünden Trump yönetimiyle kavgaya tutuşmak için geçerli bir nedeni yok. Daha önce de söylediğim gibi, Çin ABD’nin Venezuela’da bataklığa saplanmasını ve hatta batı yarımküredeki diğer ülkelerde toplum mühendisliği yaparken bataklığa saplanmasını ummalı. Elbette Trump bu tehlikeyi anlıyor, bu yüzden iğne ucu operasyonlarına girişmeye ve kara birlikleri göndermekten kaçınmaya kararlı.[4] O, ABD ordusunun kelebek gibi uçup arı gibi sokmasını ve bataklıklara atlamamasını istiyor.

Trump’ın bir sonraki “sokacağı” ülkenin hangisi olacağı konusunda çok fazla spekülasyon var.

Görünüşe göre bugünlerde odağı Grönland üzerinde. Tipik Trump tarzıyla, ABD Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırdıktan birkaç gün sonra, Grönland’ı zorla alma ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bir parçası yapma olasılığını gündeme getirdi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Grönland hikâyesi manşetlere taşındı ve Venezuela operasyonunu eleştirenlerin seslerini duyurmasını zorlaştırdı. Kısa bir süre sonra Trump, İran’da gerçekleşen kitlesel protestolara İran hükümetinin sert müdahalesine yanıt olarak İran’ı bombalamaktan bahsediyordu.

Bir sonraki hedefinin Grönland mı yoksa İran mı olduğunu söylemek zor. Ancak şu açık görünüyor ki Grönland’ı Danimarka’dan satın alamazsa, zorla alacak. Bu, Trump’ın sevdiği türden hızlı ve kolay bir zafer olmaya neredeyse aday. İran, askeri güç kullanarak başa çıkılması daha zor bir sorun. Ancak Trump daha önce İran’a bir kez saldırdı ve İsrail Başbakanı [Binyamin] Netanyahu ile yaptığı son görüşmeler, iki liderin İran’a bir saldırı daha yapmayı ciddi ciddi düşündüğünü açıkça gösteriyor. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin havadan ve denizden saldıracağı ve karada asker olmayacağı kesin görünüyor.

Trump Grönland’ı kontrol etmeyi başarabilir mi?

Evet, çünkü Grönland’da çok az insan var, bu da onu Venezuela’dan temelden farklı kılıyor. ABD Grönland’ı fethetmeye karar verirse bunu nispeten kolaylıkla yapabileceğine şüphe yok. Grönland’ı fethetmemiz gerektiğini savunmuyorum ama fethetmenin kolay olacağını düşünüyorum.

Az önce İran’daki askeri eylemlerin daha karmaşık olacağını söylediniz, neden?

Başlangıç olarak, Venezuela’nın aksine savaş düzeninde olan İran’ın başkanını kaçırmak çok daha zor olacaktır. Daha da önemlisi, İran ABD’ye ciddi şekillerde misilleme yapabilir. İsrail’i ve Orta Doğu’daki ABD üslerini vurabilir ve Basra Körfezi’nden petrol akışını durdurarak dünya ekonomisini tehdit edebilir. Venezuela ise ABD’ye askeri olarak misilleme yapamazdı.

Venezuela yaklaşımının aksine, Trump’ın haziran ayındaki sosyal medya paylaşımı İran’da rejim değişikliği fikrini ortaya atıyor gibi görünüyordu. Sizce gerçek hedefi bu mu?

Trump’ın İran’daki rejimi devirmek istediğine şüphe yok. Aslında o ve İsrail’deki dostları nihayetinde İran’da kaos yaratmak ve ABD’nin Suriye’nin parçalanmasına yardım ettiği gibi İran’ın da parçalandığını görmek istiyor. Bu hedefe ulaşmaya yardımcı olmak için İran’ı bombalamaya istekli görünüyor. Elbette İran’a kara birlikleri göndermek ve İran’ı bir demokrasiye dönüştürmeyi amaçlayan toplum mühendisliği yapmak istemiyor. Bunun, kaçınmaya derinden bağlı olduğu bir sonsuz savaşa yol açacağını çok iyi biliyor.

Trump İran hükümetini devirmek için bir saldırı başlatırsa Çin ve Rusya’nın tepkilerine dair değerlendirmeniz nedir?

Ne Çin ne de Rusya askeri olarak müdahale edecektir, çünkü yeterli güç projeksiyonu kabiliyetine sahip değiller ve ABD ile bir savaş istemedikleri kesin.

Haklı stratejik nedenlerden ötürü Rusya lazer gibi Ukrayna’daki savaşı kazanmaya odaklanmış durumda, Çin ise esasen Doğu Asya’da hâkimiyet kurmakla ilgileniyor. Ancak her iki ülke de saldırıyı kesinlikle kınayacak ve İran’ın hayatta kalmasına yardımcı olmak için zaman içinde ellerinden geleni yapacaktır.

Çin, İran ve Rusya, ABD saldırganlığına karşı kendilerini korumak için birlikte çalışmak adına güçlü bir teşvike sahip olduklarını kesinlikle anlıyorlar.

Trump’ın ABD askeri bütçesini yüzde 50 artırmaya yönelik son teklifleri hakkında görüşünüz nedir?

Trump, bütçeyi neden yüzde 50 gibi şaşırtıcı bir oranda artırmanın gerekli olduğunu açıklamadı. ABD savunma bütçesinin bu artıştan önce 1 trilyon ABD doları olduğu gerçeği zaten başlı başına oldukça çarpıcı. Devasa bir borç sorunumuz varken şimdi savunmaya 1,5 trilyon ABD doları harcayacak olmamız fikri çok endişe verici. Üstelik Trump, savunmaya neden bu kadar daha fazla para harcamamız gerektiğini açıklamadı. Ayrıca dünyanın dört bir yanındaki ülkelere uyguladığı gümrük vergilerinin bu devasa artışı finanse edecek geliri sağlayacağına oynuyor.

Tanıdığım çoğu uzman, gümrük vergilerinin savunma bütçesini yüzde 50 artırmayı destekleyecek yeterli geliri üreteceğine inanmıyor. Dahası, bildiğiniz gibi Amerika Birleşik Devletleri’nin ülke içinde önemli sorunları var ve bu bana, Trump’ın değerli kaynakları iç cepheden alıp zaten cömertçe finanse edilen orduya harcamasının siyasi açıdan mantıklı olmadığını söylüyor. Kongre’yi savunmaya 1,5 trilyon ABD doları harcamamız gerektiğine ikna edebilirse çok şaşırırım.

Yabancı ülkelerdeki bu angajmanlar onun destek tabanını nasıl etkileyecek? Bunun ara seçimler üzerinde bir etkisi olacak mı?

Bence ara seçimler açısından Trump için kilit nokta ekonomi. Ekonomi göreve geldiğinden beri izlediği yörüngede devam ederse başı gerçekten belaya girebilir, çünkü Demokratlar çoğu insanın temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayamadığı argümanını şimdiden etkili bir şekilde yapabiliyorlar.

Özellikle, sofraya yemek koymak zorlaştı. Barınacak yer bulmak zor. Sağlık hizmetlerini karşılamanın neredeyse imkânsız olduğu bir noktaya geliniyor.

Bu ekonomik meseleler, Cumhuriyetçilerin ara seçimlerde ne kadar başarılı olacağını belirlemede ön planda ve merkezde olacak. Venezuela bir felakete dönüşmediği ve o ülkeyi yönetmeye derinlemesine bulaşmadığımız sürece dış politikanın merkezi bir sorun olacağını sanmıyorum. Ancak Trump Venezuela’da büyük bir beladan kaçınabilir ve hasımlarına karşı iğne ucu askeri operasyonlarını sürdürebilirse, dış politika sonbahar seçimlerinde ona zarar vermez.


[1] Metinde görüşlerine başvurulan John Mearsheimer, uluslararası ilişkiler teorisinde “Saldırgan Gerçekçilik” akımının kurucu babasıdır. Bu teoriye göre uluslararası sistem anarşiktir (devletlerin üzerinde bir otorite yoktur) ve devletlerin nihai amacı hayatta kalmaktır. Mearsheimer, devletlerin güvende olmalarının tek yolunun, diğerlerinden daha güçlü olmaktan ve mümkünse “hegemon” (baskın güç) olmaktan geçtiğini savunur. Bu nedenle büyük güçler (ABD, Çin, Rusya) sürekli olarak güçlerini artırmaya ve rakiplerini dengelemeye çalışırlar. Mearsheimer’ın metindeki “ABD batı yarımkürenin hegemonudur ve başka bir gücün buraya girmesine izin vermez” analizi, doğrudan bu teorik altyapıya dayanır. (ç.n.)

[2] Metinde Maduro’nun kaçırılmasıyla kıyaslanan olay, ABD’nin 1989 yılında Panama’ya düzenlediği “Just Cause” (Haklı Neden) operasyonudur. Bir dönem CIA ile de çalışmış olan Panama lideri Manuel Noriega, uyuşturucu kaçakçılığı ve ABD karşıtı tutumu nedeniyle hedef alınmıştır. ABD ordusu Panama’yı işgal etmiş, Noriega’yı teslim almış ve onu yargılamak üzere Florida’ya götürmüştür. Bu olay, bir devlet başkanının başka bir ülke tarafından askeri güçle alınıp kendi topraklarında yargılandığı nadir uluslararası hukuk vakalarından biridir. (ç.n.)

[3] Mearsheimer’ın “uzak büyük güçlerin batı yarımküreye askeri güç yığması” konusundaki hassasiyete verdiği en net örnektir. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin Küba’ya nükleer füzeler yerleştirmesi üzerine ABD ve SSCB nükleer savaşın eşiğine gelmiştir. Kriz, Sovyetlerin füzeleri geri çekmesi (karşılığında ABD’nin de Türkiye’deki Jüpiter füzelerini çekmesi) ile çözülmüştür. Mearsheimer bu örneği, ABD’nin “arka bahçesi” olarak gördüğü Amerika kıtasında askeri tehditlere ne kadar sert tepki verdiğini göstermek için kullanır. (ç.n.)

[4] İğne Ucu (Pinprick) operasyonları: Askeri literatürde “pinprick attacks“, düşmanı tamamen yok etmeyi veya geniş çaplı bir işgali hedeflemeyen, bunun yerine düşmana sınırlı zarar vererek mesaj vermeyi, kapasitesini düşürmeyi veya taciz etmeyi amaçlayan küçük ölçekli, hızlı saldırıları ifade eder. Mearsheimer, Trump’ın “sonsuz savaşlar” (Irak ve Afganistan gibi yıllarca süren işgaller) yerine bu tür vur-kaç taktiklerini benimseyerek askeri kaynaklarını asıl rakip olan Çin’e sakladığını ifade etmektedir. (ç.n.)

Dünya Basını

Amerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar

Yayınlanma

Ekonomist Richard Wolff, akademisyen Cornel West ve siyaset bilimci Norman Finkelstein, katıldıkları ortak yayında Amerikan imparatorluğunun gerilemesini ve solun yapısal krizini değerlendirdi. Düşünürler, refah modelinin çöküşünden üniversitelerdeki sansüre ve Gazze soykırımına kadar uzanan başlıklarda toplumun içine sürüklendiği kurumsal inkâr ortamını eleştirdi.

ABD’li yayıncı Robinson Erhardt’ın YouTube şovunda bir araya gelen üç kıdemli düşünür, Amerikan siyasetindeki yapısal tıkanmayı, sol hareketin krizini ve ülkenin içine sürüklendiği derin inkâr ortamını ele aldı.

Yayına Massachusetts Amherst Üniversitesi Emekli Ekonomi Profesörü ve İşyerinde Demokrasi adlı sivil girişimin kurucusu Richard Wolff, Union İlahiyat Fakültesi Dietrich Bonhoeffer Kürsüsü Başkanı Cornel West ve Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü mezunu yazar Norman Finkelstein katıldı.

Toplantıda Amerikan imparatorluğunun gerileme süreci, işçi sınıfının dağılması, New York yerel siyasetindeki uzlaşmalar, aşırı sağın yükselişi ve üniversitelerdeki akademik baskılar ayrıntılı bir biçimde irdelendi. Katılımcılar, toplumun geniş kesimlerinin gerçeklerden kopmasına yol açan kurumsal mekanizmaları ve örgütlü halk gücünün yokluğunda siyasetçilerin hesap vermekten nasıl kaçındığını tartıştı.

“Hiçbir bireyin tek başına kurumsal bir etki yaratması mümkün değildir”

Program yöneticisi Robinson’ın seçimleri kazanan herhangi bir liderin ülkeyi gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan akademisyen Cornel West, sistemin sınırlarına dikkat çekti. West, bireysel zaferlerin tek başına yapısal dönüşüm yaratamayacağını vurguladı.

West, “Yozlaşmanın, bürokratik ataletin ve Amerikan imparatorluğunun hem iç hem dış politikadaki kaldıraçlarını ellerinde tutan tekeller ile oligarşilerin ulaştığı seviye nedeniyle, zamana yayılan güçlü toplumsal hareketlere sahip olmak zorundasınız. Bu durum mücadeleyi bırakacağımız anlamına gelmez; yalnızca karşımızda ne olduğunu dürüstçe kavramamız gerektiğini gösterir” sözlerini kullandı.

Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecini hatırlatan West, Amerikan imparatorluğu akıl almaz bir çürüme ve çöküş yaşarken ülkenin en köklü direniş geleneklerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirtti. West, emperyalizme, kapitalizme ve beyaz üstünlükçülüğe karşı sahada somut birliktelikler kuran Paul Robeson, William Edward Burghardt Du Bois ve Harry Magdoff gibi figürlerin temsil ettiği ahlaki mirasa işaret etti.

“Ortada çalışan insanlar var ancak artık bir işçi sınıfı kalmadı”

Sözü devralan Norman Finkelstein, günümüz toplumunda radikal bir dönüşümü tetikleyecek nesnel bir siyasi gücün mevcut olmadığını dile getirdi. Karl Marx’ın kapitalizmin üretim birimlerini merkezileştirerek kitleleri kaynaştıracağı yönündeki öngörüsünü hatırlatan Finkelstein, bu yapının tamamen tasfiye edildiğini aktardı.

Finkelstein, “Marx kapitalizmin devasa üretim birimleri yaratacağını, kitleleri sosyalleştirip derin dayanışma bağları kuracağını ve sistemin merkezindeki bu gücün örgütlendiğinde çarkları durdurabileceğini söyledi. Fakat bu zemin artık yok; evet çalışan insanlar var ama klasik anlamda bir işçi sınıfı kalmadı çünkü herkes bütünüyle atomize edilmiş vaziyette” ifadelerini kullandı.

İnsanların parça başı ve güvencesiz işlere mahkûm edildiğini belirten Finkelstein, bu çalışma modelinde dayanışma duygusunun yeşeremeyeceğini söyledi. Finkelstein, “İnsanlar iş arkadaşlarını neredeyse hiç tanımıyor ve artık ekonominin merkezinde yer almıyorlar; en büyük dağıtım ağında bütün işçiler greve gitse bile alışveriş hemen geleneksel mağazalara kayar ve sistem işlemeyi sürdürür” diye ekledi.

“Seçmenlerinize yaptıklarınız için bir açıklama borçlu değil misiniz?”

Kurumsal yapıların ve sendikal tabanın gerilemesinin siyasetçiler üzerindeki denetimi bütünüyle ortadan kaldırdığına değinen Finkelstein, eleştirilerini New York Eyalet Meclisi Üyesi Zohran Mamdani üzerinden somutlaştırdı. Mamdani’nin belediye başkanlığı hedefine giden yolda temel ilkelerinden vazgeçtiğini dile getirdi.

Finkelstein, “Mamdani göreve geldiğinde New York’un en zengin ailelerinden birine mensup olan Jessica Tisch’i emniyet müdürü olarak tutacağını söylüyor. Ardından Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesinin finanse ettiği Hakeem Jeffries’e destek vereceğini ilan ediyor ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna geldiğinde düzenlenen protestoya katılmayacağını belirtiyor” dedi.

Siyasetçinin bu kararları alırken halka tek bir tatmin edici gerekçe sunmadığını aktaran Finkelstein, sert tepki gösterdi. Finkelstein, “Senin için kapı kapı dolaşan doksan bin insan vardı; onlara yaptıkların için bir açıklama borçlu değil misin, neden on dördüncü Louis gibi davranıyorsun?” sözleriyle tepkisini paylaştı.

Mamdani’nin Netanyahu’yu New York’a geldiğinde tutuklayacağını vadedip ardından yasal olarak bunu yapamayacağını söylediğini hatırlatan Finkelstein, protestolara da katılmamasını eleştirdi. Finkelstein, geçmişte Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı rejimine karşı konsolosluk önünde yapılan eylemlerde belediye başkanlarının ve milletvekillerinin bizzat gözaltına alındığını hatırlattı.

Finkelstein, bir yöneticinin profesyonel hayatı dışında bir yurttaş olarak eylemlere katılabileceğini belirterek, “Seçmen tabanının kurumsal bir gücü olmadığı için hesap sorulamıyor; onu seçen insanlar sendikalarda örgütlü değil ve ‘Bir dakika dostum, senin seçim vaadin bu değildi’ diyemiyorlar” şeklinde konuştu.

“Karşımdaki inkâr dalgasının ulaştığı devasa boyut beni afallatıyor”

Ekonomist Richard Wolff, Finkelstein’ın tespitlerine katılarak Amerikan toplumunun her kademesine sinmiş olan inkâr psikolojisini değerlendirdi. Bir psikoterapistle evli olduğunu ve inkâr mekanizmasını gündelik hayatta yakından gözlemlediğini aktaran Wolff, rahatlatıcı hayallerin hakikatlerin üzerini örttüğünü söyledi.

Wolff, “Etrafımda gördüğüm inkâr seviyesi beni dehşete düşürüyor; insanlar rahatlatıcı mecazlara odaklanarak kendi uyuşukluklarında kalmayı seçiyorlar. Cornell Üniversitesinde bir öğrenci yurdunda genç bir kadının başına gelen korkunç olayları ve üniversitenin bunu gizlemek için nasıl bir inkâr kozası ördüğünü okuduğumda bunun hiç de istisnai olmadığını bir kez daha gördüm” dedi.

Görev yaptığı altı üniversitede ve büyük hastanelerde benzer skandalların kurum itibarını korumak adına örtbas edildiğini aktaran Wolff, aynı mantığın dış politikada da devrede olduğunu belirtti. Wolff, Birleşik Devletler ve İsrail’in düzenli olarak İran’ı hedef almasına rağmen basında daima karşı tarafın saldırgan olarak resmedildiğini dile getirdi.

Aynı çarpıtmanın Ukrayna savaşında da yaşandığına işaret eden Wolff, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün yirmi yıl boyunca Rusya sınırına doğru genişlemesinin görmezden gelindiğini aktardı. Wolff, ana akım medyanın bu kuşatmayı hesaba katmadan saldırıları sebepsiz gibi sunmasının arkasındaki psikolojik körlüğü sorguladı.

“Amerika küresel sömürgecilik mirasını devraldığı gerçeğini gizledi”

Finkelstein’ın 1960’lı yıllarda halkın yüzde sekseninin refah içinde yaşadığı düzenin bugün tükenip tükenmediği sorusunu yanıtlayan Richard Wolff, meselenin köklerinin sömürgecilik tarihine uzandığını belirtti. Avrupa’nın üç asır boyunca dünyayı yağmaladığını ve bunun 1884 Berlin Konferansı ile zirveye ulaştığını hatırlattı.

Wolff, “Kapitalizm küresel bir pazar yarattı ancak bu süreç Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da muazzam bir zenginlik biriktirirken dünyanın geri kalanının kaynaklarını kuruttu. Sömürgeci güçler arasındaki bu büyüme yarışı nihayetinde insanlık tarihinin en yıkıcı iki dünya savaşıyla kendi kendini yok etti” ifadelerini kullandı.

Birleşik Devletler’in coğrafi konumu ve yıkımdan uzak kalması sayesinde bu savaşlardan kazançlı çıkan tek güç olduğuna değinen Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği yirmi yedi milyon yurttaşını kaybederken Amerikan kaybının dört yüz bin civarında kaldığına işaret etti. Wolff, bu tarihsel farkın ekonomik sonuçlarını açıkladı.

Wolff, “aBD bombalanmadığı ve sömürgelerini kaybetmediği için Avrupalıların boşalttığı bütün sömürge alanlarını devraldı. İngilizler Hindistan’dan, Fransızlar Afrika’dan çekildiğinde yerlerine Amerikan ordusu ve şirketleri girdi; ardından ‘Biz sömürgeci değiliz, demokrasi taşıyoruz’ diyerek bu mirası inkâr ettiler” dedi.

Avrupa’nın artık kıtaya yönelen küresel tepkiler karşısında önemsizleştiğini ve adeta turistik bir alana dönüştüğünü kaydeden Wolff, Almanya’da Friedrich Merz ve Fransa’da Emmanuel Macron gibi liderlerin meşruiyet kaybı yaşadığını vurguladı.

“Sistem artık nüfusun yüzde sekseninin aleyhine işleyecek biçimde çöktü”

Finkelstein, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ekonomik denklemde toplumun yüzde sekseninin kazandığı, yüzde yirmisinin ise sistemin dışında kaldığı günlerin tersine döndüğünü ifade etti. Bugün ise tablonun tamamen tersine döndüğünü ve sistemin yalnızca yüzde yirmilik bir azınlığa hizmet ettiğini dile getirdi.

Finkelstein, “Bugün Amerika’da sistem nüfusun yüzde sekseni için iflas etmiş durumda; en iyi örgütlenmiş radikal hareket bile iktidara gelse mevcut yapının sınırları içinde bu dengenin yeniden halkın lehine çevrilmesi mümkün mü, yoksa sistem tüm potansiyelini tüketmiş mi bulunuyor?” sorusunu yöneltti.

Wolff bu tespiti onaylayarak, Amerikan imparatorluğunun tıpkı bitmiş bir evliliği kabullenemeyen çiftler gibi derin bir inkâr içinde bocaladığını söyledi. Sağcı seçmenlerin “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganına sarılmasının da aslında ülkenin artık harika olmadığının üstü kapalı bir itirafı olduğunu vurguladı.

Wolff, “Yetmiş yıllık antikomünist propagandanın ardından Amerikan işçi sınıfı sağa yöneldi çünkü Donald Trump her şeyi sihirli bir biçimde geri getireceğini vadetti. Fabrikaların geri döneceğini söyledi ancak hiçbir şey geri gelmedi; sağın bu vaatleri yerine getiremediği anlaşıldığında halk tıpkı 1930’larda olduğu gibi yeniden sola yönelecektir” sözlerini kaydetti.

Finkelstein ise bu iyimser yaklaşıma karşı çıkarak sendikalı işçi oranının yüzde sekize kadar gerilediğini ve üretim merkezlerinin tasfiye edildiği bir yapıda klasik manada bir işçi sınıfının kalmadığını tekrarladı. Bernie Sanders’ın servetin ve gücün bir avuç azınlığın elinde toplandığı yönündeki tespitinin doğruluğunu hatırlatarak, bu güce meydan okuyacak örgütlü bir odağın eksikliğini vurguladı.

“Bu koşullar altında ortaya yalnızca sol bir popülizm çıkabiliyor”

Tartışmaya dahil olan Cornel West, güçlü bir sınıf bilincinin ve örgütlenmesinin bulunmadığı Amerikan imparatorluğunda varılabilecek en ileri noktanın sol popülizm olduğunu aktardı. West, Birleşik Devletler’de sermayenin işçi sınıfı hareketlerini tarih boyunca acımasızca ezdiğine işaret etti.

West, “Lenin Amerika’yı sermaye diktatörlüğü olarak tanımlarken işçilerin 1935 yılına kadar toplu sözleşme hakkına dahi sahip olamadığını kastediyordu; Arjantin bu hakka Birleşik Devletler’den tam yüz yıl önce, 1836’da kavuşmuştu. Amerika’da özel şirketler eyalet ordularından daha büyük özel dedektif orduları besliyordu; böylesi bir baskı altında sınıf bilinci nasıl kök salabilir?” diye sordu.

Sınıf bilincinin bastırıldığı bu atmosferde ortaya çıkan sol popülizmin ırkçılık ve sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmekte zorlandığını belirten West, yerli halkların yok sayıldığını ve köleleştirilen siyah işçilerin geleneksel ücretli emek kalıplarına sığdırılamadığını aktardı. Bernie Sanders’ın kampanyalarında da bu sınırlarla karşılaştıklarını dile getirdi.

West, “Bernie ile yüzlerce miting yaptık ancak siyah toplumun tarihsel deneyimine ve maruz kaldığı beyaz üstünlükçü mirasa tam anlamıyla hitap edemedik. Siyah özgürlük mücadelesinden gelen pek çok insan neoliberal Demokrat Parti tarafından esir alınmıştı ve onların gözünde bizler organik bağı olmayan yabancılar gibi kaldık” ifadelerini kullandı.

Demokratik Sosyalistlerin tabanının da sanayi işçilerinden ziyade soylulaştırma mağduru eğitimli orta sınıflara kaydığını kaydeden West, bu dönüşümün hareketin dinamiklerini değiştirdiğini açıkladı.

“Sıradan insanların tükenen umutları beni tarifsiz bir öfkeye boğuyor”

Genç kuşakların her siyasi atılımın ardından uğradığı hayal kırıklığına değinen Norman Finkelstein, Mamdani’nin sergilediği uzlaşmacı tavrın kitlelerde yarattığı duygusal yıkımı anlattı. Finkelstein, Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020 hezimetlerinin ardından gençlerin yeniden harekete geçtiğini ancak hızla moralsizliğe itildiğini aktardı.

Finkelstein, “Mamdani ne yapıyor; gençlerin umutlarını örgütledi, insanlar sokaklara döküldü ama sen gidip yıllardır kafamıza cop indiren polis teşkilatının müdürünü yerinde tutuyorsun. Netanyahu’yu tutuklayacağını söyledikten sonra New York sokaklarındaki kitlesel gösteriye bile gitmiyorsun; bir insan kaç kez hayal kırıklığına uğradıktan sonra tamamen pes eder?” diye sordu.

Gençlerin bu tür tavizler karşısında çaresizliğe sürüklendiğini belirten Finkelstein, halkın oyunu sadece sempatik bir tebessüm görmek için vermediğini dile getirdi. Finkelstein, siyasi hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadığı sürece bu döngünün kırılamayacağını ifade etti.

Cornel West ise gençlerin bu süreçte tarihten ders çıkarması gerektiğini söyleyerek, Mamdani’nin Demokrat Parti içindeki konumuna işaret etti. West, genç aktivistlerin bu figürlerin hızla sistem içine çekilebileceğini önceden görmeleri gerektiğini aktardı.

West, “Gençlerin büyümesi ve tarihi anlaması şart; Demokrat Parti geleneğinden gelen Mamdani’nin kolaylıkla Barack Obama’nın zeki, yaratıcı ve Müslüman bir versiyonuna dönüşebileceğini kavramak zorundalar. Biz bunu en başından beri söylüyorduk; partiye ve yeni göçmen elitlerine olan bağlarını yakından izlemek gerekiyordu” uyarısında bulundu.

Mamdani’nin New York’u yalnızca yeni göçmenlerin kenti olarak tanımlamasını da eleştiren West, bu söylemin kentin yüzyıllardır yerleşik olan siyah nüfusunu ve geçmişteki köle emeğini görünmez kıldığını söyledi.

“Demokrat Parti bizi pusuladan silmek için yirmi milyon dolar harcadı”

Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecinde Yeşil Parti ile yaşadığı ayrışmayı anlatan Cornel West, üçüncü partilerin de benzer zaaflar taşıdığını dile getirdi. Parti yönetimiyle yaşanan yaklaşım farkları ve kaynak dağılımındaki uyuşmazlıklar nedeniyle bağımsız hareket etme kararı aldığını açıkladı.

West, “Yeşil Parti çatısı altına girdiğimde siyah özgürlük mücadelesinden, Martin Luther King’den ve Kara Panterler hareketinden bahsettiğimde rahatsız oldular; bana ‘Bizim partimiz bunlarla ilgili değil’ dediler. Oysa ben hem inancımı hem sosyalist ilkelerimi bu mücadelelerden alıyorum; sonunda kendi yoluma gitmek zorunda kaldım” dedi.

Yirmi altı eyalette seçmenlerin adını pusulaya doğrudan yazabildiği, on altı eyalette ise resmi olarak pusulaya girmeyi başardıkları tarihi bir kampanya yürüttüklerini belirten West, Demokrat Parti’nin baskılarına maruz kaldıklarını söyledi.

West, “Demokrat Parti sırf bizim adımızı oy pusulalarından kazımak için yirmi milyon dolar harcadı, sonra da utanmadan serbest seçimlere bağlı olduklarını iddia ettiler. Kuzey Karolina ve Pensilvanya yüksek mahkemelerine kadar taşınan davalarla boğuştuk; egemen partiler bağımsız sesleri boğmak için ellerindeki her aracı kullanıyor” sözlerini kaydetti.

Finkelstein ise Bernie Sanders’ın kimliğini geri plana itip bütünüyle sağlık şirketlerine, Wall Street tekellerine ve milyarderlere odaklanan saf bir sınıf siyaseti izlediğini hatırlatarak, West’in kişisel ve ırksal vurguları öne çıkarmasının benzer bir kitle bağı kurmayı zorlaştırıp zorlaştırmadığını sordu. West ise siyahların tarihsel acılarını ve katliamları dışarıda bırakan hiçbir siyasi hareketin içinde yer almayacağını ifade etti.

“Toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür”

Eski televizyon sunucusu Tucker Carlson’ın İsrail’in Gazze saldırılarına yönelik eleştirileri ve Donald Trump ile yollarını ayırması üzerinden sağ figürlerle taktiksel işbirlikleri kurulup kurulamayacağı tartışıldı. Richard Wolff, aşırı sağdaki bu çözülmelerin sola alan açabileceğini belirterek ilkeli temasların mümkün olduğunu kaydetti.

Finkelstein ise Carlson’ın göçmen karşıtı pozisyonunu hatırlatarak çok daha temkinli bir hat çizdi. Carlson’ın Gazze konusunda sokakta yürümesine karşı çıkmayacağını ancak milyonlarca insanın kitlesel olarak sınır dışı edilmesini savunan bir anlayışla siyasi ortaklık kurulamayacağını açıkladı.

Finkelstein, “Duygusal bir dil kullanmak istemem ama toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür; hiçbir hukuki denetim, mahkeme kararı veya idari kısıtlama tanımadan insanları apar topar toplamak anlamına gelir. İnsanları terörize eden, aileleri ve çocukları birbirinden ayıran bir anlayışı bir kenara koyup diğer başlıklarda anlaşıyoruz diyemezsiniz” vurgusunu yaptı.

Wolff ise göçmen emeğinin Amerikan kapitalizmini ayakta tutan asıl unsur olduğunu belirtti. Ülkedeki nüfus artışının durma noktasına geldiğini aktaran Wolff, sınır dışı politikalarının ekonomik açıdan da sistemi felce uğratacak bir intihar niteliğinde olduğunu ifade etti.

“Her göçmene ve yurttaşa koşulsuz bir iş garantisi sağlanabilir”

Finkelstein, New York’taki inşaat sektöründe Meksikalı göçmenlerin düşük ücretlerle ve güvencesiz biçimde çalıştırılmasının yerel azınlıklar ve çalışanlar arasında yarattığı gerilimleri gündeme getirdi. Finkelstein, bu rekabet ortamında adil bir göçmenlik politikasının nasıl kurgulanması gerektiğini sordu.

Richard Wolff, çözümün piyasa mantığının tamamen dışına çıkılarak üretilebileceğini söyledi. Sorunun ekonomik değil siyasi bir irade eksikliği olduğunu dile getirdi.

Wolff, “Çözüm son derece basittir; ülkedeki tüm göçmenlere ve yerleşik yurttaşlara devlet tarafından koşulsuz iş garantisi sağlanmalıdır. Eğer on iki milyon insanı istihdam ederseniz, kapitalist sistemde her çalışan kendine ödenenden daha fazla değer üretir; dolayısıyla yaratılan bu artı değer programın maliyetini fazlasıyla karşılar ve hiçbir hayırseverliğe ihtiyaç kalmaz” dedi.

Geçmişte işsizliğin yüzde üçe kadar gerilediği dönemleri hatırlatan Wolff, tam istihdamın hayal olmadığını ve çeşitli ülkelerde uygulandığını belirtti. Finkelstein ise sanayi üretiminin Çin’e kaydığı bir dönemde bu modelin uygulanabilirliği konusundaki kuşkularını koruduğunu aktardı.

“Almanya ucuz Rus enerjisini keserek kendi sanayisini yok etti”

Avrupa’da sağ partilerin yükselişinin arkasında yatan ekonomik çöküşü analiz eden Richard Wolff, Almanya örneğine odaklandı. Alman sermayesinin Birleşik Devletler’e olan mutlak sadakati yüzünden kendi sanayi altyapısını tahrip ettiğini dile getirdi.

Wolff, “Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik mucizesi gökten zembille inmedi; Sovyetler Birliği’nden ve ardından Rusya’dan aldıkları kıtanın en ucuz petrol ve doğalgazı sayesinde bu başarıyı yakaladılar. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’dan enerji alımını durdurdular ve Amerikan sıvılaştırılmış gazına üç dört katı fiyat ödemeye başladılar” ifadelerini kullandı.

Bu tercihin Alman sanayisini yüksek maliyetli ve rekabetsiz bir konuma ittiğini kaydeden Wolff, Çin’in ucuz ve kaliteli sanayi ürünlerinin pazarı domine ettiği bir dönemde bunun intihar anlamına geldiğini belirtti. Almanya İçin Alternatif partisinin yükselişinin tam da bu noktadan beslendiğini söyledi.

Wolff, “Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif partisinin ilk vaadi Ukrayna desteğini kesmek, ikincisi ise Rusya ile ilişkileri sıfırlayarak ucuz enerji musluklarını yeniden açmaktır. Eğer bunu yaparlarsa Rusya kamuoyunun gözünde tehdit olmaktan çıkıp kurtarıcıya dönüşecek ve Avrupa’nın jeopolitik dengesi tamamen sarsılacaktır” öngörüsünde bulundu.

“Gazze soykırımı benim açımdan asla aşılamaz bir kırmızı çizgidir”

Siyasette pragmatizm ve ahlaki ilkeler arasındaki dengeye değinen konuşmacılar, ittifakların sınırlarını masaya yatırdı. Finkelstein, siyasette uzlaşmaların kaçınılmaz olduğunu ancak bazı olayların her türlü pragmatik hesabı geçersiz kıldığını ifade etti.

Finkelstein, “Geçtiğimiz başkanlık seçiminde Joe Biden’a oy vermeyi kesinlikle reddettim çünkü Gazze’de yaşananlar benim için aşılamaz bir kırmızı çizgidir. Donald Trump’ın daha kötü olabileceğini bilmeme rağmen devam eden bir soykırıma onay veremezdim; bazı suçlar vardır ki orada pragmatizm biter” dedi.

Cornel West bu duruşu destekleyerek, geçmişte Amerika’daki kölelik ve ırk ayrımcılığı düzenlerine karşı tavizsiz bir tutum takınmayan hiçbir siyasetçinin meşru görülemeyeceğini hatırlattı. Barack Obama’ya yönelik eleştirilerini de tazeleyen West, cezaevi sisteminde ezilen milyonlarca siyah gencin görmezden gelinmesini affedilemez bir pragmatizm olarak niteledi.

West, kölelik karşıtı mücadelenin öncülerinden Frederick Douglass’ın siyahların haklarını savunurken yerli halkların sürülmesine sessiz kaldığını ve hatta Kanada ile Dominik Cumhuriyeti’nin işgalini desteklediğini anımsatarak, tarihsel figürlerin de ahlaki zaaflarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini aktardı.

“Geçmişin sendikal dayanışma bağları artık bu çağda geri getirilemez”

Söyleşinin son bölümünde emek hareketinin yeniden örgütlenmesi olasılığı tartışıldı. Wolff, 1929 Büyük Buhranı sonrasında John Lewis öncülüğünde kurulan Sanayi Kuruluşları Kongresinin vasıflı ve vasıfsız tüm işçileri bir araya getirerek devrim yarattığını ve parça başı çalışan milyonlarca modern emekçinin de yeni bir dayanışma modeli kurabileceğini dile getirdi.

Finkelstein ise bu görüşe mesafeli durduğunu ve fabrikalardaki fiziksel birlikteliğin ürettiği organik kültürün yerinin doldurulamayacağını ifade etti. Finkelstein, geçmişte sendika liderlerinin tüm toplum tarafından tanındığını ve grevlerin şehir hayatını durdurma gücü olduğunu hatırlattı.

Finkelstein, “Eskiden New York’ta Mike Quill grev ilan ettiğinde bütün metro ve otobüs hatlarının duracağını bilirdik, her ev bu gücü hissederdi. İşçiler yirmi otuz yıl aynı fabrikada omuz omuza çalışır, ‘Birimize yapılan haksızlık hepimize yapılmıştır’ şiarını yaşardı; güvencesiz ve dağınık serbest çalışanların arasından böyle bir sınıf bilinci ve dayanışma kültürü çıkamaz” dedi.

West ise tarihin öngörülemez olduğunu belirterek, eski modeller geri gelmese bile insanların yeni direniş ve örgütlenme biçimleri yaratacağını dile getirdi.

“Amerikan imparatorluğu çocuksu bir masumiyet zırhının arkasına sığınıyor”

Program yöneticisi Robinson’ın Amerikan toplumunu saran inkâr perdesinin arkasında kimlerin olduğu sorusunu yanıtlayan Cornel West, yazar Du Bois’nın tespitlerine gönderme yaptı. Amerika’nın hakikatten korkan ve yalanların etkinliğine sığınan bir kültüre sahip olduğunu ifade etti.

West, “Amerika tarih boyunca var olmuş yetmiş imparatorluk arasında imparatorluk olduğunu inkâr eden tek devlettir; Avusturya-Macaristan ya da Rusya imparatorluk olduğunu kabul ederken, Amerika özgürlük imparatorluğu olduğunu iddia eder. Yerli soykırımı, köleleştirilen siyahlar ve oy hakkı olmayan işçiler üzerinde yükselen bu yapı kendisini masum bir adem gibi görür” şeklinde konuştu.

Herman Melville’in ünlü romanındaki Pequod gemisinin beyaz balinanın peşinde kendi yıkımına sürüklenmesini hatırlatan West, Amerikan sisteminin de dizginlenemeyen bir açgözlülükle kendi çöküşünü hazırladığını vurguladı. West, Gazze’deki vahşeti kırk yıldır haykıran Finkelstein gibi isimlerin dışlanmaya çalışılmasının da bu inkâr refleksiyle bağlantılı olduğunu belirtti.

“Üniversite yönetimlerinin boyun eğmesi beni kesinlikle şaşırtmadı”

2024 baharında Amerikan üniversitelerinde Filistin’e destek amacıyla kurulan öğrenci kamplarının polis zoruyla dağıtılması ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması konusu da ele alındı. Finkelstein ve Wolff, üniversite yönetimlerinin sermaye ve iktidar baskısı karşısında anında geri adım atmasına hiç şaşırmadıklarını aktardı.

Richard Wolff, Paul Sweezy ve Paul Baran gibi marksist akademisyenlerin Soğuk Savaş döneminde üniversitelerden nasıl tasfiye edildiğini bizzat yaşadıklarını hatırlattı. Wolff, Amerikan akademisinin kurumsal itibar ve bağış gelirlerini her türlü akademik özgürlüğün üzerinde tuttuğunu vurguladı.

Wolff, “Harvard, Stanford ya da Yale gibi kurumların temel önceliği daima kendi kurumsal şöhretlerini korumak ve Silikon Vadisi sermayesiyle aralarını iyi tutmak olmuştur; sınıflarda ne anlatıldığı yöneticilerin umurunda değildir. Bu nedenle öğrencilerin hak arayışlarını bir çırpıda ezmelerine en ufak bir şaşkınlık duymadım” dedi.

Cornel West de Harvard’daki görevinden ayrılış sürecini ve Filistin haklarını savunduğu için nasıl hedef tahtasına konduğunu aktararak, neo-faşist baskılar karşısında üniversite yönetimlerinin derhal teslim olduğunu kaydetti.

“Chomsky olmasaydı adım hiçbir zaman duyulmamış sıradan bir sayıdan ibaretti”

Yayın, katılımcıların kişisel muhasebeleri ve akademik geçmişlerine dair anlatılarıyla tamamlandı. Norman Finkelstein, dönemin tanınmış siyaset teorisyeni Sheldon Wolin ve tarihçi Arno Mayer ile yaşadığı zorluklara değinirken, düşünce hayatındaki en belirleyici desteği dilbilimci Noam Chomsky’den gördüğünü dile getirdi.

Finkelstein, “Eğer Noam Chomsky yanımda durmasaydı bugün hiç kimse benim adımı duymamış olurdu, sistemin içinde kaybolmuş sıradan bir sayıdan ibaret kalırdım. Bugün onu küçümsemek moda haline gelmiş olsa da benim de aralarında yer aldığım pek çok insanın entelektüel varlığını borçlu olduğu kişi odur” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.

Üç düşünür, Amerikan siyasetinin içine düştüğü derin krizden çıkışın ancak hakikatle yüzleşmek ve halkın temel ihtiyaçlarına dayanan sahici bir mücadele hattı örmekle mümkün olabileceğini belirterek yayını noktaladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor

Yayınlanma

Ekonomist Prof. Richard Wolff, Batı dünyasının üç asırlık küresel sömürgeci hakimiyetinin sonuna geldiğini ve egemen sınıfların bu gerçeği inkar ederek iç baskıyı artırdığını belirtti. ABD’nin aynı anda üç savaş cephesine sürüklendiğini kaydeden Wolff, nükleer kıyamet göze alınmadıkça Rusya ve Çin destekli İran ittifakının askeri yollarla mağlup edilemeyeceğini vurguladı.

Batı dünyasında derinleşen ekonomik daralma, sokaklara taşan toplumsal öfke ve uluslararası arenadaki hegemonya kaybı, sistemik bir krizin göstergeleri olarak değerlendiriliyor.

Massachusetts Amherst Üniversitesi Ekonomi Emekli Profesörü ve New York New School Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Prof. Richard Wolff, Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programında konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Wolff, ABD ve Avrupa’nın içinde bulunduğu çalkantıyı yalnızca kısa vadeli siyasi dalgalanmalarla açıklamanın yetersiz kalacağını belirtti. Yaşananların, Batı merkezli üç yüz yıllık sömürgecilik ve kapitalist dünya pazarı hakimiyetinin nihai tükeniş aşaması olduğunu vurgulayan ekonomist, egemen sınıfların gerçekliği inkar ederek hem içeride baskıyı artırdığını hem de dışarıda kaybedilmiş savaşlara sarıldığını dile getirdi.

Programın açılışında Prof. Glenn Diesen, küresel tahakkümü sürdürmenin maliyetinin içerideki refah, güvenlik ve demokratik denetim talepleriyle çatıştığını belirtti.

Diesen, “İmparatorluk gücü zayıfladığında geçmişte yönetilebilen tüm bu ekonomik, siyasi ve toplumsal çelişkiler yüzeye çıkıyor; hem ABD’de hem de Avrupa’da siyasi meşruiyet krizine, artan eşitsizliğe ve huzursuzluğa tanık oluyoruz” sözleriyle tartışmanın çerçevesini çizdi.

Diesen’ın bu tespitlerine katılan Prof. Richard Wolff, tablonun büyüklüğünü üç asırlık tarihsel bir kesitle özetledi. Wolff, 17’nci, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda inşa edilen ve bizzat Karl Marx’ın kapitalizmin feodalizm karşısındaki ilerici kazanımı olarak nitelediği birleşik dünya pazarının sonuna gelindiğini söyledi.

Avrupalı güçlerin kurdukları bu küresel ekonominin zengin merkezine kendilerini yerleştirdiklerini hatırlatan Wolff, dünyanın geri kalanının yalnızca hammadde, gıda ve ucuz iş gücü kaynağı olarak görüldüğünü vurguladı. Bugün Avrupa’da yükselen krizin faturasının göçmenlere kesilmesini sert bir dille eleştiren Wolff, bu yaklaşımı iktidarların sorumluluktan kaçma refleksi şeklinde değerlendirdi.

Sömürgeci geçmişin yarattığı tarihsel adaletsizliğe dikkat çeken Wolff, “Avrupa ve ABD’nin uyguladığı sömürgecilik, dünyanın geri kalanını sorunlarını çözmek için zenginliğin götürüldüğü yere taşınmayı düşünmeye sevk etti. Şimdi bu, bizim zenginliğimizden pay almak istemeleri gerekçesiyle onlara karşı çirkin bir davranış olarak görülüyor; tarihçiler gelecekte bu kibirli tutuma ve en sıradan gerekçelerle kendilerini aklamaya çalışan liderlere hayretle bakacak” ifadelerini kullandı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel hakimiyetin el değiştirdiğini kaydeden Wolff, iki büyük savaşın Avrupalı güçleri tükettiğini ifade etti. Bu süreçte sömürge imparatorluklarının mirasçısı haline gelen ABD’nin tek kutuplu bir dünya imparatorluğu kurduğunu hatırlatan Wolff, Washington’ın yüzyıllar boyunca biriken Avrupa merkezli mirası devraldığını ve bunun rantını yediğini belirtti.

Daha önce krizlerin imparatorluk zenginliğini ilk kaybeden Avrupa’da çok daha sert ve hızlı patlak vereceğini düşündüğünü söyleyen Wolff, bu öngörüsünü gözden geçirmek zorunda kaldığını anlattı. Küresel sömürgecilik karşıtı dalganın nihai hedefinde tek kutuplu simge olan ABD’nin yer aldığını belirten Wolff, buna karşın Avrupa’daki çözülmenin beklenenden çok daha dramatik ilerlediğini aktardı.

“Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor”

Avrupa sokaklarındaki huzursuzluğun temel nedenlerine değinen Wolff; Fransa, Belçika, İspanya ve İtalya’da yükselen eylemlerin ekonomik kökenlerine işaret etti. İspanya’da meselenin yüksek kiralar ve barınma krizi etrafında şekillendiğini, benzer sıkıntıların tüm kıtaya yayıldığını bildiren ekonomist, eylemcilerin şiddet yanlısı olarak yaftalanmasını reddetti.

Asıl şiddet kaynağının yönetimler olduğunu söyleyen Wolff, “Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor. Ukrayna’da Rusya ile çatışmaya giriyorlar ve Rusya’ya karşı sergilenen bu saldırgan tutumla meşrulaştırılan yeniden silahlanmayı finanse etmek için iç harcamaları acımasızca kesiyorlar” şeklinde konuştu.

Rusya tehdidinin Batı televizyonları için kurgulanmış bir histeri olduğunu kaydeden Wolff, halkın bu çelişkiyi net biçimde gördüğünü anlattı. Fransa’da greve giden öğretmenlerin sınıflardaki fareleri protesto ettiğini, emekli olan veya ayrılan öğretmenlerin yerine yenilerinin atanmadığını ve öğrenci-öğretmen oranının feci düzeylere gerilediğini hatırlattı.

Eğitimdeki yetersiz fonlama sorununun İngiltere başta olmak üzere bütün kıtada yaşandığını bildiren Wolff, patlamanın ilk olarak Fransa’da yaşanmasının bir gelenek olduğunu söyledi. Fransız halkının devrimci geçmişine değinen Wolff, “Onları bekletirseniz delirtici bir sabırla beklerler, ama bekleyiş bittiğinde doğrudan sokağa çıkarlar” dedi.

Tarihsel dönüşümlerin aniden hızlandığını vurgulayan Wolff, Vladimir Lenin’e atfedilen ünlü söze atıfta bulundu. Yıllarca hiçbir şeyin değişmediği dönemlerin ardından onlarca yılın birkaç haftaya sığdığı anların yaşandığını belirten Wolff, Fransa’daki öfkenin uzun süredir biriktiğini ve geri adım atmayacağını söyledi.

Fransız polisinin sokaktaki sert tutumunu ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza dairesinin yabancılara yönelik operasyonlarına benzeten Wolff, erken aşamada aşırı güç kullanarak toplumu sindirme taktiğinin her zaman işe yaramayacağını bildirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un halkın taleplerine karşı yalnızca boş söylemler ürettiğini aktardı.

Macron yönetiminin eğitim harcamaları ve bütçe konusundaki somut önerilere sokağa çıkma yasaklarıyla yanıt verdiğini belirten Wolff, “Gözaltına alınanların büyük kısmı reşit bile değil, fiilen çocuk yaştalar. Çocukları dövüyor, göçmenleri suçluyor ve taleplere yanıt vermeyi reddediyorlar; bu, iflas etmiş bir hükümetin tanımıdır” değerlendirmesinde bulundu.

ABD ile Fransa arasındaki sınıf mücadelesi reflekslerini de kıyaslayan Wolff, Birleşik Otomotiv İşçileri sendikası lideri Shawn Fain’in genel grev çağrısı yaptığını ancak bu grev için 1 Mayıs 2028 tarihini hedeflediğini belirtti. Fransa’da ise genel grev kararının birkaç hafta içinde uygulamaya konulduğuna işaret eden ekonomist, iki ülke arasındaki örgütlenme ve siyasi eylem bilinci farkının altını çizdi.

“Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir”

Prof. Glenn Diesen’ın Batılı liderlerin bu istisnacılık çağının sona erdiğini anlayıp anlamadıkları yönündeki sorusunu yanıtlayan Wolff, egemen sınıfların tam bir bilişsel inkar içinde yüzdüğünü belirtti. Günümüz siyasetinin geçmişe sığınan tuhaf bir nostaljiye teslim olduğunu kaydetti.

Batı’da Rusya’ya karşı akıl dışı bir histeri yaşandığını ifade eden Wolff, “Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir. Rusya’da 1989’dan beri yaşanan her şeye rağmen, Vladimir Putin sanki reenkarne olmuş Jozef Stalin’miş ve Rusya Sovyetler Birliği’nden bile daha saldırganca Avrupa’yı tehdit ediyormuş gibi tuhaf bir mantık yürütüyorlar” dedi.

Bu nostaljik yanılsamanın yalnızca Avrupa ile sınırlı olmadığını, ABD’de Donald Trump’ın ülkenin mutlak küresel hakimiyete sahip olduğu 1980’lerin karikatüründe yaşadığını aktardı. Demokrat Parti’nin de farksız bir çizgide yer aldığını belirten Wolff, tanınmış bir Demokrat siyasetçinin ara seçimleri kazanmaları halinde Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganını sahiplenmeleri gerektiğini savunduğunu anlattı.

Demokrat Parti yönetiminin Rusya konusunda en az Avrupalı liderler kadar şahinleştiğini belirten Wolff, Joe Biden’ın Putin karşıtlığı üzerinden itibar devşirmeye çalıştığını söyledi. Hillary Clinton’ın yakın zamanda Trump’ı İran’a askeri müdahalede bulunup işi bitirmemekle eleştirdiğini hatırlatan Wolff, partinin asıl önceliğinin Cumhuriyetçilerle mücadele etmek değil, parti içindeki sol kanadı bastırmak olduğunu dile getirdi.

Soğuk Savaş dönemine ilişkin yerleşik kabulleri de sorgulayan Wolff, o dönemin yalnızca Washington ile Moskova arasındaki bir dış rekabet olmadığını ifade etti. Soğuk Savaş’ın asıl olarak ABD içinde iş dünyası ve Cumhuriyetçi Parti tarafından Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen programını ortadan kaldırmak için yürütülen bir iç savaş olduğunu anlattı.

Büyük Buhran döneminde iki sosyalist ve bir komünist partinin desteklediği güçlü sendikal hareket sayesinde iş dünyasının ağır şekilde vergilendirildiğini belirten Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sermayenin intikam aldığını kaydetti. Sovyetler Birliği’ni nihai kötülük ilan eden iş çevrelerinin, ülkedeki tüm sosyal reform savunucularını ajan, vatan haini ve Sovyet yanlısı olarak yaftaladığını bildirdi.

Julius ve Ethel Rosenberg’in idam edilmesinin bu iç tasfiyeyi dini bir haçlı seferine dönüştürmek için kullanıldığını hatırlatan Wolff, Amerikan toplumunun zihninde sol kavramların kasıtlı biçimde çarpıtıldığını söyledi. Üniversitede ders verirken öğrencilerinin komünist, sosyalist, Marksist, anarşist ve terörist kelimelerini eşanlamlı gördüklerine tanık olduğunu ifade etti.

Eğitim müfredatına yedirilen yoğun antikomünist propagandaya rağmen genç kuşaklarda muazzam bir zihniyet kırılması yaşandığını belirten Wolff, kamuoyu araştırmalarına dikkat çekti. Gallup tarafından yapılan anketlerde 34 yaş ve altı nüfusun çoğunluğunun kapitalizm yerine sosyalizmi tercih ettiğini beyan etmesinin olağanüstü bir gelişme olduğunu aktardı.

Gençlerin sosyalizmin kuramsal ayrıntılarını bilmediğini kabul eden Wolff, “Mevcut durumdan duyulan derin hoşnutsuzluk, kapitalizmin berbat olduğu söylemiyle ifade ediliyor. Beş on yıl öncesine kadar solcular dışında kimsenin ağzına almadığı kapitalizm sözcüğü, artık her çevre tarafından açıktan ve olumsuz bir tonda rahatça telaffuz ediliyor” dedi.

“Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama gürültüden kimse sizi duymuyor”

Küresel krizlerin dış siyasete yansımalarını değerlendiren Wolff, ABD ve İsrail’in tutumunu uçuruma sürüklenen bir trene benzetti. Batı’nın çöküş sürecindeki sömürgeci reflekslerinin dünyayı büyük bir yıkıma doğru ittiğini vurguladı.

İçerideki tıkanıklık büyüdükçe liderlerin gözlerini dışarıdaki düşmanlara çevirdiğini belirten Wolff, “Bir çayırda oturmuşsunuz ve karşınızdaki raylarda taş bir duvara doğru hızla ilerleyen bir lokomotif görüyorsunuz. Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama lokomotifin gürültüsünden kimse sesinizi duymuyor; insanların taş duvara çarpışını çaresizce izlemek gibi bir durum bu” ifadelerini kullandı.

İsrail ve ABD’nin sömürgeciliğin yaşayan son iki fiili aktörü ve simgesi olduğunu kaydeden Wolff, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’ı içine alan bir “Büyük İsrail” projesi peşinde koşmasını akıl dışı bulduğunu belirtti. Yedi milyonluk bir nüfusun kendisini tüm Arap ve İslam coğrafyasının askeri öncüsü sanmasının imkansız bir senaryo olduğunu ekledi.

Washington’ın ise aynı anda üç farklı savaşın içine çekildiğini vurgulayan Wolff; Ukrayna, İran ve İsrail’e verilen sınırsız desteğin Amerikan kaynaklarını tükettiğini aktardı. İngiltere’nin Suudi Arabistan’ı Husilere karşı desteklemek için savaş uçaklarını devreye soktuğu yönündeki haberleri hatırlatarak, eski ve yeni imparatorlukların artık oynayamayacakları rollere soyunduklarını kaydetti.

İran’ın tarihsel olarak sömürgecilik karşıtı direnişin en somut örneği olduğunu savunan Wolff, İngiliz emperyalizminin bölgede bıraktığı mezhepsel ve dinsel bölünmelerin bugün BRICS gibi yapılar içinde aşıldığını anlattı. Farklı inanç ve kültürlerden gelen halkların bir araya geldiği bu yeni birliğin Batılı liderlerin kabusu olduğunu belirtti.

Avrupa’nın Rusya’ya dönük öfkesinin arkasında da bu dönüşümün yattığını söyleyen Wolff, Vladimir Putin’in artık kendisini Avrupalı saymadığını ve yönünü Doğu’ya çevirdiğini ilan etmesiyle Batı tarafından bir dönek olarak görüldüğünü dile getirdi. Çin’in yıllar önce Yunanistan’ın Pire Limanı’nı devralmasını örnek göstererek, Batı’nın yasaklama ve kısıtlama çabalarına karşın Çin’in dünya çoğunluğunun desteğini arkasına alıp yoluna devam ettiğini ifade etti.

Batı’nın karşı karşıya olduğu cephenin büyüklüğünü kavrayamadığını belirten Wolff, “Yalnızca İran’la değil, arkasındaki Rusya ve Çin ittifakıyla savaşıyorsunuz. İran’ı askeri yoldan mağlup etmeniz imkansız, çünkü bunu başarmak için Rusya ve Çin’i yenmeniz gerekir; bu da ya nükleer kıyametle sonuçlanır ya da asla gerçekleşmez” değerlendirmesini yaptı.

Avrupalı liderlerin tarihsel kibir içinde yaşadıklarını belirten Wolff, Karl Marx’ın Hegelci diyalektiğine işaret etti. Her tezin kendi antitezini doğurduğunu ve yeni bir sentezin ortaya çıktığını hatırlatan ekonomist, Batı hegemonyasının ürettiği antitezin son üç yüz yıl boyunca olgunlaştığını ve artık olayları bizzat yönettiğini vurguladı.

Çin’in hiçbir savaşa doğrudan dahil olmadan, Afrika’daki Cibuti üssü dışında askeri yayılmacılığa girişmeden küresel krizin tüm getirilerini topladığını söyleyen Wolff, bölgedeki çatışmalarda her iki tarafın da Çin üretimi insansız hava araçlarını kullandığını hatırlattı. Pekin yönetiminin hiçbir maliyet ödemeden teknolojisini savaş ortamında test etme fırsatı bulduğunu ekledi.

Eski Batı dünyasının gerçeklikle olan bağını tamamen kopardığını belirten Wolff, geçmiş askeri başarısızlıklara rağmen aynı hedeflere yönelmenin anlamsızlığını vurguladı. Yeterli mühimmatı dahi kalmayan yönetimlerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etmek uğruna savaşı tırmandırdığını belirten ekonomist, tükenmiş atlara bahis oynamanın hiçbir mantığı olmadığını dile getirdi.

Wolff, Batı yönetici sınıfı içinden bu gidişata açıkça dur diyecek aklı başında liderlerin çıkmamasını büyük bir trajedi olarak niteleyerek konuşmasını tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Yayınlanma

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.


Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026

Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?

NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:

“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.

Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali

Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.

Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).

Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.

Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.

Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.

Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…

İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri

Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:

“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”

Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:

“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”

Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:

“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”

“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.

Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.

Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.

Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.

Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:

“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.

Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.

(…)

NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”

Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.

Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.

Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.

Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.

Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi

Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English