Bizi Takip Edin

Dünya Basını

John Mearsheimer: İran Venezuela, Venezuela da Panama değil

Yayınlanma

Editörün notu: John Mearsheimer, ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesini ve Maduro’yu kaçırmasını, güvenlik kaygılarından ziyade petrolü kontrol etme amacı taşıyan eski usul bir emperyalizm örneği olarak nitelendiriyor. South China Morning Post (SCMP) gazetesine kapsamlı bir mülakat veren Mearsheimer, Trump yönetiminin “sonsuz savaşlardan” kaçınarak esas rakibi olan Çin’i çevrelemeye odaklandığını, bu nedenle Venezuela ve İran gibi bölgelerde tam ölçekli işgaller yerine hızlı ve sınırlı “iğne ucu” operasyonlarını tercih ettiğini belirtiyor. Ünlü profesör, Venezuela’daki rejimi dışarıdan yönetme çabalarının güçlü milliyetçilik ve iç karışıklıklar nedeniyle başarısızlığa uğrayacağını, bunun da ABD’nin dikkatini dağıtarak Çin’in işine yarayacağını öngörüyor. Mearsheimer ayrıca, Trump’ın uluslararası hukuku ve kurumları hiçe sayan tavrının, aslında bu kuralları kendi çıkarına yazmış olan ABD’nin uzun vadeli menfaatlerine ve küresel meşruiyetine zarar vereceği uyarısında bulunuyor. Mülakatta, ABD’nin Grönland’ı ilhak etme potansiyeli ve İran’a yönelik saldırı planları tartışılırken, Rusya ve Çin’in bu kaotik ortamdan stratejik fayda sağlayabileceği vurgulanıyor. Son olarak Mearsheimer, artan savunma bütçesi ve kötüleşen iktisadi koşulların Trump’ın iç siyasetteki desteğini ve yaklaşan ara seçimleri olumsuz etkileyebileceğini ifade ediyor.


John Mearsheimer Trump’ı, İran’ın Neden Venezuela, Venezuela’nın ise Neden Panama Olmadığını Değerlendiriyor

Josephine Ma
South China Morning Post
19 Ocak 2026

Uluslararası ilişkiler uzmanı, ABD’nin Grönland’ı kolayca alabileceğini, Tahran’da rejim değişikliğinin ise daha zor olacağını belirtiyor.

John Mearsheimer[1], 1982’den beri ders verdiği Chicago Üniversitesi’nde R. Wendell Harrison Üstün Hizmet Siyaset Bilimi Profesörü olarak görev yapıyor. Güvenlik meseleleri ve uluslararası siyaset üzerine kapsamlı yazılar kaleme alan Mearsheimer, uluslararası sisteme hükmetmek isteyen büyük güçlerin sürekli olarak birbirleriyle güvenlik rekabetine girmesi gerektiğini ve bunun bazen savaşa yol açtığını savunan saldırgan gerçekçilik teorisiyle tanınıyor.

100. Açık Sorular mülakatımızda Mearsheimer; ABD’nin Venezuela baskınını, Donald Trump’ın Grönland’ı ele geçirme hırsını ve bunların büyük güç siyaseti üzerindeki etkilerini tartışıyor. Kendisi daha önce Post’a liberal demokrasiye yönelik tehditler hakkında konuşmuştu.

ABD’nin Venezuela operasyonunun savaş sonrası dünya düzeni için ne gibi etkileri var? Bu durum, büyük güçlerin devlet egemenliği ve iç işlerine karışmama ilkelerini görmezden gelmesi adına bir emsal teşkil edecek mi?

Trump yönetiminin şu anda yaptığı şey, BM Şartı’nın temel ilkelerini kesinlikle zayıflatacak. Buna hiç şüphe yok. Başkan, başka ülkelerin egemenliğine pek saygı duymadığını gösterdi ki bildiğimiz üzere büyük güçler zaten diğer devletlerin egemenliğine pek aldırış etmeme eğilimindedir.

Ancak yapılması gereken, bir büyük gücün diğer devletlerin işlerine müdahale etme sayısını en aza indirmek için azami gayret göstermektir. Oysa [ABD Başkanı Donald] Trump, uygun gördüğü her an diğer devletlerin işlerine karışma, egemenliklerine meydan okuma veya bu egemenliği zayıflatma hakkına sahip olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu iyi bir şey değil. Bu kötü bir emsal.

Trump egemenlik ve müdahale etmeme ilkelerini daha önce de görmezden gelmişti. Bu seferki neden farklı?

Geçmişte egemenliğe pek dikkat etmediği şüphe götürmez; ancak bu, egemenliğin öylesine bariz bir ihlali ki… Çünkü Amerikan ordusunu tam anlamıyla başka bir ülkeye gönderip o ülkenin liderini kaçırdı. Bu, egemenlik kavramının alenen ayaklar altına alınmasıdır. Durumu daha da dikkat çekici kılan ise bunu uluslararası hukuk veya uluslararası normlar çerçevesinde meşrulaştırmaya çalışmamasıydı. Sadece, “[Eski Venezuela Devlet Başkanı Nicolas] Maduro’dan kurtulmanın Amerika’nın çıkarına olduğunu düşünüyorum ve bunu yapacağım. Nokta. Konu kapanmıştır” dedi.

“Ben, Donald Trump, nihai karar vericiyim ve bunun gibi durumlarda uluslararası hukukun bir önemi yoktur. Ben ne istersem onu yaparım.” Onun temel dünya görüşü budur. Ve sanırım Venezuela örneğinde, bu dünya görüşü şimdiye kadar olmadığı kadar net bir şekilde sergilendi.

Bazı insanlar bunu ABD’nin eski Panamalı lider Manuel Noriega’yı yakalamasına benzetiyor. Sizce bu durum benzer mi, yoksa bu kez farklı mı?

Noriega vakasıyla benzerlik gösteriyor. ABD ordusu içeri girdi, Noriega’yı esasen kaçırdı, ABD’ye getirdi ve yargıladı. Maduro ile yaşanan da bu.[2] Venezuela’ya girdik. Onu kaçırdık, ABD’ye getirdik ve yargılayacağız. Dolayısıyla iki vaka bu açıdan benzer.

Büyük fark şu ki Panama, Venezuela’ya kıyasla başa çıkılması çok daha kolay bir vakaydı. Venezuela çok daha büyük bir ülke ve Amerika’nın Venezuela’daki hırsları Panama’dakinden çok daha büyük.

Panama’ya girdiğimizde, petrol endüstrilerini ele geçirmekle ve bunu gerçekleştirmek için öngörülebilir gelecekte siyasetlerini yönetmekle ilgilenmiyorduk çünkü Panama’nın bir petrol endüstrisi yoktu.

Ancak Venezuela söz konusu olduğunda, Trump’ın girişimi henüz yeni başladı ve bu son derece iddialı bir çaba. Sadece liderden kurtulup yerine yeni birini getirmekle ilgilenmiyoruz. Petrol endüstrisini ele geçirmek ve Venezuela’daki petrol endüstrisini yönetmek istiyoruz. Bu da istikrarlı olan ve ABD’nin istediklerini yapacak bir hükümetin işbaşında olmasını sağlamamızı gerektiriyor.

Kendi belirlediği hedeflere ulaşmak açısından ABD’nin önünde Venezuela’da devasa bir görev var.

Son mülakatımızda küresel anarşinin kaçınılmazlığından bahsetmiştiniz. Trump’ın eylemleri sizin için bir sürpriz miydi, yoksa bir büyük güç olarak ABD’nin batı yarımküredeki hegemonik güç olduğundan emin olmak isteyeceği için bu beklenen bir durum muydu?

Her büyük gücün kendi bölgesine büyük önem verdiğine şüphe yok. Çinliler Doğu Asya’yı, Ruslar Doğu Avrupa’yı, ABD ise batı yarımküreyi önemser. Ve ABD, başka hiçbir büyük gücün batı yarımküreye askeri olarak müdahale etmediğinden emin olmak ister. Aslında Monroe Doktrini’nin özü budur.

Ancak önümüzdeki vakada, Amerika’nın batı yarımküredeki çıkarlarına yönelik tehdidin ne olduğunu görmek zor. Başka bir deyişle, Maduro’yu kaçırmamıza ve Başkan Trump’ın dediği gibi Venezuela’yı “yönetmeye” kalkışmamıza neden olan Venezuela kaynaklı tehdit nedir?

Anlamlı bir tehdide dair herhangi bir kanıt göremiyorum. Burada olup bitene dikkatlice bakarsanız, bu büyük güç siyaseti değil. Bu, ABD’nin batı yarımküredeki hegemonik konumunun Çin veya Rusya tarafından tehdit edilmesinden endişe duyduğu bir vaka değil. Bu, eski usul emperyalizm vakası. ABD oraya gidip ve Venezuela petrolünün kontrolünü ele geçirmeye karar verdi.

Tekrar ediyorum, Venezuela’dan ABD’ye yönelik ciddi bir tehdit yok. Yönetim, Venezuela’dan ABD’ye uyuşturucu aktığı ve ülkenin narko-teröristlerle dolu olduğu gerçeğinden bahsetmeyi seviyor. Bu gülünç bir argüman.

Eğer ABD’ye uyuşturucu akışını durdurmakla ilgileniyorsanız, Venezuela endişeleneceğiniz ülkeler listesinde alt sıralarda yer alır. Bunun yerine öncelikle Meksika, Kolombiya, Ekvador ve diğer birkaç ülkeyle ilgilenirsiniz. Ancak Venezuela çok fazla uyuşturucu üreten bir ülke değil ve ABD’ye gelen uyuşturucular için ana geçiş noktası da değil. Dolayısıyla bunun narko-terörizmle ilgili olduğu argümanını öne süremezsiniz.

Ayrıca bunun Monroe Doktrini’ni ihlal ettiği argümanını da yapamazsınız çünkü Venezuela, Çin veya Rusya ile batı yarımküredeki Amerikan hegemonyasını tehdit eden bir askeri ittifak kurmuyor. Bu, savunulması imkânsız bir argüman.

Yani büyük güç siyaseti perspektifinden bakıldığında Venezuela’dan gelen bir tehdit yok. Venezuela’ya girmemizin temel nedeninin, Başkan Trump’ın Venezuela’nın değil bizim petrolümüz olduğuna inandığı petrolün kontrolünü ele geçirmek olduğu açık görünüyor. O bizim petrolümüz ve o petrolü çıkarıp kendi yararımıza kullanabilmeliyiz. Onun dünya görüşü bu.

Bu, işleyen bir büyük güç siyaseti değil. Bu, uzun zamandır görmediğimiz türden, o bildiğimiz eski moda emperyalizm.

Trump, Venezuela’nın “hasımlarla” bağlarını koparmasını talep etti. Sizce Trump Venezuela’ya karşı harekete geçerken aklında Çin var mıydı?

Bu konuda ne düşündüğünü söylemek çok zor. Monroe Doktrini’ne ve ABD’nin batı yarımküredeki ülkelerle etkileşime giren uzak büyük güçlere karşı tarihsel olarak nasıl davrandığına bakarsanız, ABD’nin Çin gibi uzak büyük güçlerin batı yarımküredeki ülkelerle askeri ittifaklar kurmasına veya askeri güçlerini batı yarımküreye taşımasına kesinlikle izin vermediği açıktır.

1962’deki Küba Füze Krizi’nde olan buydu.[3] Sovyetler Küba’ya nükleer başlıklı füzeler yerleştirdi ve ABD bunun kabul edilemez olduğunu söyledi. Dolayısıyla ABD’nin, Çin’in batı yarımküreye askeri güç yerleştirmediğinden ve batı yarımküredeki herhangi bir ülkeyle askeri ittifak kurmadığından emin olmaya derinden bağlı olduğu şüphesizdir. Ancak Çin bunu yapmıyor.

Aynı zamanda ABD, uzak büyük güçlerin batı yarımküredeki ülkelerle ekonomik ilişkilere sahip olmasıyla ilgili büyük bir sorun yaşamadı. Örneğin Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği batı yarımküredeki birçok ülkeyle ekonomik etkileşim içindeydi ve bu ABD için ciddi bir tehdit olarak görülmedi.

Bugün Çin, Venezuela ve batı yarımküredeki diğer ülkelerle ekonomik ilişkilere sahip. Ancak Trump yönetiminin bunu ortadan kaldırılması gereken ciddi bir tehdit olarak görüp görmediği net değil. Bu argümanı öne sürmediler. “Venezuela’ya giriyoruz, yönetimi devireceğiz ve Venezuela petrolünü ele geçireceğiz çünkü o petrolün Çin’e gitmesini istemiyoruz” demediler. Bunu söylemediler. Ayrıca bu, öne sürülmesi gülünç bir argüman olurdu çünkü Çin, Rusya veya İran’dan daha fazla petrol alarak bunu telafi ederdi.

Venezuela petrolü kesilirse Çin başka yerlerden petrol alamaz diye bir durum yok.

Dahası, Başkan Trump petrol fiyatlarını düşürmekle ilgilendiğini ve Venezuela petrolünü kontrol etmenin bu konuda kendisine yardımcı olacağını açıkça belirtti. Başkan Trump ucuz petrol istiyor.

Eğer Başkan Trump’ın Venezuela’da yaptıkları nedeniyle dünya piyasalarında petrol ucuzlarsa, bu Çin’in avantajına olur. Çin daha ucuz petrol istemeli.

Dolayısıyla yönetimin Venezuela’da yaptığı ve Çin’e anlamlı bir şekilde zarar verecek bir şey göremiyorum.

Duyduğum bir görüşe göre Trump, ABD’nin dünya genelinde çok dağıldığını düşünüyor ve ABD zayıfladığı ve artık küresel bir hegemon olamayacağı için, ABD kontrolünü batı yarımkürede pekiştirmek ve burayı ABD etkisi altında bir yönetim birimi haline getirmek istiyor. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

Amerika Birleşik Devletleri yaklaşık 1900’den beri bölgesel bir hegemon ve şu anda bu hegemonyaya yönelik ciddi bir tehdit yok. Başkan Trump sanki batı yarımküredeki hegemonyamız tehdit altındaymış gibi konuşmayı seviyor. Bu kesinlikle doğru değil. ABD batı yarımküreye hâkimdir ve 1900’den beri de öyledir. Ve bugün Çin ya da Rusya’nın batı yarımküredeki hegemonik konumumuz için bir tehdit oluşturmasına imkân yok. Dolayısıyla Trump’ın batı yarımküredeki Amerikan hegemonyasını yeniden tesis etmek için Venezuela’yı işgal etmek gibi önlemler alması gerektiği fikri mantıksız.

Bence Trump’ın anladığı şey, ABD’nin dünya genelinde kapasitesinin üzerinde taahhüt altına girmiş olmasıdır. Ve yapmak istediği şey -ki bunu Trump’ın 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde açıkça görüyorsunuz- sadece Avrupa’daki ABD varlığını azaltmak değil, Çin’i çevrelemek amacıyla Avrupa’dan uzaklaşıp Doğu Asya’ya yönelmektir.

Bence Ulusal Güvenlik Stratejisi’nden, Trump’ın Çin’i çevrelemeye derinden bağlı olduğu ve aynı zamanda Avrupa’daki güvenliği sağlama yükünü Avrupa devletlerine kaydırmaya kararlı olduğu çok açık.

Dolayısıyla Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne bakar, Trump’ı ve yardımcılarını dinlerseniz, bir numaralı önceliğin batı yarımküre, iki numaralı önceliğin ise Doğu Asya’da Çin’i çevrelemek olduğu açıktır. Özellikle, ABD’nin Çin’in Doğu Asya’da bölgesel bir hegemon olmasına izin vermeyeceğini çok net bir şekilde belirtiyor. Çin’in Tayvan’ı almasına izin vermeyecek ve Çin’in Güney Çin Denizi’ne hâkim olmasına izin vermeyecek. Bu perspektifler Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde açıkça belirtilmiştir.

Yani ABD [batı yarımkürede] bu kadar çok ülkeyle angajmana girmiş olsa da bu, ABD’nin Çin’i çevreleme önceliğini değiştirdiği anlamına gelmiyor mu?

Bence bu kesinlikle doğru. Trump hâlâ Çin’i çevrelemeye derinden bağlı. Ve şunu hatırlamak gerekir ki Trump askeri güç kullandığında, bunu hızlı ve sınırlı bir şekilde yapar; sonsuz bir savaşa derinlemesine bulaşmamak için büyük çaba sarf eder. Başka bir deyişle, Amerikan ordusunun Venezuela’da, İran’da veya Suriye’de saplanıp kalmasını istemez. Başkan Trump’ın yapmayı sevdiği şey, belirli bir durumda askeri gücü hızla kullanmak ve ardından tekrar kullanmak üzere yoluna devam etmektir.

Bu strateji, Çin’i çevrelemek için gereken esnekliği korumasını sağlar. Çin’in bakış açısından ise olabilecek en iyi şey, ABD’nin Venezuela’da veya başka bir yerde sonsuz bir savaşa saplanıp kalmasıdır. Eğer ABD kendisini batı yarımkürede Venezuela’nın ötesinde Kolombiya, Küba ve Nikaragua gibi ülkeleri de kapsayacak şekilde toplum mühendisliği yaparken bulursa, bu Amerika’nın Çin’i çevreleme yeteneğini büyük ölçüde engeller.

Basitçe söylemek gerekirse, ABD batı yarımkürede veya Orta Doğu’da sonsuz bir savaşa saplanırsa, bu onun Doğu Asya’ya yönelme yeteneğini köreltir. Ve bu kesinlikle Çin’in çıkarına olur. Ancak bence Trump bu mantığı anlıyor, bu yüzden gücü sınırlı ve hızlı bir şekilde kullanıyor. Ve işi bittiğinde zafer ilan edip bir sonraki hedefe geçiyor.

İğne ucu operasyonu mu?

Kesinlikle. Aslında ben de bu terminolojiyi kullandım. İğne ucu operasyonlarını seviyor. Hatırlayın, ABD 22 Haziran 2025’te İran’a saldırdı, bu bir günlük bir operasyondu ve günün sonunda Başkan Trump zafer ilan etti. Birçok kişi buna “vur ve bitir” operasyonu dedi.

Trump yönetimi iğne ucu operasyonlarını yürütebildiği ve sonsuz savaşlara derinlemesine bulaşmadığı sürece, batı yarımküredeki hegemonyayı sürdürmek dışındaki temel ABD dış politika hedefi olmaya devam eden Çin’e yönelik çevreleme politikasını sürdürebilecektir.

Az önce Trump’ın Venezuela petrolüne sahip olmak istediğini ve hükümetin ABD gündemini desteklemesini arzuladığını söylediniz. Toplum mühendisliğine girişmeden bu hedeflere nasıl ulaşabilir?

Bu harika bir soru. Temelde burada olan şey şu: ABD, Venezuela’da rejim değişikliği peşinde değil. Sadece devlet başkanını görevden aldı ve başkan yardımcısını yeni başkan yaptı. Yani rejim yerinde duruyor. Dahası, Trump yönetimi Venezuela’yı liberal bir demokrasiye dönüştürmeye çalışmıyor. Toplum mühendisliği yapmıyor.

Yönetimin istediği, Karakas’taki rejimin Washington’ın Venezuela petrolünü kontrol etmesine ve kullanmasına yardım etmesi. Bu amaçla ABD, Venezuela’yı kendi petrolünü sömürme konusunda işbirliğine zorlamak için elindeki muazzam ekonomik kozu kullanıyor.

Tekrar vurgulamak gerekir ki Trump Venezuela’da rejim değişikliği yapmadı ve Venezuela’yı liberal bir demokrasiye dönüştürmek için hiçbir çaba sarf edilmiyor. Rejimi iktidarda bıraktı ve onların petrolünü sömürürken Venezuela’yı kendisiyle işbirliği yapmaya zorlayacak.

Sizce bu taktik işe yarayacak mı?

Hayır.

Neden?

Bence başarısız olmasının üç nedeni var.

Birincisi, Venezuela siyaseti özellikle çekişmeli ve Venezuela içindeki diğer gruplardan ciddi bir muhalefet görmeyen bir hükümeti yerinde tutmak zor olacak. Bu, özellikle Venezuela tarihinin bu çalkantılı dönemlerinde geçerli.

Bu nedenle, Venezuela’da büyük bir iç çekişme yaşanmasının muhtemel olduğunu düşünüyorum; bu da şu an yönetimde olan hükümetin konumunu korumasını ve ABD’nin isteklerini Trump’ın arzuladığı şekilde karşılamasını çok zorlaştıracak.

İkinci neden ise milliyetçiliğin gezegendeki en güçlü ideoloji olmasıdır. Ve milliyetçilik, eski usul emperyalizmin ortadan kalkmasının temel nedenlerinden biridir. Gerçek şu ki dünyanın dört bir yanındaki insanlar, ABD’nin ülkelerine müdahale etmesini ve onlara siyasetlerini nasıl yöneteceklerini söylemesini istemiyor. İnsanlar egemenliğe inanıyor. Kendi kaderini tayin hakkına inanıyor.

Venezuelalılar, kuzeyden gelen birtakım Yankilerin ülkelerine girip siyasetlerini yönetmeye ve kaynaklarını sömürmeye çalışmasını istemiyor.

Ve Trump yönetiminin yapmaya niyetlendiği şey tam olarak bu. Bir ülke ne zaman başka bir ülkede emperyalizm peşinde koşsa, toslayacağı duvar milliyetçiliktir. Ve bu, emperyal gücün ciddi bir direnişle karşılaşacağı anlamına gelir.

Kısacası, Venezuela içindeki siyasi yelpazenin her kesiminden insan, ABD’nin ülkelerinde yaptıklarına, özellikle de petrollerini sömürmesine büyük bir öfke duyacak.

Üçüncü nedene gelince; Trump yönetimi dünyanın dört bir yanındaki petrol şirketlerinin Venezuela’ya gelip çökmüş petrol endüstrisini hızla yeniden inşa etmesine güveniyor. Ancak bunun gerçekleşmesi pek olası değil.

Venezuela petrol endüstrisini diriltmek uzun yıllar ve milyarlarca dolar alacak. Ve büyük petrol şirketlerinin Venezuela petrolünü çıkarmakta bir menfaati olup olmadığı belirsiz; sadece ekonomik açıdan mantıklı olmayabileceği için değil, aynı zamanda Venezuela’nın yatırım yapmak için güvenli ve istikrarlı bir ülke olma ihtimalinin düşük olması nedeniyle.

Yani bu, Trump’ın hedeflerine ulaşmasının çok düşük bir ihtimal olduğu anlamına mı geliyor?

Bence Venezuela’nın plana göre işlemediğine dair kanıtların birikmesi sadece kısa bir zaman -belki birkaç ay- alacak. O zaman soru şu olacak: Sırada ne yapacağız? Venezuela siyasetine daha fazla mı müdahil olacağız, yoksa geri mi çekileceğiz? Belirttiğim gibi, şu ana kadar Trump ne sonsuz bir savaşmaya ne de başka bir ülkenin içinde toplum mühendisliği yapmaya bulaşmamak için çok dikkatli davrandı; çünkü bu uğraşların felakete yol açtığını çok iyi anlıyor.

Dolayısıyla, Venezuela’da işler iyi gitmezse, Trump yönetiminin hedeflerine ulaşabilmek adına Venezuela siyasetini yönetmeye derinlemesine dâhil olması yönünde güçlü bir ayartıcı etki oluşacaktır. Ancak aynı zamanda, Trump ve danışmanları Venezuela siyasetine derinlemesine müdahil olmanın muhtemelen başarılı olmayacağının ve ABD dış politikasına büyük zarar vereceğinin tamamen farkında olacaklardır.

Daha önce de söylediğim gibi, Çinliler ABD’nin Venezuela’da ciddi bir belaya bulaşmasını ve ardından o ülkenin siyasetine derinlemesine saplanıp kalmasını ummalı. Trump yönetimi o zaman Venezuela’da sıkışıp kalacak, bu da Doğu Asya’da Çin’i çevreleme çabalarını zorlaştıracaktır.

Elbette, işler sarpa sararsa Trump Venezuela’dan öylece çekip gidebilir. Zafer ilan edip gidebilir çünkü şu ana kadar başka bir sonsuz savaşa girmeye veya ulus inşası yapmaya niyeti olmadığını açıkça belirtti. Ve bunun haklı nedenleri var. Kısacası, Venezuela’da veya bu bağlamda başka herhangi bir ülkede kara birlikleri istemiyor.

Sanırım Trump, Venezuela’da kaygan bir zeminde olduğunun ve dikkatli olmazsa sonunda bir bataklığa sürükleneceğinin farkında.

Eğer Çin akıllıysa, sadece kenarda oturup bu işin nasıl sonuçlanacağını izler. Çin’e tavsiyem, Venezuela ile iyi ilişkileri sürdürmesi ve ABD’nin Venezuela’daki çabasını engelleyecek hiçbir şey yapmamasıdır. Venezuela ile ABD arasındaki ilişkilerin kendi seyrinde gelişmesine izin versinler, çünkü bu ilişkilerin sorunsuz yürümesi pek olası değil ve bu da Çin’in avantajına olacaktır.

ABD’nin Venezuela operasyonu bir emsal teşkil edip Çin veya Rusya gibi diğer büyük güçleri benzer şeyler yapmaya teşvik eder mi?

Büyük güçlerin bazen diğer ülkelerin egemenliğini ihlal ettiğini anlamak çok önemlidir. Bu Çin için geçerlidir. Rusya için geçerlidir. Amerika Birleşik Devletleri için geçerlidir. Büyük güçler ulusal çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapar. Ve bazen bu, başka bir ülkenin egemenliğini ihlal etmeyi, uluslararası hukuku çiğnemeyi veya uluslararası bir kurumun kurallarını ihlal etmeyi içerir.

Ancak uluslararası yasaları ve kuralları ihlal etme sayısını en aza indirmek bir büyük gücün çıkarınadır, çünkü bu kurallar genellikle büyük gücün yararına çalışır. Bu, yasa ve kuralların çoğunu kendi avantajına olacak şekilde yazan Amerika Birleşik Devletleri için kesinlikle doğrudur.

Ancak Başkan Trump, tüm uluslararası hukuk yapısını yıkmakla tehdit ediyor. Yoluna çıkan uluslararası kurumları yerle bir etmekle ilgileniyor. The New York Times’a daha yeni şunları söyledi ve bu oldukça dikkat çekici bir ifade: “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok.” Tam olarak bu kelimeleri kullandı.

Ama fena halde yanılıyor. ABD o yasaları ve çoğu uluslararası kurumun merkezindeki kuralları Amerika’nın çıkarlarına uyacak şekilde yazdı. Yani uluslararası hukuk veya uluslararası kurumlar Amerika Birleşik Devletleri’nin düşmanı değil. Başkan Trump’ın böyle düşünmeye meyilli olduğunu biliyorum. Anlayamadığı şey, uluslararası hukuk ve uluslararası kurumların, ABD gibi büyük güçlerin ulusal çıkarlarını gözetmek için kullandıkları önemli araçlar olduğudur.

Ve Başkan Trump hariç her başkan, hayatın bu temel gerçeğini anlamış ve uluslararası hukuku ve uluslararası kuralları Amerika’nın avantajına kullanmıştır.

Tekrar ediyorum, büyük güçler bazen bu yasa ve kuralları ihlal eder. Ancak bunun gerçekleşme sayısını en aza indirmek ve aynı zamanda kurallara dayalı bir düzeni sürdürmek için çalışmak önemlidir. Neden? Çünkü bu değişmez bir şekilde ulusal çıkarlara hizmet eder.

Çin bunu kesinlikle anlıyor. Çinli liderler, Çin’in büyük ölçüde uluslararası kurumlardan ve uluslararası yasalardan yararlandığı için geliştiğini biliyorlar. Uluslararası hukukun ve uluslararası kurumların Çin’in ekonomik büyümesini ve dünyanın dört bir yanındaki diğer ülkelerle etkileşimini kolaylaştırdığını anlıyorlar.

Buna karşılık, Trump’ın uluslararası hukuka ve uluslararası kurumlara karşı derin bir düşmanlık beslediğini düşünüyorum. Ve bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin başını çok ağrıtacak. Ayrıca ABD bu kötü emsali oluşturduğu için, diğer ülkelerin yasaları ve uluslararası kurumların kurallarını ihlal etme olasılığını da artıracak.

Kulağa çelişkili geliyor. Bir yandan Trump bir emsal oluşturdu ve diğer ülkelerin uluslararası yasaları çiğneme olasılığı artabilir. Diğer yandan büyük güçler uluslararası sistemi korumak ister.

Eğer Çin gibi bir ülke veya Rusya gibi bir ülke uluslararası hukuku ihlal etmeyi gerektirecek belirli bir eylemde bulunmayı düşünüyorsa, Trump yönetimi uluslararası hukuku küçümsediğini gösterdiği için bunu yapmaya artık daha meyilli olacaklardır. Eylemlerini haklı çıkarmak için Amerika’nın davranışını kullanabilirler.

Ruslar 2014’te Kırım’ı ilhak etmek için harekete geçtiğinde, Batı’daki pek çok kişi bunun kabul edilemez olduğunu, çünkü toprak sınırlarını değiştirmenin uluslararası hukuku ihlal ettiğini savundu. Ruslar buna cevaben şöyle dedi: “Pardon ama Sırbistan’dan kopmasına yardım ettiğiniz Kosova’nın bağımsızlığını desteklediğinizde toprak sınırlarını siz değiştirdiniz. Eğer siz Kosova’yı Sırbistan’dan ayırabiliyorsanız, biz de Kırım’ı Ukrayna’dan ayırıp Rusya’ya katabiliriz.” Başka bir deyişle, yasa ve kuralları çiğnemek söz konusu olduğunda emsal bazen önemlidir.

Dolayısıyla, eğer Çin veya Rusya, bir ülkeyi tehdit olarak gördükleri için o ülkede rejim değişikliği yapmak zorunda hissederlerse, ABD “Bunu yapamazsınız çünkü uluslararası hukuku ihlal ediyor” diyecek konumda olmayacaktır. Ne de olsa Çinliler veya Ruslar, “Pekâlâ, siz bunu Afganistan ve Irak’ta yaptınız, biz neden X ülkesinde veya Y ülkesinde yapamayalım?” diyeceklerdir. Emsaller önemlidir.

Bunu daha geniş bir bağlama oturtmaya çalışayım. Uluslararası siyaset pis ve acımasız bir iştir. Devletlerin bazen uluslararası hukuku ihlal etmekten başka çaresi olmadığına şüphe yok. Yine de devletlerin uluslararası siyasetin karanlık tarafını en aza indirmek için çalışması mantıklıdır. Uluslararası hukuk ve uluslararası kurumlar, dünyayı daha az pis ve acımasız hale getirmek amacıyla işbirliğini kolaylaştırmak için tasarlanmıştır. Eğer bunları parçalarsanız, egemenlik gibi normları düzenli olarak ihlal ederseniz, dünya daha acımasız bir yer haline gelir ve biz bunu istememeliyiz.

Dünyanın büyük güçleri arasındaki işbirliğini kolaylaştırmak da mantıklıdır. Sistemdeki üç büyük gücün -Çin, Rusya ve ABD- temelde rekabetçi bir ilişkiye sahip olduğuna şüphe yok. Büyük güçler sürekli olarak güvenlik rekabetine girerler ve bu rekabet, aralarında gerçekleşen herhangi bir işbirliğinden daha önemlidir.

Yine de, özellikle nükleer çağda, mümkün olduğunda bu rekabeti yumuşatmak ve büyük güçler arasında işbirliğini teşvik etmek çok mantıklıdır.

Bu cephede yapabileceklerinizin sınırları olduğunu düşünüyorum. Uzun zamandır Çin yükseldikçe ve güçlendikçe Çin ile ABD arasında yoğun bir güvenlik rekabeti olacağını savundum. Ancak aynı zamanda, bu güvenlik rekabetini hafifletmek ve Pekin ile Washington arasındaki işbirliğini teşvik etmek Amerika’nın çıkarınadır. Fakat bu çok zor bir görev çünkü Çin ve ABD için rekabet etme zorunluluğu çok güçlü.

Eğer kurallara dayalı düzeni parçalar ve uluslararası kurumlar önemsizmiş gibi davranırsanız, yanlış yönde ilerliyorsunuz demektir. Kötü bir durumu daha da kötüleştirmiş olursunuz.

Sizce Venezuela’da yaşananlar Çin-ABD ilişkilerini etkileyecek mi?

Bunun pek olası olmadığını düşünüyorum. Eğer ABD Çin’i batı yarımküreden tamamen çıkarmaya çalışsaydı -başka bir deyişle, Çin’in batı yarımküredeki ülkelerle ekonomik ilişkiye girmesine izin vermeseydi- bu ABD-Çin ilişkilerini zehirlerdi. Bunun olacağını sanmıyorum.

Eğer Çin batı yarımküredeki herhangi bir ülkeyle askeri ittifak kurarsa veya 1962’de Sovyetlerin Küba’ya füze yerleştirmesi gibi Çin de batı yarımküreye askeri güç yerleştirirse, bunun ABD-Çin ilişkileri üzerinde son derece olumsuz sonuçları olur. Çinlilerin bunu yapacağını sanmıyorum.

Çinli liderlerin Venezuela yüzünden Trump yönetimiyle kavgaya tutuşmak için geçerli bir nedeni yok. Daha önce de söylediğim gibi, Çin ABD’nin Venezuela’da bataklığa saplanmasını ve hatta batı yarımküredeki diğer ülkelerde toplum mühendisliği yaparken bataklığa saplanmasını ummalı. Elbette Trump bu tehlikeyi anlıyor, bu yüzden iğne ucu operasyonlarına girişmeye ve kara birlikleri göndermekten kaçınmaya kararlı.[4] O, ABD ordusunun kelebek gibi uçup arı gibi sokmasını ve bataklıklara atlamamasını istiyor.

Trump’ın bir sonraki “sokacağı” ülkenin hangisi olacağı konusunda çok fazla spekülasyon var.

Görünüşe göre bugünlerde odağı Grönland üzerinde. Tipik Trump tarzıyla, ABD Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırdıktan birkaç gün sonra, Grönland’ı zorla alma ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bir parçası yapma olasılığını gündeme getirdi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Grönland hikâyesi manşetlere taşındı ve Venezuela operasyonunu eleştirenlerin seslerini duyurmasını zorlaştırdı. Kısa bir süre sonra Trump, İran’da gerçekleşen kitlesel protestolara İran hükümetinin sert müdahalesine yanıt olarak İran’ı bombalamaktan bahsediyordu.

Bir sonraki hedefinin Grönland mı yoksa İran mı olduğunu söylemek zor. Ancak şu açık görünüyor ki Grönland’ı Danimarka’dan satın alamazsa, zorla alacak. Bu, Trump’ın sevdiği türden hızlı ve kolay bir zafer olmaya neredeyse aday. İran, askeri güç kullanarak başa çıkılması daha zor bir sorun. Ancak Trump daha önce İran’a bir kez saldırdı ve İsrail Başbakanı [Binyamin] Netanyahu ile yaptığı son görüşmeler, iki liderin İran’a bir saldırı daha yapmayı ciddi ciddi düşündüğünü açıkça gösteriyor. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin havadan ve denizden saldıracağı ve karada asker olmayacağı kesin görünüyor.

Trump Grönland’ı kontrol etmeyi başarabilir mi?

Evet, çünkü Grönland’da çok az insan var, bu da onu Venezuela’dan temelden farklı kılıyor. ABD Grönland’ı fethetmeye karar verirse bunu nispeten kolaylıkla yapabileceğine şüphe yok. Grönland’ı fethetmemiz gerektiğini savunmuyorum ama fethetmenin kolay olacağını düşünüyorum.

Az önce İran’daki askeri eylemlerin daha karmaşık olacağını söylediniz, neden?

Başlangıç olarak, Venezuela’nın aksine savaş düzeninde olan İran’ın başkanını kaçırmak çok daha zor olacaktır. Daha da önemlisi, İran ABD’ye ciddi şekillerde misilleme yapabilir. İsrail’i ve Orta Doğu’daki ABD üslerini vurabilir ve Basra Körfezi’nden petrol akışını durdurarak dünya ekonomisini tehdit edebilir. Venezuela ise ABD’ye askeri olarak misilleme yapamazdı.

Venezuela yaklaşımının aksine, Trump’ın haziran ayındaki sosyal medya paylaşımı İran’da rejim değişikliği fikrini ortaya atıyor gibi görünüyordu. Sizce gerçek hedefi bu mu?

Trump’ın İran’daki rejimi devirmek istediğine şüphe yok. Aslında o ve İsrail’deki dostları nihayetinde İran’da kaos yaratmak ve ABD’nin Suriye’nin parçalanmasına yardım ettiği gibi İran’ın da parçalandığını görmek istiyor. Bu hedefe ulaşmaya yardımcı olmak için İran’ı bombalamaya istekli görünüyor. Elbette İran’a kara birlikleri göndermek ve İran’ı bir demokrasiye dönüştürmeyi amaçlayan toplum mühendisliği yapmak istemiyor. Bunun, kaçınmaya derinden bağlı olduğu bir sonsuz savaşa yol açacağını çok iyi biliyor.

Trump İran hükümetini devirmek için bir saldırı başlatırsa Çin ve Rusya’nın tepkilerine dair değerlendirmeniz nedir?

Ne Çin ne de Rusya askeri olarak müdahale edecektir, çünkü yeterli güç projeksiyonu kabiliyetine sahip değiller ve ABD ile bir savaş istemedikleri kesin.

Haklı stratejik nedenlerden ötürü Rusya lazer gibi Ukrayna’daki savaşı kazanmaya odaklanmış durumda, Çin ise esasen Doğu Asya’da hâkimiyet kurmakla ilgileniyor. Ancak her iki ülke de saldırıyı kesinlikle kınayacak ve İran’ın hayatta kalmasına yardımcı olmak için zaman içinde ellerinden geleni yapacaktır.

Çin, İran ve Rusya, ABD saldırganlığına karşı kendilerini korumak için birlikte çalışmak adına güçlü bir teşvike sahip olduklarını kesinlikle anlıyorlar.

Trump’ın ABD askeri bütçesini yüzde 50 artırmaya yönelik son teklifleri hakkında görüşünüz nedir?

Trump, bütçeyi neden yüzde 50 gibi şaşırtıcı bir oranda artırmanın gerekli olduğunu açıklamadı. ABD savunma bütçesinin bu artıştan önce 1 trilyon ABD doları olduğu gerçeği zaten başlı başına oldukça çarpıcı. Devasa bir borç sorunumuz varken şimdi savunmaya 1,5 trilyon ABD doları harcayacak olmamız fikri çok endişe verici. Üstelik Trump, savunmaya neden bu kadar daha fazla para harcamamız gerektiğini açıklamadı. Ayrıca dünyanın dört bir yanındaki ülkelere uyguladığı gümrük vergilerinin bu devasa artışı finanse edecek geliri sağlayacağına oynuyor.

Tanıdığım çoğu uzman, gümrük vergilerinin savunma bütçesini yüzde 50 artırmayı destekleyecek yeterli geliri üreteceğine inanmıyor. Dahası, bildiğiniz gibi Amerika Birleşik Devletleri’nin ülke içinde önemli sorunları var ve bu bana, Trump’ın değerli kaynakları iç cepheden alıp zaten cömertçe finanse edilen orduya harcamasının siyasi açıdan mantıklı olmadığını söylüyor. Kongre’yi savunmaya 1,5 trilyon ABD doları harcamamız gerektiğine ikna edebilirse çok şaşırırım.

Yabancı ülkelerdeki bu angajmanlar onun destek tabanını nasıl etkileyecek? Bunun ara seçimler üzerinde bir etkisi olacak mı?

Bence ara seçimler açısından Trump için kilit nokta ekonomi. Ekonomi göreve geldiğinden beri izlediği yörüngede devam ederse başı gerçekten belaya girebilir, çünkü Demokratlar çoğu insanın temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayamadığı argümanını şimdiden etkili bir şekilde yapabiliyorlar.

Özellikle, sofraya yemek koymak zorlaştı. Barınacak yer bulmak zor. Sağlık hizmetlerini karşılamanın neredeyse imkânsız olduğu bir noktaya geliniyor.

Bu ekonomik meseleler, Cumhuriyetçilerin ara seçimlerde ne kadar başarılı olacağını belirlemede ön planda ve merkezde olacak. Venezuela bir felakete dönüşmediği ve o ülkeyi yönetmeye derinlemesine bulaşmadığımız sürece dış politikanın merkezi bir sorun olacağını sanmıyorum. Ancak Trump Venezuela’da büyük bir beladan kaçınabilir ve hasımlarına karşı iğne ucu askeri operasyonlarını sürdürebilirse, dış politika sonbahar seçimlerinde ona zarar vermez.


[1] Metinde görüşlerine başvurulan John Mearsheimer, uluslararası ilişkiler teorisinde “Saldırgan Gerçekçilik” akımının kurucu babasıdır. Bu teoriye göre uluslararası sistem anarşiktir (devletlerin üzerinde bir otorite yoktur) ve devletlerin nihai amacı hayatta kalmaktır. Mearsheimer, devletlerin güvende olmalarının tek yolunun, diğerlerinden daha güçlü olmaktan ve mümkünse “hegemon” (baskın güç) olmaktan geçtiğini savunur. Bu nedenle büyük güçler (ABD, Çin, Rusya) sürekli olarak güçlerini artırmaya ve rakiplerini dengelemeye çalışırlar. Mearsheimer’ın metindeki “ABD batı yarımkürenin hegemonudur ve başka bir gücün buraya girmesine izin vermez” analizi, doğrudan bu teorik altyapıya dayanır. (ç.n.)

[2] Metinde Maduro’nun kaçırılmasıyla kıyaslanan olay, ABD’nin 1989 yılında Panama’ya düzenlediği “Just Cause” (Haklı Neden) operasyonudur. Bir dönem CIA ile de çalışmış olan Panama lideri Manuel Noriega, uyuşturucu kaçakçılığı ve ABD karşıtı tutumu nedeniyle hedef alınmıştır. ABD ordusu Panama’yı işgal etmiş, Noriega’yı teslim almış ve onu yargılamak üzere Florida’ya götürmüştür. Bu olay, bir devlet başkanının başka bir ülke tarafından askeri güçle alınıp kendi topraklarında yargılandığı nadir uluslararası hukuk vakalarından biridir. (ç.n.)

[3] Mearsheimer’ın “uzak büyük güçlerin batı yarımküreye askeri güç yığması” konusundaki hassasiyete verdiği en net örnektir. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin Küba’ya nükleer füzeler yerleştirmesi üzerine ABD ve SSCB nükleer savaşın eşiğine gelmiştir. Kriz, Sovyetlerin füzeleri geri çekmesi (karşılığında ABD’nin de Türkiye’deki Jüpiter füzelerini çekmesi) ile çözülmüştür. Mearsheimer bu örneği, ABD’nin “arka bahçesi” olarak gördüğü Amerika kıtasında askeri tehditlere ne kadar sert tepki verdiğini göstermek için kullanır. (ç.n.)

[4] İğne Ucu (Pinprick) operasyonları: Askeri literatürde “pinprick attacks“, düşmanı tamamen yok etmeyi veya geniş çaplı bir işgali hedeflemeyen, bunun yerine düşmana sınırlı zarar vererek mesaj vermeyi, kapasitesini düşürmeyi veya taciz etmeyi amaçlayan küçük ölçekli, hızlı saldırıları ifade eder. Mearsheimer, Trump’ın “sonsuz savaşlar” (Irak ve Afganistan gibi yıllarca süren işgaller) yerine bu tür vur-kaç taktiklerini benimseyerek askeri kaynaklarını asıl rakip olan Çin’e sakladığını ifade etmektedir. (ç.n.)

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English