Dünya Basını
John Mearsheimer: İran Venezuela, Venezuela da Panama değil

Editörün notu: John Mearsheimer, ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesini ve Maduro’yu kaçırmasını, güvenlik kaygılarından ziyade petrolü kontrol etme amacı taşıyan eski usul bir emperyalizm örneği olarak nitelendiriyor. South China Morning Post (SCMP) gazetesine kapsamlı bir mülakat veren Mearsheimer, Trump yönetiminin “sonsuz savaşlardan” kaçınarak esas rakibi olan Çin’i çevrelemeye odaklandığını, bu nedenle Venezuela ve İran gibi bölgelerde tam ölçekli işgaller yerine hızlı ve sınırlı “iğne ucu” operasyonlarını tercih ettiğini belirtiyor. Ünlü profesör, Venezuela’daki rejimi dışarıdan yönetme çabalarının güçlü milliyetçilik ve iç karışıklıklar nedeniyle başarısızlığa uğrayacağını, bunun da ABD’nin dikkatini dağıtarak Çin’in işine yarayacağını öngörüyor. Mearsheimer ayrıca, Trump’ın uluslararası hukuku ve kurumları hiçe sayan tavrının, aslında bu kuralları kendi çıkarına yazmış olan ABD’nin uzun vadeli menfaatlerine ve küresel meşruiyetine zarar vereceği uyarısında bulunuyor. Mülakatta, ABD’nin Grönland’ı ilhak etme potansiyeli ve İran’a yönelik saldırı planları tartışılırken, Rusya ve Çin’in bu kaotik ortamdan stratejik fayda sağlayabileceği vurgulanıyor. Son olarak Mearsheimer, artan savunma bütçesi ve kötüleşen iktisadi koşulların Trump’ın iç siyasetteki desteğini ve yaklaşan ara seçimleri olumsuz etkileyebileceğini ifade ediyor.
John Mearsheimer Trump’ı, İran’ın Neden Venezuela, Venezuela’nın ise Neden Panama Olmadığını Değerlendiriyor
Josephine Ma
South China Morning Post
19 Ocak 2026
Uluslararası ilişkiler uzmanı, ABD’nin Grönland’ı kolayca alabileceğini, Tahran’da rejim değişikliğinin ise daha zor olacağını belirtiyor.
John Mearsheimer[1], 1982’den beri ders verdiği Chicago Üniversitesi’nde R. Wendell Harrison Üstün Hizmet Siyaset Bilimi Profesörü olarak görev yapıyor. Güvenlik meseleleri ve uluslararası siyaset üzerine kapsamlı yazılar kaleme alan Mearsheimer, uluslararası sisteme hükmetmek isteyen büyük güçlerin sürekli olarak birbirleriyle güvenlik rekabetine girmesi gerektiğini ve bunun bazen savaşa yol açtığını savunan saldırgan gerçekçilik teorisiyle tanınıyor.
100. Açık Sorular mülakatımızda Mearsheimer; ABD’nin Venezuela baskınını, Donald Trump’ın Grönland’ı ele geçirme hırsını ve bunların büyük güç siyaseti üzerindeki etkilerini tartışıyor. Kendisi daha önce Post’a liberal demokrasiye yönelik tehditler hakkında konuşmuştu.
ABD’nin Venezuela operasyonunun savaş sonrası dünya düzeni için ne gibi etkileri var? Bu durum, büyük güçlerin devlet egemenliği ve iç işlerine karışmama ilkelerini görmezden gelmesi adına bir emsal teşkil edecek mi?
Trump yönetiminin şu anda yaptığı şey, BM Şartı’nın temel ilkelerini kesinlikle zayıflatacak. Buna hiç şüphe yok. Başkan, başka ülkelerin egemenliğine pek saygı duymadığını gösterdi ki bildiğimiz üzere büyük güçler zaten diğer devletlerin egemenliğine pek aldırış etmeme eğilimindedir.
Ancak yapılması gereken, bir büyük gücün diğer devletlerin işlerine müdahale etme sayısını en aza indirmek için azami gayret göstermektir. Oysa [ABD Başkanı Donald] Trump, uygun gördüğü her an diğer devletlerin işlerine karışma, egemenliklerine meydan okuma veya bu egemenliği zayıflatma hakkına sahip olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu iyi bir şey değil. Bu kötü bir emsal.
Trump egemenlik ve müdahale etmeme ilkelerini daha önce de görmezden gelmişti. Bu seferki neden farklı?
Geçmişte egemenliğe pek dikkat etmediği şüphe götürmez; ancak bu, egemenliğin öylesine bariz bir ihlali ki… Çünkü Amerikan ordusunu tam anlamıyla başka bir ülkeye gönderip o ülkenin liderini kaçırdı. Bu, egemenlik kavramının alenen ayaklar altına alınmasıdır. Durumu daha da dikkat çekici kılan ise bunu uluslararası hukuk veya uluslararası normlar çerçevesinde meşrulaştırmaya çalışmamasıydı. Sadece, “[Eski Venezuela Devlet Başkanı Nicolas] Maduro’dan kurtulmanın Amerika’nın çıkarına olduğunu düşünüyorum ve bunu yapacağım. Nokta. Konu kapanmıştır” dedi.
“Ben, Donald Trump, nihai karar vericiyim ve bunun gibi durumlarda uluslararası hukukun bir önemi yoktur. Ben ne istersem onu yaparım.” Onun temel dünya görüşü budur. Ve sanırım Venezuela örneğinde, bu dünya görüşü şimdiye kadar olmadığı kadar net bir şekilde sergilendi.
Bazı insanlar bunu ABD’nin eski Panamalı lider Manuel Noriega’yı yakalamasına benzetiyor. Sizce bu durum benzer mi, yoksa bu kez farklı mı?
Noriega vakasıyla benzerlik gösteriyor. ABD ordusu içeri girdi, Noriega’yı esasen kaçırdı, ABD’ye getirdi ve yargıladı. Maduro ile yaşanan da bu.[2] Venezuela’ya girdik. Onu kaçırdık, ABD’ye getirdik ve yargılayacağız. Dolayısıyla iki vaka bu açıdan benzer.
Büyük fark şu ki Panama, Venezuela’ya kıyasla başa çıkılması çok daha kolay bir vakaydı. Venezuela çok daha büyük bir ülke ve Amerika’nın Venezuela’daki hırsları Panama’dakinden çok daha büyük.
Panama’ya girdiğimizde, petrol endüstrilerini ele geçirmekle ve bunu gerçekleştirmek için öngörülebilir gelecekte siyasetlerini yönetmekle ilgilenmiyorduk çünkü Panama’nın bir petrol endüstrisi yoktu.
Ancak Venezuela söz konusu olduğunda, Trump’ın girişimi henüz yeni başladı ve bu son derece iddialı bir çaba. Sadece liderden kurtulup yerine yeni birini getirmekle ilgilenmiyoruz. Petrol endüstrisini ele geçirmek ve Venezuela’daki petrol endüstrisini yönetmek istiyoruz. Bu da istikrarlı olan ve ABD’nin istediklerini yapacak bir hükümetin işbaşında olmasını sağlamamızı gerektiriyor.
Kendi belirlediği hedeflere ulaşmak açısından ABD’nin önünde Venezuela’da devasa bir görev var.
Son mülakatımızda küresel anarşinin kaçınılmazlığından bahsetmiştiniz. Trump’ın eylemleri sizin için bir sürpriz miydi, yoksa bir büyük güç olarak ABD’nin batı yarımküredeki hegemonik güç olduğundan emin olmak isteyeceği için bu beklenen bir durum muydu?
Her büyük gücün kendi bölgesine büyük önem verdiğine şüphe yok. Çinliler Doğu Asya’yı, Ruslar Doğu Avrupa’yı, ABD ise batı yarımküreyi önemser. Ve ABD, başka hiçbir büyük gücün batı yarımküreye askeri olarak müdahale etmediğinden emin olmak ister. Aslında Monroe Doktrini’nin özü budur.
Ancak önümüzdeki vakada, Amerika’nın batı yarımküredeki çıkarlarına yönelik tehdidin ne olduğunu görmek zor. Başka bir deyişle, Maduro’yu kaçırmamıza ve Başkan Trump’ın dediği gibi Venezuela’yı “yönetmeye” kalkışmamıza neden olan Venezuela kaynaklı tehdit nedir?
Anlamlı bir tehdide dair herhangi bir kanıt göremiyorum. Burada olup bitene dikkatlice bakarsanız, bu büyük güç siyaseti değil. Bu, ABD’nin batı yarımküredeki hegemonik konumunun Çin veya Rusya tarafından tehdit edilmesinden endişe duyduğu bir vaka değil. Bu, eski usul emperyalizm vakası. ABD oraya gidip ve Venezuela petrolünün kontrolünü ele geçirmeye karar verdi.
Tekrar ediyorum, Venezuela’dan ABD’ye yönelik ciddi bir tehdit yok. Yönetim, Venezuela’dan ABD’ye uyuşturucu aktığı ve ülkenin narko-teröristlerle dolu olduğu gerçeğinden bahsetmeyi seviyor. Bu gülünç bir argüman.
Eğer ABD’ye uyuşturucu akışını durdurmakla ilgileniyorsanız, Venezuela endişeleneceğiniz ülkeler listesinde alt sıralarda yer alır. Bunun yerine öncelikle Meksika, Kolombiya, Ekvador ve diğer birkaç ülkeyle ilgilenirsiniz. Ancak Venezuela çok fazla uyuşturucu üreten bir ülke değil ve ABD’ye gelen uyuşturucular için ana geçiş noktası da değil. Dolayısıyla bunun narko-terörizmle ilgili olduğu argümanını öne süremezsiniz.
Ayrıca bunun Monroe Doktrini’ni ihlal ettiği argümanını da yapamazsınız çünkü Venezuela, Çin veya Rusya ile batı yarımküredeki Amerikan hegemonyasını tehdit eden bir askeri ittifak kurmuyor. Bu, savunulması imkânsız bir argüman.
Yani büyük güç siyaseti perspektifinden bakıldığında Venezuela’dan gelen bir tehdit yok. Venezuela’ya girmemizin temel nedeninin, Başkan Trump’ın Venezuela’nın değil bizim petrolümüz olduğuna inandığı petrolün kontrolünü ele geçirmek olduğu açık görünüyor. O bizim petrolümüz ve o petrolü çıkarıp kendi yararımıza kullanabilmeliyiz. Onun dünya görüşü bu.
Bu, işleyen bir büyük güç siyaseti değil. Bu, uzun zamandır görmediğimiz türden, o bildiğimiz eski moda emperyalizm.
Trump, Venezuela’nın “hasımlarla” bağlarını koparmasını talep etti. Sizce Trump Venezuela’ya karşı harekete geçerken aklında Çin var mıydı?
Bu konuda ne düşündüğünü söylemek çok zor. Monroe Doktrini’ne ve ABD’nin batı yarımküredeki ülkelerle etkileşime giren uzak büyük güçlere karşı tarihsel olarak nasıl davrandığına bakarsanız, ABD’nin Çin gibi uzak büyük güçlerin batı yarımküredeki ülkelerle askeri ittifaklar kurmasına veya askeri güçlerini batı yarımküreye taşımasına kesinlikle izin vermediği açıktır.
1962’deki Küba Füze Krizi’nde olan buydu.[3] Sovyetler Küba’ya nükleer başlıklı füzeler yerleştirdi ve ABD bunun kabul edilemez olduğunu söyledi. Dolayısıyla ABD’nin, Çin’in batı yarımküreye askeri güç yerleştirmediğinden ve batı yarımküredeki herhangi bir ülkeyle askeri ittifak kurmadığından emin olmaya derinden bağlı olduğu şüphesizdir. Ancak Çin bunu yapmıyor.
Aynı zamanda ABD, uzak büyük güçlerin batı yarımküredeki ülkelerle ekonomik ilişkilere sahip olmasıyla ilgili büyük bir sorun yaşamadı. Örneğin Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği batı yarımküredeki birçok ülkeyle ekonomik etkileşim içindeydi ve bu ABD için ciddi bir tehdit olarak görülmedi.
Bugün Çin, Venezuela ve batı yarımküredeki diğer ülkelerle ekonomik ilişkilere sahip. Ancak Trump yönetiminin bunu ortadan kaldırılması gereken ciddi bir tehdit olarak görüp görmediği net değil. Bu argümanı öne sürmediler. “Venezuela’ya giriyoruz, yönetimi devireceğiz ve Venezuela petrolünü ele geçireceğiz çünkü o petrolün Çin’e gitmesini istemiyoruz” demediler. Bunu söylemediler. Ayrıca bu, öne sürülmesi gülünç bir argüman olurdu çünkü Çin, Rusya veya İran’dan daha fazla petrol alarak bunu telafi ederdi.
Venezuela petrolü kesilirse Çin başka yerlerden petrol alamaz diye bir durum yok.
Dahası, Başkan Trump petrol fiyatlarını düşürmekle ilgilendiğini ve Venezuela petrolünü kontrol etmenin bu konuda kendisine yardımcı olacağını açıkça belirtti. Başkan Trump ucuz petrol istiyor.
Eğer Başkan Trump’ın Venezuela’da yaptıkları nedeniyle dünya piyasalarında petrol ucuzlarsa, bu Çin’in avantajına olur. Çin daha ucuz petrol istemeli.
Dolayısıyla yönetimin Venezuela’da yaptığı ve Çin’e anlamlı bir şekilde zarar verecek bir şey göremiyorum.
Duyduğum bir görüşe göre Trump, ABD’nin dünya genelinde çok dağıldığını düşünüyor ve ABD zayıfladığı ve artık küresel bir hegemon olamayacağı için, ABD kontrolünü batı yarımkürede pekiştirmek ve burayı ABD etkisi altında bir yönetim birimi haline getirmek istiyor. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
Amerika Birleşik Devletleri yaklaşık 1900’den beri bölgesel bir hegemon ve şu anda bu hegemonyaya yönelik ciddi bir tehdit yok. Başkan Trump sanki batı yarımküredeki hegemonyamız tehdit altındaymış gibi konuşmayı seviyor. Bu kesinlikle doğru değil. ABD batı yarımküreye hâkimdir ve 1900’den beri de öyledir. Ve bugün Çin ya da Rusya’nın batı yarımküredeki hegemonik konumumuz için bir tehdit oluşturmasına imkân yok. Dolayısıyla Trump’ın batı yarımküredeki Amerikan hegemonyasını yeniden tesis etmek için Venezuela’yı işgal etmek gibi önlemler alması gerektiği fikri mantıksız.
Bence Trump’ın anladığı şey, ABD’nin dünya genelinde kapasitesinin üzerinde taahhüt altına girmiş olmasıdır. Ve yapmak istediği şey -ki bunu Trump’ın 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde açıkça görüyorsunuz- sadece Avrupa’daki ABD varlığını azaltmak değil, Çin’i çevrelemek amacıyla Avrupa’dan uzaklaşıp Doğu Asya’ya yönelmektir.
Bence Ulusal Güvenlik Stratejisi’nden, Trump’ın Çin’i çevrelemeye derinden bağlı olduğu ve aynı zamanda Avrupa’daki güvenliği sağlama yükünü Avrupa devletlerine kaydırmaya kararlı olduğu çok açık.
Dolayısıyla Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne bakar, Trump’ı ve yardımcılarını dinlerseniz, bir numaralı önceliğin batı yarımküre, iki numaralı önceliğin ise Doğu Asya’da Çin’i çevrelemek olduğu açıktır. Özellikle, ABD’nin Çin’in Doğu Asya’da bölgesel bir hegemon olmasına izin vermeyeceğini çok net bir şekilde belirtiyor. Çin’in Tayvan’ı almasına izin vermeyecek ve Çin’in Güney Çin Denizi’ne hâkim olmasına izin vermeyecek. Bu perspektifler Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde açıkça belirtilmiştir.
Yani ABD [batı yarımkürede] bu kadar çok ülkeyle angajmana girmiş olsa da bu, ABD’nin Çin’i çevreleme önceliğini değiştirdiği anlamına gelmiyor mu?
Bence bu kesinlikle doğru. Trump hâlâ Çin’i çevrelemeye derinden bağlı. Ve şunu hatırlamak gerekir ki Trump askeri güç kullandığında, bunu hızlı ve sınırlı bir şekilde yapar; sonsuz bir savaşa derinlemesine bulaşmamak için büyük çaba sarf eder. Başka bir deyişle, Amerikan ordusunun Venezuela’da, İran’da veya Suriye’de saplanıp kalmasını istemez. Başkan Trump’ın yapmayı sevdiği şey, belirli bir durumda askeri gücü hızla kullanmak ve ardından tekrar kullanmak üzere yoluna devam etmektir.
Bu strateji, Çin’i çevrelemek için gereken esnekliği korumasını sağlar. Çin’in bakış açısından ise olabilecek en iyi şey, ABD’nin Venezuela’da veya başka bir yerde sonsuz bir savaşa saplanıp kalmasıdır. Eğer ABD kendisini batı yarımkürede Venezuela’nın ötesinde Kolombiya, Küba ve Nikaragua gibi ülkeleri de kapsayacak şekilde toplum mühendisliği yaparken bulursa, bu Amerika’nın Çin’i çevreleme yeteneğini büyük ölçüde engeller.
Basitçe söylemek gerekirse, ABD batı yarımkürede veya Orta Doğu’da sonsuz bir savaşa saplanırsa, bu onun Doğu Asya’ya yönelme yeteneğini köreltir. Ve bu kesinlikle Çin’in çıkarına olur. Ancak bence Trump bu mantığı anlıyor, bu yüzden gücü sınırlı ve hızlı bir şekilde kullanıyor. Ve işi bittiğinde zafer ilan edip bir sonraki hedefe geçiyor.
İğne ucu operasyonu mu?
Kesinlikle. Aslında ben de bu terminolojiyi kullandım. İğne ucu operasyonlarını seviyor. Hatırlayın, ABD 22 Haziran 2025’te İran’a saldırdı, bu bir günlük bir operasyondu ve günün sonunda Başkan Trump zafer ilan etti. Birçok kişi buna “vur ve bitir” operasyonu dedi.
Trump yönetimi iğne ucu operasyonlarını yürütebildiği ve sonsuz savaşlara derinlemesine bulaşmadığı sürece, batı yarımküredeki hegemonyayı sürdürmek dışındaki temel ABD dış politika hedefi olmaya devam eden Çin’e yönelik çevreleme politikasını sürdürebilecektir.
Az önce Trump’ın Venezuela petrolüne sahip olmak istediğini ve hükümetin ABD gündemini desteklemesini arzuladığını söylediniz. Toplum mühendisliğine girişmeden bu hedeflere nasıl ulaşabilir?
Bu harika bir soru. Temelde burada olan şey şu: ABD, Venezuela’da rejim değişikliği peşinde değil. Sadece devlet başkanını görevden aldı ve başkan yardımcısını yeni başkan yaptı. Yani rejim yerinde duruyor. Dahası, Trump yönetimi Venezuela’yı liberal bir demokrasiye dönüştürmeye çalışmıyor. Toplum mühendisliği yapmıyor.
Yönetimin istediği, Karakas’taki rejimin Washington’ın Venezuela petrolünü kontrol etmesine ve kullanmasına yardım etmesi. Bu amaçla ABD, Venezuela’yı kendi petrolünü sömürme konusunda işbirliğine zorlamak için elindeki muazzam ekonomik kozu kullanıyor.
Tekrar vurgulamak gerekir ki Trump Venezuela’da rejim değişikliği yapmadı ve Venezuela’yı liberal bir demokrasiye dönüştürmek için hiçbir çaba sarf edilmiyor. Rejimi iktidarda bıraktı ve onların petrolünü sömürürken Venezuela’yı kendisiyle işbirliği yapmaya zorlayacak.
Sizce bu taktik işe yarayacak mı?
Hayır.
Neden?
Bence başarısız olmasının üç nedeni var.
Birincisi, Venezuela siyaseti özellikle çekişmeli ve Venezuela içindeki diğer gruplardan ciddi bir muhalefet görmeyen bir hükümeti yerinde tutmak zor olacak. Bu, özellikle Venezuela tarihinin bu çalkantılı dönemlerinde geçerli.
Bu nedenle, Venezuela’da büyük bir iç çekişme yaşanmasının muhtemel olduğunu düşünüyorum; bu da şu an yönetimde olan hükümetin konumunu korumasını ve ABD’nin isteklerini Trump’ın arzuladığı şekilde karşılamasını çok zorlaştıracak.
İkinci neden ise milliyetçiliğin gezegendeki en güçlü ideoloji olmasıdır. Ve milliyetçilik, eski usul emperyalizmin ortadan kalkmasının temel nedenlerinden biridir. Gerçek şu ki dünyanın dört bir yanındaki insanlar, ABD’nin ülkelerine müdahale etmesini ve onlara siyasetlerini nasıl yöneteceklerini söylemesini istemiyor. İnsanlar egemenliğe inanıyor. Kendi kaderini tayin hakkına inanıyor.
Venezuelalılar, kuzeyden gelen birtakım Yankilerin ülkelerine girip siyasetlerini yönetmeye ve kaynaklarını sömürmeye çalışmasını istemiyor.
Ve Trump yönetiminin yapmaya niyetlendiği şey tam olarak bu. Bir ülke ne zaman başka bir ülkede emperyalizm peşinde koşsa, toslayacağı duvar milliyetçiliktir. Ve bu, emperyal gücün ciddi bir direnişle karşılaşacağı anlamına gelir.
Kısacası, Venezuela içindeki siyasi yelpazenin her kesiminden insan, ABD’nin ülkelerinde yaptıklarına, özellikle de petrollerini sömürmesine büyük bir öfke duyacak.
Üçüncü nedene gelince; Trump yönetimi dünyanın dört bir yanındaki petrol şirketlerinin Venezuela’ya gelip çökmüş petrol endüstrisini hızla yeniden inşa etmesine güveniyor. Ancak bunun gerçekleşmesi pek olası değil.
Venezuela petrol endüstrisini diriltmek uzun yıllar ve milyarlarca dolar alacak. Ve büyük petrol şirketlerinin Venezuela petrolünü çıkarmakta bir menfaati olup olmadığı belirsiz; sadece ekonomik açıdan mantıklı olmayabileceği için değil, aynı zamanda Venezuela’nın yatırım yapmak için güvenli ve istikrarlı bir ülke olma ihtimalinin düşük olması nedeniyle.
Yani bu, Trump’ın hedeflerine ulaşmasının çok düşük bir ihtimal olduğu anlamına mı geliyor?
Bence Venezuela’nın plana göre işlemediğine dair kanıtların birikmesi sadece kısa bir zaman -belki birkaç ay- alacak. O zaman soru şu olacak: Sırada ne yapacağız? Venezuela siyasetine daha fazla mı müdahil olacağız, yoksa geri mi çekileceğiz? Belirttiğim gibi, şu ana kadar Trump ne sonsuz bir savaşmaya ne de başka bir ülkenin içinde toplum mühendisliği yapmaya bulaşmamak için çok dikkatli davrandı; çünkü bu uğraşların felakete yol açtığını çok iyi anlıyor.
Dolayısıyla, Venezuela’da işler iyi gitmezse, Trump yönetiminin hedeflerine ulaşabilmek adına Venezuela siyasetini yönetmeye derinlemesine dâhil olması yönünde güçlü bir ayartıcı etki oluşacaktır. Ancak aynı zamanda, Trump ve danışmanları Venezuela siyasetine derinlemesine müdahil olmanın muhtemelen başarılı olmayacağının ve ABD dış politikasına büyük zarar vereceğinin tamamen farkında olacaklardır.
Daha önce de söylediğim gibi, Çinliler ABD’nin Venezuela’da ciddi bir belaya bulaşmasını ve ardından o ülkenin siyasetine derinlemesine saplanıp kalmasını ummalı. Trump yönetimi o zaman Venezuela’da sıkışıp kalacak, bu da Doğu Asya’da Çin’i çevreleme çabalarını zorlaştıracaktır.
Elbette, işler sarpa sararsa Trump Venezuela’dan öylece çekip gidebilir. Zafer ilan edip gidebilir çünkü şu ana kadar başka bir sonsuz savaşa girmeye veya ulus inşası yapmaya niyeti olmadığını açıkça belirtti. Ve bunun haklı nedenleri var. Kısacası, Venezuela’da veya bu bağlamda başka herhangi bir ülkede kara birlikleri istemiyor.
Sanırım Trump, Venezuela’da kaygan bir zeminde olduğunun ve dikkatli olmazsa sonunda bir bataklığa sürükleneceğinin farkında.
Eğer Çin akıllıysa, sadece kenarda oturup bu işin nasıl sonuçlanacağını izler. Çin’e tavsiyem, Venezuela ile iyi ilişkileri sürdürmesi ve ABD’nin Venezuela’daki çabasını engelleyecek hiçbir şey yapmamasıdır. Venezuela ile ABD arasındaki ilişkilerin kendi seyrinde gelişmesine izin versinler, çünkü bu ilişkilerin sorunsuz yürümesi pek olası değil ve bu da Çin’in avantajına olacaktır.
ABD’nin Venezuela operasyonu bir emsal teşkil edip Çin veya Rusya gibi diğer büyük güçleri benzer şeyler yapmaya teşvik eder mi?
Büyük güçlerin bazen diğer ülkelerin egemenliğini ihlal ettiğini anlamak çok önemlidir. Bu Çin için geçerlidir. Rusya için geçerlidir. Amerika Birleşik Devletleri için geçerlidir. Büyük güçler ulusal çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapar. Ve bazen bu, başka bir ülkenin egemenliğini ihlal etmeyi, uluslararası hukuku çiğnemeyi veya uluslararası bir kurumun kurallarını ihlal etmeyi içerir.
Ancak uluslararası yasaları ve kuralları ihlal etme sayısını en aza indirmek bir büyük gücün çıkarınadır, çünkü bu kurallar genellikle büyük gücün yararına çalışır. Bu, yasa ve kuralların çoğunu kendi avantajına olacak şekilde yazan Amerika Birleşik Devletleri için kesinlikle doğrudur.
Ancak Başkan Trump, tüm uluslararası hukuk yapısını yıkmakla tehdit ediyor. Yoluna çıkan uluslararası kurumları yerle bir etmekle ilgileniyor. The New York Times’a daha yeni şunları söyledi ve bu oldukça dikkat çekici bir ifade: “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok.” Tam olarak bu kelimeleri kullandı.
Ama fena halde yanılıyor. ABD o yasaları ve çoğu uluslararası kurumun merkezindeki kuralları Amerika’nın çıkarlarına uyacak şekilde yazdı. Yani uluslararası hukuk veya uluslararası kurumlar Amerika Birleşik Devletleri’nin düşmanı değil. Başkan Trump’ın böyle düşünmeye meyilli olduğunu biliyorum. Anlayamadığı şey, uluslararası hukuk ve uluslararası kurumların, ABD gibi büyük güçlerin ulusal çıkarlarını gözetmek için kullandıkları önemli araçlar olduğudur.
Ve Başkan Trump hariç her başkan, hayatın bu temel gerçeğini anlamış ve uluslararası hukuku ve uluslararası kuralları Amerika’nın avantajına kullanmıştır.
Tekrar ediyorum, büyük güçler bazen bu yasa ve kuralları ihlal eder. Ancak bunun gerçekleşme sayısını en aza indirmek ve aynı zamanda kurallara dayalı bir düzeni sürdürmek için çalışmak önemlidir. Neden? Çünkü bu değişmez bir şekilde ulusal çıkarlara hizmet eder.
Çin bunu kesinlikle anlıyor. Çinli liderler, Çin’in büyük ölçüde uluslararası kurumlardan ve uluslararası yasalardan yararlandığı için geliştiğini biliyorlar. Uluslararası hukukun ve uluslararası kurumların Çin’in ekonomik büyümesini ve dünyanın dört bir yanındaki diğer ülkelerle etkileşimini kolaylaştırdığını anlıyorlar.
Buna karşılık, Trump’ın uluslararası hukuka ve uluslararası kurumlara karşı derin bir düşmanlık beslediğini düşünüyorum. Ve bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin başını çok ağrıtacak. Ayrıca ABD bu kötü emsali oluşturduğu için, diğer ülkelerin yasaları ve uluslararası kurumların kurallarını ihlal etme olasılığını da artıracak.
Kulağa çelişkili geliyor. Bir yandan Trump bir emsal oluşturdu ve diğer ülkelerin uluslararası yasaları çiğneme olasılığı artabilir. Diğer yandan büyük güçler uluslararası sistemi korumak ister.
Eğer Çin gibi bir ülke veya Rusya gibi bir ülke uluslararası hukuku ihlal etmeyi gerektirecek belirli bir eylemde bulunmayı düşünüyorsa, Trump yönetimi uluslararası hukuku küçümsediğini gösterdiği için bunu yapmaya artık daha meyilli olacaklardır. Eylemlerini haklı çıkarmak için Amerika’nın davranışını kullanabilirler.
Ruslar 2014’te Kırım’ı ilhak etmek için harekete geçtiğinde, Batı’daki pek çok kişi bunun kabul edilemez olduğunu, çünkü toprak sınırlarını değiştirmenin uluslararası hukuku ihlal ettiğini savundu. Ruslar buna cevaben şöyle dedi: “Pardon ama Sırbistan’dan kopmasına yardım ettiğiniz Kosova’nın bağımsızlığını desteklediğinizde toprak sınırlarını siz değiştirdiniz. Eğer siz Kosova’yı Sırbistan’dan ayırabiliyorsanız, biz de Kırım’ı Ukrayna’dan ayırıp Rusya’ya katabiliriz.” Başka bir deyişle, yasa ve kuralları çiğnemek söz konusu olduğunda emsal bazen önemlidir.
Dolayısıyla, eğer Çin veya Rusya, bir ülkeyi tehdit olarak gördükleri için o ülkede rejim değişikliği yapmak zorunda hissederlerse, ABD “Bunu yapamazsınız çünkü uluslararası hukuku ihlal ediyor” diyecek konumda olmayacaktır. Ne de olsa Çinliler veya Ruslar, “Pekâlâ, siz bunu Afganistan ve Irak’ta yaptınız, biz neden X ülkesinde veya Y ülkesinde yapamayalım?” diyeceklerdir. Emsaller önemlidir.
Bunu daha geniş bir bağlama oturtmaya çalışayım. Uluslararası siyaset pis ve acımasız bir iştir. Devletlerin bazen uluslararası hukuku ihlal etmekten başka çaresi olmadığına şüphe yok. Yine de devletlerin uluslararası siyasetin karanlık tarafını en aza indirmek için çalışması mantıklıdır. Uluslararası hukuk ve uluslararası kurumlar, dünyayı daha az pis ve acımasız hale getirmek amacıyla işbirliğini kolaylaştırmak için tasarlanmıştır. Eğer bunları parçalarsanız, egemenlik gibi normları düzenli olarak ihlal ederseniz, dünya daha acımasız bir yer haline gelir ve biz bunu istememeliyiz.
Dünyanın büyük güçleri arasındaki işbirliğini kolaylaştırmak da mantıklıdır. Sistemdeki üç büyük gücün -Çin, Rusya ve ABD- temelde rekabetçi bir ilişkiye sahip olduğuna şüphe yok. Büyük güçler sürekli olarak güvenlik rekabetine girerler ve bu rekabet, aralarında gerçekleşen herhangi bir işbirliğinden daha önemlidir.
Yine de, özellikle nükleer çağda, mümkün olduğunda bu rekabeti yumuşatmak ve büyük güçler arasında işbirliğini teşvik etmek çok mantıklıdır.
Bu cephede yapabileceklerinizin sınırları olduğunu düşünüyorum. Uzun zamandır Çin yükseldikçe ve güçlendikçe Çin ile ABD arasında yoğun bir güvenlik rekabeti olacağını savundum. Ancak aynı zamanda, bu güvenlik rekabetini hafifletmek ve Pekin ile Washington arasındaki işbirliğini teşvik etmek Amerika’nın çıkarınadır. Fakat bu çok zor bir görev çünkü Çin ve ABD için rekabet etme zorunluluğu çok güçlü.
Eğer kurallara dayalı düzeni parçalar ve uluslararası kurumlar önemsizmiş gibi davranırsanız, yanlış yönde ilerliyorsunuz demektir. Kötü bir durumu daha da kötüleştirmiş olursunuz.
Sizce Venezuela’da yaşananlar Çin-ABD ilişkilerini etkileyecek mi?
Bunun pek olası olmadığını düşünüyorum. Eğer ABD Çin’i batı yarımküreden tamamen çıkarmaya çalışsaydı -başka bir deyişle, Çin’in batı yarımküredeki ülkelerle ekonomik ilişkiye girmesine izin vermeseydi- bu ABD-Çin ilişkilerini zehirlerdi. Bunun olacağını sanmıyorum.
Eğer Çin batı yarımküredeki herhangi bir ülkeyle askeri ittifak kurarsa veya 1962’de Sovyetlerin Küba’ya füze yerleştirmesi gibi Çin de batı yarımküreye askeri güç yerleştirirse, bunun ABD-Çin ilişkileri üzerinde son derece olumsuz sonuçları olur. Çinlilerin bunu yapacağını sanmıyorum.
Çinli liderlerin Venezuela yüzünden Trump yönetimiyle kavgaya tutuşmak için geçerli bir nedeni yok. Daha önce de söylediğim gibi, Çin ABD’nin Venezuela’da bataklığa saplanmasını ve hatta batı yarımküredeki diğer ülkelerde toplum mühendisliği yaparken bataklığa saplanmasını ummalı. Elbette Trump bu tehlikeyi anlıyor, bu yüzden iğne ucu operasyonlarına girişmeye ve kara birlikleri göndermekten kaçınmaya kararlı.[4] O, ABD ordusunun kelebek gibi uçup arı gibi sokmasını ve bataklıklara atlamamasını istiyor.
Trump’ın bir sonraki “sokacağı” ülkenin hangisi olacağı konusunda çok fazla spekülasyon var.
Görünüşe göre bugünlerde odağı Grönland üzerinde. Tipik Trump tarzıyla, ABD Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırdıktan birkaç gün sonra, Grönland’ı zorla alma ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bir parçası yapma olasılığını gündeme getirdi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Grönland hikâyesi manşetlere taşındı ve Venezuela operasyonunu eleştirenlerin seslerini duyurmasını zorlaştırdı. Kısa bir süre sonra Trump, İran’da gerçekleşen kitlesel protestolara İran hükümetinin sert müdahalesine yanıt olarak İran’ı bombalamaktan bahsediyordu.
Bir sonraki hedefinin Grönland mı yoksa İran mı olduğunu söylemek zor. Ancak şu açık görünüyor ki Grönland’ı Danimarka’dan satın alamazsa, zorla alacak. Bu, Trump’ın sevdiği türden hızlı ve kolay bir zafer olmaya neredeyse aday. İran, askeri güç kullanarak başa çıkılması daha zor bir sorun. Ancak Trump daha önce İran’a bir kez saldırdı ve İsrail Başbakanı [Binyamin] Netanyahu ile yaptığı son görüşmeler, iki liderin İran’a bir saldırı daha yapmayı ciddi ciddi düşündüğünü açıkça gösteriyor. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin havadan ve denizden saldıracağı ve karada asker olmayacağı kesin görünüyor.
Trump Grönland’ı kontrol etmeyi başarabilir mi?
Evet, çünkü Grönland’da çok az insan var, bu da onu Venezuela’dan temelden farklı kılıyor. ABD Grönland’ı fethetmeye karar verirse bunu nispeten kolaylıkla yapabileceğine şüphe yok. Grönland’ı fethetmemiz gerektiğini savunmuyorum ama fethetmenin kolay olacağını düşünüyorum.
Az önce İran’daki askeri eylemlerin daha karmaşık olacağını söylediniz, neden?
Başlangıç olarak, Venezuela’nın aksine savaş düzeninde olan İran’ın başkanını kaçırmak çok daha zor olacaktır. Daha da önemlisi, İran ABD’ye ciddi şekillerde misilleme yapabilir. İsrail’i ve Orta Doğu’daki ABD üslerini vurabilir ve Basra Körfezi’nden petrol akışını durdurarak dünya ekonomisini tehdit edebilir. Venezuela ise ABD’ye askeri olarak misilleme yapamazdı.
Venezuela yaklaşımının aksine, Trump’ın haziran ayındaki sosyal medya paylaşımı İran’da rejim değişikliği fikrini ortaya atıyor gibi görünüyordu. Sizce gerçek hedefi bu mu?
Trump’ın İran’daki rejimi devirmek istediğine şüphe yok. Aslında o ve İsrail’deki dostları nihayetinde İran’da kaos yaratmak ve ABD’nin Suriye’nin parçalanmasına yardım ettiği gibi İran’ın da parçalandığını görmek istiyor. Bu hedefe ulaşmaya yardımcı olmak için İran’ı bombalamaya istekli görünüyor. Elbette İran’a kara birlikleri göndermek ve İran’ı bir demokrasiye dönüştürmeyi amaçlayan toplum mühendisliği yapmak istemiyor. Bunun, kaçınmaya derinden bağlı olduğu bir sonsuz savaşa yol açacağını çok iyi biliyor.
Trump İran hükümetini devirmek için bir saldırı başlatırsa Çin ve Rusya’nın tepkilerine dair değerlendirmeniz nedir?
Ne Çin ne de Rusya askeri olarak müdahale edecektir, çünkü yeterli güç projeksiyonu kabiliyetine sahip değiller ve ABD ile bir savaş istemedikleri kesin.
Haklı stratejik nedenlerden ötürü Rusya lazer gibi Ukrayna’daki savaşı kazanmaya odaklanmış durumda, Çin ise esasen Doğu Asya’da hâkimiyet kurmakla ilgileniyor. Ancak her iki ülke de saldırıyı kesinlikle kınayacak ve İran’ın hayatta kalmasına yardımcı olmak için zaman içinde ellerinden geleni yapacaktır.
Çin, İran ve Rusya, ABD saldırganlığına karşı kendilerini korumak için birlikte çalışmak adına güçlü bir teşvike sahip olduklarını kesinlikle anlıyorlar.
Trump’ın ABD askeri bütçesini yüzde 50 artırmaya yönelik son teklifleri hakkında görüşünüz nedir?
Trump, bütçeyi neden yüzde 50 gibi şaşırtıcı bir oranda artırmanın gerekli olduğunu açıklamadı. ABD savunma bütçesinin bu artıştan önce 1 trilyon ABD doları olduğu gerçeği zaten başlı başına oldukça çarpıcı. Devasa bir borç sorunumuz varken şimdi savunmaya 1,5 trilyon ABD doları harcayacak olmamız fikri çok endişe verici. Üstelik Trump, savunmaya neden bu kadar daha fazla para harcamamız gerektiğini açıklamadı. Ayrıca dünyanın dört bir yanındaki ülkelere uyguladığı gümrük vergilerinin bu devasa artışı finanse edecek geliri sağlayacağına oynuyor.
Tanıdığım çoğu uzman, gümrük vergilerinin savunma bütçesini yüzde 50 artırmayı destekleyecek yeterli geliri üreteceğine inanmıyor. Dahası, bildiğiniz gibi Amerika Birleşik Devletleri’nin ülke içinde önemli sorunları var ve bu bana, Trump’ın değerli kaynakları iç cepheden alıp zaten cömertçe finanse edilen orduya harcamasının siyasi açıdan mantıklı olmadığını söylüyor. Kongre’yi savunmaya 1,5 trilyon ABD doları harcamamız gerektiğine ikna edebilirse çok şaşırırım.
Yabancı ülkelerdeki bu angajmanlar onun destek tabanını nasıl etkileyecek? Bunun ara seçimler üzerinde bir etkisi olacak mı?
Bence ara seçimler açısından Trump için kilit nokta ekonomi. Ekonomi göreve geldiğinden beri izlediği yörüngede devam ederse başı gerçekten belaya girebilir, çünkü Demokratlar çoğu insanın temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayamadığı argümanını şimdiden etkili bir şekilde yapabiliyorlar.
Özellikle, sofraya yemek koymak zorlaştı. Barınacak yer bulmak zor. Sağlık hizmetlerini karşılamanın neredeyse imkânsız olduğu bir noktaya geliniyor.
Bu ekonomik meseleler, Cumhuriyetçilerin ara seçimlerde ne kadar başarılı olacağını belirlemede ön planda ve merkezde olacak. Venezuela bir felakete dönüşmediği ve o ülkeyi yönetmeye derinlemesine bulaşmadığımız sürece dış politikanın merkezi bir sorun olacağını sanmıyorum. Ancak Trump Venezuela’da büyük bir beladan kaçınabilir ve hasımlarına karşı iğne ucu askeri operasyonlarını sürdürebilirse, dış politika sonbahar seçimlerinde ona zarar vermez.
[1] Metinde görüşlerine başvurulan John Mearsheimer, uluslararası ilişkiler teorisinde “Saldırgan Gerçekçilik” akımının kurucu babasıdır. Bu teoriye göre uluslararası sistem anarşiktir (devletlerin üzerinde bir otorite yoktur) ve devletlerin nihai amacı hayatta kalmaktır. Mearsheimer, devletlerin güvende olmalarının tek yolunun, diğerlerinden daha güçlü olmaktan ve mümkünse “hegemon” (baskın güç) olmaktan geçtiğini savunur. Bu nedenle büyük güçler (ABD, Çin, Rusya) sürekli olarak güçlerini artırmaya ve rakiplerini dengelemeye çalışırlar. Mearsheimer’ın metindeki “ABD batı yarımkürenin hegemonudur ve başka bir gücün buraya girmesine izin vermez” analizi, doğrudan bu teorik altyapıya dayanır. (ç.n.)
[2] Metinde Maduro’nun kaçırılmasıyla kıyaslanan olay, ABD’nin 1989 yılında Panama’ya düzenlediği “Just Cause” (Haklı Neden) operasyonudur. Bir dönem CIA ile de çalışmış olan Panama lideri Manuel Noriega, uyuşturucu kaçakçılığı ve ABD karşıtı tutumu nedeniyle hedef alınmıştır. ABD ordusu Panama’yı işgal etmiş, Noriega’yı teslim almış ve onu yargılamak üzere Florida’ya götürmüştür. Bu olay, bir devlet başkanının başka bir ülke tarafından askeri güçle alınıp kendi topraklarında yargılandığı nadir uluslararası hukuk vakalarından biridir. (ç.n.)
[3] Mearsheimer’ın “uzak büyük güçlerin batı yarımküreye askeri güç yığması” konusundaki hassasiyete verdiği en net örnektir. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin Küba’ya nükleer füzeler yerleştirmesi üzerine ABD ve SSCB nükleer savaşın eşiğine gelmiştir. Kriz, Sovyetlerin füzeleri geri çekmesi (karşılığında ABD’nin de Türkiye’deki Jüpiter füzelerini çekmesi) ile çözülmüştür. Mearsheimer bu örneği, ABD’nin “arka bahçesi” olarak gördüğü Amerika kıtasında askeri tehditlere ne kadar sert tepki verdiğini göstermek için kullanır. (ç.n.)
[4] İğne Ucu (Pinprick) operasyonları: Askeri literatürde “pinprick attacks“, düşmanı tamamen yok etmeyi veya geniş çaplı bir işgali hedeflemeyen, bunun yerine düşmana sınırlı zarar vererek mesaj vermeyi, kapasitesini düşürmeyi veya taciz etmeyi amaçlayan küçük ölçekli, hızlı saldırıları ifade eder. Mearsheimer, Trump’ın “sonsuz savaşlar” (Irak ve Afganistan gibi yıllarca süren işgaller) yerine bu tür vur-kaç taktiklerini benimseyerek askeri kaynaklarını asıl rakip olan Çin’e sakladığını ifade etmektedir. (ç.n.)
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika7 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4








