Dünya Basını
John Mearsheimer: İran Venezuela, Venezuela da Panama değil

Editörün notu: John Mearsheimer, ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesini ve Maduro’yu kaçırmasını, güvenlik kaygılarından ziyade petrolü kontrol etme amacı taşıyan eski usul bir emperyalizm örneği olarak nitelendiriyor. South China Morning Post (SCMP) gazetesine kapsamlı bir mülakat veren Mearsheimer, Trump yönetiminin “sonsuz savaşlardan” kaçınarak esas rakibi olan Çin’i çevrelemeye odaklandığını, bu nedenle Venezuela ve İran gibi bölgelerde tam ölçekli işgaller yerine hızlı ve sınırlı “iğne ucu” operasyonlarını tercih ettiğini belirtiyor. Ünlü profesör, Venezuela’daki rejimi dışarıdan yönetme çabalarının güçlü milliyetçilik ve iç karışıklıklar nedeniyle başarısızlığa uğrayacağını, bunun da ABD’nin dikkatini dağıtarak Çin’in işine yarayacağını öngörüyor. Mearsheimer ayrıca, Trump’ın uluslararası hukuku ve kurumları hiçe sayan tavrının, aslında bu kuralları kendi çıkarına yazmış olan ABD’nin uzun vadeli menfaatlerine ve küresel meşruiyetine zarar vereceği uyarısında bulunuyor. Mülakatta, ABD’nin Grönland’ı ilhak etme potansiyeli ve İran’a yönelik saldırı planları tartışılırken, Rusya ve Çin’in bu kaotik ortamdan stratejik fayda sağlayabileceği vurgulanıyor. Son olarak Mearsheimer, artan savunma bütçesi ve kötüleşen iktisadi koşulların Trump’ın iç siyasetteki desteğini ve yaklaşan ara seçimleri olumsuz etkileyebileceğini ifade ediyor.
John Mearsheimer Trump’ı, İran’ın Neden Venezuela, Venezuela’nın ise Neden Panama Olmadığını Değerlendiriyor
Josephine Ma
South China Morning Post
19 Ocak 2026
Uluslararası ilişkiler uzmanı, ABD’nin Grönland’ı kolayca alabileceğini, Tahran’da rejim değişikliğinin ise daha zor olacağını belirtiyor.
John Mearsheimer[1], 1982’den beri ders verdiği Chicago Üniversitesi’nde R. Wendell Harrison Üstün Hizmet Siyaset Bilimi Profesörü olarak görev yapıyor. Güvenlik meseleleri ve uluslararası siyaset üzerine kapsamlı yazılar kaleme alan Mearsheimer, uluslararası sisteme hükmetmek isteyen büyük güçlerin sürekli olarak birbirleriyle güvenlik rekabetine girmesi gerektiğini ve bunun bazen savaşa yol açtığını savunan saldırgan gerçekçilik teorisiyle tanınıyor.
100. Açık Sorular mülakatımızda Mearsheimer; ABD’nin Venezuela baskınını, Donald Trump’ın Grönland’ı ele geçirme hırsını ve bunların büyük güç siyaseti üzerindeki etkilerini tartışıyor. Kendisi daha önce Post’a liberal demokrasiye yönelik tehditler hakkında konuşmuştu.
ABD’nin Venezuela operasyonunun savaş sonrası dünya düzeni için ne gibi etkileri var? Bu durum, büyük güçlerin devlet egemenliği ve iç işlerine karışmama ilkelerini görmezden gelmesi adına bir emsal teşkil edecek mi?
Trump yönetiminin şu anda yaptığı şey, BM Şartı’nın temel ilkelerini kesinlikle zayıflatacak. Buna hiç şüphe yok. Başkan, başka ülkelerin egemenliğine pek saygı duymadığını gösterdi ki bildiğimiz üzere büyük güçler zaten diğer devletlerin egemenliğine pek aldırış etmeme eğilimindedir.
Ancak yapılması gereken, bir büyük gücün diğer devletlerin işlerine müdahale etme sayısını en aza indirmek için azami gayret göstermektir. Oysa [ABD Başkanı Donald] Trump, uygun gördüğü her an diğer devletlerin işlerine karışma, egemenliklerine meydan okuma veya bu egemenliği zayıflatma hakkına sahip olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu iyi bir şey değil. Bu kötü bir emsal.
Trump egemenlik ve müdahale etmeme ilkelerini daha önce de görmezden gelmişti. Bu seferki neden farklı?
Geçmişte egemenliğe pek dikkat etmediği şüphe götürmez; ancak bu, egemenliğin öylesine bariz bir ihlali ki… Çünkü Amerikan ordusunu tam anlamıyla başka bir ülkeye gönderip o ülkenin liderini kaçırdı. Bu, egemenlik kavramının alenen ayaklar altına alınmasıdır. Durumu daha da dikkat çekici kılan ise bunu uluslararası hukuk veya uluslararası normlar çerçevesinde meşrulaştırmaya çalışmamasıydı. Sadece, “[Eski Venezuela Devlet Başkanı Nicolas] Maduro’dan kurtulmanın Amerika’nın çıkarına olduğunu düşünüyorum ve bunu yapacağım. Nokta. Konu kapanmıştır” dedi.
“Ben, Donald Trump, nihai karar vericiyim ve bunun gibi durumlarda uluslararası hukukun bir önemi yoktur. Ben ne istersem onu yaparım.” Onun temel dünya görüşü budur. Ve sanırım Venezuela örneğinde, bu dünya görüşü şimdiye kadar olmadığı kadar net bir şekilde sergilendi.
Bazı insanlar bunu ABD’nin eski Panamalı lider Manuel Noriega’yı yakalamasına benzetiyor. Sizce bu durum benzer mi, yoksa bu kez farklı mı?
Noriega vakasıyla benzerlik gösteriyor. ABD ordusu içeri girdi, Noriega’yı esasen kaçırdı, ABD’ye getirdi ve yargıladı. Maduro ile yaşanan da bu.[2] Venezuela’ya girdik. Onu kaçırdık, ABD’ye getirdik ve yargılayacağız. Dolayısıyla iki vaka bu açıdan benzer.
Büyük fark şu ki Panama, Venezuela’ya kıyasla başa çıkılması çok daha kolay bir vakaydı. Venezuela çok daha büyük bir ülke ve Amerika’nın Venezuela’daki hırsları Panama’dakinden çok daha büyük.
Panama’ya girdiğimizde, petrol endüstrilerini ele geçirmekle ve bunu gerçekleştirmek için öngörülebilir gelecekte siyasetlerini yönetmekle ilgilenmiyorduk çünkü Panama’nın bir petrol endüstrisi yoktu.
Ancak Venezuela söz konusu olduğunda, Trump’ın girişimi henüz yeni başladı ve bu son derece iddialı bir çaba. Sadece liderden kurtulup yerine yeni birini getirmekle ilgilenmiyoruz. Petrol endüstrisini ele geçirmek ve Venezuela’daki petrol endüstrisini yönetmek istiyoruz. Bu da istikrarlı olan ve ABD’nin istediklerini yapacak bir hükümetin işbaşında olmasını sağlamamızı gerektiriyor.
Kendi belirlediği hedeflere ulaşmak açısından ABD’nin önünde Venezuela’da devasa bir görev var.
Son mülakatımızda küresel anarşinin kaçınılmazlığından bahsetmiştiniz. Trump’ın eylemleri sizin için bir sürpriz miydi, yoksa bir büyük güç olarak ABD’nin batı yarımküredeki hegemonik güç olduğundan emin olmak isteyeceği için bu beklenen bir durum muydu?
Her büyük gücün kendi bölgesine büyük önem verdiğine şüphe yok. Çinliler Doğu Asya’yı, Ruslar Doğu Avrupa’yı, ABD ise batı yarımküreyi önemser. Ve ABD, başka hiçbir büyük gücün batı yarımküreye askeri olarak müdahale etmediğinden emin olmak ister. Aslında Monroe Doktrini’nin özü budur.
Ancak önümüzdeki vakada, Amerika’nın batı yarımküredeki çıkarlarına yönelik tehdidin ne olduğunu görmek zor. Başka bir deyişle, Maduro’yu kaçırmamıza ve Başkan Trump’ın dediği gibi Venezuela’yı “yönetmeye” kalkışmamıza neden olan Venezuela kaynaklı tehdit nedir?
Anlamlı bir tehdide dair herhangi bir kanıt göremiyorum. Burada olup bitene dikkatlice bakarsanız, bu büyük güç siyaseti değil. Bu, ABD’nin batı yarımküredeki hegemonik konumunun Çin veya Rusya tarafından tehdit edilmesinden endişe duyduğu bir vaka değil. Bu, eski usul emperyalizm vakası. ABD oraya gidip ve Venezuela petrolünün kontrolünü ele geçirmeye karar verdi.
Tekrar ediyorum, Venezuela’dan ABD’ye yönelik ciddi bir tehdit yok. Yönetim, Venezuela’dan ABD’ye uyuşturucu aktığı ve ülkenin narko-teröristlerle dolu olduğu gerçeğinden bahsetmeyi seviyor. Bu gülünç bir argüman.
Eğer ABD’ye uyuşturucu akışını durdurmakla ilgileniyorsanız, Venezuela endişeleneceğiniz ülkeler listesinde alt sıralarda yer alır. Bunun yerine öncelikle Meksika, Kolombiya, Ekvador ve diğer birkaç ülkeyle ilgilenirsiniz. Ancak Venezuela çok fazla uyuşturucu üreten bir ülke değil ve ABD’ye gelen uyuşturucular için ana geçiş noktası da değil. Dolayısıyla bunun narko-terörizmle ilgili olduğu argümanını öne süremezsiniz.
Ayrıca bunun Monroe Doktrini’ni ihlal ettiği argümanını da yapamazsınız çünkü Venezuela, Çin veya Rusya ile batı yarımküredeki Amerikan hegemonyasını tehdit eden bir askeri ittifak kurmuyor. Bu, savunulması imkânsız bir argüman.
Yani büyük güç siyaseti perspektifinden bakıldığında Venezuela’dan gelen bir tehdit yok. Venezuela’ya girmemizin temel nedeninin, Başkan Trump’ın Venezuela’nın değil bizim petrolümüz olduğuna inandığı petrolün kontrolünü ele geçirmek olduğu açık görünüyor. O bizim petrolümüz ve o petrolü çıkarıp kendi yararımıza kullanabilmeliyiz. Onun dünya görüşü bu.
Bu, işleyen bir büyük güç siyaseti değil. Bu, uzun zamandır görmediğimiz türden, o bildiğimiz eski moda emperyalizm.
Trump, Venezuela’nın “hasımlarla” bağlarını koparmasını talep etti. Sizce Trump Venezuela’ya karşı harekete geçerken aklında Çin var mıydı?
Bu konuda ne düşündüğünü söylemek çok zor. Monroe Doktrini’ne ve ABD’nin batı yarımküredeki ülkelerle etkileşime giren uzak büyük güçlere karşı tarihsel olarak nasıl davrandığına bakarsanız, ABD’nin Çin gibi uzak büyük güçlerin batı yarımküredeki ülkelerle askeri ittifaklar kurmasına veya askeri güçlerini batı yarımküreye taşımasına kesinlikle izin vermediği açıktır.
1962’deki Küba Füze Krizi’nde olan buydu.[3] Sovyetler Küba’ya nükleer başlıklı füzeler yerleştirdi ve ABD bunun kabul edilemez olduğunu söyledi. Dolayısıyla ABD’nin, Çin’in batı yarımküreye askeri güç yerleştirmediğinden ve batı yarımküredeki herhangi bir ülkeyle askeri ittifak kurmadığından emin olmaya derinden bağlı olduğu şüphesizdir. Ancak Çin bunu yapmıyor.
Aynı zamanda ABD, uzak büyük güçlerin batı yarımküredeki ülkelerle ekonomik ilişkilere sahip olmasıyla ilgili büyük bir sorun yaşamadı. Örneğin Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği batı yarımküredeki birçok ülkeyle ekonomik etkileşim içindeydi ve bu ABD için ciddi bir tehdit olarak görülmedi.
Bugün Çin, Venezuela ve batı yarımküredeki diğer ülkelerle ekonomik ilişkilere sahip. Ancak Trump yönetiminin bunu ortadan kaldırılması gereken ciddi bir tehdit olarak görüp görmediği net değil. Bu argümanı öne sürmediler. “Venezuela’ya giriyoruz, yönetimi devireceğiz ve Venezuela petrolünü ele geçireceğiz çünkü o petrolün Çin’e gitmesini istemiyoruz” demediler. Bunu söylemediler. Ayrıca bu, öne sürülmesi gülünç bir argüman olurdu çünkü Çin, Rusya veya İran’dan daha fazla petrol alarak bunu telafi ederdi.
Venezuela petrolü kesilirse Çin başka yerlerden petrol alamaz diye bir durum yok.
Dahası, Başkan Trump petrol fiyatlarını düşürmekle ilgilendiğini ve Venezuela petrolünü kontrol etmenin bu konuda kendisine yardımcı olacağını açıkça belirtti. Başkan Trump ucuz petrol istiyor.
Eğer Başkan Trump’ın Venezuela’da yaptıkları nedeniyle dünya piyasalarında petrol ucuzlarsa, bu Çin’in avantajına olur. Çin daha ucuz petrol istemeli.
Dolayısıyla yönetimin Venezuela’da yaptığı ve Çin’e anlamlı bir şekilde zarar verecek bir şey göremiyorum.
Duyduğum bir görüşe göre Trump, ABD’nin dünya genelinde çok dağıldığını düşünüyor ve ABD zayıfladığı ve artık küresel bir hegemon olamayacağı için, ABD kontrolünü batı yarımkürede pekiştirmek ve burayı ABD etkisi altında bir yönetim birimi haline getirmek istiyor. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
Amerika Birleşik Devletleri yaklaşık 1900’den beri bölgesel bir hegemon ve şu anda bu hegemonyaya yönelik ciddi bir tehdit yok. Başkan Trump sanki batı yarımküredeki hegemonyamız tehdit altındaymış gibi konuşmayı seviyor. Bu kesinlikle doğru değil. ABD batı yarımküreye hâkimdir ve 1900’den beri de öyledir. Ve bugün Çin ya da Rusya’nın batı yarımküredeki hegemonik konumumuz için bir tehdit oluşturmasına imkân yok. Dolayısıyla Trump’ın batı yarımküredeki Amerikan hegemonyasını yeniden tesis etmek için Venezuela’yı işgal etmek gibi önlemler alması gerektiği fikri mantıksız.
Bence Trump’ın anladığı şey, ABD’nin dünya genelinde kapasitesinin üzerinde taahhüt altına girmiş olmasıdır. Ve yapmak istediği şey -ki bunu Trump’ın 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde açıkça görüyorsunuz- sadece Avrupa’daki ABD varlığını azaltmak değil, Çin’i çevrelemek amacıyla Avrupa’dan uzaklaşıp Doğu Asya’ya yönelmektir.
Bence Ulusal Güvenlik Stratejisi’nden, Trump’ın Çin’i çevrelemeye derinden bağlı olduğu ve aynı zamanda Avrupa’daki güvenliği sağlama yükünü Avrupa devletlerine kaydırmaya kararlı olduğu çok açık.
Dolayısıyla Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne bakar, Trump’ı ve yardımcılarını dinlerseniz, bir numaralı önceliğin batı yarımküre, iki numaralı önceliğin ise Doğu Asya’da Çin’i çevrelemek olduğu açıktır. Özellikle, ABD’nin Çin’in Doğu Asya’da bölgesel bir hegemon olmasına izin vermeyeceğini çok net bir şekilde belirtiyor. Çin’in Tayvan’ı almasına izin vermeyecek ve Çin’in Güney Çin Denizi’ne hâkim olmasına izin vermeyecek. Bu perspektifler Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde açıkça belirtilmiştir.
Yani ABD [batı yarımkürede] bu kadar çok ülkeyle angajmana girmiş olsa da bu, ABD’nin Çin’i çevreleme önceliğini değiştirdiği anlamına gelmiyor mu?
Bence bu kesinlikle doğru. Trump hâlâ Çin’i çevrelemeye derinden bağlı. Ve şunu hatırlamak gerekir ki Trump askeri güç kullandığında, bunu hızlı ve sınırlı bir şekilde yapar; sonsuz bir savaşa derinlemesine bulaşmamak için büyük çaba sarf eder. Başka bir deyişle, Amerikan ordusunun Venezuela’da, İran’da veya Suriye’de saplanıp kalmasını istemez. Başkan Trump’ın yapmayı sevdiği şey, belirli bir durumda askeri gücü hızla kullanmak ve ardından tekrar kullanmak üzere yoluna devam etmektir.
Bu strateji, Çin’i çevrelemek için gereken esnekliği korumasını sağlar. Çin’in bakış açısından ise olabilecek en iyi şey, ABD’nin Venezuela’da veya başka bir yerde sonsuz bir savaşa saplanıp kalmasıdır. Eğer ABD kendisini batı yarımkürede Venezuela’nın ötesinde Kolombiya, Küba ve Nikaragua gibi ülkeleri de kapsayacak şekilde toplum mühendisliği yaparken bulursa, bu Amerika’nın Çin’i çevreleme yeteneğini büyük ölçüde engeller.
Basitçe söylemek gerekirse, ABD batı yarımkürede veya Orta Doğu’da sonsuz bir savaşa saplanırsa, bu onun Doğu Asya’ya yönelme yeteneğini köreltir. Ve bu kesinlikle Çin’in çıkarına olur. Ancak bence Trump bu mantığı anlıyor, bu yüzden gücü sınırlı ve hızlı bir şekilde kullanıyor. Ve işi bittiğinde zafer ilan edip bir sonraki hedefe geçiyor.
İğne ucu operasyonu mu?
Kesinlikle. Aslında ben de bu terminolojiyi kullandım. İğne ucu operasyonlarını seviyor. Hatırlayın, ABD 22 Haziran 2025’te İran’a saldırdı, bu bir günlük bir operasyondu ve günün sonunda Başkan Trump zafer ilan etti. Birçok kişi buna “vur ve bitir” operasyonu dedi.
Trump yönetimi iğne ucu operasyonlarını yürütebildiği ve sonsuz savaşlara derinlemesine bulaşmadığı sürece, batı yarımküredeki hegemonyayı sürdürmek dışındaki temel ABD dış politika hedefi olmaya devam eden Çin’e yönelik çevreleme politikasını sürdürebilecektir.
Az önce Trump’ın Venezuela petrolüne sahip olmak istediğini ve hükümetin ABD gündemini desteklemesini arzuladığını söylediniz. Toplum mühendisliğine girişmeden bu hedeflere nasıl ulaşabilir?
Bu harika bir soru. Temelde burada olan şey şu: ABD, Venezuela’da rejim değişikliği peşinde değil. Sadece devlet başkanını görevden aldı ve başkan yardımcısını yeni başkan yaptı. Yani rejim yerinde duruyor. Dahası, Trump yönetimi Venezuela’yı liberal bir demokrasiye dönüştürmeye çalışmıyor. Toplum mühendisliği yapmıyor.
Yönetimin istediği, Karakas’taki rejimin Washington’ın Venezuela petrolünü kontrol etmesine ve kullanmasına yardım etmesi. Bu amaçla ABD, Venezuela’yı kendi petrolünü sömürme konusunda işbirliğine zorlamak için elindeki muazzam ekonomik kozu kullanıyor.
Tekrar vurgulamak gerekir ki Trump Venezuela’da rejim değişikliği yapmadı ve Venezuela’yı liberal bir demokrasiye dönüştürmek için hiçbir çaba sarf edilmiyor. Rejimi iktidarda bıraktı ve onların petrolünü sömürürken Venezuela’yı kendisiyle işbirliği yapmaya zorlayacak.
Sizce bu taktik işe yarayacak mı?
Hayır.
Neden?
Bence başarısız olmasının üç nedeni var.
Birincisi, Venezuela siyaseti özellikle çekişmeli ve Venezuela içindeki diğer gruplardan ciddi bir muhalefet görmeyen bir hükümeti yerinde tutmak zor olacak. Bu, özellikle Venezuela tarihinin bu çalkantılı dönemlerinde geçerli.
Bu nedenle, Venezuela’da büyük bir iç çekişme yaşanmasının muhtemel olduğunu düşünüyorum; bu da şu an yönetimde olan hükümetin konumunu korumasını ve ABD’nin isteklerini Trump’ın arzuladığı şekilde karşılamasını çok zorlaştıracak.
İkinci neden ise milliyetçiliğin gezegendeki en güçlü ideoloji olmasıdır. Ve milliyetçilik, eski usul emperyalizmin ortadan kalkmasının temel nedenlerinden biridir. Gerçek şu ki dünyanın dört bir yanındaki insanlar, ABD’nin ülkelerine müdahale etmesini ve onlara siyasetlerini nasıl yöneteceklerini söylemesini istemiyor. İnsanlar egemenliğe inanıyor. Kendi kaderini tayin hakkına inanıyor.
Venezuelalılar, kuzeyden gelen birtakım Yankilerin ülkelerine girip siyasetlerini yönetmeye ve kaynaklarını sömürmeye çalışmasını istemiyor.
Ve Trump yönetiminin yapmaya niyetlendiği şey tam olarak bu. Bir ülke ne zaman başka bir ülkede emperyalizm peşinde koşsa, toslayacağı duvar milliyetçiliktir. Ve bu, emperyal gücün ciddi bir direnişle karşılaşacağı anlamına gelir.
Kısacası, Venezuela içindeki siyasi yelpazenin her kesiminden insan, ABD’nin ülkelerinde yaptıklarına, özellikle de petrollerini sömürmesine büyük bir öfke duyacak.
Üçüncü nedene gelince; Trump yönetimi dünyanın dört bir yanındaki petrol şirketlerinin Venezuela’ya gelip çökmüş petrol endüstrisini hızla yeniden inşa etmesine güveniyor. Ancak bunun gerçekleşmesi pek olası değil.
Venezuela petrol endüstrisini diriltmek uzun yıllar ve milyarlarca dolar alacak. Ve büyük petrol şirketlerinin Venezuela petrolünü çıkarmakta bir menfaati olup olmadığı belirsiz; sadece ekonomik açıdan mantıklı olmayabileceği için değil, aynı zamanda Venezuela’nın yatırım yapmak için güvenli ve istikrarlı bir ülke olma ihtimalinin düşük olması nedeniyle.
Yani bu, Trump’ın hedeflerine ulaşmasının çok düşük bir ihtimal olduğu anlamına mı geliyor?
Bence Venezuela’nın plana göre işlemediğine dair kanıtların birikmesi sadece kısa bir zaman -belki birkaç ay- alacak. O zaman soru şu olacak: Sırada ne yapacağız? Venezuela siyasetine daha fazla mı müdahil olacağız, yoksa geri mi çekileceğiz? Belirttiğim gibi, şu ana kadar Trump ne sonsuz bir savaşmaya ne de başka bir ülkenin içinde toplum mühendisliği yapmaya bulaşmamak için çok dikkatli davrandı; çünkü bu uğraşların felakete yol açtığını çok iyi anlıyor.
Dolayısıyla, Venezuela’da işler iyi gitmezse, Trump yönetiminin hedeflerine ulaşabilmek adına Venezuela siyasetini yönetmeye derinlemesine dâhil olması yönünde güçlü bir ayartıcı etki oluşacaktır. Ancak aynı zamanda, Trump ve danışmanları Venezuela siyasetine derinlemesine müdahil olmanın muhtemelen başarılı olmayacağının ve ABD dış politikasına büyük zarar vereceğinin tamamen farkında olacaklardır.
Daha önce de söylediğim gibi, Çinliler ABD’nin Venezuela’da ciddi bir belaya bulaşmasını ve ardından o ülkenin siyasetine derinlemesine saplanıp kalmasını ummalı. Trump yönetimi o zaman Venezuela’da sıkışıp kalacak, bu da Doğu Asya’da Çin’i çevreleme çabalarını zorlaştıracaktır.
Elbette, işler sarpa sararsa Trump Venezuela’dan öylece çekip gidebilir. Zafer ilan edip gidebilir çünkü şu ana kadar başka bir sonsuz savaşa girmeye veya ulus inşası yapmaya niyeti olmadığını açıkça belirtti. Ve bunun haklı nedenleri var. Kısacası, Venezuela’da veya bu bağlamda başka herhangi bir ülkede kara birlikleri istemiyor.
Sanırım Trump, Venezuela’da kaygan bir zeminde olduğunun ve dikkatli olmazsa sonunda bir bataklığa sürükleneceğinin farkında.
Eğer Çin akıllıysa, sadece kenarda oturup bu işin nasıl sonuçlanacağını izler. Çin’e tavsiyem, Venezuela ile iyi ilişkileri sürdürmesi ve ABD’nin Venezuela’daki çabasını engelleyecek hiçbir şey yapmamasıdır. Venezuela ile ABD arasındaki ilişkilerin kendi seyrinde gelişmesine izin versinler, çünkü bu ilişkilerin sorunsuz yürümesi pek olası değil ve bu da Çin’in avantajına olacaktır.
ABD’nin Venezuela operasyonu bir emsal teşkil edip Çin veya Rusya gibi diğer büyük güçleri benzer şeyler yapmaya teşvik eder mi?
Büyük güçlerin bazen diğer ülkelerin egemenliğini ihlal ettiğini anlamak çok önemlidir. Bu Çin için geçerlidir. Rusya için geçerlidir. Amerika Birleşik Devletleri için geçerlidir. Büyük güçler ulusal çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapar. Ve bazen bu, başka bir ülkenin egemenliğini ihlal etmeyi, uluslararası hukuku çiğnemeyi veya uluslararası bir kurumun kurallarını ihlal etmeyi içerir.
Ancak uluslararası yasaları ve kuralları ihlal etme sayısını en aza indirmek bir büyük gücün çıkarınadır, çünkü bu kurallar genellikle büyük gücün yararına çalışır. Bu, yasa ve kuralların çoğunu kendi avantajına olacak şekilde yazan Amerika Birleşik Devletleri için kesinlikle doğrudur.
Ancak Başkan Trump, tüm uluslararası hukuk yapısını yıkmakla tehdit ediyor. Yoluna çıkan uluslararası kurumları yerle bir etmekle ilgileniyor. The New York Times’a daha yeni şunları söyledi ve bu oldukça dikkat çekici bir ifade: “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok.” Tam olarak bu kelimeleri kullandı.
Ama fena halde yanılıyor. ABD o yasaları ve çoğu uluslararası kurumun merkezindeki kuralları Amerika’nın çıkarlarına uyacak şekilde yazdı. Yani uluslararası hukuk veya uluslararası kurumlar Amerika Birleşik Devletleri’nin düşmanı değil. Başkan Trump’ın böyle düşünmeye meyilli olduğunu biliyorum. Anlayamadığı şey, uluslararası hukuk ve uluslararası kurumların, ABD gibi büyük güçlerin ulusal çıkarlarını gözetmek için kullandıkları önemli araçlar olduğudur.
Ve Başkan Trump hariç her başkan, hayatın bu temel gerçeğini anlamış ve uluslararası hukuku ve uluslararası kuralları Amerika’nın avantajına kullanmıştır.
Tekrar ediyorum, büyük güçler bazen bu yasa ve kuralları ihlal eder. Ancak bunun gerçekleşme sayısını en aza indirmek ve aynı zamanda kurallara dayalı bir düzeni sürdürmek için çalışmak önemlidir. Neden? Çünkü bu değişmez bir şekilde ulusal çıkarlara hizmet eder.
Çin bunu kesinlikle anlıyor. Çinli liderler, Çin’in büyük ölçüde uluslararası kurumlardan ve uluslararası yasalardan yararlandığı için geliştiğini biliyorlar. Uluslararası hukukun ve uluslararası kurumların Çin’in ekonomik büyümesini ve dünyanın dört bir yanındaki diğer ülkelerle etkileşimini kolaylaştırdığını anlıyorlar.
Buna karşılık, Trump’ın uluslararası hukuka ve uluslararası kurumlara karşı derin bir düşmanlık beslediğini düşünüyorum. Ve bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin başını çok ağrıtacak. Ayrıca ABD bu kötü emsali oluşturduğu için, diğer ülkelerin yasaları ve uluslararası kurumların kurallarını ihlal etme olasılığını da artıracak.
Kulağa çelişkili geliyor. Bir yandan Trump bir emsal oluşturdu ve diğer ülkelerin uluslararası yasaları çiğneme olasılığı artabilir. Diğer yandan büyük güçler uluslararası sistemi korumak ister.
Eğer Çin gibi bir ülke veya Rusya gibi bir ülke uluslararası hukuku ihlal etmeyi gerektirecek belirli bir eylemde bulunmayı düşünüyorsa, Trump yönetimi uluslararası hukuku küçümsediğini gösterdiği için bunu yapmaya artık daha meyilli olacaklardır. Eylemlerini haklı çıkarmak için Amerika’nın davranışını kullanabilirler.
Ruslar 2014’te Kırım’ı ilhak etmek için harekete geçtiğinde, Batı’daki pek çok kişi bunun kabul edilemez olduğunu, çünkü toprak sınırlarını değiştirmenin uluslararası hukuku ihlal ettiğini savundu. Ruslar buna cevaben şöyle dedi: “Pardon ama Sırbistan’dan kopmasına yardım ettiğiniz Kosova’nın bağımsızlığını desteklediğinizde toprak sınırlarını siz değiştirdiniz. Eğer siz Kosova’yı Sırbistan’dan ayırabiliyorsanız, biz de Kırım’ı Ukrayna’dan ayırıp Rusya’ya katabiliriz.” Başka bir deyişle, yasa ve kuralları çiğnemek söz konusu olduğunda emsal bazen önemlidir.
Dolayısıyla, eğer Çin veya Rusya, bir ülkeyi tehdit olarak gördükleri için o ülkede rejim değişikliği yapmak zorunda hissederlerse, ABD “Bunu yapamazsınız çünkü uluslararası hukuku ihlal ediyor” diyecek konumda olmayacaktır. Ne de olsa Çinliler veya Ruslar, “Pekâlâ, siz bunu Afganistan ve Irak’ta yaptınız, biz neden X ülkesinde veya Y ülkesinde yapamayalım?” diyeceklerdir. Emsaller önemlidir.
Bunu daha geniş bir bağlama oturtmaya çalışayım. Uluslararası siyaset pis ve acımasız bir iştir. Devletlerin bazen uluslararası hukuku ihlal etmekten başka çaresi olmadığına şüphe yok. Yine de devletlerin uluslararası siyasetin karanlık tarafını en aza indirmek için çalışması mantıklıdır. Uluslararası hukuk ve uluslararası kurumlar, dünyayı daha az pis ve acımasız hale getirmek amacıyla işbirliğini kolaylaştırmak için tasarlanmıştır. Eğer bunları parçalarsanız, egemenlik gibi normları düzenli olarak ihlal ederseniz, dünya daha acımasız bir yer haline gelir ve biz bunu istememeliyiz.
Dünyanın büyük güçleri arasındaki işbirliğini kolaylaştırmak da mantıklıdır. Sistemdeki üç büyük gücün -Çin, Rusya ve ABD- temelde rekabetçi bir ilişkiye sahip olduğuna şüphe yok. Büyük güçler sürekli olarak güvenlik rekabetine girerler ve bu rekabet, aralarında gerçekleşen herhangi bir işbirliğinden daha önemlidir.
Yine de, özellikle nükleer çağda, mümkün olduğunda bu rekabeti yumuşatmak ve büyük güçler arasında işbirliğini teşvik etmek çok mantıklıdır.
Bu cephede yapabileceklerinizin sınırları olduğunu düşünüyorum. Uzun zamandır Çin yükseldikçe ve güçlendikçe Çin ile ABD arasında yoğun bir güvenlik rekabeti olacağını savundum. Ancak aynı zamanda, bu güvenlik rekabetini hafifletmek ve Pekin ile Washington arasındaki işbirliğini teşvik etmek Amerika’nın çıkarınadır. Fakat bu çok zor bir görev çünkü Çin ve ABD için rekabet etme zorunluluğu çok güçlü.
Eğer kurallara dayalı düzeni parçalar ve uluslararası kurumlar önemsizmiş gibi davranırsanız, yanlış yönde ilerliyorsunuz demektir. Kötü bir durumu daha da kötüleştirmiş olursunuz.
Sizce Venezuela’da yaşananlar Çin-ABD ilişkilerini etkileyecek mi?
Bunun pek olası olmadığını düşünüyorum. Eğer ABD Çin’i batı yarımküreden tamamen çıkarmaya çalışsaydı -başka bir deyişle, Çin’in batı yarımküredeki ülkelerle ekonomik ilişkiye girmesine izin vermeseydi- bu ABD-Çin ilişkilerini zehirlerdi. Bunun olacağını sanmıyorum.
Eğer Çin batı yarımküredeki herhangi bir ülkeyle askeri ittifak kurarsa veya 1962’de Sovyetlerin Küba’ya füze yerleştirmesi gibi Çin de batı yarımküreye askeri güç yerleştirirse, bunun ABD-Çin ilişkileri üzerinde son derece olumsuz sonuçları olur. Çinlilerin bunu yapacağını sanmıyorum.
Çinli liderlerin Venezuela yüzünden Trump yönetimiyle kavgaya tutuşmak için geçerli bir nedeni yok. Daha önce de söylediğim gibi, Çin ABD’nin Venezuela’da bataklığa saplanmasını ve hatta batı yarımküredeki diğer ülkelerde toplum mühendisliği yaparken bataklığa saplanmasını ummalı. Elbette Trump bu tehlikeyi anlıyor, bu yüzden iğne ucu operasyonlarına girişmeye ve kara birlikleri göndermekten kaçınmaya kararlı.[4] O, ABD ordusunun kelebek gibi uçup arı gibi sokmasını ve bataklıklara atlamamasını istiyor.
Trump’ın bir sonraki “sokacağı” ülkenin hangisi olacağı konusunda çok fazla spekülasyon var.
Görünüşe göre bugünlerde odağı Grönland üzerinde. Tipik Trump tarzıyla, ABD Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırdıktan birkaç gün sonra, Grönland’ı zorla alma ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bir parçası yapma olasılığını gündeme getirdi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Grönland hikâyesi manşetlere taşındı ve Venezuela operasyonunu eleştirenlerin seslerini duyurmasını zorlaştırdı. Kısa bir süre sonra Trump, İran’da gerçekleşen kitlesel protestolara İran hükümetinin sert müdahalesine yanıt olarak İran’ı bombalamaktan bahsediyordu.
Bir sonraki hedefinin Grönland mı yoksa İran mı olduğunu söylemek zor. Ancak şu açık görünüyor ki Grönland’ı Danimarka’dan satın alamazsa, zorla alacak. Bu, Trump’ın sevdiği türden hızlı ve kolay bir zafer olmaya neredeyse aday. İran, askeri güç kullanarak başa çıkılması daha zor bir sorun. Ancak Trump daha önce İran’a bir kez saldırdı ve İsrail Başbakanı [Binyamin] Netanyahu ile yaptığı son görüşmeler, iki liderin İran’a bir saldırı daha yapmayı ciddi ciddi düşündüğünü açıkça gösteriyor. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin havadan ve denizden saldıracağı ve karada asker olmayacağı kesin görünüyor.
Trump Grönland’ı kontrol etmeyi başarabilir mi?
Evet, çünkü Grönland’da çok az insan var, bu da onu Venezuela’dan temelden farklı kılıyor. ABD Grönland’ı fethetmeye karar verirse bunu nispeten kolaylıkla yapabileceğine şüphe yok. Grönland’ı fethetmemiz gerektiğini savunmuyorum ama fethetmenin kolay olacağını düşünüyorum.
Az önce İran’daki askeri eylemlerin daha karmaşık olacağını söylediniz, neden?
Başlangıç olarak, Venezuela’nın aksine savaş düzeninde olan İran’ın başkanını kaçırmak çok daha zor olacaktır. Daha da önemlisi, İran ABD’ye ciddi şekillerde misilleme yapabilir. İsrail’i ve Orta Doğu’daki ABD üslerini vurabilir ve Basra Körfezi’nden petrol akışını durdurarak dünya ekonomisini tehdit edebilir. Venezuela ise ABD’ye askeri olarak misilleme yapamazdı.
Venezuela yaklaşımının aksine, Trump’ın haziran ayındaki sosyal medya paylaşımı İran’da rejim değişikliği fikrini ortaya atıyor gibi görünüyordu. Sizce gerçek hedefi bu mu?
Trump’ın İran’daki rejimi devirmek istediğine şüphe yok. Aslında o ve İsrail’deki dostları nihayetinde İran’da kaos yaratmak ve ABD’nin Suriye’nin parçalanmasına yardım ettiği gibi İran’ın da parçalandığını görmek istiyor. Bu hedefe ulaşmaya yardımcı olmak için İran’ı bombalamaya istekli görünüyor. Elbette İran’a kara birlikleri göndermek ve İran’ı bir demokrasiye dönüştürmeyi amaçlayan toplum mühendisliği yapmak istemiyor. Bunun, kaçınmaya derinden bağlı olduğu bir sonsuz savaşa yol açacağını çok iyi biliyor.
Trump İran hükümetini devirmek için bir saldırı başlatırsa Çin ve Rusya’nın tepkilerine dair değerlendirmeniz nedir?
Ne Çin ne de Rusya askeri olarak müdahale edecektir, çünkü yeterli güç projeksiyonu kabiliyetine sahip değiller ve ABD ile bir savaş istemedikleri kesin.
Haklı stratejik nedenlerden ötürü Rusya lazer gibi Ukrayna’daki savaşı kazanmaya odaklanmış durumda, Çin ise esasen Doğu Asya’da hâkimiyet kurmakla ilgileniyor. Ancak her iki ülke de saldırıyı kesinlikle kınayacak ve İran’ın hayatta kalmasına yardımcı olmak için zaman içinde ellerinden geleni yapacaktır.
Çin, İran ve Rusya, ABD saldırganlığına karşı kendilerini korumak için birlikte çalışmak adına güçlü bir teşvike sahip olduklarını kesinlikle anlıyorlar.
Trump’ın ABD askeri bütçesini yüzde 50 artırmaya yönelik son teklifleri hakkında görüşünüz nedir?
Trump, bütçeyi neden yüzde 50 gibi şaşırtıcı bir oranda artırmanın gerekli olduğunu açıklamadı. ABD savunma bütçesinin bu artıştan önce 1 trilyon ABD doları olduğu gerçeği zaten başlı başına oldukça çarpıcı. Devasa bir borç sorunumuz varken şimdi savunmaya 1,5 trilyon ABD doları harcayacak olmamız fikri çok endişe verici. Üstelik Trump, savunmaya neden bu kadar daha fazla para harcamamız gerektiğini açıklamadı. Ayrıca dünyanın dört bir yanındaki ülkelere uyguladığı gümrük vergilerinin bu devasa artışı finanse edecek geliri sağlayacağına oynuyor.
Tanıdığım çoğu uzman, gümrük vergilerinin savunma bütçesini yüzde 50 artırmayı destekleyecek yeterli geliri üreteceğine inanmıyor. Dahası, bildiğiniz gibi Amerika Birleşik Devletleri’nin ülke içinde önemli sorunları var ve bu bana, Trump’ın değerli kaynakları iç cepheden alıp zaten cömertçe finanse edilen orduya harcamasının siyasi açıdan mantıklı olmadığını söylüyor. Kongre’yi savunmaya 1,5 trilyon ABD doları harcamamız gerektiğine ikna edebilirse çok şaşırırım.
Yabancı ülkelerdeki bu angajmanlar onun destek tabanını nasıl etkileyecek? Bunun ara seçimler üzerinde bir etkisi olacak mı?
Bence ara seçimler açısından Trump için kilit nokta ekonomi. Ekonomi göreve geldiğinden beri izlediği yörüngede devam ederse başı gerçekten belaya girebilir, çünkü Demokratlar çoğu insanın temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayamadığı argümanını şimdiden etkili bir şekilde yapabiliyorlar.
Özellikle, sofraya yemek koymak zorlaştı. Barınacak yer bulmak zor. Sağlık hizmetlerini karşılamanın neredeyse imkânsız olduğu bir noktaya geliniyor.
Bu ekonomik meseleler, Cumhuriyetçilerin ara seçimlerde ne kadar başarılı olacağını belirlemede ön planda ve merkezde olacak. Venezuela bir felakete dönüşmediği ve o ülkeyi yönetmeye derinlemesine bulaşmadığımız sürece dış politikanın merkezi bir sorun olacağını sanmıyorum. Ancak Trump Venezuela’da büyük bir beladan kaçınabilir ve hasımlarına karşı iğne ucu askeri operasyonlarını sürdürebilirse, dış politika sonbahar seçimlerinde ona zarar vermez.
[1] Metinde görüşlerine başvurulan John Mearsheimer, uluslararası ilişkiler teorisinde “Saldırgan Gerçekçilik” akımının kurucu babasıdır. Bu teoriye göre uluslararası sistem anarşiktir (devletlerin üzerinde bir otorite yoktur) ve devletlerin nihai amacı hayatta kalmaktır. Mearsheimer, devletlerin güvende olmalarının tek yolunun, diğerlerinden daha güçlü olmaktan ve mümkünse “hegemon” (baskın güç) olmaktan geçtiğini savunur. Bu nedenle büyük güçler (ABD, Çin, Rusya) sürekli olarak güçlerini artırmaya ve rakiplerini dengelemeye çalışırlar. Mearsheimer’ın metindeki “ABD batı yarımkürenin hegemonudur ve başka bir gücün buraya girmesine izin vermez” analizi, doğrudan bu teorik altyapıya dayanır. (ç.n.)
[2] Metinde Maduro’nun kaçırılmasıyla kıyaslanan olay, ABD’nin 1989 yılında Panama’ya düzenlediği “Just Cause” (Haklı Neden) operasyonudur. Bir dönem CIA ile de çalışmış olan Panama lideri Manuel Noriega, uyuşturucu kaçakçılığı ve ABD karşıtı tutumu nedeniyle hedef alınmıştır. ABD ordusu Panama’yı işgal etmiş, Noriega’yı teslim almış ve onu yargılamak üzere Florida’ya götürmüştür. Bu olay, bir devlet başkanının başka bir ülke tarafından askeri güçle alınıp kendi topraklarında yargılandığı nadir uluslararası hukuk vakalarından biridir. (ç.n.)
[3] Mearsheimer’ın “uzak büyük güçlerin batı yarımküreye askeri güç yığması” konusundaki hassasiyete verdiği en net örnektir. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin Küba’ya nükleer füzeler yerleştirmesi üzerine ABD ve SSCB nükleer savaşın eşiğine gelmiştir. Kriz, Sovyetlerin füzeleri geri çekmesi (karşılığında ABD’nin de Türkiye’deki Jüpiter füzelerini çekmesi) ile çözülmüştür. Mearsheimer bu örneği, ABD’nin “arka bahçesi” olarak gördüğü Amerika kıtasında askeri tehditlere ne kadar sert tepki verdiğini göstermek için kullanır. (ç.n.)
[4] İğne Ucu (Pinprick) operasyonları: Askeri literatürde “pinprick attacks“, düşmanı tamamen yok etmeyi veya geniş çaplı bir işgali hedeflemeyen, bunun yerine düşmana sınırlı zarar vererek mesaj vermeyi, kapasitesini düşürmeyi veya taciz etmeyi amaçlayan küçük ölçekli, hızlı saldırıları ifade eder. Mearsheimer, Trump’ın “sonsuz savaşlar” (Irak ve Afganistan gibi yıllarca süren işgaller) yerine bu tür vur-kaç taktiklerini benimseyerek askeri kaynaklarını asıl rakip olan Çin’e sakladığını ifade etmektedir. (ç.n.)
Dünya Basını
Ray Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi

Dünyanın en büyük hedge fonu Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio, YouTube yayınında Steven Bartlett’a açıklamalarda bulundu. Dalio, yapay zeka teknolojilerindeki aşırı değerlemelerin bir yatırım balonuna dönüştüğünü ve küresel ekonomide tarihi bir kırılma yaşandığını bildirdi.
Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’i 1975 yılında iki odalı bir dairede kuran ve kurumsal yatırımcılara 53 milyar doları aşkın kümülatif net kazanç sağlayan ünlü küresel makro yatırımcı Ray Dalio, “A Diary of a CEO” adlı söyleşi programında Steven Bartlett’ın sorularını yanıtladı.
2008 küresel finans krizini öngören az sayıdaki fon yöneticisinden biri olan ve S&P 500 endeksinin yüzde 40’a yakın değer kaybettiği o dönemde Bridgewater bünyesinde yüzde 9,5 pozitif getiri elde eden Dalio, güncel piyasa dinamikleri, yapay zeka yatırımları ve küresel ekonomi hakkındaki tespitlerini paylaştı.
Yatırımcı Jeremy Grantham’ın “tarihin en büyük yatırım balonuyla karşı karşıya olunduğu” yönündeki görüşünün hatırlatılması üzerine Dalio, bu değerlendirmeye katıldığını belirtti. Piyasalardaki mevcut durumu analiz eden Dalio, “Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum” dedi.
“Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum”
Tarihteki borsa balonlarının oluşum ve patlama mekanizmalarını detaylandıran Dalio, devrim niteliğindeki yeni teknolojilerin piyasalarda aşırı coşku yarattığını söyledi.
1929 Büyük Buhranı öncesinde evlere ilk kez elektrik, aydınlatma, buzdolabı girmesinin, otomobillerin, uçakların ve radyonun yaygınlaşmasının büyük bir gelecek beklentisi oluşturduğunu hatırlatan Dalio, 2000 yılındaki internet balonu sürecinde de benzer bir dinamiğin yaşandığına dikkat çekti.
Yapay zeka teknolojisinin insan vücudunun fiziksel işlevlerinin yanı sıra zihnin düşünme ve muhakeme süreçlerini de ikame etmeye başladığını kaydeden Dalio, yatırımcıların gelecekteki kârlılığı gözetmeksizin piyasaya akın ettiğini vurguladı.
Dalio, “İnsanlar mucizevi bir teknoloji gördüklerinde ona yatırım yaparlar, hatta borç para alarak bahis oynarlar. Ancak varlığın fiyatının önemli olduğunu gözden kaçırırlar. Şu anda yapay zeka konusunda çok heyecanlıyız ve heyecanlı olmalıyız da çünkü devrim niteliğinde değişimler getirecektir” değerlendirmesinde bulundu.
“Servet ile para aynı şey değildir”
Finansal balonların teknik arka planını açıklayan Dalio, servet ile nakit para arasındaki farka işaret etti. Muhasebe üzerindeki değerlemelerin harcanabilir nakit olmadığını belirten Dalio, “Servet ile para aynı şey değildir. Birçok insanın zenginleştiğini görürsünüz ancak bu serveti doğrudan harcayamazsınız. Harcama yapabilmek için serveti satıp paraya çevirmeniz gerekir” dedi.
Şirketlerin finansman sağlama süreçlerini örnek gösteren Dalio, 50 milyon dolar sermaye toplayan bir girişimcinin şirket değerlemesini 1 milyar dolara çıkarabileceğini, kağıt üzerinde milyarder olabileceğini ancak gerçekte harcanan paranın yalnızca 50 milyon dolar kaldığını vurguladı. Balonların patlama tetikleyicilerini sıralayan Dalio, şu ifadeleri kullandı:
“Balonu patlatan şey genellikle insanların borçlarını ödemek veya vergi yükümlülüklerini karşılamak için ellerindeki varlıkları satıp paraya çevirme ihtiyacı duymasıdır. Bu durum çoğunlukla faiz oranlarının yükselmesiyle gerçekleşir. Enflasyon baskısı arttığında merkez bankaları frene basmak ister. Faizler yükseldiğinde borcu olanlar daha fazla nakit bulmak zorunda kalır. Satışlar başladığında süreç tersine işler. Varlık fiyatları düşer, teminatlar erir, borçları ödemek için daha fazla satış yapılır ve bu da tüketim harcamalarının kesilmesine yol açar.”
Bartlett’ın sunduğu senaryoyu doğrulayan Dalio, piyasada zayıf ve tecrübesiz yatırımcıların borçla veya kaldıraçlı borsa yatırım fonları üzerinden pozisyon almasının balona işaret eden en belirgin göstergelerden biri olduğunu söyledi.
Yapay zeka şirketlerinin gelecekte elde edecekleri gelirleri kesin olarak öngöremediğini belirten Dalio, firmaların ya yetersiz yatırım yaparak rekabette geride kalma ya da aşırı yatırım yaparak maliyet baskısı altında kalma dilemmasıyla karşı karşıya olduğunu kaydetti.
Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
“Nakitte kalmak enflasyon karşısında en kötü yatırımdır”
Bireysel yatırımcıların ve girişimcilerin olası bir ekonomik çöküşe karşı nasıl hazırlanması gerektiğine değinen Dalio, piyasaları zamanlamanın son derece güç olduğunu, en etkili yöntemin portföy çeşitlendirmesi olduğunu vurguladı.
Parasını mevduat hesabında veya para piyasası fonlarında tutan kişilerin güvende olmadığını savunan Dalio, “İnsanlar parayı bankada tutmanın en güvenli liman olduğunu düşünür. Bu doğru değildir. Uzun vadede enflasyon karşısında erimeye mahkum en kötü yatırımdır. Yıllık yüzde 3,5 ila 4 seviyesindeki enflasyon paranın alım gücünü eksiltir. Alınan faizden ödenen vergiler de düşüldüğünde reel getiri oldukça zayıf kalır” dedi.
Çeşitlendirilmiş bir varlık sepetinin önemine değinen Dalio; hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, altın ve kripto varlıklar arasındaki ilişkiyi aktardı. Portföyünde yüzde 1 oranında Bitcoin bulundurduğunu belirten Dalio, altın tercihini şu sözlerle açıkladı:
“Sert para kategorisinde portföylerin yüzde 5 ila 15’inin bu tür varlıklara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben külçe altını Bitcoin’e tercih ediyorum. Altın basılamayan bir paradır. 1971 yılına kadar resmi para sisteminin merkezindeydi ve halen merkez bankalarının en büyük ikinci rezerv varlığıdır. Altın başkasının yükümlülüğü olmayan tek finansal varlıktır. Bitcoin ise basılamayan bir diğer tür para olmakla birlikte kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik risklere, hükümetlerin düzenleme, vergilendirme ve yasaklama baskılarına açıktır. Merkez bankaları işlemlerinin gizli ve kendi kontrollerinde kalmasını istedikleri için önemli miktarda Bitcoin tutmayacaktır.”
“Aklınız ve bedeniniz ikame edildiğinde satacak neyiniz kalır?”
Yapay zeka ve robotik teknolojilerin istihdam piyasası üzerindeki etkilerini değerlendiren Dalio, otomasyonun tarihsel gelişimini özetledi.
İnsanlığın tarım toplumundan sanayi devrimine geçişinde makinelerin kas gücünün yerini aldığını, günümüzde ise yapay zekanın insan zihninin üst düzey düşünme ve muhakeme yetilerini üstlendiğini dile getirdi.
Bu dönüşümün sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki gelir dağılımı makasını daha da açacağını belirten Dalio, “İşletmelerin elde ettiği gelirden çalışanlara giden pay azalırken iş yeri sahiplerine giden pay artmaktadır. İnsan bedeninin ve zihninin yerini makineler aldığında insanların satacak neyi kalacak sorusuyla yüzleşeceğiz. İnsana özgü kalan unsurlar duygular ve sezgilerdir” dedi.
Yapay zeka devriminden yalnızca en üstteki yüzde 0,1 ile yüzde 10’luk dilimde yer alan, bu teknolojiyi kullanabilen yetenekli grubun kazançlı çıkacağını ifade eden Dalio, üniversite mezunlarının dahi iş bulmakta zorlandığı bir döneme girildiğini belirtti. Birçok işletme için yeni mezun yetiştirmenin maliyetli hale geldiğini, bu görevlerin yapay zeka vasıtasıyla hızla tamamlanabildiğini aktardı.
Gençlere ve gelecek nesillere tavsiyelerde bulunan Dalio, şunları kaydetti:
“Tarih göstermiştir ki en başarılı olanlar en zeki olanlar ya da en çok çalışanlar değil, değişime en iyi uyum sağlayanlardır. Geleceğin ne getireceğini kesin olarak bilemezsiniz. Kodlama öğrenmenin çözüm olduğu söyleniyordu ancak yapay zeka modelleri artık kodlama yapabiliyor. Önemli olan insanın kendi doğasını tanıması, yapay zeka araçlarını en üst düzeyde kullanmayı öğrenmesi ve adaptasyon kabiliyetini geliştirmesidir.”
“Büyük bir borç krizinin ve çöküş döneminin içindeyiz”
Ekonomik hareketlerin arkasındaki yapısal mekanizmaları “Büyük Döngü” kavramıyla açıklayan Dalio, yaklaşık 80 yıllık bir insan ömrüne karşılık gelen uzun vadeli borç ve güç döngülerinin son safhasına gelindiğini belirtti.
1945 yılında kurulan dünya düzeninin para, iç siyaset ve jeopolitika alanlarında kırılma yaşadığını savundu.
ABD ve İngiltere gibi ülkelerin aşırı borçlandığını, kamu bütçe açıkları verdiğini ve gelir eşitsizliğinin hat safhaya ulaştığını kaydeden Dalio, İngiltere’deki siyasi tabloyu örnek gösterdi.
İngiltere’de son yedi yılın altısında yeni bir başbakanın göreve geldiğini hatırlatan Dalio, “İngiltere aşırı borçlanmış, üretkenliği düşmüş ve seçenekleri tükenmiş klasik bir döngü örneğidir. Yeterli para olmadığında vaatler tutulamaz, liderler sürekli değişir. Zenginler yüksek vergi bölgelerinden kaçar. Bütçe açıklarını finanse edecek alacaklı bulmak zorlaşır” dedi.
Connecticut eyaletindeki sosyo-ekonomik durumu da paylaşan Dalio, eyaletin kişi başına düşen gelirde ABD’nin en zengin ikinci bölgesi olmasına rağmen lise öğrencilerinin yüzde 22’sinin okulu bıraktığını veya devamsızlık yaptığını, çete ve uyuşturucu sorunları nedeniyle hapishane bütçesinin eğitim bütçesini aştığını ifade etti.
Sistemlerin toplumun geneli için çalışmadığı dönemlerde iç çatışmaların arttığını vurgulayan Dalio, ABD ve Çin arasındaki küresel güç dengesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“İçinde bulunduğumuz evre bir gerileme ve çöküş dönemidir. Tarihte tek bir hakim gücün düzeni sağladığı dönemler daha barışçıl olmuştur. Bugün Çin, birçok ülke için ABD’den daha büyük bir ticaret ortağı konumundadır. Orta Doğu’daki ve İran civarındaki gelişmeler, ABD toplumunun uzun süreli kara savaşlarına veya benzin fiyatlarındaki artışlara tahammülünün olmadığını göstermiştir. Bu durum ABD’nin küresel güç kullanma ve caydırıcılık kabiliyetinin sınırlarını ortaya koymakta, İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Krizi sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir kaymaya işaret etmektedir.”
Küresel ekonomideki mevcut zorlukların aşılması için partiler üstü, ekonomik gerçekleri kavrayan yapılar tarafından zorlu yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Ray Dalio, genç girişimcilerin sınır bağımlı kalmadan eğitim, üretkenlik ve toplumsal huzurun yüksek olduğu küresel merkezlerde varlık göstermeleri gerektiğini sözlerine ekledi.
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını
Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.
Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.
Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.
Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.
“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”
Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.
Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.
“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”
Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.
Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.
“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”
Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.
“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”
Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.
“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”
Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.
“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”
Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”
“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”
Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.
Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.
İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.
“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”
Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”
Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.
Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.
İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.
“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”
Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.
“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”
İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.
Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.
Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.
Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.
Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.
“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”
ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.
“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”
Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.
Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’










