Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Çinli akademisyen: ABD, Venezuela modelini İran’da tekrarlayamaz

Yayınlanma

ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırmasından bu yana, artan huzursuzluk ortamında dünya, ABD ve İsrail’in İran’a karşı askeri bir saldırı başlatıp başlatmayacağı veya İran’da mevcut rejimi devirmeye çalışıp çalışmayacağı konusunda giderek daha fazla endişeleniyor.

Gelişmelerle ilgili, Şanghay merkezli medya kuruluşu Guancha.cn, Şanghay Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü Orta Doğu Çalışmaları Merkezi Direktörü Jin Liangxiang ile röportaj gerçekleştirdi. Röportajın tamamının çevirisini aşağıda sunuyoruz:

Geçen yılın aralık ayından bu yana İran’da sürekli bir huzursuzluk yaşanıyor. Şu anda karmaşık ve çelişkili bir bilgi ortamıyla karşı karşıyayız. Bir yandan İran hükümeti hükümet yanlısı gösteriler düzenliyor ve iç durumun istikrara kavuştuğuna dair sürekli bilgi veriyor. Öte yandan, İran muhalefeti de zaman zaman İran’ın bazı bölgelerinin kontrolünü ele geçirdiğini iddia ediyor. Mevcut anlayışınıza göre, bu huzursuzluk döneminin temel nedeni nedir? İran İslam Cumhuriyeti hükümeti şu anda durumu kontrol altına alabilecek durumda mı?

Jin Liangxiang: Bu huzursuzluk dalgasının nedeni, İran içindeki ve dışındaki faktörlerin etkileşiminde yatmaktadır. Bir yandan, İran gerçekten de ciddi ekonomik ve geçim sorunlarıyla karşı karşıyadır. Uzun süreli ABD yaptırımları nedeniyle İran, kalkınma sorunlarını çözmekte zorlanmış ve ekonomisi uzun süredir zor koşullar altında faaliyet göstermiştir. Aynı zamanda, yaptırımların yol açtığı zorluklarla başa çıkmak için İran bazı özel ekonomik önlemler uygulamıştır. Bu önlemler zorlukları hafifletmiş olsa da, çeşitli ekonomik sübvansiyon sistemleri gibi ekonomik kalkınmayı engelleyen kronik sorunlar da yaratmıştır. Bu sübvansiyon sistemleri sadece yaygın yolsuzluğu teşvik etmekle ve kaynakların yanlış tahsisine neden olmakla kalmamış, aynı zamanda önemli miktarda ulusal kaynağı da tüketmiştir.

Öte yandan, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, sızma ve kışkırtma yoluyla İran rejimini devirmeye çalışıyor. İran, diğer ülkelerden farklı en önemli özellik olarak, yurtdışında büyük bir rejim karşıtı güçle karşı karşıya.

İran’da kurulu düzene karşı üç ana güç grubu bulunmaktadır: Birincisi, 1979 İran İslam Devrimi’nde devrilen ve eski Veliaht Prens Rıza Pehlavi tarafından temsil edilen güçler; ikincisi, 1979 devrimine katılan ancak siyasi farklılıklar nedeniyle İran’ı terk eden bazı solcu siyasi güçler, örneğin Halk Mücahitleri Örgütü; ve üçüncüsü, yüzyılın başından sonra çeşitli yollarla İran’ı terk eden ve sayıları 8 milyona ulaşan, İran nüfusunun yaklaşık %10’unu oluşturan, ya statükodan ya da İslam sisteminden memnun olmayan insanlar.

İran’da hükümet karşıtı protestocular Batı ülkelerinde toplanarak Pehlevi hanedanlığı ve İsrail bayraklarını salladılar.

Yukarıda bahsedilen üç denizaşırı muhalif güç, çoğunlukla Batı ülkelerinde ikamet eden ve ABD ile İsrail’in İran’daki siyasi istikrarı etkilemesinde önemli araçlar olarak hizmet eden önemli gruplardır. Dahası, İran içinde akrabaları, arkadaşları ve sınıf arkadaşları bulunmaktadır ve ülke içinde önemli bir etkiye sahiptirler. Başka bir deyişle, ABD ve İsrail’in İran’daki etkisi her yerde olabilir.

Aslında, İranlı yetkililerin verdiği bilgilere göre, isyanlara katılanların çoğu doğrudan Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’den nakit para aldı. Bazı ücra bölgelerde daha şiddetli huzursuzluk yaşandı; bunun başlıca nedeni, bu bölgelerdeki rejimlerin daha zayıf temellere sahip olması ve ABD ile İsrail’in sızmasına daha açık olmalarıdır.

13 Ocak’ta İranlı yetkililer, ABD ve İsrail’in İran’a sızma ve müdahalesini kınamak için geniş çaplı sokak gösterileri düzenleyerek İran’ın iç siyasi durumunu büyük ölçüde istikrara kavuşturduğunu gösterdi. Bununla birlikte, dış sızmayı önlemek ve zorlu koşullar altında devletin zorlayıcı önlemleriyle piyasa istikrarını sağlamak, İran hükümeti için hâlâ büyük zorluklar olmaya devam ediyor; bunlardan ikincisi belki de daha kritik önem taşıyor.

Bu karışıklık dönemine baktığımızda, para biriminin çöküşü ve İran’ın ithalatın ihracata eşit olmasını gerektiren düzenlemesi doğrudan tetikleyici faktörler olarak değerlendirilebilir. Benzer şekilde, sürekli yüksek enflasyon da İran halkına yapılan devlet yardımlarından kaynaklanmaktadır. Sizin bakış açınızdan, İran’ın ekonomik çıkmazının en temel nedeni nedir? Bir çözüm var mı?

Jin Liangxiang: İran hükümetinin sübvansiyon sistemi esas olarak gıda, benzin ve elektrik gibi temel ihtiyaçlara yönelik sübvansiyonların yanı sıra ithal edilen temel mallar için döviz kuru sübvansiyonlarını içermektedir. Bu sistemler İslami geleneğe uygundur ve yaptırımlar altında insanların geçim ihtiyaçlarını karşılamanın önemli bir aracıdır, bu nedenle olumlu bir değere sahiptir. Bununla birlikte, yüksek sübvansiyonlar ulusal hazineyi de zorlamış ve sürdürülemez hale gelmiştir; bu da İran’ın ekonomik çıkmazının iç nedenlerinden biridir.

Elbette İran, iç politikada da başka zorluklarla karşı karşıya. Örneğin, ordunun ekonomik kaynaklara aşırı bağımlılığı ekonomik verimsizliğe yol açıyor ve ordu ulusal istikrarın korunmasında hayati bir faktör olduğundan, kaynakları kolayca dağıtılamıyor. Ayrıca İran, yabancı yatırımları kısıtlayan çeşitli bürokratik prosedürlerle de karşı karşıya.

Dış yaptırımlar, İran’ın zorluklarının önemli bir nedenidir. Bu yaptırımlar nedeniyle İran, yabancı yatırım çekerek ekonomik kalkınmayı sağlamakta zorlanacak, bu da kalkınma sorunlarını ve dolayısıyla mali sorunlarını temelden çözmeyi zorlaştıracaktır. Dahası, yaptırımlar altında İran, su, elektrik ve ulaşım gibi altyapı projelerine yabancı yatırım çekmekte zorlanacak, bu da iç altyapı gelişiminde ciddi gecikmelere yol açacak ve elektrik ve su kıtlığı gibi temel geçim sorunlarını daha da kötüleştirecektir.

Yaptırımların yarattığı zorluklar son derece ciddi olsa da, bu zorlukları hafifletmenin yolları hala mevcut. Şu anda İran için en önemli şey, özellikle döviz kurları olmak üzere üretim, ulaşım ve piyasalarda istikrarı ekonomik araçlar ve devlet baskısı yoluyla nasıl sağlayacağıdır. Durum hafifledikten sonra, İran iç sistemini iyileştirebilir, yabancı yatırımı kısıtlayan bürokratik engelleri kaldırabilir, yolsuzlukla mücadele edebilir ve sübvansiyonları kademeli olarak azaltabilirse, yaptırımlar altında bile sağlıklı bir ekonomik kalkınma sağlamak mümkün olabilir.

İran, gıda ve enerji sıkıntısı çekmeyen, son derece kaynak zengini bir ülke olup, aynı zamanda geniş bir yetenek havuzuna da sahiptir. İç ekonomik döngüsü ve bazı iç ve dış bağlantılarıyla İran’ın ekonomik istikrarı sağlaması tamamen mümkündür.

Birçok ses İran’ın bir sonraki Venezuela olacağını öne sürüyor. Son zamanlarda, ABD ve İsrail’in İran’a karşı askeri saldırı planlarının son aşamalarında olduğuna dair çok sayıda kaynak gördük. 13’ünde ABD, vatandaşlarından İran’ı derhal terk etmelerini istedi. Sizce bu, yaklaşan bir savaşın habercisi mi? İran, ABD’nin bir sonraki hedefi mi olacak?

Jin Liangxiang: İsrail, kendisinden daha güçlü herhangi bir bölgesel gücün varlığını kabul edemez ve İran tam da böyle bir güçtür. İran son yıllarda birçok aksilik yaşamış ve zorluklarla karşılaşmış olsa da, bölgesel bir güç olmaya devam etmektedir ve füzelerinin niceliği ve niteliği İsrail için hâlâ bir tehdit oluşturmaktadır. İran’ın zorluklarla karşı karşıya olduğu bir dönemde İsrail’in İran’a karşı bir başka askeri saldırı girişiminde bulunma olasılığı çok yüksektir.

ABD Başkanı Trump’ın Netanyahu ile iyi bir ilişkisi var ve Netanyahu’nun görüşlerine oldukça açık, bu da onu kolayca ikna edilebilir kılıyor. Trump aynı zamanda askeri bir fırsatçı, sık sık kuralsız ve sürpriz saldırı taktikleri kullanıyor ve askeri eylemin sonuçlarına karşı gerekli siyasi duyarlılıktan yoksun ve belki de bu sonuçları umursamıyor. Tüm bu faktörler, ABD-İsrail’in İran’a bir başka askeri müdahalesinin olasılığının var olduğunu gösteriyor.

Öte yandan, İran ve Venezuela’yı karşılaştırmaya pek katılmıyorum, çünkü bu iki ülkedeki durumlar çok farklı. ABD’nin 3 Ocak’ta Venezuela’ya karşı gerçekleştirdiği askeri harekatın İran’da tekrarlanması zor olurdu. Venezuela’nın başkenti kıyıya yakın ve ABD, elektronik karıştırma gibi teknolojik araçlar kullanarak denizden doğrudan cumhurbaşkanının ikametgahına bir geçit oluşturabilir ve Venezuela cumhurbaşkanını kaçırma planını kolayca gerçekleştirebilirdi. Ancak İran’ın başkenti Tahran, kıyıdan binlerce kilometre uzakta, bu da ABD’nin bu kadar uzun bir mesafede elektronik karıştırma kanalı kurmasını çok zorlaştırıyor.

Aslında, 24 Nisan 1980’de ABD Başkanı Carter, “Kartal Pençesi Operasyonu” kod adıyla benzer bir rehine kurtarma operasyonu düzenlemişti. Ancak, helikopterlerin mekanik arızalar veya kum fırtınaları nedeniyle çalışamaz hale gelmesi sonucu bu operasyon başarısız olmuş ve sekiz ABD askeri hayatını kaybetmişti. Tahran ile kıyı arasındaki mesafe de önemli bir etkendi. Söz konusu operasyon ABD Delta Kuvvetleri tarafından gerçekleştirilmişti.

Özellikle vurgulamak gerekir ki, İran’ın Haziran 2025’teki 12 günlük savaşta verdiği kayıplara rağmen, misillemesi ABD ve İsrail’i İran’ın füze yetenekleri konusunda bir nebze de olsa tedirgin etmiştir. İran’ın iç güvenliğinin mevcut son derece hassas durumu göz önüne alındığında, İran’ın bir başka askeri işgalle karşı karşıya kalması durumunda, daha agresif misilleme önlemleri alması oldukça muhtemeldir. Bu da ABD ve İsrail’in karşı karşıya kaldığı belirsizliği artıracaktır.

Bazıları teokratik rejime karşı çıkıyor ve hatta sözde “Veliaht Prens Rıza Pehlevi”nin İran’ın “sekülerleşmesi” için bir umut olabileceğine ve İran’ı özgür kalkınma yoluna sokabileceğine inanıyor. Ancak çoğu insan bu “Veliaht Prens Pehvlevi’yi” ve babası “Son İmparator” Muhammed Rıza Pehlevi’yi tanımıyor. Onların siyasi görüşlerinden bazılarını ve Pehlevi hanedanlığının neden devrildiğini anlatabilir misiniz? ABD ve İsrail’in saldırıları İran İslam Cumhuriyeti’nin çöküşüne yol açarsa, Veliaht Prensi İran Kralı yapabilecekler mi?

Jin Liangxiang: Bu karışıklık sırasında, bazı İran vatandaşları eski Pehlevi Hanedanlığı Veliaht Prensi Rıza Pehlevi’nin geri dönüşünü kutlayan sloganlar attı. Bu, Rıza Pehlevi’nin yüksek bir itibara sahip olduğu anlamına gelmez. Bu tür sloganların atılmasının nedeni, isyancıların hâlâ dağınık ve düzensiz olmaları, arkalarında belirli bir yerel örgütlenmenin bulunmamasıdır. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran dışındaki hükümet karşıtı güçler onlara siyasi bir sembol dayatmaya çalışıyor ve Rıza Pehlevi bu bağlamda siyasi bir sembol haline geldi. Aslında, birçok insan Pehlevi hanedanını anlamıyor.

Eski Pehlevi hanedanı, tam bir Batılılaşma politikası izledi. İran’ın sanayileşmesinde bazı başarılar elde etmesine rağmen, şu konularda ciddi hatalar yaptı: Birincisi, İran’ın geleneksel İslami değerlerini terk etti; bu da İran’ın dindar sınıfı ve geleneksel güçleri arasında yaygın bir hoşnutsuzluğa yol açtı; ikincisi, sanayileşme sürecinde şehirlere göç eden topraksız çiftçilerin sorununu gerektiği gibi ele alamadı; bu da bu insanların yoksulluk nedeniyle dini rahatlama ve teselli arayışına girmelerine ve böylece İslam Devrimi’nde önemli bir güç haline gelmelerine yol açtı; üçüncüsü, uzun süre toplumu kontrol etmek için Savak ve diğer devlet aygıtlarına güvendi ve aşırı şiddet içeren yöntemleri yaygın toplumsal hoşnutsuzluğa neden oldu.

Zaman değişti ve bugün bazı İranlılar eski hanedanlığa özlem duyuyor, ancak o zamanların gerçeklerini açıkça unutmuş durumdalar. Eğer önceki hanedanlığın yönetimi gerçekten bu kadar rahat olsaydı, devrilmesi mümkün olabilir miydi?

Sürgündeki eski Pehlevi hanedanının veliaht prensi Rıza Pehlevi, 1960 yılında doğdu. İran Devrimi’nin başarısının ardından babası Kral Pehlevi ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne sürgüne gitti. 2013 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde “İran Ulusal Konseyi”ni kurdu ve bunu yurtdışındaki rejim karşıtı güçleri bir araya getirmek için bir platform olarak kullanmaya çalıştı. Ayrıca ABD hükümetini İran’ın iç işlerine müdahale etmeye ve İslam rejimini devirmeye ikna etmek için aktif olarak lobi faaliyetlerinde bulundu.

Bu amaçla Rıza Pehlevi, İsrail’in nüfuzundan da yararlanmaya çalıştı; 2023’te İsrail’i ziyaret etti ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile görüştü. İran’daki son karışıklıklar sırasında Pehlevi, İran halkına çeşitli yollarla mevcut rejimi devirmek için ayaklanmaları çağrısında bulundu. Bir miktar destek toplasa da, 47 yıldır İran’dan uzaktaydı ve ülkedeki gerçek halk desteği çok sınırlıydı.

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran’da daha uygun bir vekil güç bulmak istiyorlardı elbette, ancak İran içinde etkili, kurulu düzene karşı çıkan figürler yoktu. Bu koşullar altında, Rıza Pehlevi mantıksal olarak Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in dikkatini çekti.

ABD ve İsrail askeri bir saldırı başlatırsa İran’ın iç durumunda ne gibi değişiklikler meydana gelecek? Bunun jeopolitik açıdan ne gibi önemli etkileri olacak?

Jin Liangxiang: ABD ve İsrail, İran’a karşı askeri tehditler savuruyor; bu tehditler gerçek ve yalan karışımından oluşuyor ve her türlü senaryo mümkün. Bana göre, Venezuela modelinin tekrarlanması olası değil; kullanacakları yöntemler birçok insanın hayal gücünün ötesinde olabilir.

Nihai sonuçlar karmaşık olabilir. Bir yandan, dış müdahale İran’ın mevcut zorluklarını daha da kötüleştirebilir ve siyasi ve güvenlik sistemine sistemik bir tehdit oluşturabilir. Öte yandan, İran’ın krizi fırsata dönüştürme olasılığı da göz ardı edilemez. Eğer İran iyi hazırlanmışsa ve başarılı bir şekilde misilleme yapabilirse, beklenmedik bir gelişme yaşanması olasılığı vardır.

İran, Haziran 2025’teki savaş sırasında İsrail topraklarına balistik füzelerle saldırdı.

İran’ın son dönemdeki iç karışıklıklarla başa çıkma biçimine bakılırsa, İran’ın iç ve dış tehditlerle başa çıkmak için daha kapsamlı hazırlıklar yaptığı ve yeni bir askeri çatışma turuna da hazırlanıyor olabileceği anlaşılıyor.

İran sadece bir Orta Doğu ülkesi değil, aynı zamanda Avrasya’da da önemli bir ülkedir. Merhum Amerikalı stratejist Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası adlı kitabında, Çin, Rusya ve İran arasında üçlü bir ittifakı, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası Avrasya’yı kontrol etme stratejisi için bir kabus senaryosu olarak değerlendirmiştir. Bu üçlü ittifak hakkındaki görüşleri, özellikle Çin’in ittifak politikası olmaması nedeniyle, Çinli akademisyenler tarafından kabul görmemektedir. Bununla birlikte, İran’ın stratejik konumu hakkındaki bakış açısının bazı geçerlilikleri vardır.

Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Avrasya’nın kalbine hiçbir zaman tam anlamıyla nüfuz edememiş ve gerçek bir küresel imparatorluk haline gelmemiştir. Bu durum, İran’ın ABD’nin güneybatıdan Avrasya’ya erişimini kontrol etmedeki rolüyle yakından ilgilidir. İran’da ciddi bir siyasi kriz yaşanırsa, yakın gelecekte Batı ve Orta Asya’nın geniş bölgelerinde çok ciddi bir jeopolitik boşluk, hatta şiddetli bir jeopolitik felaket ortaya çıkacaktır.

Orta Asya, Çin için hayati bir güvenlik tampon bölgesi ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) önemli üyelerinin bulunduğu bölgedir. İran’da ciddi bir istikrarsızlık meydana gelirse, Orta Asya kaçınılmaz olarak ciddi şekilde etkilenecek ve Çin’in batısının güvenliği de kaçınılmaz olarak zarar görecektir. Uzun vadede, bu jeopolitik değişiklikler ŞİÖ’nün gelişimini de olumsuz etkileyebilir.

Batı Asya veya Orta Doğu, Çin’in enerji kaynaklarının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. 2024 ve 2025 yıllarında Çin’in ithal ettiği petrolün %40-50’si Hürmüz Boğazı’ndan geçmiştir. Bölge aynı zamanda Çin’in yeni enerji araçları ve yüksek teknoloji ürünleri için önemli bir pazar ve Çin’in finans sektöründe önemli bir ortaktır. ABD ve İran arasındaki askeri çatışmanın tırmanması durumunda, bu bölgenin istikrarı ciddi şekilde etkilenecek ve Çin’in enerji arz güvenliğini, yüksek teknoloji ihracat pazarlarını, bölgedeki yatırımlarını ve uluslararası finansal iş birliğini olumsuz yönde etkileyecektir.

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English