Dünya Basını
Venezuela’daki Silikon Vadisi komplosu

Çevirmenin notu: ABD Başkanı Donald Trump’ın etrafında öbekleşen Silikon Vadisi’nin “liberteryen” kaçış ideolojisi sahini figürleri, egemenliği parçalanmış “şehir devletleri” projeleri için gözlerine Venezuela’yı epey önceden kestirmişler. Kötü şöhretli Palantir’in kurucusu Peter Thiel’in yatırım yaptığı “charter city” veya “Ağ Devleti” projelerinin sahipleri, daha 2019 yılında, Nicolas Maduro’nun devrildiği senaryolar üzerinde çalışmaya başlamışlar. Yaptırımlar karşısında Venezuela’dan dışarıya göçü “fırsat” olarak gören bu hareket, Maduro sonrası bir Venezuela’nın kolunun kanadının kırılmasını olumlu görerek ülkede kendi kendine yeten, yapay zeka ve blok zincir altyapısı ile donatılmış özerk bölgeler kurmaya hazırlanıyor. Başkan Yardımcısı JD Vance ve Irak işgalinden tanıdığımız Blackwater’ın kurucusu Erik Prince ile olan bağlantılar da dikkat çekici. Yazarın Venezuela’nın fiili lideri Delcy Rodriguez hakkında yazdıklarına (örneğin Rodriguez’i Trump’ın “atadığı” yönündeki iddia) ise ihtiyatla yaklaşılmalı.
Venezuela’yı ilhak etme planının ardındaki Silikon Vadisi komplosu
Nafeez Ahmed
Byline Times
7 Ocak 2026
3 Ocak günü, Venezuela saatiyle sabah saat ikide, Caracas’ta elektrikler kesildi. Birkaç saat içinde, Batı Yarımküre’nin jeopolitik yapısı şiddetli bir şekilde yeniden düzenlendi.
Siber kaynaklı bir elektrik kesintisinin örtüsü altında, Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun yargısız olarak yakalanması ve ülkeden çıkarılmasıyla sonuçlanan, çok büyük çaplı, çok alanlı bir askeri müdahale olan Absolute Resolve Operasyonunu başlattı.
Beyaz Saray bunu, “narko-terörist” rejime karşı kararlı bir kanunu uygulama eylemi olarak nitelendirdi. Başkan Donald Trump, Maduro’nun New York’ta hapse atılmasıyla artık ABD’nin Venezuela’dan “sorumlu” olduğunu açıkladı.
Ne var ki, baskının arkasındaki aktörler ve finansal çıkarlar çok daha rahatsız edici bir gerçeği ortaya koyuyor. Bu hamle, 2017’den beri Rusya’nın Trump’ı, Rusya’nın Ukrayna’yı kontrol etmesine izin vermesi karşılığında Venezuela’yı ilhak etmeyi düşünmeye teşvik etme çabalarıyla uyumlu olmakla kalmıyor, Byline Times tarafından ortaya çıkarılan başka kanıtlar da bunu, egemen bir ulusu Silikon Vadisi’nin en radikal deneyi olan “Ağ Devleti” için bir laboratuvara dönüştürme planlarıyla ilişkilendiriyor.
“Ağ Devleti” Laboratuvarı
ABD fosil yakıt endüstrisi, Donald Trump ve ABD Kongresini etkilemek için son seçim döngüsü boyunca yaklaşık 445 milyon dolar harcadı ve Trump’ın göreve başlama törenlerine 19 milyon dolar bağışladı.
Oysa son on yıldır ABD ekonomisini canlandıran Amerikan kaya gazı patlaması, kaçınılmaz olarak yavaşlıyor. Sektörün içinden kişiler ve hatta geleneksel tahminler bile, ABD’nin kaya petrolü ve gazı üretiminin bu on yıl içinde zirveye ulaşacağını ve ardından uzun bir duraklama dönemine girerek, ABD’nin refahının geleneksel temellerini giderek aşındıracak bir düşüşe geçeceğini kabul ediyor.
Venezuela petrolünü ele geçirmek, en azından kağıt üzerinde, yaklaşan enerji krizini telafi ediyor; toplam fosil yakıt kaynaklarını genişletiyor, petrol stok fiyatlarını artırıyor ve küresel piyasalara ABD’nin büyük petrol şirketlerinin burada kalıcı olduğunu gösteriyor.
Ne var ki, Peter Thiel, Balaji Srinivasan ve Marc Andreessen gibi Trump yanlısı Silikon Vadisi figürleri için Venezuela’nın ilhakı farklı bir tür iş fırsatı temsil ediyor.
Onlar, Srinivasan’ın “Ağ Devleti” olarak adlandırdığı, mevcut ulusları özel, piyasa tarafından yönetilen enklavlara veya “startup toplumlarına” bölmek isteyen bir hareketin savunucuları. Yaptırımlarla parçalanmış ve şimdi de askeri güçle başı kesilmiş Venezuela, nihai tabula rasa olma potansiyeli sunuyor.
Bu müdahalenin entelektüel planı yıllar önce başladı.
Charter Cities Institute’un kurucusu Mark Lutter, 2018 yılında Thiel destekli Emergent Ventures’tan “charter şehirler ve yeni bir charter şehir yaratma girişimi” için fon aldı. Lutter, daha önce “iktidarın devri” öncülüne dayanan Venezuela hakkında bir beyaz kitap yazmayı tartışmıştı. Bu kitap hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmadı.
2019’da yapılan bir sohbette Mark Lutter ve 80.000 Hours podcast sunucusu Robert Wiblin, Venezuela hükümetinin zorla devrilmesinden nasıl yararlanılabileceğini tartıştılar. ABD’nin rejimi devirmesinden yedi yıl önce konuşan ikili, ülkenin egemenliğinin iktisadi deneyler için sadece bir engel olduğunu söylediler. Silikon Vadisi’nin önemli bir kesiminin felsefi motoru olan Efektif Altruizm Merkezinin eski yönetici direktörü Wiblin, “Maduro’nun devrilmesi” senaryosunu, bunun nasıl olacağına dair bir açıklama yapmadan ortaya attı. Lutter, Yenilikçi Yönetişim Araştırmaları Merkezinin, bu “iktidarın devri”nin gerçekleşeceği “varsayımı”na dayanan bir beyaz kitap taslağı hazırladığını açıkladı.
Lutter, bu rejim değişikliğini, ideolojisinin kök salması için gerekli bir ön koşul olarak ifade etti. Maduro sonrası hükümetin, muhtemelen çaresizlik içinde hareket ederek, “başka türlü kabul etmeyecekleri fikirleri kabul etmeye istekli” olacağını, özellikle de özerk şehirler için topraklarını devredeceğini savundu.
Tartışma, Venezuela krizinin insani maliyetini göz ardı etti ve Lutter, üç milyon mültecinin yerinden edilmesini bir trajedi olarak değil, bu deneysel bölgeleri nüfuslandırmak için lojistik bir “fırsat” olarak farklı bir biçimde yeniden ifade etti. Lutter ve Wiblin için, bir devletin şiddetli bir şekilde parçalanması, sadece “Maduro’nun iktidarda kalması” ve böylece charter şehir planının işe yaramaz hale gelmesi gibi tek bir olumsuz riskle birlikte, yararlanılması gereken bir “dönüm noktası”ydı.
Vance Bağlantısı
Lutter, Frontier Foundation’ın “Ekibimiz” bölümünde, grubun kurulmasına yardımcı olduğu bildirilen Josh Abbotoy ile birlikte “Özgürlük şehirleri” için kampanya yürüten Frontier Foundation’ın “Ekibimiz” bölümünde listeleniyor. Abbotoy, Trump’ın Başkan Yardımcısı JD Vance ile bağlantılı New Founding adlı bir risk sermayesi şirketinin yönetici ortağı.
2023 yılında, The Guardian tarafından tespit edilen fotoğraflar ve sosyal medya paylaşımları, New Founding ekibinin JD Vance ile poz verdiğini gösterdi. Vance’in Beyaz Saray’daki Medya İşleri Direktörü Parker Magid, daha önce New Founding ile yakın ilişkili aşırı sağcı bir siyasi danışmanlık şirketi olan Beck & Stone’da çalışıyordu. Şirket, “milli muhafazakâr” değerlerle uyumlu “hayati öneme sahip yeni Amerikan Sağı”nı destekleyen girişimlere adanmış. Bu girişimler arasında, Hıristiyan milliyetçiler için özerk topluluklar kurmak amacıyla ABD’de gayrimenkul projeleri de bulunuyor. Trump yanlısı bağışçı ve Silikon Vadisi milyarderi Marc Andreessen, Abbotoy’un Vance ile bağlantılı girişimine sınırlı ortak olarak altı haneli bir meblağ yatırmış.
Lutter’ın Venezuela ile ilgili fikirlerini içeren podcast’i 80.000 Hours’un bağışçı listesinin analizi, 2018 yılına kadar bu kuruluşun Facebook’un kurucu ortağı Dustin Moskovitz’in “eski muhafızları” tarafından desteklendiğini ve aynı zamanda, sonunda Trump’ın Beyaz Saray’ıyla aynı çizgide yer alacak yeni nesil güç simsarları tarafından finanse edildiğini ortaya koyuyor. Bu simsarlar arasında Cumhuriyetçi bağışçı Sam Bankman-Fried (FTX’in kurucusu, 2023’te dolandırıcılık suçundan mahkum edildi ve vaat edilen milyarlarca dolarlık fonu yok etti ve etkili altruizm hareketinin itibarını lekeledi), kripto para kurucusu Ben Delo (para aklama düzenlemelerini ihlal ettiği için mahkum edildi, fakat geçen yıl Trump tarafından affedildi) ve Trump’ın 500 milyar dolarlık Stargate AI altyapı projesini yöneten OpenAI kurucusu Sam Altman.
80.000 Hours’un en büyük finansörü ve Demokrat bağışçısı olan Moskovitz, makine öğrenimi girişimi Vicarious’un (daha sonra Google’ın sahibi Alphabet Inc tarafından satın alındı) yanında, Trump yanlısı Silikon Vadisi milyarderleri Peter Thiel, Joe Lonsdale, Mark Zuckerberg ve Jeff Bezos ile birlikte önemli bir erken yatırımcıydı.
ABD’nin işgalinden iki gün sonra, Lutter X’te, ABD hükümetinin Florida veya Teksas’tan bir yasal çerçeve ithal ederek ve finansmanı ABD hükümeti tarafından garanti altına alınarak Venezuela’da bir charter city kurmayı önerdi.
Görüşünü platformda, “Venezuela’nın başka bir Irak olması gerekmiyor,” diye dile getiriyordu, “Bir Özgürlük Şehri’ne ihtiyacı var… Gerçekten işleyen bir şehirle başlayın. Özgürlük Şehri = yeni topraklar, yeni kurallar, gerçek mülkiyet hakları, gerçek hukukun üstünlüğü – ABD ile ortaklaşa inşa edilmiş.”
Peter Thiel şu ünlü sözleri söylemişti: ”Artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmıyorum.“ Venezuela’nın potansiyel yeniden inşası, bu “Çıkış” felsefesinin uygulanmasıdır – elitler için yüksek teknolojili, güçlendirilmiş bölgeler oluştururken, çevredeki nüfus başarısız bir devletin entropisini yönetmekle baş başa bırakılmaktadır.
Yorum için Mark Lutter ile temas kuruldu. Trump’ın ikinci dönem seçim zaferinden kısa bir süre sonra Lutter ile birlikte ABD’de “özgürlük şehirlerini” tanıtan bir makale yazan Frontier Foundation’dan Nick Allen, Lutter ve Abbotoy’un Frontier Foundation ekibinin bir parçası olduğunu kesin bir dille yalanladı: “Bu bölümde ‘Frontier Foundation tarafından düzenlenen bir veya daha fazla çalışma grubu tartışmasına katılan’ kişiler listelenmiştir. 501c4’ün yöneticileri dışında bir yönetim ekibi yoktur ve bu yöneticiler ben ve Tyler [Hudson-Crimi]. Başka kimse yoktur ve hiç olmamıştır. Ve hayır, kurucu ortak yoktur, tek kurucu benim.” Ayrıca Josh Abbotoy’un kuruluşun kurulmasında herhangi bir rol oynadığını da reddetti.
Frontier Foundation’ın web sitesinde, “Ekibimiz” adlı bölümde hem Lutter hem de Abbotoy’un adı geçiyor. Bu bölümde şöyle deniyor: “Ekibimiz, Amerika’nın teknolojik liderliğini ve endüstriyel rekabet gücünü güvence altına alacak yeni nesil şehirler kurma vizyonunu paylaşan, seçkin alan uzmanları, başarılı politika mimarları, endüstri liderleri ve kentsel gelişim öncülerini bir araya getiriyor.”
Abbotoy’a ulaşıldı ama yorum alınamadı.
Peter Thiel’in yatırım şirketi, Nijerya’da “şehir devleti” kuruyor
Erik Prince
Bu müdahale, Blackwater (şimdiki adı Academi) şirketinin kurucusu ve savaşın özelleştirilmesinin uzun süredir savunucusu olan Erik Prince’in fikirlerini de yansıtıyor.
2024’ten bu yana Prince, Maduro’ya karşı çıkmak için 1 milyon dolar topladığını iddia ettiği “Ya Casi Venezuela” (“Neredeyse Venezuela”) adlı bir kitle fonlama kampanyasının öncülüğünü yapıyor, fakat gözlemciler bunu, Maduro’nun hükümetini istikrarsızlaştırmak için ABD’nin uzun süredir sürdürdüğü çabaların bir parçası olarak yorumluyor.
Erik Prince, JD Vance ile bağlantılı ve Mark Andreessen tarafından finanse edilen Josh Abbotoy’un New Founding girişim ağıyla da bağlantılı görünüyor. 2023 ve 2024’te bu ağın podcast’inde iki kez yer aldı.
2025 yılı boyunca Prince, Pentagon’da defalarca görülerek ikinci Trump yönetimi nezdinde kendini gitgide sevdirdi. Şu anda İç Güvenlik Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyindeki üst düzey yetkililerle grup sohbetlerine katıldığı bildiriliyor.
Prince kısa süre önce Trump yönetimine 2USV olarak bilinen 25 milyar dolarlık bir plan sunmuştu. Teklif, göçmenlerin sınır dışı edilmesini özelleştirmeyi ve onları Latin Amerika’da “egemenlik kiralamaları” ile yönetmeyi öngörüyordu; esasen zayıf devletlerden toprak kiralayarak tutukluları ABD’nin yasal yargı yetkisi dışında barındırmak.
Erik Prince, 2019 yılında Maduro’nun 2026 işgalinden sonra Trump tarafından vekaleten başkan olarak atanan başkan yardımcısı Delcy Rodríguez ile gizlice görüşmüştü. 2025’in başlarında, Prince’in Trump kampına geri döndüğü sıralarda, Rodriguez ve kardeşi Jorge (Ulusal Meclis Başkanı), Miami Herald’ın bir araştırmasına göre, “kendilerini Washington’a, Nicolas Maduro rejimine ‘daha kabul edilebilir’ bir alternatif olarak sunmak amacıyla” Trump yönetimi ile gizli görüşmeler yapıyordu.
Demokrasinin yeniden tesis edilmesi gündemde değildi. Bunun yerine, “Maduro’suz Maduroizm” fikri, “yönetim mekanizmasını bozmadan siyasi istikrarı koruyarak Venezuela’da barışçıl bir geçişe olanak sağlayabilirdi.”
ABD İmparatorluğunun Aşırı Genişlemesi
Paralel toplumlar ve egemen “özgürlük şehirleri” için “Ağ Devleti” projesi, bu gelişmelerden önemli bir destek alıyor. Bu tür deneyler için belirlenen uluslararası bölgeler, sürekli olarak ABD’nin ilhak, ele geçirme veya askeri müdahale hedefleri oluyor.
Amerika’nın Venezuela’ya yönelik saldırılarının ardından Donald Trump, Kolombiya, Meksika, Grönland, İran ve Küba’yı derhal tehdit etti.
İran dışında, bu ülkeler 1930’ların Teknokrasi hareketinin savunduğu yayılmacı “Amerika Teknokrasisi” planına doğrudan uymaktadır. Byline Times’ın geçen yıl Mart ayında bildirdiği gibi, demokrasiyi otoriter bir mühendis elitiyle değiştirmeyi amaçlayan bu “teknofaşist” ideoloji, ABD’nin Kanada, Grönland, Karayipler ve Venezuela gibi Güney Amerika’nın bazı bölgelerini de içeren geniş bir toprak parçasını ele geçirmesini öngörüyordu.
Elon Musk’ın anne tarafından dedesi Joshua Haldeman, Technocracy Incorporated’ın önde gelen liderlerinden biriydi (bu gerçek, Haldeman’ın sempatilerini anlatan Musk’ın babası Errol tarafından da doğrulandı). Trump’ın bu belirli bölgelere yönelik düşmanlığı, modern Trump-Musk ittifakı aracılığıyla düzenlenmiş, kıtasal bir süper devlet için onlarca yıllık bu planın yeniden canlanmasını yansıtıyor gibi görünüyor.
Trump’ın ikinci dönem kampanyasının en büyük bağışçısı olduktan sonra onunla sorunlu bir ilişki yaşayan Musk, ABD’nin Venezuela’ya düzenlediği saldırıları övdü, saldırıların ertesi gecesi Beyaz Saray’da hem Amerikan başkanı hem de First Lady ile akşam yemeği yedi ve Starlink aracılığıyla Venezuelalı vatandaşlara ücretsiz internet sunacağını iddia etti (ama Starlink bu ülkede aslında mevcut değil).
Fantastik Trilyon Dolarlık Değerlemeler
Zafer dolu retoriğin altında, yeni işgalcilerin görmezden gelmeye çalıştıkları zorlu bir fiziksel gerçeklik yatıyor. Ele geçirdikleri ganimet –Venezuela’nın 303 milyar varil petrolü– iddia ettikleri gibi Amerikan enerji güvenliğinin can damarı değil. Venezuela’nın rezervleri bir hazine sandığı olmaktan uzak, milyarlarca sermayeyi tüketecek ve beklenen getirinin sadece bir kısmını sağlayacak termodinamik bir kara delik.
Dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olan Venezuela, Trump yönetimi tarafından, küresel fiyatlandırma dinamiklerini tamamen değiştirecek kadar büyük, Forbes’a göre mevcut fiyatlarla 18 trilyon dolar değerinde ve potansiyel olarak 45 trilyon dolara kadar çıkabilecek potansiyel bir rezerv üssü olarak görülüyor. Bu göz kamaştırıcı rakamlar, ABD borsasında ve belki de dünyada en büyük yedi şirketin (Apple, Microsoft, Alphabet, Amazon, Nvidia, Meta Platforms ve Tesla) mevcut toplam piyasa değerine rakip oluyor. Bu şirketlerin toplam hisse senedi değeri, piyasa koşullarına bağlı olarak yaklaşık 18 ila 20 trilyon dolar arasında.
Buna rağmen Venezuela petrolünün bu değeri, gerçekte gerçeklikten ziyade finansal spekülasyondan kaynaklanan bir fantezi.
Bir enerji kaynağının uygulanabilirliği, sadece rezervin hacmiyle değil, bunu yapmak için gereken maliyetle karşılaştırıldığında gerçekte ne kadar çıkarabileceğinizle de belirlenir. Bu ilişki, Enerji Yatırım Getirisi (EROI) kavramında ifade edilir: topluma sağlanan enerjinin, onu çıkarmak için tüketilen enerjiye oranı. 20. yüzyılın başlarında, geleneksel petrol 100:1’lik bir EROI sunuyordu. Bugün, Royal Society tarafından yayınlanan araştırmaya göre, fosil yakıtların küresel ortalaması 15:1’in altına düştü. Venezuela’nın rezervleri, çoğunlukla Orinoco Kuşağında bulunuyor ve bu verimlilik eğrisinin en altında yer alıyor.
Petrol endüstrisinde API yoğunluğu, bir sıvının suya kıyasla ne kadar “ağır” veya “hafif” olduğunu belirlemek için kullanılan özel bir ölçek. Saf suya 10 derece değer atanırken, çoğu ticarete konu olan petrol türleri daha hafif ve suyun üzerinde yüzer. Fakat Venezuela’nın devasa Orinoco Kuşağında bulunan “petrol”ün çoğu, API yoğunluğu 8 ila 10 derece arasında olan “ekstra ağır” kategorisine girer. Bu, petrolün aslında sudan daha yoğun olduğu ve kalın, katran benzeri bir kıvama sahip olduğu anlamına gelir.
Stanford Üniversitesinin araştırmasına göre, yüzey sıcaklığında neredeyse katı bir çamur. Akışkan değil. Onu çıkarmak için şirketler, rezervuarı ısıtmak için büyük miktarlarda doğal gaz veya buhar enjekte etmek ya da çamuru nafta gibi ithal hafif hidrokarbonlarla seyreltmek zorunda.
Bu süreç bir tür “termodinamik vergi” getirir. Araştırmalar, ekstra ağır ham petrolün EROI’sinin maden ağzında genellikle 6:1 olduğunu ve rafine edildiğinde 3:1’e yakın bir seviyeye düşebileceğini gösteriyor. Bu, öncü sistem ekolojisti Profesör Charles Hall’un “Net Enerji Uçurumu” olarak adlandırdığı seviyenin oldukça altında. Araştırmalar, modern endüstriyel medeniyetin sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerini sürdürmek için en az 12:1 EROI’ye ihtiyaç duyduğunu hesaplıyor.
Altı yıl önce, Venezuela’nın ekstra ağır petrolünün kendi kendini tüketen iktisadi dinamiklerinin, onu giderek daha fazla para ve enerji yutan bir ülke haline getirdiğini uyarmıştım. Devletin kötü yönetimi ve yolsuzluk bu dinamikleri daha da kötüleştirdi. 2010’larda petrol fiyatlarının üç haneli rakamlara ulaştığı dönemlerde bile, Venezuela’nın petrol üretimi 2008’de günlük yaklaşık 3,5 milyon varilden 2021’de günlük yaklaşık 500.000 varile düşerek %80’in üzerinde bir düşüş kaydetti.
Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım
Bu arada, ABD’nin yaptırımları, Venezuela’nın devlet petrol şirketi PDVSA’nın bu çamuru taşımak için ihtiyaç duyduğu seyrelticileri alamamasına neden olarak durumu daha da kötüleştirdi.
ABD’nin “yeniden yapılandırma” planı, bu döngüyü yeniden başlatmak için seyrelticileri Venezuela’ya geri göndermekten ibaret. Ama bu, termodinamik açıdan mantıksız. ABD, düşük kaliteli, yüksek entropili bir kaynağı güvence altına almak için yüksek kaliteli askeri ve endüstriyel enerji harcıyor.
Rystad Energy, Venezuela’yı günde 3 milyon varil seviyesine geri döndürmek için 15 yıl boyunca 183 milyar dolar yatırım yapılması gerektiğini tahmin ediyor. Düşük EROI seviyeleri göz önüne alındığında, bu rakam Venezuela’nın “enerji bataklığı”nı muhtemelen hafife alıyor. Bu rakam, doğal düşüşle mücadele etmek ve mevcut üretimi sabit tutmak için gereken 53 milyar dolarlık “hareketsiz” maliyeti de içeriyor. Bu, önerilen yatırımın neredeyse üçte birinin, tek bir varil bile yeni büyüme yaratmadan bakım masraflarına gideceği anlamına gelir.
Ekstra ağır ham petrolün termodinamik verimsizliği, altyapının tamamen çökmesi ve vasıflı işgücünün “beyin göçü” dikkate alındığında, gerçek fatura muhtemelen çok daha yüksek ve fiili üretim kazançları çok daha düşük olacak.
Her iki durumda da, Venezuela’yı canlandırmak için, yepyeni bir Chevron veya BP benzeri bir şirket kurmanız, bu şirketin bütçesinin %100’ünü önümüzdeki 15 yıl boyunca dünyanın en düşmanca ortamlarından birine ayırmasını sağlamanız ve ardından kalitesiz bir ürünü zararına satmaya devam etmeniz gerekecek.
“Mad Max” Yarımküre
Karmaşık sistemler biliminin dilinde, ABD imparatorluğu uyum döngüsünün “Serbest Bırakma” (veya Omega) aşamasına girmiştir – bu aşama, bağlı kaynakların serbest bırakılması ve katı yapıların kaotik bir şekilde çözülmesi ile karakterize edilir.
Dünyaca ünlü ekonomist Wim Naudé, imparatorluğun çöküşünden önce gelen “çürümenin” temel kaynakları olarak “Askeri-Endüstriyel Aşırılık” ve “Teknolojik Muhafazakârlık”ı belirliyor. ABD, maliyetli bir askeri macera yoluyla 20. yüzyıl fosil yakıt altyapısını ikiye katlayarak kendi iflasını hızlandırıyor. Kendi kaya gazı kaynakları alacakaranlık dönemine girerken, Amerika, en karanlık saatlerine çoktan girmiş olan devasa bir fosil yakıt deposunun kontrolünü ele geçirdi.
On yıl önce, yıllar önce Sovyetler Birliği’nin çöküşünü doğru bir şekilde öngören, merhum fütürist ve barış çalışmalarının babası Profesör Johan Galtung ile röportaj yaptım. Galtung, Trump’ın ilk seçim zaferinden bir ay sonra bana, Amerika’nın SSCB’nin dağılmasına yol açan aynı kalıpları izlediğini söyledi. İktisadi hegemonyası zayıfladıkça, Amerika’nın yaşam standardını korumak için “gerici faşizm”e, yani güç ve istisnacılığın kültüne yöneleceği konusunda uyarıda bulundu.
Bu baskını meşrulaştırmak için kullanılan “Batı Yarımkürede” Amerikan hakimiyetine ilişkin “Donroe doktrini”, bu düşüşün jeopolitik ifadesi.
Bu arada, bu müdahaleyi destekleyen teknoloji oligarkları, Kaliforniya gibi eyaletlerin kamu hizmetlerini finanse edecek milyarder vergilerini değerlendirirken, Amerikan yargı yetkisinden çıkmayı tartışmaya başladılar bile. Ağ Devleti projesi, özünde, inovasyon diline bürünmüş elit sermaye kaçışının bir mekanizması.
Amerikan gücünün yasadışı kullanımı, enerji açlığı çeken nüfuslarla çevrili, şirket savaş ağaları tarafından yönetilen, yüksek teknolojili, egemen “Özgürlük Şehirleri”nden oluşan parçalanmış bir manzara yaratmak için mükemmel bir platform sunuyor.
Fakat Nicolás Maduro’nun yakalanmasıyla Ağ Devleti’nin bu ilk denemesi, Pirus zaferi olma riski taşıyor.
Bir serap üzerine kurulu olan ABD’nin eylemleri, yeniden inşa etmeyi göze alamayacağı bir ülkede, çıkarmayı göze alamayacağı bir enerji kaynağının kontrolünü ele geçirmiştir.
ABD’nin bu paradoksun sonuçlarıyla yüzleşmesi sadece bir zaman meselesi.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını1 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü











