Dünya Basını
Venezuela’daki Silikon Vadisi komplosu

Çevirmenin notu: ABD Başkanı Donald Trump’ın etrafında öbekleşen Silikon Vadisi’nin “liberteryen” kaçış ideolojisi sahini figürleri, egemenliği parçalanmış “şehir devletleri” projeleri için gözlerine Venezuela’yı epey önceden kestirmişler. Kötü şöhretli Palantir’in kurucusu Peter Thiel’in yatırım yaptığı “charter city” veya “Ağ Devleti” projelerinin sahipleri, daha 2019 yılında, Nicolas Maduro’nun devrildiği senaryolar üzerinde çalışmaya başlamışlar. Yaptırımlar karşısında Venezuela’dan dışarıya göçü “fırsat” olarak gören bu hareket, Maduro sonrası bir Venezuela’nın kolunun kanadının kırılmasını olumlu görerek ülkede kendi kendine yeten, yapay zeka ve blok zincir altyapısı ile donatılmış özerk bölgeler kurmaya hazırlanıyor. Başkan Yardımcısı JD Vance ve Irak işgalinden tanıdığımız Blackwater’ın kurucusu Erik Prince ile olan bağlantılar da dikkat çekici. Yazarın Venezuela’nın fiili lideri Delcy Rodriguez hakkında yazdıklarına (örneğin Rodriguez’i Trump’ın “atadığı” yönündeki iddia) ise ihtiyatla yaklaşılmalı.
Venezuela’yı ilhak etme planının ardındaki Silikon Vadisi komplosu
Nafeez Ahmed
Byline Times
7 Ocak 2026
3 Ocak günü, Venezuela saatiyle sabah saat ikide, Caracas’ta elektrikler kesildi. Birkaç saat içinde, Batı Yarımküre’nin jeopolitik yapısı şiddetli bir şekilde yeniden düzenlendi.
Siber kaynaklı bir elektrik kesintisinin örtüsü altında, Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun yargısız olarak yakalanması ve ülkeden çıkarılmasıyla sonuçlanan, çok büyük çaplı, çok alanlı bir askeri müdahale olan Absolute Resolve Operasyonunu başlattı.
Beyaz Saray bunu, “narko-terörist” rejime karşı kararlı bir kanunu uygulama eylemi olarak nitelendirdi. Başkan Donald Trump, Maduro’nun New York’ta hapse atılmasıyla artık ABD’nin Venezuela’dan “sorumlu” olduğunu açıkladı.
Ne var ki, baskının arkasındaki aktörler ve finansal çıkarlar çok daha rahatsız edici bir gerçeği ortaya koyuyor. Bu hamle, 2017’den beri Rusya’nın Trump’ı, Rusya’nın Ukrayna’yı kontrol etmesine izin vermesi karşılığında Venezuela’yı ilhak etmeyi düşünmeye teşvik etme çabalarıyla uyumlu olmakla kalmıyor, Byline Times tarafından ortaya çıkarılan başka kanıtlar da bunu, egemen bir ulusu Silikon Vadisi’nin en radikal deneyi olan “Ağ Devleti” için bir laboratuvara dönüştürme planlarıyla ilişkilendiriyor.
“Ağ Devleti” Laboratuvarı
ABD fosil yakıt endüstrisi, Donald Trump ve ABD Kongresini etkilemek için son seçim döngüsü boyunca yaklaşık 445 milyon dolar harcadı ve Trump’ın göreve başlama törenlerine 19 milyon dolar bağışladı.
Oysa son on yıldır ABD ekonomisini canlandıran Amerikan kaya gazı patlaması, kaçınılmaz olarak yavaşlıyor. Sektörün içinden kişiler ve hatta geleneksel tahminler bile, ABD’nin kaya petrolü ve gazı üretiminin bu on yıl içinde zirveye ulaşacağını ve ardından uzun bir duraklama dönemine girerek, ABD’nin refahının geleneksel temellerini giderek aşındıracak bir düşüşe geçeceğini kabul ediyor.
Venezuela petrolünü ele geçirmek, en azından kağıt üzerinde, yaklaşan enerji krizini telafi ediyor; toplam fosil yakıt kaynaklarını genişletiyor, petrol stok fiyatlarını artırıyor ve küresel piyasalara ABD’nin büyük petrol şirketlerinin burada kalıcı olduğunu gösteriyor.
Ne var ki, Peter Thiel, Balaji Srinivasan ve Marc Andreessen gibi Trump yanlısı Silikon Vadisi figürleri için Venezuela’nın ilhakı farklı bir tür iş fırsatı temsil ediyor.
Onlar, Srinivasan’ın “Ağ Devleti” olarak adlandırdığı, mevcut ulusları özel, piyasa tarafından yönetilen enklavlara veya “startup toplumlarına” bölmek isteyen bir hareketin savunucuları. Yaptırımlarla parçalanmış ve şimdi de askeri güçle başı kesilmiş Venezuela, nihai tabula rasa olma potansiyeli sunuyor.
Bu müdahalenin entelektüel planı yıllar önce başladı.
Charter Cities Institute’un kurucusu Mark Lutter, 2018 yılında Thiel destekli Emergent Ventures’tan “charter şehirler ve yeni bir charter şehir yaratma girişimi” için fon aldı. Lutter, daha önce “iktidarın devri” öncülüne dayanan Venezuela hakkında bir beyaz kitap yazmayı tartışmıştı. Bu kitap hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmadı.
2019’da yapılan bir sohbette Mark Lutter ve 80.000 Hours podcast sunucusu Robert Wiblin, Venezuela hükümetinin zorla devrilmesinden nasıl yararlanılabileceğini tartıştılar. ABD’nin rejimi devirmesinden yedi yıl önce konuşan ikili, ülkenin egemenliğinin iktisadi deneyler için sadece bir engel olduğunu söylediler. Silikon Vadisi’nin önemli bir kesiminin felsefi motoru olan Efektif Altruizm Merkezinin eski yönetici direktörü Wiblin, “Maduro’nun devrilmesi” senaryosunu, bunun nasıl olacağına dair bir açıklama yapmadan ortaya attı. Lutter, Yenilikçi Yönetişim Araştırmaları Merkezinin, bu “iktidarın devri”nin gerçekleşeceği “varsayımı”na dayanan bir beyaz kitap taslağı hazırladığını açıkladı.
Lutter, bu rejim değişikliğini, ideolojisinin kök salması için gerekli bir ön koşul olarak ifade etti. Maduro sonrası hükümetin, muhtemelen çaresizlik içinde hareket ederek, “başka türlü kabul etmeyecekleri fikirleri kabul etmeye istekli” olacağını, özellikle de özerk şehirler için topraklarını devredeceğini savundu.
Tartışma, Venezuela krizinin insani maliyetini göz ardı etti ve Lutter, üç milyon mültecinin yerinden edilmesini bir trajedi olarak değil, bu deneysel bölgeleri nüfuslandırmak için lojistik bir “fırsat” olarak farklı bir biçimde yeniden ifade etti. Lutter ve Wiblin için, bir devletin şiddetli bir şekilde parçalanması, sadece “Maduro’nun iktidarda kalması” ve böylece charter şehir planının işe yaramaz hale gelmesi gibi tek bir olumsuz riskle birlikte, yararlanılması gereken bir “dönüm noktası”ydı.
Vance Bağlantısı
Lutter, Frontier Foundation’ın “Ekibimiz” bölümünde, grubun kurulmasına yardımcı olduğu bildirilen Josh Abbotoy ile birlikte “Özgürlük şehirleri” için kampanya yürüten Frontier Foundation’ın “Ekibimiz” bölümünde listeleniyor. Abbotoy, Trump’ın Başkan Yardımcısı JD Vance ile bağlantılı New Founding adlı bir risk sermayesi şirketinin yönetici ortağı.
2023 yılında, The Guardian tarafından tespit edilen fotoğraflar ve sosyal medya paylaşımları, New Founding ekibinin JD Vance ile poz verdiğini gösterdi. Vance’in Beyaz Saray’daki Medya İşleri Direktörü Parker Magid, daha önce New Founding ile yakın ilişkili aşırı sağcı bir siyasi danışmanlık şirketi olan Beck & Stone’da çalışıyordu. Şirket, “milli muhafazakâr” değerlerle uyumlu “hayati öneme sahip yeni Amerikan Sağı”nı destekleyen girişimlere adanmış. Bu girişimler arasında, Hıristiyan milliyetçiler için özerk topluluklar kurmak amacıyla ABD’de gayrimenkul projeleri de bulunuyor. Trump yanlısı bağışçı ve Silikon Vadisi milyarderi Marc Andreessen, Abbotoy’un Vance ile bağlantılı girişimine sınırlı ortak olarak altı haneli bir meblağ yatırmış.
Lutter’ın Venezuela ile ilgili fikirlerini içeren podcast’i 80.000 Hours’un bağışçı listesinin analizi, 2018 yılına kadar bu kuruluşun Facebook’un kurucu ortağı Dustin Moskovitz’in “eski muhafızları” tarafından desteklendiğini ve aynı zamanda, sonunda Trump’ın Beyaz Saray’ıyla aynı çizgide yer alacak yeni nesil güç simsarları tarafından finanse edildiğini ortaya koyuyor. Bu simsarlar arasında Cumhuriyetçi bağışçı Sam Bankman-Fried (FTX’in kurucusu, 2023’te dolandırıcılık suçundan mahkum edildi ve vaat edilen milyarlarca dolarlık fonu yok etti ve etkili altruizm hareketinin itibarını lekeledi), kripto para kurucusu Ben Delo (para aklama düzenlemelerini ihlal ettiği için mahkum edildi, fakat geçen yıl Trump tarafından affedildi) ve Trump’ın 500 milyar dolarlık Stargate AI altyapı projesini yöneten OpenAI kurucusu Sam Altman.
80.000 Hours’un en büyük finansörü ve Demokrat bağışçısı olan Moskovitz, makine öğrenimi girişimi Vicarious’un (daha sonra Google’ın sahibi Alphabet Inc tarafından satın alındı) yanında, Trump yanlısı Silikon Vadisi milyarderleri Peter Thiel, Joe Lonsdale, Mark Zuckerberg ve Jeff Bezos ile birlikte önemli bir erken yatırımcıydı.
ABD’nin işgalinden iki gün sonra, Lutter X’te, ABD hükümetinin Florida veya Teksas’tan bir yasal çerçeve ithal ederek ve finansmanı ABD hükümeti tarafından garanti altına alınarak Venezuela’da bir charter city kurmayı önerdi.
Görüşünü platformda, “Venezuela’nın başka bir Irak olması gerekmiyor,” diye dile getiriyordu, “Bir Özgürlük Şehri’ne ihtiyacı var… Gerçekten işleyen bir şehirle başlayın. Özgürlük Şehri = yeni topraklar, yeni kurallar, gerçek mülkiyet hakları, gerçek hukukun üstünlüğü – ABD ile ortaklaşa inşa edilmiş.”
Peter Thiel şu ünlü sözleri söylemişti: ”Artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmıyorum.“ Venezuela’nın potansiyel yeniden inşası, bu “Çıkış” felsefesinin uygulanmasıdır – elitler için yüksek teknolojili, güçlendirilmiş bölgeler oluştururken, çevredeki nüfus başarısız bir devletin entropisini yönetmekle baş başa bırakılmaktadır.
Yorum için Mark Lutter ile temas kuruldu. Trump’ın ikinci dönem seçim zaferinden kısa bir süre sonra Lutter ile birlikte ABD’de “özgürlük şehirlerini” tanıtan bir makale yazan Frontier Foundation’dan Nick Allen, Lutter ve Abbotoy’un Frontier Foundation ekibinin bir parçası olduğunu kesin bir dille yalanladı: “Bu bölümde ‘Frontier Foundation tarafından düzenlenen bir veya daha fazla çalışma grubu tartışmasına katılan’ kişiler listelenmiştir. 501c4’ün yöneticileri dışında bir yönetim ekibi yoktur ve bu yöneticiler ben ve Tyler [Hudson-Crimi]. Başka kimse yoktur ve hiç olmamıştır. Ve hayır, kurucu ortak yoktur, tek kurucu benim.” Ayrıca Josh Abbotoy’un kuruluşun kurulmasında herhangi bir rol oynadığını da reddetti.
Frontier Foundation’ın web sitesinde, “Ekibimiz” adlı bölümde hem Lutter hem de Abbotoy’un adı geçiyor. Bu bölümde şöyle deniyor: “Ekibimiz, Amerika’nın teknolojik liderliğini ve endüstriyel rekabet gücünü güvence altına alacak yeni nesil şehirler kurma vizyonunu paylaşan, seçkin alan uzmanları, başarılı politika mimarları, endüstri liderleri ve kentsel gelişim öncülerini bir araya getiriyor.”
Abbotoy’a ulaşıldı ama yorum alınamadı.
Peter Thiel’in yatırım şirketi, Nijerya’da “şehir devleti” kuruyor
Erik Prince
Bu müdahale, Blackwater (şimdiki adı Academi) şirketinin kurucusu ve savaşın özelleştirilmesinin uzun süredir savunucusu olan Erik Prince’in fikirlerini de yansıtıyor.
2024’ten bu yana Prince, Maduro’ya karşı çıkmak için 1 milyon dolar topladığını iddia ettiği “Ya Casi Venezuela” (“Neredeyse Venezuela”) adlı bir kitle fonlama kampanyasının öncülüğünü yapıyor, fakat gözlemciler bunu, Maduro’nun hükümetini istikrarsızlaştırmak için ABD’nin uzun süredir sürdürdüğü çabaların bir parçası olarak yorumluyor.
Erik Prince, JD Vance ile bağlantılı ve Mark Andreessen tarafından finanse edilen Josh Abbotoy’un New Founding girişim ağıyla da bağlantılı görünüyor. 2023 ve 2024’te bu ağın podcast’inde iki kez yer aldı.
2025 yılı boyunca Prince, Pentagon’da defalarca görülerek ikinci Trump yönetimi nezdinde kendini gitgide sevdirdi. Şu anda İç Güvenlik Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyindeki üst düzey yetkililerle grup sohbetlerine katıldığı bildiriliyor.
Prince kısa süre önce Trump yönetimine 2USV olarak bilinen 25 milyar dolarlık bir plan sunmuştu. Teklif, göçmenlerin sınır dışı edilmesini özelleştirmeyi ve onları Latin Amerika’da “egemenlik kiralamaları” ile yönetmeyi öngörüyordu; esasen zayıf devletlerden toprak kiralayarak tutukluları ABD’nin yasal yargı yetkisi dışında barındırmak.
Erik Prince, 2019 yılında Maduro’nun 2026 işgalinden sonra Trump tarafından vekaleten başkan olarak atanan başkan yardımcısı Delcy Rodríguez ile gizlice görüşmüştü. 2025’in başlarında, Prince’in Trump kampına geri döndüğü sıralarda, Rodriguez ve kardeşi Jorge (Ulusal Meclis Başkanı), Miami Herald’ın bir araştırmasına göre, “kendilerini Washington’a, Nicolas Maduro rejimine ‘daha kabul edilebilir’ bir alternatif olarak sunmak amacıyla” Trump yönetimi ile gizli görüşmeler yapıyordu.
Demokrasinin yeniden tesis edilmesi gündemde değildi. Bunun yerine, “Maduro’suz Maduroizm” fikri, “yönetim mekanizmasını bozmadan siyasi istikrarı koruyarak Venezuela’da barışçıl bir geçişe olanak sağlayabilirdi.”
ABD İmparatorluğunun Aşırı Genişlemesi
Paralel toplumlar ve egemen “özgürlük şehirleri” için “Ağ Devleti” projesi, bu gelişmelerden önemli bir destek alıyor. Bu tür deneyler için belirlenen uluslararası bölgeler, sürekli olarak ABD’nin ilhak, ele geçirme veya askeri müdahale hedefleri oluyor.
Amerika’nın Venezuela’ya yönelik saldırılarının ardından Donald Trump, Kolombiya, Meksika, Grönland, İran ve Küba’yı derhal tehdit etti.
İran dışında, bu ülkeler 1930’ların Teknokrasi hareketinin savunduğu yayılmacı “Amerika Teknokrasisi” planına doğrudan uymaktadır. Byline Times’ın geçen yıl Mart ayında bildirdiği gibi, demokrasiyi otoriter bir mühendis elitiyle değiştirmeyi amaçlayan bu “teknofaşist” ideoloji, ABD’nin Kanada, Grönland, Karayipler ve Venezuela gibi Güney Amerika’nın bazı bölgelerini de içeren geniş bir toprak parçasını ele geçirmesini öngörüyordu.
Elon Musk’ın anne tarafından dedesi Joshua Haldeman, Technocracy Incorporated’ın önde gelen liderlerinden biriydi (bu gerçek, Haldeman’ın sempatilerini anlatan Musk’ın babası Errol tarafından da doğrulandı). Trump’ın bu belirli bölgelere yönelik düşmanlığı, modern Trump-Musk ittifakı aracılığıyla düzenlenmiş, kıtasal bir süper devlet için onlarca yıllık bu planın yeniden canlanmasını yansıtıyor gibi görünüyor.
Trump’ın ikinci dönem kampanyasının en büyük bağışçısı olduktan sonra onunla sorunlu bir ilişki yaşayan Musk, ABD’nin Venezuela’ya düzenlediği saldırıları övdü, saldırıların ertesi gecesi Beyaz Saray’da hem Amerikan başkanı hem de First Lady ile akşam yemeği yedi ve Starlink aracılığıyla Venezuelalı vatandaşlara ücretsiz internet sunacağını iddia etti (ama Starlink bu ülkede aslında mevcut değil).
Fantastik Trilyon Dolarlık Değerlemeler
Zafer dolu retoriğin altında, yeni işgalcilerin görmezden gelmeye çalıştıkları zorlu bir fiziksel gerçeklik yatıyor. Ele geçirdikleri ganimet –Venezuela’nın 303 milyar varil petrolü– iddia ettikleri gibi Amerikan enerji güvenliğinin can damarı değil. Venezuela’nın rezervleri bir hazine sandığı olmaktan uzak, milyarlarca sermayeyi tüketecek ve beklenen getirinin sadece bir kısmını sağlayacak termodinamik bir kara delik.
Dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olan Venezuela, Trump yönetimi tarafından, küresel fiyatlandırma dinamiklerini tamamen değiştirecek kadar büyük, Forbes’a göre mevcut fiyatlarla 18 trilyon dolar değerinde ve potansiyel olarak 45 trilyon dolara kadar çıkabilecek potansiyel bir rezerv üssü olarak görülüyor. Bu göz kamaştırıcı rakamlar, ABD borsasında ve belki de dünyada en büyük yedi şirketin (Apple, Microsoft, Alphabet, Amazon, Nvidia, Meta Platforms ve Tesla) mevcut toplam piyasa değerine rakip oluyor. Bu şirketlerin toplam hisse senedi değeri, piyasa koşullarına bağlı olarak yaklaşık 18 ila 20 trilyon dolar arasında.
Buna rağmen Venezuela petrolünün bu değeri, gerçekte gerçeklikten ziyade finansal spekülasyondan kaynaklanan bir fantezi.
Bir enerji kaynağının uygulanabilirliği, sadece rezervin hacmiyle değil, bunu yapmak için gereken maliyetle karşılaştırıldığında gerçekte ne kadar çıkarabileceğinizle de belirlenir. Bu ilişki, Enerji Yatırım Getirisi (EROI) kavramında ifade edilir: topluma sağlanan enerjinin, onu çıkarmak için tüketilen enerjiye oranı. 20. yüzyılın başlarında, geleneksel petrol 100:1’lik bir EROI sunuyordu. Bugün, Royal Society tarafından yayınlanan araştırmaya göre, fosil yakıtların küresel ortalaması 15:1’in altına düştü. Venezuela’nın rezervleri, çoğunlukla Orinoco Kuşağında bulunuyor ve bu verimlilik eğrisinin en altında yer alıyor.
Petrol endüstrisinde API yoğunluğu, bir sıvının suya kıyasla ne kadar “ağır” veya “hafif” olduğunu belirlemek için kullanılan özel bir ölçek. Saf suya 10 derece değer atanırken, çoğu ticarete konu olan petrol türleri daha hafif ve suyun üzerinde yüzer. Fakat Venezuela’nın devasa Orinoco Kuşağında bulunan “petrol”ün çoğu, API yoğunluğu 8 ila 10 derece arasında olan “ekstra ağır” kategorisine girer. Bu, petrolün aslında sudan daha yoğun olduğu ve kalın, katran benzeri bir kıvama sahip olduğu anlamına gelir.
Stanford Üniversitesinin araştırmasına göre, yüzey sıcaklığında neredeyse katı bir çamur. Akışkan değil. Onu çıkarmak için şirketler, rezervuarı ısıtmak için büyük miktarlarda doğal gaz veya buhar enjekte etmek ya da çamuru nafta gibi ithal hafif hidrokarbonlarla seyreltmek zorunda.
Bu süreç bir tür “termodinamik vergi” getirir. Araştırmalar, ekstra ağır ham petrolün EROI’sinin maden ağzında genellikle 6:1 olduğunu ve rafine edildiğinde 3:1’e yakın bir seviyeye düşebileceğini gösteriyor. Bu, öncü sistem ekolojisti Profesör Charles Hall’un “Net Enerji Uçurumu” olarak adlandırdığı seviyenin oldukça altında. Araştırmalar, modern endüstriyel medeniyetin sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerini sürdürmek için en az 12:1 EROI’ye ihtiyaç duyduğunu hesaplıyor.
Altı yıl önce, Venezuela’nın ekstra ağır petrolünün kendi kendini tüketen iktisadi dinamiklerinin, onu giderek daha fazla para ve enerji yutan bir ülke haline getirdiğini uyarmıştım. Devletin kötü yönetimi ve yolsuzluk bu dinamikleri daha da kötüleştirdi. 2010’larda petrol fiyatlarının üç haneli rakamlara ulaştığı dönemlerde bile, Venezuela’nın petrol üretimi 2008’de günlük yaklaşık 3,5 milyon varilden 2021’de günlük yaklaşık 500.000 varile düşerek %80’in üzerinde bir düşüş kaydetti.
Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım
Bu arada, ABD’nin yaptırımları, Venezuela’nın devlet petrol şirketi PDVSA’nın bu çamuru taşımak için ihtiyaç duyduğu seyrelticileri alamamasına neden olarak durumu daha da kötüleştirdi.
ABD’nin “yeniden yapılandırma” planı, bu döngüyü yeniden başlatmak için seyrelticileri Venezuela’ya geri göndermekten ibaret. Ama bu, termodinamik açıdan mantıksız. ABD, düşük kaliteli, yüksek entropili bir kaynağı güvence altına almak için yüksek kaliteli askeri ve endüstriyel enerji harcıyor.
Rystad Energy, Venezuela’yı günde 3 milyon varil seviyesine geri döndürmek için 15 yıl boyunca 183 milyar dolar yatırım yapılması gerektiğini tahmin ediyor. Düşük EROI seviyeleri göz önüne alındığında, bu rakam Venezuela’nın “enerji bataklığı”nı muhtemelen hafife alıyor. Bu rakam, doğal düşüşle mücadele etmek ve mevcut üretimi sabit tutmak için gereken 53 milyar dolarlık “hareketsiz” maliyeti de içeriyor. Bu, önerilen yatırımın neredeyse üçte birinin, tek bir varil bile yeni büyüme yaratmadan bakım masraflarına gideceği anlamına gelir.
Ekstra ağır ham petrolün termodinamik verimsizliği, altyapının tamamen çökmesi ve vasıflı işgücünün “beyin göçü” dikkate alındığında, gerçek fatura muhtemelen çok daha yüksek ve fiili üretim kazançları çok daha düşük olacak.
Her iki durumda da, Venezuela’yı canlandırmak için, yepyeni bir Chevron veya BP benzeri bir şirket kurmanız, bu şirketin bütçesinin %100’ünü önümüzdeki 15 yıl boyunca dünyanın en düşmanca ortamlarından birine ayırmasını sağlamanız ve ardından kalitesiz bir ürünü zararına satmaya devam etmeniz gerekecek.
“Mad Max” Yarımküre
Karmaşık sistemler biliminin dilinde, ABD imparatorluğu uyum döngüsünün “Serbest Bırakma” (veya Omega) aşamasına girmiştir – bu aşama, bağlı kaynakların serbest bırakılması ve katı yapıların kaotik bir şekilde çözülmesi ile karakterize edilir.
Dünyaca ünlü ekonomist Wim Naudé, imparatorluğun çöküşünden önce gelen “çürümenin” temel kaynakları olarak “Askeri-Endüstriyel Aşırılık” ve “Teknolojik Muhafazakârlık”ı belirliyor. ABD, maliyetli bir askeri macera yoluyla 20. yüzyıl fosil yakıt altyapısını ikiye katlayarak kendi iflasını hızlandırıyor. Kendi kaya gazı kaynakları alacakaranlık dönemine girerken, Amerika, en karanlık saatlerine çoktan girmiş olan devasa bir fosil yakıt deposunun kontrolünü ele geçirdi.
On yıl önce, yıllar önce Sovyetler Birliği’nin çöküşünü doğru bir şekilde öngören, merhum fütürist ve barış çalışmalarının babası Profesör Johan Galtung ile röportaj yaptım. Galtung, Trump’ın ilk seçim zaferinden bir ay sonra bana, Amerika’nın SSCB’nin dağılmasına yol açan aynı kalıpları izlediğini söyledi. İktisadi hegemonyası zayıfladıkça, Amerika’nın yaşam standardını korumak için “gerici faşizm”e, yani güç ve istisnacılığın kültüne yöneleceği konusunda uyarıda bulundu.
Bu baskını meşrulaştırmak için kullanılan “Batı Yarımkürede” Amerikan hakimiyetine ilişkin “Donroe doktrini”, bu düşüşün jeopolitik ifadesi.
Bu arada, bu müdahaleyi destekleyen teknoloji oligarkları, Kaliforniya gibi eyaletlerin kamu hizmetlerini finanse edecek milyarder vergilerini değerlendirirken, Amerikan yargı yetkisinden çıkmayı tartışmaya başladılar bile. Ağ Devleti projesi, özünde, inovasyon diline bürünmüş elit sermaye kaçışının bir mekanizması.
Amerikan gücünün yasadışı kullanımı, enerji açlığı çeken nüfuslarla çevrili, şirket savaş ağaları tarafından yönetilen, yüksek teknolojili, egemen “Özgürlük Şehirleri”nden oluşan parçalanmış bir manzara yaratmak için mükemmel bir platform sunuyor.
Fakat Nicolás Maduro’nun yakalanmasıyla Ağ Devleti’nin bu ilk denemesi, Pirus zaferi olma riski taşıyor.
Bir serap üzerine kurulu olan ABD’nin eylemleri, yeniden inşa etmeyi göze alamayacağı bir ülkede, çıkarmayı göze alamayacağı bir enerji kaynağının kontrolünü ele geçirmiştir.
ABD’nin bu paradoksun sonuçlarıyla yüzleşmesi sadece bir zaman meselesi.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını
Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.
Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.
Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.
“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”
Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.
Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.
Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.
Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.
Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.
Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.
Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.
Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.
Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.
“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”
Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.
Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.
Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.
Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.
Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.
“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”
Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.
Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.
Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.
Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.
The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.
“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”
Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.
Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.
Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.
Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.
Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.
Dünya Basını
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026
2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.
Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.
Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.
Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.
Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.
Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.
Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.
Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”
Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.
Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.
Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.
Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.
Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.
Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”
Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.
Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor











