Dünya Basını
Venezuela’daki Silikon Vadisi komplosu

Çevirmenin notu: ABD Başkanı Donald Trump’ın etrafında öbekleşen Silikon Vadisi’nin “liberteryen” kaçış ideolojisi sahini figürleri, egemenliği parçalanmış “şehir devletleri” projeleri için gözlerine Venezuela’yı epey önceden kestirmişler. Kötü şöhretli Palantir’in kurucusu Peter Thiel’in yatırım yaptığı “charter city” veya “Ağ Devleti” projelerinin sahipleri, daha 2019 yılında, Nicolas Maduro’nun devrildiği senaryolar üzerinde çalışmaya başlamışlar. Yaptırımlar karşısında Venezuela’dan dışarıya göçü “fırsat” olarak gören bu hareket, Maduro sonrası bir Venezuela’nın kolunun kanadının kırılmasını olumlu görerek ülkede kendi kendine yeten, yapay zeka ve blok zincir altyapısı ile donatılmış özerk bölgeler kurmaya hazırlanıyor. Başkan Yardımcısı JD Vance ve Irak işgalinden tanıdığımız Blackwater’ın kurucusu Erik Prince ile olan bağlantılar da dikkat çekici. Yazarın Venezuela’nın fiili lideri Delcy Rodriguez hakkında yazdıklarına (örneğin Rodriguez’i Trump’ın “atadığı” yönündeki iddia) ise ihtiyatla yaklaşılmalı.
Venezuela’yı ilhak etme planının ardındaki Silikon Vadisi komplosu
Nafeez Ahmed
Byline Times
7 Ocak 2026
3 Ocak günü, Venezuela saatiyle sabah saat ikide, Caracas’ta elektrikler kesildi. Birkaç saat içinde, Batı Yarımküre’nin jeopolitik yapısı şiddetli bir şekilde yeniden düzenlendi.
Siber kaynaklı bir elektrik kesintisinin örtüsü altında, Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun yargısız olarak yakalanması ve ülkeden çıkarılmasıyla sonuçlanan, çok büyük çaplı, çok alanlı bir askeri müdahale olan Absolute Resolve Operasyonunu başlattı.
Beyaz Saray bunu, “narko-terörist” rejime karşı kararlı bir kanunu uygulama eylemi olarak nitelendirdi. Başkan Donald Trump, Maduro’nun New York’ta hapse atılmasıyla artık ABD’nin Venezuela’dan “sorumlu” olduğunu açıkladı.
Ne var ki, baskının arkasındaki aktörler ve finansal çıkarlar çok daha rahatsız edici bir gerçeği ortaya koyuyor. Bu hamle, 2017’den beri Rusya’nın Trump’ı, Rusya’nın Ukrayna’yı kontrol etmesine izin vermesi karşılığında Venezuela’yı ilhak etmeyi düşünmeye teşvik etme çabalarıyla uyumlu olmakla kalmıyor, Byline Times tarafından ortaya çıkarılan başka kanıtlar da bunu, egemen bir ulusu Silikon Vadisi’nin en radikal deneyi olan “Ağ Devleti” için bir laboratuvara dönüştürme planlarıyla ilişkilendiriyor.
“Ağ Devleti” Laboratuvarı
ABD fosil yakıt endüstrisi, Donald Trump ve ABD Kongresini etkilemek için son seçim döngüsü boyunca yaklaşık 445 milyon dolar harcadı ve Trump’ın göreve başlama törenlerine 19 milyon dolar bağışladı.
Oysa son on yıldır ABD ekonomisini canlandıran Amerikan kaya gazı patlaması, kaçınılmaz olarak yavaşlıyor. Sektörün içinden kişiler ve hatta geleneksel tahminler bile, ABD’nin kaya petrolü ve gazı üretiminin bu on yıl içinde zirveye ulaşacağını ve ardından uzun bir duraklama dönemine girerek, ABD’nin refahının geleneksel temellerini giderek aşındıracak bir düşüşe geçeceğini kabul ediyor.
Venezuela petrolünü ele geçirmek, en azından kağıt üzerinde, yaklaşan enerji krizini telafi ediyor; toplam fosil yakıt kaynaklarını genişletiyor, petrol stok fiyatlarını artırıyor ve küresel piyasalara ABD’nin büyük petrol şirketlerinin burada kalıcı olduğunu gösteriyor.
Ne var ki, Peter Thiel, Balaji Srinivasan ve Marc Andreessen gibi Trump yanlısı Silikon Vadisi figürleri için Venezuela’nın ilhakı farklı bir tür iş fırsatı temsil ediyor.
Onlar, Srinivasan’ın “Ağ Devleti” olarak adlandırdığı, mevcut ulusları özel, piyasa tarafından yönetilen enklavlara veya “startup toplumlarına” bölmek isteyen bir hareketin savunucuları. Yaptırımlarla parçalanmış ve şimdi de askeri güçle başı kesilmiş Venezuela, nihai tabula rasa olma potansiyeli sunuyor.
Bu müdahalenin entelektüel planı yıllar önce başladı.
Charter Cities Institute’un kurucusu Mark Lutter, 2018 yılında Thiel destekli Emergent Ventures’tan “charter şehirler ve yeni bir charter şehir yaratma girişimi” için fon aldı. Lutter, daha önce “iktidarın devri” öncülüne dayanan Venezuela hakkında bir beyaz kitap yazmayı tartışmıştı. Bu kitap hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmadı.
2019’da yapılan bir sohbette Mark Lutter ve 80.000 Hours podcast sunucusu Robert Wiblin, Venezuela hükümetinin zorla devrilmesinden nasıl yararlanılabileceğini tartıştılar. ABD’nin rejimi devirmesinden yedi yıl önce konuşan ikili, ülkenin egemenliğinin iktisadi deneyler için sadece bir engel olduğunu söylediler. Silikon Vadisi’nin önemli bir kesiminin felsefi motoru olan Efektif Altruizm Merkezinin eski yönetici direktörü Wiblin, “Maduro’nun devrilmesi” senaryosunu, bunun nasıl olacağına dair bir açıklama yapmadan ortaya attı. Lutter, Yenilikçi Yönetişim Araştırmaları Merkezinin, bu “iktidarın devri”nin gerçekleşeceği “varsayımı”na dayanan bir beyaz kitap taslağı hazırladığını açıkladı.
Lutter, bu rejim değişikliğini, ideolojisinin kök salması için gerekli bir ön koşul olarak ifade etti. Maduro sonrası hükümetin, muhtemelen çaresizlik içinde hareket ederek, “başka türlü kabul etmeyecekleri fikirleri kabul etmeye istekli” olacağını, özellikle de özerk şehirler için topraklarını devredeceğini savundu.
Tartışma, Venezuela krizinin insani maliyetini göz ardı etti ve Lutter, üç milyon mültecinin yerinden edilmesini bir trajedi olarak değil, bu deneysel bölgeleri nüfuslandırmak için lojistik bir “fırsat” olarak farklı bir biçimde yeniden ifade etti. Lutter ve Wiblin için, bir devletin şiddetli bir şekilde parçalanması, sadece “Maduro’nun iktidarda kalması” ve böylece charter şehir planının işe yaramaz hale gelmesi gibi tek bir olumsuz riskle birlikte, yararlanılması gereken bir “dönüm noktası”ydı.
Vance Bağlantısı
Lutter, Frontier Foundation’ın “Ekibimiz” bölümünde, grubun kurulmasına yardımcı olduğu bildirilen Josh Abbotoy ile birlikte “Özgürlük şehirleri” için kampanya yürüten Frontier Foundation’ın “Ekibimiz” bölümünde listeleniyor. Abbotoy, Trump’ın Başkan Yardımcısı JD Vance ile bağlantılı New Founding adlı bir risk sermayesi şirketinin yönetici ortağı.
2023 yılında, The Guardian tarafından tespit edilen fotoğraflar ve sosyal medya paylaşımları, New Founding ekibinin JD Vance ile poz verdiğini gösterdi. Vance’in Beyaz Saray’daki Medya İşleri Direktörü Parker Magid, daha önce New Founding ile yakın ilişkili aşırı sağcı bir siyasi danışmanlık şirketi olan Beck & Stone’da çalışıyordu. Şirket, “milli muhafazakâr” değerlerle uyumlu “hayati öneme sahip yeni Amerikan Sağı”nı destekleyen girişimlere adanmış. Bu girişimler arasında, Hıristiyan milliyetçiler için özerk topluluklar kurmak amacıyla ABD’de gayrimenkul projeleri de bulunuyor. Trump yanlısı bağışçı ve Silikon Vadisi milyarderi Marc Andreessen, Abbotoy’un Vance ile bağlantılı girişimine sınırlı ortak olarak altı haneli bir meblağ yatırmış.
Lutter’ın Venezuela ile ilgili fikirlerini içeren podcast’i 80.000 Hours’un bağışçı listesinin analizi, 2018 yılına kadar bu kuruluşun Facebook’un kurucu ortağı Dustin Moskovitz’in “eski muhafızları” tarafından desteklendiğini ve aynı zamanda, sonunda Trump’ın Beyaz Saray’ıyla aynı çizgide yer alacak yeni nesil güç simsarları tarafından finanse edildiğini ortaya koyuyor. Bu simsarlar arasında Cumhuriyetçi bağışçı Sam Bankman-Fried (FTX’in kurucusu, 2023’te dolandırıcılık suçundan mahkum edildi ve vaat edilen milyarlarca dolarlık fonu yok etti ve etkili altruizm hareketinin itibarını lekeledi), kripto para kurucusu Ben Delo (para aklama düzenlemelerini ihlal ettiği için mahkum edildi, fakat geçen yıl Trump tarafından affedildi) ve Trump’ın 500 milyar dolarlık Stargate AI altyapı projesini yöneten OpenAI kurucusu Sam Altman.
80.000 Hours’un en büyük finansörü ve Demokrat bağışçısı olan Moskovitz, makine öğrenimi girişimi Vicarious’un (daha sonra Google’ın sahibi Alphabet Inc tarafından satın alındı) yanında, Trump yanlısı Silikon Vadisi milyarderleri Peter Thiel, Joe Lonsdale, Mark Zuckerberg ve Jeff Bezos ile birlikte önemli bir erken yatırımcıydı.
ABD’nin işgalinden iki gün sonra, Lutter X’te, ABD hükümetinin Florida veya Teksas’tan bir yasal çerçeve ithal ederek ve finansmanı ABD hükümeti tarafından garanti altına alınarak Venezuela’da bir charter city kurmayı önerdi.
Görüşünü platformda, “Venezuela’nın başka bir Irak olması gerekmiyor,” diye dile getiriyordu, “Bir Özgürlük Şehri’ne ihtiyacı var… Gerçekten işleyen bir şehirle başlayın. Özgürlük Şehri = yeni topraklar, yeni kurallar, gerçek mülkiyet hakları, gerçek hukukun üstünlüğü – ABD ile ortaklaşa inşa edilmiş.”
Peter Thiel şu ünlü sözleri söylemişti: ”Artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmıyorum.“ Venezuela’nın potansiyel yeniden inşası, bu “Çıkış” felsefesinin uygulanmasıdır – elitler için yüksek teknolojili, güçlendirilmiş bölgeler oluştururken, çevredeki nüfus başarısız bir devletin entropisini yönetmekle baş başa bırakılmaktadır.
Yorum için Mark Lutter ile temas kuruldu. Trump’ın ikinci dönem seçim zaferinden kısa bir süre sonra Lutter ile birlikte ABD’de “özgürlük şehirlerini” tanıtan bir makale yazan Frontier Foundation’dan Nick Allen, Lutter ve Abbotoy’un Frontier Foundation ekibinin bir parçası olduğunu kesin bir dille yalanladı: “Bu bölümde ‘Frontier Foundation tarafından düzenlenen bir veya daha fazla çalışma grubu tartışmasına katılan’ kişiler listelenmiştir. 501c4’ün yöneticileri dışında bir yönetim ekibi yoktur ve bu yöneticiler ben ve Tyler [Hudson-Crimi]. Başka kimse yoktur ve hiç olmamıştır. Ve hayır, kurucu ortak yoktur, tek kurucu benim.” Ayrıca Josh Abbotoy’un kuruluşun kurulmasında herhangi bir rol oynadığını da reddetti.
Frontier Foundation’ın web sitesinde, “Ekibimiz” adlı bölümde hem Lutter hem de Abbotoy’un adı geçiyor. Bu bölümde şöyle deniyor: “Ekibimiz, Amerika’nın teknolojik liderliğini ve endüstriyel rekabet gücünü güvence altına alacak yeni nesil şehirler kurma vizyonunu paylaşan, seçkin alan uzmanları, başarılı politika mimarları, endüstri liderleri ve kentsel gelişim öncülerini bir araya getiriyor.”
Abbotoy’a ulaşıldı ama yorum alınamadı.
Peter Thiel’in yatırım şirketi, Nijerya’da “şehir devleti” kuruyor
Erik Prince
Bu müdahale, Blackwater (şimdiki adı Academi) şirketinin kurucusu ve savaşın özelleştirilmesinin uzun süredir savunucusu olan Erik Prince’in fikirlerini de yansıtıyor.
2024’ten bu yana Prince, Maduro’ya karşı çıkmak için 1 milyon dolar topladığını iddia ettiği “Ya Casi Venezuela” (“Neredeyse Venezuela”) adlı bir kitle fonlama kampanyasının öncülüğünü yapıyor, fakat gözlemciler bunu, Maduro’nun hükümetini istikrarsızlaştırmak için ABD’nin uzun süredir sürdürdüğü çabaların bir parçası olarak yorumluyor.
Erik Prince, JD Vance ile bağlantılı ve Mark Andreessen tarafından finanse edilen Josh Abbotoy’un New Founding girişim ağıyla da bağlantılı görünüyor. 2023 ve 2024’te bu ağın podcast’inde iki kez yer aldı.
2025 yılı boyunca Prince, Pentagon’da defalarca görülerek ikinci Trump yönetimi nezdinde kendini gitgide sevdirdi. Şu anda İç Güvenlik Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyindeki üst düzey yetkililerle grup sohbetlerine katıldığı bildiriliyor.
Prince kısa süre önce Trump yönetimine 2USV olarak bilinen 25 milyar dolarlık bir plan sunmuştu. Teklif, göçmenlerin sınır dışı edilmesini özelleştirmeyi ve onları Latin Amerika’da “egemenlik kiralamaları” ile yönetmeyi öngörüyordu; esasen zayıf devletlerden toprak kiralayarak tutukluları ABD’nin yasal yargı yetkisi dışında barındırmak.
Erik Prince, 2019 yılında Maduro’nun 2026 işgalinden sonra Trump tarafından vekaleten başkan olarak atanan başkan yardımcısı Delcy Rodríguez ile gizlice görüşmüştü. 2025’in başlarında, Prince’in Trump kampına geri döndüğü sıralarda, Rodriguez ve kardeşi Jorge (Ulusal Meclis Başkanı), Miami Herald’ın bir araştırmasına göre, “kendilerini Washington’a, Nicolas Maduro rejimine ‘daha kabul edilebilir’ bir alternatif olarak sunmak amacıyla” Trump yönetimi ile gizli görüşmeler yapıyordu.
Demokrasinin yeniden tesis edilmesi gündemde değildi. Bunun yerine, “Maduro’suz Maduroizm” fikri, “yönetim mekanizmasını bozmadan siyasi istikrarı koruyarak Venezuela’da barışçıl bir geçişe olanak sağlayabilirdi.”
ABD İmparatorluğunun Aşırı Genişlemesi
Paralel toplumlar ve egemen “özgürlük şehirleri” için “Ağ Devleti” projesi, bu gelişmelerden önemli bir destek alıyor. Bu tür deneyler için belirlenen uluslararası bölgeler, sürekli olarak ABD’nin ilhak, ele geçirme veya askeri müdahale hedefleri oluyor.
Amerika’nın Venezuela’ya yönelik saldırılarının ardından Donald Trump, Kolombiya, Meksika, Grönland, İran ve Küba’yı derhal tehdit etti.
İran dışında, bu ülkeler 1930’ların Teknokrasi hareketinin savunduğu yayılmacı “Amerika Teknokrasisi” planına doğrudan uymaktadır. Byline Times’ın geçen yıl Mart ayında bildirdiği gibi, demokrasiyi otoriter bir mühendis elitiyle değiştirmeyi amaçlayan bu “teknofaşist” ideoloji, ABD’nin Kanada, Grönland, Karayipler ve Venezuela gibi Güney Amerika’nın bazı bölgelerini de içeren geniş bir toprak parçasını ele geçirmesini öngörüyordu.
Elon Musk’ın anne tarafından dedesi Joshua Haldeman, Technocracy Incorporated’ın önde gelen liderlerinden biriydi (bu gerçek, Haldeman’ın sempatilerini anlatan Musk’ın babası Errol tarafından da doğrulandı). Trump’ın bu belirli bölgelere yönelik düşmanlığı, modern Trump-Musk ittifakı aracılığıyla düzenlenmiş, kıtasal bir süper devlet için onlarca yıllık bu planın yeniden canlanmasını yansıtıyor gibi görünüyor.
Trump’ın ikinci dönem kampanyasının en büyük bağışçısı olduktan sonra onunla sorunlu bir ilişki yaşayan Musk, ABD’nin Venezuela’ya düzenlediği saldırıları övdü, saldırıların ertesi gecesi Beyaz Saray’da hem Amerikan başkanı hem de First Lady ile akşam yemeği yedi ve Starlink aracılığıyla Venezuelalı vatandaşlara ücretsiz internet sunacağını iddia etti (ama Starlink bu ülkede aslında mevcut değil).
Fantastik Trilyon Dolarlık Değerlemeler
Zafer dolu retoriğin altında, yeni işgalcilerin görmezden gelmeye çalıştıkları zorlu bir fiziksel gerçeklik yatıyor. Ele geçirdikleri ganimet –Venezuela’nın 303 milyar varil petrolü– iddia ettikleri gibi Amerikan enerji güvenliğinin can damarı değil. Venezuela’nın rezervleri bir hazine sandığı olmaktan uzak, milyarlarca sermayeyi tüketecek ve beklenen getirinin sadece bir kısmını sağlayacak termodinamik bir kara delik.
Dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olan Venezuela, Trump yönetimi tarafından, küresel fiyatlandırma dinamiklerini tamamen değiştirecek kadar büyük, Forbes’a göre mevcut fiyatlarla 18 trilyon dolar değerinde ve potansiyel olarak 45 trilyon dolara kadar çıkabilecek potansiyel bir rezerv üssü olarak görülüyor. Bu göz kamaştırıcı rakamlar, ABD borsasında ve belki de dünyada en büyük yedi şirketin (Apple, Microsoft, Alphabet, Amazon, Nvidia, Meta Platforms ve Tesla) mevcut toplam piyasa değerine rakip oluyor. Bu şirketlerin toplam hisse senedi değeri, piyasa koşullarına bağlı olarak yaklaşık 18 ila 20 trilyon dolar arasında.
Buna rağmen Venezuela petrolünün bu değeri, gerçekte gerçeklikten ziyade finansal spekülasyondan kaynaklanan bir fantezi.
Bir enerji kaynağının uygulanabilirliği, sadece rezervin hacmiyle değil, bunu yapmak için gereken maliyetle karşılaştırıldığında gerçekte ne kadar çıkarabileceğinizle de belirlenir. Bu ilişki, Enerji Yatırım Getirisi (EROI) kavramında ifade edilir: topluma sağlanan enerjinin, onu çıkarmak için tüketilen enerjiye oranı. 20. yüzyılın başlarında, geleneksel petrol 100:1’lik bir EROI sunuyordu. Bugün, Royal Society tarafından yayınlanan araştırmaya göre, fosil yakıtların küresel ortalaması 15:1’in altına düştü. Venezuela’nın rezervleri, çoğunlukla Orinoco Kuşağında bulunuyor ve bu verimlilik eğrisinin en altında yer alıyor.
Petrol endüstrisinde API yoğunluğu, bir sıvının suya kıyasla ne kadar “ağır” veya “hafif” olduğunu belirlemek için kullanılan özel bir ölçek. Saf suya 10 derece değer atanırken, çoğu ticarete konu olan petrol türleri daha hafif ve suyun üzerinde yüzer. Fakat Venezuela’nın devasa Orinoco Kuşağında bulunan “petrol”ün çoğu, API yoğunluğu 8 ila 10 derece arasında olan “ekstra ağır” kategorisine girer. Bu, petrolün aslında sudan daha yoğun olduğu ve kalın, katran benzeri bir kıvama sahip olduğu anlamına gelir.
Stanford Üniversitesinin araştırmasına göre, yüzey sıcaklığında neredeyse katı bir çamur. Akışkan değil. Onu çıkarmak için şirketler, rezervuarı ısıtmak için büyük miktarlarda doğal gaz veya buhar enjekte etmek ya da çamuru nafta gibi ithal hafif hidrokarbonlarla seyreltmek zorunda.
Bu süreç bir tür “termodinamik vergi” getirir. Araştırmalar, ekstra ağır ham petrolün EROI’sinin maden ağzında genellikle 6:1 olduğunu ve rafine edildiğinde 3:1’e yakın bir seviyeye düşebileceğini gösteriyor. Bu, öncü sistem ekolojisti Profesör Charles Hall’un “Net Enerji Uçurumu” olarak adlandırdığı seviyenin oldukça altında. Araştırmalar, modern endüstriyel medeniyetin sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerini sürdürmek için en az 12:1 EROI’ye ihtiyaç duyduğunu hesaplıyor.
Altı yıl önce, Venezuela’nın ekstra ağır petrolünün kendi kendini tüketen iktisadi dinamiklerinin, onu giderek daha fazla para ve enerji yutan bir ülke haline getirdiğini uyarmıştım. Devletin kötü yönetimi ve yolsuzluk bu dinamikleri daha da kötüleştirdi. 2010’larda petrol fiyatlarının üç haneli rakamlara ulaştığı dönemlerde bile, Venezuela’nın petrol üretimi 2008’de günlük yaklaşık 3,5 milyon varilden 2021’de günlük yaklaşık 500.000 varile düşerek %80’in üzerinde bir düşüş kaydetti.
Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım
Bu arada, ABD’nin yaptırımları, Venezuela’nın devlet petrol şirketi PDVSA’nın bu çamuru taşımak için ihtiyaç duyduğu seyrelticileri alamamasına neden olarak durumu daha da kötüleştirdi.
ABD’nin “yeniden yapılandırma” planı, bu döngüyü yeniden başlatmak için seyrelticileri Venezuela’ya geri göndermekten ibaret. Ama bu, termodinamik açıdan mantıksız. ABD, düşük kaliteli, yüksek entropili bir kaynağı güvence altına almak için yüksek kaliteli askeri ve endüstriyel enerji harcıyor.
Rystad Energy, Venezuela’yı günde 3 milyon varil seviyesine geri döndürmek için 15 yıl boyunca 183 milyar dolar yatırım yapılması gerektiğini tahmin ediyor. Düşük EROI seviyeleri göz önüne alındığında, bu rakam Venezuela’nın “enerji bataklığı”nı muhtemelen hafife alıyor. Bu rakam, doğal düşüşle mücadele etmek ve mevcut üretimi sabit tutmak için gereken 53 milyar dolarlık “hareketsiz” maliyeti de içeriyor. Bu, önerilen yatırımın neredeyse üçte birinin, tek bir varil bile yeni büyüme yaratmadan bakım masraflarına gideceği anlamına gelir.
Ekstra ağır ham petrolün termodinamik verimsizliği, altyapının tamamen çökmesi ve vasıflı işgücünün “beyin göçü” dikkate alındığında, gerçek fatura muhtemelen çok daha yüksek ve fiili üretim kazançları çok daha düşük olacak.
Her iki durumda da, Venezuela’yı canlandırmak için, yepyeni bir Chevron veya BP benzeri bir şirket kurmanız, bu şirketin bütçesinin %100’ünü önümüzdeki 15 yıl boyunca dünyanın en düşmanca ortamlarından birine ayırmasını sağlamanız ve ardından kalitesiz bir ürünü zararına satmaya devam etmeniz gerekecek.
“Mad Max” Yarımküre
Karmaşık sistemler biliminin dilinde, ABD imparatorluğu uyum döngüsünün “Serbest Bırakma” (veya Omega) aşamasına girmiştir – bu aşama, bağlı kaynakların serbest bırakılması ve katı yapıların kaotik bir şekilde çözülmesi ile karakterize edilir.
Dünyaca ünlü ekonomist Wim Naudé, imparatorluğun çöküşünden önce gelen “çürümenin” temel kaynakları olarak “Askeri-Endüstriyel Aşırılık” ve “Teknolojik Muhafazakârlık”ı belirliyor. ABD, maliyetli bir askeri macera yoluyla 20. yüzyıl fosil yakıt altyapısını ikiye katlayarak kendi iflasını hızlandırıyor. Kendi kaya gazı kaynakları alacakaranlık dönemine girerken, Amerika, en karanlık saatlerine çoktan girmiş olan devasa bir fosil yakıt deposunun kontrolünü ele geçirdi.
On yıl önce, yıllar önce Sovyetler Birliği’nin çöküşünü doğru bir şekilde öngören, merhum fütürist ve barış çalışmalarının babası Profesör Johan Galtung ile röportaj yaptım. Galtung, Trump’ın ilk seçim zaferinden bir ay sonra bana, Amerika’nın SSCB’nin dağılmasına yol açan aynı kalıpları izlediğini söyledi. İktisadi hegemonyası zayıfladıkça, Amerika’nın yaşam standardını korumak için “gerici faşizm”e, yani güç ve istisnacılığın kültüne yöneleceği konusunda uyarıda bulundu.
Bu baskını meşrulaştırmak için kullanılan “Batı Yarımkürede” Amerikan hakimiyetine ilişkin “Donroe doktrini”, bu düşüşün jeopolitik ifadesi.
Bu arada, bu müdahaleyi destekleyen teknoloji oligarkları, Kaliforniya gibi eyaletlerin kamu hizmetlerini finanse edecek milyarder vergilerini değerlendirirken, Amerikan yargı yetkisinden çıkmayı tartışmaya başladılar bile. Ağ Devleti projesi, özünde, inovasyon diline bürünmüş elit sermaye kaçışının bir mekanizması.
Amerikan gücünün yasadışı kullanımı, enerji açlığı çeken nüfuslarla çevrili, şirket savaş ağaları tarafından yönetilen, yüksek teknolojili, egemen “Özgürlük Şehirleri”nden oluşan parçalanmış bir manzara yaratmak için mükemmel bir platform sunuyor.
Fakat Nicolás Maduro’nun yakalanmasıyla Ağ Devleti’nin bu ilk denemesi, Pirus zaferi olma riski taşıyor.
Bir serap üzerine kurulu olan ABD’nin eylemleri, yeniden inşa etmeyi göze alamayacağı bir ülkede, çıkarmayı göze alamayacağı bir enerji kaynağının kontrolünü ele geçirmiştir.
ABD’nin bu paradoksun sonuçlarıyla yüzleşmesi sadece bir zaman meselesi.
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Dünya Basını
Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.
Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.
Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.
Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.
Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.
“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”
Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.
Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”
Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.
Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”
“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”
Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.
Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.
Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.
“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”
Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.
Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.
ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.
Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”
“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”
Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.
Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.
“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”
Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.
Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”
Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.
“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”
Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.
İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”
Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.
“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”
Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.
Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”
Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.
“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”
İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.
Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.
Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.
Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.
“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”
Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.
Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.
“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”
ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.
İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”
Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.
“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”
Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.
Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.
Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”
Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.
Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi3 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası











