Dünya Basını
Venezuela’daki Silikon Vadisi komplosu

Çevirmenin notu: ABD Başkanı Donald Trump’ın etrafında öbekleşen Silikon Vadisi’nin “liberteryen” kaçış ideolojisi sahini figürleri, egemenliği parçalanmış “şehir devletleri” projeleri için gözlerine Venezuela’yı epey önceden kestirmişler. Kötü şöhretli Palantir’in kurucusu Peter Thiel’in yatırım yaptığı “charter city” veya “Ağ Devleti” projelerinin sahipleri, daha 2019 yılında, Nicolas Maduro’nun devrildiği senaryolar üzerinde çalışmaya başlamışlar. Yaptırımlar karşısında Venezuela’dan dışarıya göçü “fırsat” olarak gören bu hareket, Maduro sonrası bir Venezuela’nın kolunun kanadının kırılmasını olumlu görerek ülkede kendi kendine yeten, yapay zeka ve blok zincir altyapısı ile donatılmış özerk bölgeler kurmaya hazırlanıyor. Başkan Yardımcısı JD Vance ve Irak işgalinden tanıdığımız Blackwater’ın kurucusu Erik Prince ile olan bağlantılar da dikkat çekici. Yazarın Venezuela’nın fiili lideri Delcy Rodriguez hakkında yazdıklarına (örneğin Rodriguez’i Trump’ın “atadığı” yönündeki iddia) ise ihtiyatla yaklaşılmalı.
Venezuela’yı ilhak etme planının ardındaki Silikon Vadisi komplosu
Nafeez Ahmed
Byline Times
7 Ocak 2026
3 Ocak günü, Venezuela saatiyle sabah saat ikide, Caracas’ta elektrikler kesildi. Birkaç saat içinde, Batı Yarımküre’nin jeopolitik yapısı şiddetli bir şekilde yeniden düzenlendi.
Siber kaynaklı bir elektrik kesintisinin örtüsü altında, Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun yargısız olarak yakalanması ve ülkeden çıkarılmasıyla sonuçlanan, çok büyük çaplı, çok alanlı bir askeri müdahale olan Absolute Resolve Operasyonunu başlattı.
Beyaz Saray bunu, “narko-terörist” rejime karşı kararlı bir kanunu uygulama eylemi olarak nitelendirdi. Başkan Donald Trump, Maduro’nun New York’ta hapse atılmasıyla artık ABD’nin Venezuela’dan “sorumlu” olduğunu açıkladı.
Ne var ki, baskının arkasındaki aktörler ve finansal çıkarlar çok daha rahatsız edici bir gerçeği ortaya koyuyor. Bu hamle, 2017’den beri Rusya’nın Trump’ı, Rusya’nın Ukrayna’yı kontrol etmesine izin vermesi karşılığında Venezuela’yı ilhak etmeyi düşünmeye teşvik etme çabalarıyla uyumlu olmakla kalmıyor, Byline Times tarafından ortaya çıkarılan başka kanıtlar da bunu, egemen bir ulusu Silikon Vadisi’nin en radikal deneyi olan “Ağ Devleti” için bir laboratuvara dönüştürme planlarıyla ilişkilendiriyor.
“Ağ Devleti” Laboratuvarı
ABD fosil yakıt endüstrisi, Donald Trump ve ABD Kongresini etkilemek için son seçim döngüsü boyunca yaklaşık 445 milyon dolar harcadı ve Trump’ın göreve başlama törenlerine 19 milyon dolar bağışladı.
Oysa son on yıldır ABD ekonomisini canlandıran Amerikan kaya gazı patlaması, kaçınılmaz olarak yavaşlıyor. Sektörün içinden kişiler ve hatta geleneksel tahminler bile, ABD’nin kaya petrolü ve gazı üretiminin bu on yıl içinde zirveye ulaşacağını ve ardından uzun bir duraklama dönemine girerek, ABD’nin refahının geleneksel temellerini giderek aşındıracak bir düşüşe geçeceğini kabul ediyor.
Venezuela petrolünü ele geçirmek, en azından kağıt üzerinde, yaklaşan enerji krizini telafi ediyor; toplam fosil yakıt kaynaklarını genişletiyor, petrol stok fiyatlarını artırıyor ve küresel piyasalara ABD’nin büyük petrol şirketlerinin burada kalıcı olduğunu gösteriyor.
Ne var ki, Peter Thiel, Balaji Srinivasan ve Marc Andreessen gibi Trump yanlısı Silikon Vadisi figürleri için Venezuela’nın ilhakı farklı bir tür iş fırsatı temsil ediyor.
Onlar, Srinivasan’ın “Ağ Devleti” olarak adlandırdığı, mevcut ulusları özel, piyasa tarafından yönetilen enklavlara veya “startup toplumlarına” bölmek isteyen bir hareketin savunucuları. Yaptırımlarla parçalanmış ve şimdi de askeri güçle başı kesilmiş Venezuela, nihai tabula rasa olma potansiyeli sunuyor.
Bu müdahalenin entelektüel planı yıllar önce başladı.
Charter Cities Institute’un kurucusu Mark Lutter, 2018 yılında Thiel destekli Emergent Ventures’tan “charter şehirler ve yeni bir charter şehir yaratma girişimi” için fon aldı. Lutter, daha önce “iktidarın devri” öncülüne dayanan Venezuela hakkında bir beyaz kitap yazmayı tartışmıştı. Bu kitap hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmadı.
2019’da yapılan bir sohbette Mark Lutter ve 80.000 Hours podcast sunucusu Robert Wiblin, Venezuela hükümetinin zorla devrilmesinden nasıl yararlanılabileceğini tartıştılar. ABD’nin rejimi devirmesinden yedi yıl önce konuşan ikili, ülkenin egemenliğinin iktisadi deneyler için sadece bir engel olduğunu söylediler. Silikon Vadisi’nin önemli bir kesiminin felsefi motoru olan Efektif Altruizm Merkezinin eski yönetici direktörü Wiblin, “Maduro’nun devrilmesi” senaryosunu, bunun nasıl olacağına dair bir açıklama yapmadan ortaya attı. Lutter, Yenilikçi Yönetişim Araştırmaları Merkezinin, bu “iktidarın devri”nin gerçekleşeceği “varsayımı”na dayanan bir beyaz kitap taslağı hazırladığını açıkladı.
Lutter, bu rejim değişikliğini, ideolojisinin kök salması için gerekli bir ön koşul olarak ifade etti. Maduro sonrası hükümetin, muhtemelen çaresizlik içinde hareket ederek, “başka türlü kabul etmeyecekleri fikirleri kabul etmeye istekli” olacağını, özellikle de özerk şehirler için topraklarını devredeceğini savundu.
Tartışma, Venezuela krizinin insani maliyetini göz ardı etti ve Lutter, üç milyon mültecinin yerinden edilmesini bir trajedi olarak değil, bu deneysel bölgeleri nüfuslandırmak için lojistik bir “fırsat” olarak farklı bir biçimde yeniden ifade etti. Lutter ve Wiblin için, bir devletin şiddetli bir şekilde parçalanması, sadece “Maduro’nun iktidarda kalması” ve böylece charter şehir planının işe yaramaz hale gelmesi gibi tek bir olumsuz riskle birlikte, yararlanılması gereken bir “dönüm noktası”ydı.
Vance Bağlantısı
Lutter, Frontier Foundation’ın “Ekibimiz” bölümünde, grubun kurulmasına yardımcı olduğu bildirilen Josh Abbotoy ile birlikte “Özgürlük şehirleri” için kampanya yürüten Frontier Foundation’ın “Ekibimiz” bölümünde listeleniyor. Abbotoy, Trump’ın Başkan Yardımcısı JD Vance ile bağlantılı New Founding adlı bir risk sermayesi şirketinin yönetici ortağı.
2023 yılında, The Guardian tarafından tespit edilen fotoğraflar ve sosyal medya paylaşımları, New Founding ekibinin JD Vance ile poz verdiğini gösterdi. Vance’in Beyaz Saray’daki Medya İşleri Direktörü Parker Magid, daha önce New Founding ile yakın ilişkili aşırı sağcı bir siyasi danışmanlık şirketi olan Beck & Stone’da çalışıyordu. Şirket, “milli muhafazakâr” değerlerle uyumlu “hayati öneme sahip yeni Amerikan Sağı”nı destekleyen girişimlere adanmış. Bu girişimler arasında, Hıristiyan milliyetçiler için özerk topluluklar kurmak amacıyla ABD’de gayrimenkul projeleri de bulunuyor. Trump yanlısı bağışçı ve Silikon Vadisi milyarderi Marc Andreessen, Abbotoy’un Vance ile bağlantılı girişimine sınırlı ortak olarak altı haneli bir meblağ yatırmış.
Lutter’ın Venezuela ile ilgili fikirlerini içeren podcast’i 80.000 Hours’un bağışçı listesinin analizi, 2018 yılına kadar bu kuruluşun Facebook’un kurucu ortağı Dustin Moskovitz’in “eski muhafızları” tarafından desteklendiğini ve aynı zamanda, sonunda Trump’ın Beyaz Saray’ıyla aynı çizgide yer alacak yeni nesil güç simsarları tarafından finanse edildiğini ortaya koyuyor. Bu simsarlar arasında Cumhuriyetçi bağışçı Sam Bankman-Fried (FTX’in kurucusu, 2023’te dolandırıcılık suçundan mahkum edildi ve vaat edilen milyarlarca dolarlık fonu yok etti ve etkili altruizm hareketinin itibarını lekeledi), kripto para kurucusu Ben Delo (para aklama düzenlemelerini ihlal ettiği için mahkum edildi, fakat geçen yıl Trump tarafından affedildi) ve Trump’ın 500 milyar dolarlık Stargate AI altyapı projesini yöneten OpenAI kurucusu Sam Altman.
80.000 Hours’un en büyük finansörü ve Demokrat bağışçısı olan Moskovitz, makine öğrenimi girişimi Vicarious’un (daha sonra Google’ın sahibi Alphabet Inc tarafından satın alındı) yanında, Trump yanlısı Silikon Vadisi milyarderleri Peter Thiel, Joe Lonsdale, Mark Zuckerberg ve Jeff Bezos ile birlikte önemli bir erken yatırımcıydı.
ABD’nin işgalinden iki gün sonra, Lutter X’te, ABD hükümetinin Florida veya Teksas’tan bir yasal çerçeve ithal ederek ve finansmanı ABD hükümeti tarafından garanti altına alınarak Venezuela’da bir charter city kurmayı önerdi.
Görüşünü platformda, “Venezuela’nın başka bir Irak olması gerekmiyor,” diye dile getiriyordu, “Bir Özgürlük Şehri’ne ihtiyacı var… Gerçekten işleyen bir şehirle başlayın. Özgürlük Şehri = yeni topraklar, yeni kurallar, gerçek mülkiyet hakları, gerçek hukukun üstünlüğü – ABD ile ortaklaşa inşa edilmiş.”
Peter Thiel şu ünlü sözleri söylemişti: ”Artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmıyorum.“ Venezuela’nın potansiyel yeniden inşası, bu “Çıkış” felsefesinin uygulanmasıdır – elitler için yüksek teknolojili, güçlendirilmiş bölgeler oluştururken, çevredeki nüfus başarısız bir devletin entropisini yönetmekle baş başa bırakılmaktadır.
Yorum için Mark Lutter ile temas kuruldu. Trump’ın ikinci dönem seçim zaferinden kısa bir süre sonra Lutter ile birlikte ABD’de “özgürlük şehirlerini” tanıtan bir makale yazan Frontier Foundation’dan Nick Allen, Lutter ve Abbotoy’un Frontier Foundation ekibinin bir parçası olduğunu kesin bir dille yalanladı: “Bu bölümde ‘Frontier Foundation tarafından düzenlenen bir veya daha fazla çalışma grubu tartışmasına katılan’ kişiler listelenmiştir. 501c4’ün yöneticileri dışında bir yönetim ekibi yoktur ve bu yöneticiler ben ve Tyler [Hudson-Crimi]. Başka kimse yoktur ve hiç olmamıştır. Ve hayır, kurucu ortak yoktur, tek kurucu benim.” Ayrıca Josh Abbotoy’un kuruluşun kurulmasında herhangi bir rol oynadığını da reddetti.
Frontier Foundation’ın web sitesinde, “Ekibimiz” adlı bölümde hem Lutter hem de Abbotoy’un adı geçiyor. Bu bölümde şöyle deniyor: “Ekibimiz, Amerika’nın teknolojik liderliğini ve endüstriyel rekabet gücünü güvence altına alacak yeni nesil şehirler kurma vizyonunu paylaşan, seçkin alan uzmanları, başarılı politika mimarları, endüstri liderleri ve kentsel gelişim öncülerini bir araya getiriyor.”
Abbotoy’a ulaşıldı ama yorum alınamadı.
Peter Thiel’in yatırım şirketi, Nijerya’da “şehir devleti” kuruyor
Erik Prince
Bu müdahale, Blackwater (şimdiki adı Academi) şirketinin kurucusu ve savaşın özelleştirilmesinin uzun süredir savunucusu olan Erik Prince’in fikirlerini de yansıtıyor.
2024’ten bu yana Prince, Maduro’ya karşı çıkmak için 1 milyon dolar topladığını iddia ettiği “Ya Casi Venezuela” (“Neredeyse Venezuela”) adlı bir kitle fonlama kampanyasının öncülüğünü yapıyor, fakat gözlemciler bunu, Maduro’nun hükümetini istikrarsızlaştırmak için ABD’nin uzun süredir sürdürdüğü çabaların bir parçası olarak yorumluyor.
Erik Prince, JD Vance ile bağlantılı ve Mark Andreessen tarafından finanse edilen Josh Abbotoy’un New Founding girişim ağıyla da bağlantılı görünüyor. 2023 ve 2024’te bu ağın podcast’inde iki kez yer aldı.
2025 yılı boyunca Prince, Pentagon’da defalarca görülerek ikinci Trump yönetimi nezdinde kendini gitgide sevdirdi. Şu anda İç Güvenlik Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyindeki üst düzey yetkililerle grup sohbetlerine katıldığı bildiriliyor.
Prince kısa süre önce Trump yönetimine 2USV olarak bilinen 25 milyar dolarlık bir plan sunmuştu. Teklif, göçmenlerin sınır dışı edilmesini özelleştirmeyi ve onları Latin Amerika’da “egemenlik kiralamaları” ile yönetmeyi öngörüyordu; esasen zayıf devletlerden toprak kiralayarak tutukluları ABD’nin yasal yargı yetkisi dışında barındırmak.
Erik Prince, 2019 yılında Maduro’nun 2026 işgalinden sonra Trump tarafından vekaleten başkan olarak atanan başkan yardımcısı Delcy Rodríguez ile gizlice görüşmüştü. 2025’in başlarında, Prince’in Trump kampına geri döndüğü sıralarda, Rodriguez ve kardeşi Jorge (Ulusal Meclis Başkanı), Miami Herald’ın bir araştırmasına göre, “kendilerini Washington’a, Nicolas Maduro rejimine ‘daha kabul edilebilir’ bir alternatif olarak sunmak amacıyla” Trump yönetimi ile gizli görüşmeler yapıyordu.
Demokrasinin yeniden tesis edilmesi gündemde değildi. Bunun yerine, “Maduro’suz Maduroizm” fikri, “yönetim mekanizmasını bozmadan siyasi istikrarı koruyarak Venezuela’da barışçıl bir geçişe olanak sağlayabilirdi.”
ABD İmparatorluğunun Aşırı Genişlemesi
Paralel toplumlar ve egemen “özgürlük şehirleri” için “Ağ Devleti” projesi, bu gelişmelerden önemli bir destek alıyor. Bu tür deneyler için belirlenen uluslararası bölgeler, sürekli olarak ABD’nin ilhak, ele geçirme veya askeri müdahale hedefleri oluyor.
Amerika’nın Venezuela’ya yönelik saldırılarının ardından Donald Trump, Kolombiya, Meksika, Grönland, İran ve Küba’yı derhal tehdit etti.
İran dışında, bu ülkeler 1930’ların Teknokrasi hareketinin savunduğu yayılmacı “Amerika Teknokrasisi” planına doğrudan uymaktadır. Byline Times’ın geçen yıl Mart ayında bildirdiği gibi, demokrasiyi otoriter bir mühendis elitiyle değiştirmeyi amaçlayan bu “teknofaşist” ideoloji, ABD’nin Kanada, Grönland, Karayipler ve Venezuela gibi Güney Amerika’nın bazı bölgelerini de içeren geniş bir toprak parçasını ele geçirmesini öngörüyordu.
Elon Musk’ın anne tarafından dedesi Joshua Haldeman, Technocracy Incorporated’ın önde gelen liderlerinden biriydi (bu gerçek, Haldeman’ın sempatilerini anlatan Musk’ın babası Errol tarafından da doğrulandı). Trump’ın bu belirli bölgelere yönelik düşmanlığı, modern Trump-Musk ittifakı aracılığıyla düzenlenmiş, kıtasal bir süper devlet için onlarca yıllık bu planın yeniden canlanmasını yansıtıyor gibi görünüyor.
Trump’ın ikinci dönem kampanyasının en büyük bağışçısı olduktan sonra onunla sorunlu bir ilişki yaşayan Musk, ABD’nin Venezuela’ya düzenlediği saldırıları övdü, saldırıların ertesi gecesi Beyaz Saray’da hem Amerikan başkanı hem de First Lady ile akşam yemeği yedi ve Starlink aracılığıyla Venezuelalı vatandaşlara ücretsiz internet sunacağını iddia etti (ama Starlink bu ülkede aslında mevcut değil).
Fantastik Trilyon Dolarlık Değerlemeler
Zafer dolu retoriğin altında, yeni işgalcilerin görmezden gelmeye çalıştıkları zorlu bir fiziksel gerçeklik yatıyor. Ele geçirdikleri ganimet –Venezuela’nın 303 milyar varil petrolü– iddia ettikleri gibi Amerikan enerji güvenliğinin can damarı değil. Venezuela’nın rezervleri bir hazine sandığı olmaktan uzak, milyarlarca sermayeyi tüketecek ve beklenen getirinin sadece bir kısmını sağlayacak termodinamik bir kara delik.
Dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olan Venezuela, Trump yönetimi tarafından, küresel fiyatlandırma dinamiklerini tamamen değiştirecek kadar büyük, Forbes’a göre mevcut fiyatlarla 18 trilyon dolar değerinde ve potansiyel olarak 45 trilyon dolara kadar çıkabilecek potansiyel bir rezerv üssü olarak görülüyor. Bu göz kamaştırıcı rakamlar, ABD borsasında ve belki de dünyada en büyük yedi şirketin (Apple, Microsoft, Alphabet, Amazon, Nvidia, Meta Platforms ve Tesla) mevcut toplam piyasa değerine rakip oluyor. Bu şirketlerin toplam hisse senedi değeri, piyasa koşullarına bağlı olarak yaklaşık 18 ila 20 trilyon dolar arasında.
Buna rağmen Venezuela petrolünün bu değeri, gerçekte gerçeklikten ziyade finansal spekülasyondan kaynaklanan bir fantezi.
Bir enerji kaynağının uygulanabilirliği, sadece rezervin hacmiyle değil, bunu yapmak için gereken maliyetle karşılaştırıldığında gerçekte ne kadar çıkarabileceğinizle de belirlenir. Bu ilişki, Enerji Yatırım Getirisi (EROI) kavramında ifade edilir: topluma sağlanan enerjinin, onu çıkarmak için tüketilen enerjiye oranı. 20. yüzyılın başlarında, geleneksel petrol 100:1’lik bir EROI sunuyordu. Bugün, Royal Society tarafından yayınlanan araştırmaya göre, fosil yakıtların küresel ortalaması 15:1’in altına düştü. Venezuela’nın rezervleri, çoğunlukla Orinoco Kuşağında bulunuyor ve bu verimlilik eğrisinin en altında yer alıyor.
Petrol endüstrisinde API yoğunluğu, bir sıvının suya kıyasla ne kadar “ağır” veya “hafif” olduğunu belirlemek için kullanılan özel bir ölçek. Saf suya 10 derece değer atanırken, çoğu ticarete konu olan petrol türleri daha hafif ve suyun üzerinde yüzer. Fakat Venezuela’nın devasa Orinoco Kuşağında bulunan “petrol”ün çoğu, API yoğunluğu 8 ila 10 derece arasında olan “ekstra ağır” kategorisine girer. Bu, petrolün aslında sudan daha yoğun olduğu ve kalın, katran benzeri bir kıvama sahip olduğu anlamına gelir.
Stanford Üniversitesinin araştırmasına göre, yüzey sıcaklığında neredeyse katı bir çamur. Akışkan değil. Onu çıkarmak için şirketler, rezervuarı ısıtmak için büyük miktarlarda doğal gaz veya buhar enjekte etmek ya da çamuru nafta gibi ithal hafif hidrokarbonlarla seyreltmek zorunda.
Bu süreç bir tür “termodinamik vergi” getirir. Araştırmalar, ekstra ağır ham petrolün EROI’sinin maden ağzında genellikle 6:1 olduğunu ve rafine edildiğinde 3:1’e yakın bir seviyeye düşebileceğini gösteriyor. Bu, öncü sistem ekolojisti Profesör Charles Hall’un “Net Enerji Uçurumu” olarak adlandırdığı seviyenin oldukça altında. Araştırmalar, modern endüstriyel medeniyetin sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerini sürdürmek için en az 12:1 EROI’ye ihtiyaç duyduğunu hesaplıyor.
Altı yıl önce, Venezuela’nın ekstra ağır petrolünün kendi kendini tüketen iktisadi dinamiklerinin, onu giderek daha fazla para ve enerji yutan bir ülke haline getirdiğini uyarmıştım. Devletin kötü yönetimi ve yolsuzluk bu dinamikleri daha da kötüleştirdi. 2010’larda petrol fiyatlarının üç haneli rakamlara ulaştığı dönemlerde bile, Venezuela’nın petrol üretimi 2008’de günlük yaklaşık 3,5 milyon varilden 2021’de günlük yaklaşık 500.000 varile düşerek %80’in üzerinde bir düşüş kaydetti.
Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım
Bu arada, ABD’nin yaptırımları, Venezuela’nın devlet petrol şirketi PDVSA’nın bu çamuru taşımak için ihtiyaç duyduğu seyrelticileri alamamasına neden olarak durumu daha da kötüleştirdi.
ABD’nin “yeniden yapılandırma” planı, bu döngüyü yeniden başlatmak için seyrelticileri Venezuela’ya geri göndermekten ibaret. Ama bu, termodinamik açıdan mantıksız. ABD, düşük kaliteli, yüksek entropili bir kaynağı güvence altına almak için yüksek kaliteli askeri ve endüstriyel enerji harcıyor.
Rystad Energy, Venezuela’yı günde 3 milyon varil seviyesine geri döndürmek için 15 yıl boyunca 183 milyar dolar yatırım yapılması gerektiğini tahmin ediyor. Düşük EROI seviyeleri göz önüne alındığında, bu rakam Venezuela’nın “enerji bataklığı”nı muhtemelen hafife alıyor. Bu rakam, doğal düşüşle mücadele etmek ve mevcut üretimi sabit tutmak için gereken 53 milyar dolarlık “hareketsiz” maliyeti de içeriyor. Bu, önerilen yatırımın neredeyse üçte birinin, tek bir varil bile yeni büyüme yaratmadan bakım masraflarına gideceği anlamına gelir.
Ekstra ağır ham petrolün termodinamik verimsizliği, altyapının tamamen çökmesi ve vasıflı işgücünün “beyin göçü” dikkate alındığında, gerçek fatura muhtemelen çok daha yüksek ve fiili üretim kazançları çok daha düşük olacak.
Her iki durumda da, Venezuela’yı canlandırmak için, yepyeni bir Chevron veya BP benzeri bir şirket kurmanız, bu şirketin bütçesinin %100’ünü önümüzdeki 15 yıl boyunca dünyanın en düşmanca ortamlarından birine ayırmasını sağlamanız ve ardından kalitesiz bir ürünü zararına satmaya devam etmeniz gerekecek.
“Mad Max” Yarımküre
Karmaşık sistemler biliminin dilinde, ABD imparatorluğu uyum döngüsünün “Serbest Bırakma” (veya Omega) aşamasına girmiştir – bu aşama, bağlı kaynakların serbest bırakılması ve katı yapıların kaotik bir şekilde çözülmesi ile karakterize edilir.
Dünyaca ünlü ekonomist Wim Naudé, imparatorluğun çöküşünden önce gelen “çürümenin” temel kaynakları olarak “Askeri-Endüstriyel Aşırılık” ve “Teknolojik Muhafazakârlık”ı belirliyor. ABD, maliyetli bir askeri macera yoluyla 20. yüzyıl fosil yakıt altyapısını ikiye katlayarak kendi iflasını hızlandırıyor. Kendi kaya gazı kaynakları alacakaranlık dönemine girerken, Amerika, en karanlık saatlerine çoktan girmiş olan devasa bir fosil yakıt deposunun kontrolünü ele geçirdi.
On yıl önce, yıllar önce Sovyetler Birliği’nin çöküşünü doğru bir şekilde öngören, merhum fütürist ve barış çalışmalarının babası Profesör Johan Galtung ile röportaj yaptım. Galtung, Trump’ın ilk seçim zaferinden bir ay sonra bana, Amerika’nın SSCB’nin dağılmasına yol açan aynı kalıpları izlediğini söyledi. İktisadi hegemonyası zayıfladıkça, Amerika’nın yaşam standardını korumak için “gerici faşizm”e, yani güç ve istisnacılığın kültüne yöneleceği konusunda uyarıda bulundu.
Bu baskını meşrulaştırmak için kullanılan “Batı Yarımkürede” Amerikan hakimiyetine ilişkin “Donroe doktrini”, bu düşüşün jeopolitik ifadesi.
Bu arada, bu müdahaleyi destekleyen teknoloji oligarkları, Kaliforniya gibi eyaletlerin kamu hizmetlerini finanse edecek milyarder vergilerini değerlendirirken, Amerikan yargı yetkisinden çıkmayı tartışmaya başladılar bile. Ağ Devleti projesi, özünde, inovasyon diline bürünmüş elit sermaye kaçışının bir mekanizması.
Amerikan gücünün yasadışı kullanımı, enerji açlığı çeken nüfuslarla çevrili, şirket savaş ağaları tarafından yönetilen, yüksek teknolojili, egemen “Özgürlük Şehirleri”nden oluşan parçalanmış bir manzara yaratmak için mükemmel bir platform sunuyor.
Fakat Nicolás Maduro’nun yakalanmasıyla Ağ Devleti’nin bu ilk denemesi, Pirus zaferi olma riski taşıyor.
Bir serap üzerine kurulu olan ABD’nin eylemleri, yeniden inşa etmeyi göze alamayacağı bir ülkede, çıkarmayı göze alamayacağı bir enerji kaynağının kontrolünü ele geçirmiştir.
ABD’nin bu paradoksun sonuçlarıyla yüzleşmesi sadece bir zaman meselesi.
Dünya Basını
ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.
Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.
Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.
Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.
Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.
Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:
“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”
Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.
O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.
“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”
Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:
“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”
Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.
Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”
“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”
Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.
Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:
“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”
Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.
Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:
“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”
Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:
“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”
Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.
Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:
“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”
“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”
Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.
Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:
“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”
Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:
“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”
Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:
“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”
Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.
“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”
Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.
Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:
“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”
Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:
“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”
Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.
Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:
“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”
Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor










