Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Venezuela’daki Silikon Vadisi komplosu

Yayınlanma

Çevirmenin notu: ABD Başkanı Donald Trump’ın etrafında öbekleşen Silikon Vadisi’nin “liberteryen” kaçış ideolojisi sahini figürleri, egemenliği parçalanmış “şehir devletleri” projeleri için gözlerine Venezuela’yı epey önceden kestirmişler. Kötü şöhretli Palantir’in kurucusu Peter Thiel’in yatırım yaptığı “charter city” veya “Ağ Devleti” projelerinin sahipleri, daha 2019 yılında, Nicolas Maduro’nun devrildiği senaryolar üzerinde çalışmaya başlamışlar. Yaptırımlar karşısında Venezuela’dan dışarıya göçü “fırsat” olarak gören bu hareket, Maduro sonrası bir Venezuela’nın kolunun kanadının kırılmasını olumlu görerek ülkede kendi kendine yeten, yapay zeka ve blok zincir altyapısı ile donatılmış özerk bölgeler kurmaya hazırlanıyor. Başkan Yardımcısı JD Vance ve Irak işgalinden tanıdığımız Blackwater’ın kurucusu Erik Prince ile olan bağlantılar da dikkat çekici. Yazarın Venezuela’nın fiili lideri Delcy Rodriguez hakkında yazdıklarına (örneğin Rodriguez’i Trump’ın “atadığı” yönündeki iddia) ise ihtiyatla yaklaşılmalı.


Venezuela’yı ilhak etme planının ardındaki Silikon Vadisi komplosu

Nafeez Ahmed
Byline Times
7 Ocak 2026

3 Ocak günü, Venezuela saatiyle sabah saat ikide, Caracas’ta elektrikler kesildi. Birkaç saat içinde, Batı Yarımküre’nin jeopolitik yapısı şiddetli bir şekilde yeniden düzenlendi.

Siber kaynaklı bir elektrik kesintisinin örtüsü altında, Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun yargısız olarak yakalanması ve ülkeden çıkarılmasıyla sonuçlanan, çok büyük çaplı, çok alanlı bir askeri müdahale olan Absolute Resolve Operasyonunu başlattı.

Beyaz Saray bunu, “narko-terörist” rejime karşı kararlı bir kanunu uygulama eylemi olarak nitelendirdi. Başkan Donald Trump, Maduro’nun New York’ta hapse atılmasıyla artık ABD’nin Venezuela’dan “sorumlu” olduğunu açıkladı.

Ne var ki, baskının arkasındaki aktörler ve finansal çıkarlar çok daha rahatsız edici bir gerçeği ortaya koyuyor. Bu hamle, 2017’den beri Rusya’nın Trump’ı, Rusya’nın Ukrayna’yı kontrol etmesine izin vermesi karşılığında Venezuela’yı ilhak etmeyi düşünmeye teşvik etme çabalarıyla uyumlu olmakla kalmıyor, Byline Times tarafından ortaya çıkarılan başka kanıtlar da bunu, egemen bir ulusu Silikon Vadisi’nin en radikal deneyi olan “Ağ Devleti” için bir laboratuvara dönüştürme planlarıyla ilişkilendiriyor.

“Ağ Devleti” Laboratuvarı

ABD fosil yakıt endüstrisi, Donald Trump ve ABD Kongresini etkilemek için son seçim döngüsü boyunca yaklaşık 445 milyon dolar harcadı ve Trump’ın göreve başlama törenlerine 19 milyon dolar bağışladı.

Oysa son on yıldır ABD ekonomisini canlandıran Amerikan kaya gazı patlaması, kaçınılmaz olarak yavaşlıyor. Sektörün içinden kişiler ve hatta geleneksel tahminler bile, ABD’nin kaya petrolü ve gazı üretiminin bu on yıl içinde zirveye ulaşacağını ve ardından uzun bir duraklama dönemine girerek, ABD’nin refahının geleneksel temellerini giderek aşındıracak bir düşüşe geçeceğini kabul ediyor.

Venezuela petrolünü ele geçirmek, en azından kağıt üzerinde, yaklaşan enerji krizini telafi ediyor; toplam fosil yakıt kaynaklarını genişletiyor, petrol stok fiyatlarını artırıyor ve küresel piyasalara ABD’nin büyük petrol şirketlerinin burada kalıcı olduğunu gösteriyor.

Ne var ki, Peter Thiel, Balaji Srinivasan ve Marc Andreessen gibi Trump yanlısı Silikon Vadisi figürleri için Venezuela’nın ilhakı farklı bir tür iş fırsatı temsil ediyor.

Onlar, Srinivasan’ın “Ağ Devleti” olarak adlandırdığı, mevcut ulusları özel, piyasa tarafından yönetilen enklavlara veya “startup toplumlarına” bölmek isteyen bir hareketin savunucuları. Yaptırımlarla parçalanmış ve şimdi de askeri güçle başı kesilmiş Venezuela, nihai tabula rasa olma potansiyeli sunuyor.

Bu müdahalenin entelektüel planı yıllar önce başladı.

Charter Cities Institute’un kurucusu Mark Lutter, 2018 yılında Thiel destekli Emergent Ventures’tan “charter şehirler ve yeni bir charter şehir yaratma girişimi” için fon aldı. Lutter, daha önce “iktidarın devri” öncülüne dayanan Venezuela hakkında bir beyaz kitap yazmayı tartışmıştı. Bu kitap hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmadı.

2019’da yapılan bir sohbette Mark Lutter ve 80.000 Hours podcast sunucusu Robert Wiblin, Venezuela hükümetinin zorla devrilmesinden nasıl yararlanılabileceğini tartıştılar. ABD’nin rejimi devirmesinden yedi yıl önce konuşan ikili, ülkenin egemenliğinin iktisadi deneyler için sadece bir engel olduğunu söylediler. Silikon Vadisi’nin önemli bir kesiminin felsefi motoru olan Efektif Altruizm Merkezinin eski yönetici direktörü Wiblin, “Maduro’nun devrilmesi” senaryosunu, bunun nasıl olacağına dair bir açıklama yapmadan ortaya attı. Lutter, Yenilikçi Yönetişim Araştırmaları Merkezinin, bu “iktidarın devri”nin gerçekleşeceği “varsayımı”na dayanan bir beyaz kitap taslağı hazırladığını açıkladı.

Lutter, bu rejim değişikliğini, ideolojisinin kök salması için gerekli bir ön koşul olarak ifade etti. Maduro sonrası hükümetin, muhtemelen çaresizlik içinde hareket ederek, “başka türlü kabul etmeyecekleri fikirleri kabul etmeye istekli” olacağını, özellikle de özerk şehirler için topraklarını devredeceğini savundu.

Tartışma, Venezuela krizinin insani maliyetini göz ardı etti ve Lutter, üç milyon mültecinin yerinden edilmesini bir trajedi olarak değil, bu deneysel bölgeleri nüfuslandırmak için lojistik bir “fırsat” olarak farklı bir biçimde yeniden ifade etti. Lutter ve Wiblin için, bir devletin şiddetli bir şekilde parçalanması, sadece “Maduro’nun iktidarda kalması” ve böylece charter şehir planının işe yaramaz hale gelmesi gibi tek bir olumsuz riskle birlikte, yararlanılması gereken bir “dönüm noktası”ydı.

Mülk sahipleri için ütopya, mülksüzler için egemenlik kaybı

Vance Bağlantısı

Lutter, Frontier Foundation’ın “Ekibimiz” bölümünde, grubun kurulmasına yardımcı olduğu bildirilen Josh Abbotoy ile birlikte “Özgürlük şehirleri” için kampanya yürüten Frontier Foundation’ın “Ekibimiz” bölümünde listeleniyor. Abbotoy, Trump’ın Başkan Yardımcısı JD Vance ile bağlantılı New Founding adlı bir risk sermayesi şirketinin yönetici ortağı.

2023 yılında, The Guardian tarafından tespit edilen fotoğraflar ve sosyal medya paylaşımları, New Founding ekibinin JD Vance ile poz verdiğini gösterdi. Vance’in Beyaz Saray’daki Medya İşleri Direktörü Parker Magid, daha önce New Founding ile yakın ilişkili aşırı sağcı bir siyasi danışmanlık şirketi olan Beck & Stone’da çalışıyordu. Şirket, “milli muhafazakâr” değerlerle uyumlu “hayati öneme sahip yeni Amerikan Sağı”nı destekleyen girişimlere adanmış. Bu girişimler arasında, Hıristiyan milliyetçiler için özerk topluluklar kurmak amacıyla ABD’de gayrimenkul projeleri de bulunuyor. Trump yanlısı bağışçı ve Silikon Vadisi milyarderi Marc Andreessen, Abbotoy’un Vance ile bağlantılı girişimine sınırlı ortak olarak altı haneli bir meblağ yatırmış.

Lutter’ın Venezuela ile ilgili fikirlerini içeren podcast’i 80.000 Hours’un bağışçı listesinin analizi, 2018 yılına kadar bu kuruluşun Facebook’un kurucu ortağı Dustin Moskovitz’in “eski muhafızları” tarafından desteklendiğini ve aynı zamanda, sonunda Trump’ın Beyaz Saray’ıyla aynı çizgide yer alacak yeni nesil güç simsarları tarafından finanse edildiğini ortaya koyuyor. Bu simsarlar arasında Cumhuriyetçi bağışçı Sam Bankman-Fried (FTX’in kurucusu, 2023’te dolandırıcılık suçundan mahkum edildi ve vaat edilen milyarlarca dolarlık fonu yok etti ve etkili altruizm hareketinin itibarını lekeledi), kripto para kurucusu Ben Delo (para aklama düzenlemelerini ihlal ettiği için mahkum edildi, fakat geçen yıl Trump tarafından affedildi) ve Trump’ın 500 milyar dolarlık Stargate AI altyapı projesini yöneten OpenAI kurucusu Sam Altman.

80.000 Hours’un en büyük finansörü ve Demokrat bağışçısı olan Moskovitz, makine öğrenimi girişimi Vicarious’un (daha sonra Google’ın sahibi Alphabet Inc tarafından satın alındı) yanında, Trump yanlısı Silikon Vadisi milyarderleri Peter Thiel, Joe Lonsdale, Mark Zuckerberg ve Jeff Bezos ile birlikte önemli bir erken yatırımcıydı.

ABD’nin işgalinden iki gün sonra, Lutter X’te, ABD hükümetinin Florida veya Teksas’tan bir yasal çerçeve ithal ederek ve finansmanı ABD hükümeti tarafından garanti altına alınarak Venezuela’da bir charter city kurmayı önerdi.

Görüşünü platformda, “Venezuela’nın başka bir Irak olması gerekmiyor,” diye dile getiriyordu, “Bir Özgürlük Şehri’ne ihtiyacı var… Gerçekten işleyen bir şehirle başlayın. Özgürlük Şehri = yeni topraklar, yeni kurallar, gerçek mülkiyet hakları, gerçek hukukun üstünlüğü – ABD ile ortaklaşa inşa edilmiş.”

Peter Thiel şu ünlü sözleri söylemişti: ”Artık özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna inanmıyorum.“ Venezuela’nın potansiyel yeniden inşası, bu “Çıkış” felsefesinin uygulanmasıdır – elitler için yüksek teknolojili, güçlendirilmiş bölgeler oluştururken, çevredeki nüfus başarısız bir devletin entropisini yönetmekle baş başa bırakılmaktadır.

Yorum için Mark Lutter ile temas kuruldu. Trump’ın ikinci dönem seçim zaferinden kısa bir süre sonra Lutter ile birlikte ABD’de “özgürlük şehirlerini” tanıtan bir makale yazan Frontier Foundation’dan Nick Allen, Lutter ve Abbotoy’un Frontier Foundation ekibinin bir parçası olduğunu kesin bir dille yalanladı: “Bu bölümde ‘Frontier Foundation tarafından düzenlenen bir veya daha fazla çalışma grubu tartışmasına katılan’ kişiler listelenmiştir. 501c4’ün yöneticileri dışında bir yönetim ekibi yoktur ve bu yöneticiler ben ve Tyler [Hudson-Crimi]. Başka kimse yoktur ve hiç olmamıştır. Ve hayır, kurucu ortak yoktur, tek kurucu benim.” Ayrıca Josh Abbotoy’un kuruluşun kurulmasında herhangi bir rol oynadığını da reddetti.

Frontier Foundation’ın web sitesinde, “Ekibimiz” adlı bölümde hem Lutter hem de Abbotoy’un adı geçiyor. Bu bölümde şöyle deniyor: “Ekibimiz, Amerika’nın teknolojik liderliğini ve endüstriyel rekabet gücünü güvence altına alacak yeni nesil şehirler kurma vizyonunu paylaşan, seçkin alan uzmanları, başarılı politika mimarları, endüstri liderleri ve kentsel gelişim öncülerini bir araya getiriyor.”

Abbotoy’a ulaşıldı ama yorum alınamadı.

Peter Thiel’in yatırım şirketi, Nijerya’da “şehir devleti” kuruyor

Erik Prince

Bu müdahale, Blackwater (şimdiki adı Academi) şirketinin kurucusu ve savaşın özelleştirilmesinin uzun süredir savunucusu olan Erik Prince’in fikirlerini de yansıtıyor.

2024’ten bu yana Prince, Maduro’ya karşı çıkmak için 1 milyon dolar topladığını iddia ettiği “Ya Casi Venezuela” (“Neredeyse Venezuela”) adlı bir kitle fonlama kampanyasının öncülüğünü yapıyor, fakat gözlemciler bunu, Maduro’nun hükümetini istikrarsızlaştırmak için ABD’nin uzun süredir sürdürdüğü çabaların bir parçası olarak yorumluyor.

Erik Prince, JD Vance ile bağlantılı ve Mark Andreessen tarafından finanse edilen Josh Abbotoy’un New Founding girişim ağıyla da bağlantılı görünüyor. 2023 ve 2024’te bu ağın podcast’inde iki kez yer aldı.

2025 yılı boyunca Prince, Pentagon’da defalarca görülerek ikinci Trump yönetimi nezdinde kendini gitgide sevdirdi. Şu anda İç Güvenlik Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyindeki üst düzey yetkililerle grup sohbetlerine katıldığı bildiriliyor.

Prince kısa süre önce Trump yönetimine 2USV olarak bilinen 25 milyar dolarlık bir plan sunmuştu. Teklif, göçmenlerin sınır dışı edilmesini özelleştirmeyi ve onları Latin Amerika’da “egemenlik kiralamaları” ile yönetmeyi öngörüyordu; esasen zayıf devletlerden toprak kiralayarak tutukluları ABD’nin yasal yargı yetkisi dışında barındırmak.

Erik Prince, 2019 yılında Maduro’nun 2026 işgalinden sonra Trump tarafından vekaleten başkan olarak atanan başkan yardımcısı Delcy Rodríguez ile gizlice görüşmüştü. 2025’in başlarında, Prince’in Trump kampına geri döndüğü sıralarda, Rodriguez ve kardeşi Jorge (Ulusal Meclis Başkanı), Miami Herald’ın bir araştırmasına göre, “kendilerini Washington’a, Nicolas Maduro rejimine ‘daha kabul edilebilir’ bir alternatif olarak sunmak amacıyla” Trump yönetimi ile gizli görüşmeler yapıyordu.

Demokrasinin yeniden tesis edilmesi gündemde değildi. Bunun yerine, “Maduro’suz Maduroizm” fikri, “yönetim mekanizmasını bozmadan siyasi istikrarı koruyarak Venezuela’da barışçıl bir geçişe olanak sağlayabilirdi.”

ABD İmparatorluğunun Aşırı Genişlemesi

Paralel toplumlar ve egemen “özgürlük şehirleri” için “Ağ Devleti” projesi, bu gelişmelerden önemli bir destek alıyor. Bu tür deneyler için belirlenen uluslararası bölgeler, sürekli olarak ABD’nin ilhak, ele geçirme veya askeri müdahale hedefleri oluyor.

Amerika’nın Venezuela’ya yönelik saldırılarının ardından Donald Trump, Kolombiya, Meksika, Grönland, İran ve Küba’yı derhal tehdit etti.

İran dışında, bu ülkeler 1930’ların Teknokrasi hareketinin savunduğu yayılmacı “Amerika Teknokrasisi” planına doğrudan uymaktadır. Byline Times’ın geçen yıl Mart ayında bildirdiği gibi, demokrasiyi otoriter bir mühendis elitiyle değiştirmeyi amaçlayan bu “teknofaşist” ideoloji, ABD’nin Kanada, Grönland, Karayipler ve Venezuela gibi Güney Amerika’nın bazı bölgelerini de içeren geniş bir toprak parçasını ele geçirmesini öngörüyordu.

Elon Musk’ın anne tarafından dedesi Joshua Haldeman, Technocracy Incorporated’ın önde gelen liderlerinden biriydi (bu gerçek, Haldeman’ın sempatilerini anlatan Musk’ın babası Errol tarafından da doğrulandı). Trump’ın bu belirli bölgelere yönelik düşmanlığı, modern Trump-Musk ittifakı aracılığıyla düzenlenmiş, kıtasal bir süper devlet için onlarca yıllık bu planın yeniden canlanmasını yansıtıyor gibi görünüyor.

Trump’ın ikinci dönem kampanyasının en büyük bağışçısı olduktan sonra onunla sorunlu bir ilişki yaşayan Musk, ABD’nin Venezuela’ya düzenlediği saldırıları övdü, saldırıların ertesi gecesi Beyaz Saray’da hem Amerikan başkanı hem de First Lady ile akşam yemeği yedi ve Starlink aracılığıyla Venezuelalı vatandaşlara ücretsiz internet sunacağını iddia etti (ama Starlink bu ülkede aslında mevcut değil).

Fantastik Trilyon Dolarlık Değerlemeler

Zafer dolu retoriğin altında, yeni işgalcilerin görmezden gelmeye çalıştıkları zorlu bir fiziksel gerçeklik yatıyor. Ele geçirdikleri ganimet –Venezuela’nın 303 milyar varil petrolü– iddia ettikleri gibi Amerikan enerji güvenliğinin can damarı değil. Venezuela’nın rezervleri bir hazine sandığı olmaktan uzak, milyarlarca sermayeyi tüketecek ve beklenen getirinin sadece bir kısmını sağlayacak termodinamik bir kara delik.

Dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olan Venezuela, Trump yönetimi tarafından, küresel fiyatlandırma dinamiklerini tamamen değiştirecek kadar büyük, Forbes’a göre mevcut fiyatlarla 18 trilyon dolar değerinde ve potansiyel olarak 45 trilyon dolara kadar çıkabilecek potansiyel bir rezerv üssü olarak görülüyor. Bu göz kamaştırıcı rakamlar, ABD borsasında ve belki de dünyada en büyük yedi şirketin (Apple, Microsoft, Alphabet, Amazon, Nvidia, Meta Platforms ve Tesla) mevcut toplam piyasa değerine rakip oluyor. Bu şirketlerin toplam hisse senedi değeri, piyasa koşullarına bağlı olarak yaklaşık 18 ila 20 trilyon dolar arasında.

Buna rağmen Venezuela petrolünün bu değeri, gerçekte gerçeklikten ziyade finansal spekülasyondan kaynaklanan bir fantezi.

Bir enerji kaynağının uygulanabilirliği, sadece rezervin hacmiyle değil, bunu yapmak için gereken maliyetle karşılaştırıldığında gerçekte ne kadar çıkarabileceğinizle de belirlenir. Bu ilişki, Enerji Yatırım Getirisi (EROI) kavramında ifade edilir: topluma sağlanan enerjinin, onu çıkarmak için tüketilen enerjiye oranı. 20. yüzyılın başlarında, geleneksel petrol 100:1’lik bir EROI sunuyordu. Bugün, Royal Society tarafından yayınlanan araştırmaya göre, fosil yakıtların küresel ortalaması 15:1’in altına düştü. Venezuela’nın rezervleri, çoğunlukla Orinoco Kuşağında bulunuyor ve bu verimlilik eğrisinin en altında yer alıyor.

Petrol endüstrisinde API yoğunluğu, bir sıvının suya kıyasla ne kadar “ağır” veya “hafif” olduğunu belirlemek için kullanılan özel bir ölçek. Saf suya 10 derece değer atanırken, çoğu ticarete konu olan petrol türleri daha hafif ve suyun üzerinde yüzer. Fakat Venezuela’nın devasa Orinoco Kuşağında bulunan “petrol”ün çoğu, API yoğunluğu 8 ila 10 derece arasında olan “ekstra ağır” kategorisine girer. Bu, petrolün aslında sudan daha yoğun olduğu ve kalın, katran benzeri bir kıvama sahip olduğu anlamına gelir.

Stanford Üniversitesinin araştırmasına göre, yüzey sıcaklığında neredeyse katı bir çamur. Akışkan değil. Onu çıkarmak için şirketler, rezervuarı ısıtmak için büyük miktarlarda doğal gaz veya buhar enjekte etmek ya da çamuru nafta gibi ithal hafif hidrokarbonlarla seyreltmek zorunda.

Bu süreç bir tür “termodinamik vergi” getirir. Araştırmalar, ekstra ağır ham petrolün EROI’sinin maden ağzında genellikle 6:1 olduğunu ve rafine edildiğinde 3:1’e yakın bir seviyeye düşebileceğini gösteriyor. Bu, öncü sistem ekolojisti Profesör Charles Hall’un “Net Enerji Uçurumu” olarak adlandırdığı seviyenin oldukça altında. Araştırmalar, modern endüstriyel medeniyetin sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerini sürdürmek için en az 12:1 EROI’ye ihtiyaç duyduğunu hesaplıyor.

Altı yıl önce, Venezuela’nın ekstra ağır petrolünün kendi kendini tüketen iktisadi dinamiklerinin, onu giderek daha fazla para ve enerji yutan bir ülke haline getirdiğini uyarmıştım. Devletin kötü yönetimi ve yolsuzluk bu dinamikleri daha da kötüleştirdi. 2010’larda petrol fiyatlarının üç haneli rakamlara ulaştığı dönemlerde bile, Venezuela’nın petrol üretimi 2008’de günlük yaklaşık 3,5 milyon varilden 2021’de günlük yaklaşık 500.000 varile düşerek %80’in üzerinde bir düşüş kaydetti.

Silikon Vadisi eskatolojisi – 3: Kudretli elimle sizi özgür kılacağım

Bu arada, ABD’nin yaptırımları, Venezuela’nın devlet petrol şirketi PDVSA’nın bu çamuru taşımak için ihtiyaç duyduğu seyrelticileri alamamasına neden olarak durumu daha da kötüleştirdi.

ABD’nin “yeniden yapılandırma” planı, bu döngüyü yeniden başlatmak için seyrelticileri Venezuela’ya geri göndermekten ibaret. Ama bu, termodinamik açıdan mantıksız. ABD, düşük kaliteli, yüksek entropili bir kaynağı güvence altına almak için yüksek kaliteli askeri ve endüstriyel enerji harcıyor.

Rystad Energy, Venezuela’yı günde 3 milyon varil seviyesine geri döndürmek için 15 yıl boyunca 183 milyar dolar yatırım yapılması gerektiğini tahmin ediyor. Düşük EROI seviyeleri göz önüne alındığında, bu rakam Venezuela’nın “enerji bataklığı”nı muhtemelen hafife alıyor. Bu rakam, doğal düşüşle mücadele etmek ve mevcut üretimi sabit tutmak için gereken 53 milyar dolarlık “hareketsiz” maliyeti de içeriyor. Bu, önerilen yatırımın neredeyse üçte birinin, tek bir varil bile yeni büyüme yaratmadan bakım masraflarına gideceği anlamına gelir.

Ekstra ağır ham petrolün termodinamik verimsizliği, altyapının tamamen çökmesi ve vasıflı işgücünün “beyin göçü” dikkate alındığında, gerçek fatura muhtemelen çok daha yüksek ve fiili üretim kazançları çok daha düşük olacak.

Her iki durumda da, Venezuela’yı canlandırmak için, yepyeni bir Chevron veya BP benzeri bir şirket kurmanız, bu şirketin bütçesinin %100’ünü önümüzdeki 15 yıl boyunca dünyanın en düşmanca ortamlarından birine ayırmasını sağlamanız ve ardından kalitesiz bir ürünü zararına satmaya devam etmeniz gerekecek.

“Mad Max” Yarımküre

Karmaşık sistemler biliminin dilinde, ABD imparatorluğu uyum döngüsünün “Serbest Bırakma” (veya Omega) aşamasına girmiştir – bu aşama, bağlı kaynakların serbest bırakılması ve katı yapıların kaotik bir şekilde çözülmesi ile karakterize edilir.

Dünyaca ünlü ekonomist Wim Naudé, imparatorluğun çöküşünden önce gelen “çürümenin” temel kaynakları olarak “Askeri-Endüstriyel Aşırılık” ve “Teknolojik Muhafazakârlık”ı belirliyor. ABD, maliyetli bir askeri macera yoluyla 20. yüzyıl fosil yakıt altyapısını ikiye katlayarak kendi iflasını hızlandırıyor. Kendi kaya gazı kaynakları alacakaranlık dönemine girerken, Amerika, en karanlık saatlerine çoktan girmiş olan devasa bir fosil yakıt deposunun kontrolünü ele geçirdi.

On yıl önce, yıllar önce Sovyetler Birliği’nin çöküşünü doğru bir şekilde öngören, merhum fütürist ve barış çalışmalarının babası Profesör Johan Galtung ile röportaj yaptım. Galtung, Trump’ın ilk seçim zaferinden bir ay sonra bana, Amerika’nın SSCB’nin dağılmasına yol açan aynı kalıpları izlediğini söyledi. İktisadi hegemonyası zayıfladıkça, Amerika’nın yaşam standardını korumak için “gerici faşizm”e, yani güç ve istisnacılığın kültüne yöneleceği konusunda uyarıda bulundu.

Bu baskını meşrulaştırmak için kullanılan “Batı Yarımkürede” Amerikan hakimiyetine ilişkin “Donroe doktrini”, bu düşüşün jeopolitik ifadesi.

Bu arada, bu müdahaleyi destekleyen teknoloji oligarkları, Kaliforniya gibi eyaletlerin kamu hizmetlerini finanse edecek milyarder vergilerini değerlendirirken, Amerikan yargı yetkisinden çıkmayı tartışmaya başladılar bile. Ağ Devleti projesi, özünde, inovasyon diline bürünmüş elit sermaye kaçışının bir mekanizması.

Amerikan gücünün yasadışı kullanımı, enerji açlığı çeken nüfuslarla çevrili, şirket savaş ağaları tarafından yönetilen, yüksek teknolojili, egemen “Özgürlük Şehirleri”nden oluşan parçalanmış bir manzara yaratmak için mükemmel bir platform sunuyor.

Fakat Nicolás Maduro’nun yakalanmasıyla Ağ Devleti’nin bu ilk denemesi, Pirus zaferi olma riski taşıyor.

Bir serap üzerine kurulu olan ABD’nin eylemleri, yeniden inşa etmeyi göze alamayacağı bir ülkede, çıkarmayı göze alamayacağı bir enerji kaynağının kontrolünü ele geçirmiştir.

ABD’nin bu paradoksun sonuçlarıyla yüzleşmesi sadece bir zaman meselesi.

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English