Görüş
Çin-İsrail ilişkilerinin olağan durumuyla yüzleşmek

9 Temmuz’da, Çin’in İsrail Büyükelçiliği sözcüsü, resmi WeChat hesabında yaptığı açıklamada, İsrail Yeş Atid (Gelecek Var) Partisi milletvekilinin son dönemde Tayvan’la ilgili yanlış söylem ve eylemlerine ilişkin görüş bildirdi. Sözcü, Gelecek Var Partisi’nin bir milletvekilinin Çin’in Tayvan bölgesini ziyaret ederek sözde “başkan yardımcısı” ve “dışişleri bakanı” ile görüştüğünü, İsrail’e döndükten sonra sosyal medya platformlarında ilgili Tayvanlı kişilerle etkileşime girerek onları övdüğünü, İsrail medyasında bu ziyarete dair gözlemlerini uzun uzun anlattığını ve açıkça Tayvan’ı bir “ülke” olarak tanımladığını belirtti. Bu tür söylem ve eylemler “tek Çin ilkesini ciddi şekilde ihlal etmiş, Çin-İsrail ilişkilerinin siyasi temelini ciddi şekilde zedelemiş, Çin-İsrail dostane ve pragmatik iş birliği ortamını ciddi şekilde zehirlemiştir. Çin’in İsrail Büyükelçiliği buna kararlılıkla karşı çıkmakta ve şiddetle kınamakta, İsrail tarafına sert bir diplomatik girişimde bulunmuş, hatalı uygulamaların derhal düzeltilmesini ve olumsuz etkinin ortadan kaldırılmasını talep etmiştir.”
Bilgilere göre, bu yılın nisan ayı sonunda, İsrail muhalefet partisi Gelecek Var Partisi milletvekili Boaz Toporovsky, bir parlamento heyetine başkanlık ederek Tayvan’ı ziyaret etmiştir. Mayıs sonunda, birkaç diğer partiden oluşan daha üst düzey bir heyet de Tayvan’a ziyaret gerçekleştirmiştir. Tayvan yönetiminin lideri ve yardımcısı, bu iki İsrail parlamento heyetiyle art arda görüşmüştür. Toporovsky, İsrail doğumlu, Doğu Avrupa kökenli Yahudi göçmenlerin soyundandır. Muhtemelen “Tayvan-İsrail Dostluk Parlamento Grubu” başkanı sıfatıyla, 2024 yılında zaten Tayvan’ı ziyaret etmişti. Yakın zamanda Tayvan’dan dönüşü sonrası, Toporovsky sosyal medyada Tayvanlı ilgili kişilerle etkileşim kurmaya devam etmiş, Tayvan bağımsızlık yanlısı güçlere destek vermiş, Çin-İsrail ilişkilerine engel oluşturmuş ve bu durum “Israel Today” ve “The Jerusalem Post” gibi medya organlarının dikkatini çekmiştir.
Çin’in İsrail Büyükelçiliği, Tayvan’la ilgili meselelerde nadiren açıklama yapar; Toporovsky’nin hatalı söylem ve eylemlerini “üç ciddi ihlal” olarak tanımlaması, Çin-İsrail diplomatik ilişkilerinin kurulduğu 33 yıl içinde oldukça enderdir. Bu durum, onun “tek Çin” ilkesinin kırmızı çizgisini aştığını ve Çin-İsrail ilişkilerinde sürtüşme ve gürültüye yol açtığını açıkça göstermektedir. Gözlemciler ayrıca, Çin Dışişleri Bakanlığı’nın kısa süre önce göreve başlayan İsrail’in Çin Büyükelçisini bu konuyla ilgili görüşmeye çağırmadığını, bunun da bazı İsrailli milletvekillerin hatalı söylem ve eylemlerinin İsrail’in resmi tutumunu yansıtmadığını gösterdiğini belirtmiştir. Bu nedenle, Çin’in İsrail Büyükelçiliği’nin kınama ve uyarıda bulunması daha uygun ve yerindedir.
Aslında, Toporovsky’nin bu girişimi Çin-İsrail dostane ilişkilerinin genel yönünü, ana akımını ve olağan halini yansıtmamaktadır, bu yüzden çok da büyütülmemelidir. Ancak diplomaside küçük mesele yoktur; tek Çin ilkesi ise Çin’in temel çıkarlarını ilgilendiren önemli bir konudur. Tüm dünyanın uzun süredir ertelenen Altıncı Orta Doğu Savaşı’na odaklandığı bir dönemde, Çin-İsrail dostane ve pragmatik ilişkilerindeki bu tür uyumsuzluk ve farklı sesler hafife alınmamalıdır: Bu durum hem İsrail’in karmaşık iç siyasi yelpazesini yansıtır hem de bu savaşın yayılma etkisini gözler önüne serer — yani İsrail, uluslararası baskı ve kamuoyu tecritine karşı zor bir durumda dış sempati ve desteğe susamıştır; bazı politikacılar susam için karpuzdan vazgeçecek kadar ileri gitmektedir. Kısacası, Çin-İsrail ilişkilerinde Tayvan’la ilgili ortaya çıkan bu kriz, büyütülmemesi gereken bir “çaydanlıkta fırtına”dır, ancak gidişata bırakılırsa, Çin-İsrail ilişkilerine zarar verecek yeni bir değişkene dönüşecektir.
Öncelikle, İsrail kurulduğundan beri, hangi parti iktidarda olursa olsun ve siyasi duruşu sol ya da sağ olsun, İsrailli liderler her zaman ileri görüşlü ve stratejik bir anlayışla “tek Çin” duruşunu sürdürmüşlerdir. Uzun Soğuk Savaş döneminde, Çin’in diplomasisi tamamen Arap dünyasından yana olmasına rağmen, “uluslararası yetim” durumundaki İsrail, Tayvan yönetimiyle sıkı ilişkilere sahip olsa bile, hiçbir zaman onlarla diplomatik ilişki kurmamıştır. 33 yıl önce Çin-İsrail diplomatik ilişkileri kurulduğunda, iki tarafın geçmişe dair hiçbir yükü yoktu; özellikle, başka ülkelerin yaşadığı “önce Tayvan’la diplomatik ilişkileri kes, sonra Çin’le kur” gibi zorlu müzakereler ve acı seçim süreçleri söz konusu değildi.
Bunun nedeni, İsrail’in geçmişten bugüne tüm liderlerinin, tüm Çin halkının gerçek meşru temsilcisinin kim olduğunu çok iyi bilmesidir. İsrail halkı da tarih boyunca Çin halkının Yahudilere gösterdiği hoşgörü ve cömertliği takdir etmektedir. Aynı zamanda, Çin uzun süre Orta Doğu meselesinde İsrail’e baskı uygulasa da, Arap cephesinin “İsrail’i yok etme” yönündeki radikal düşüncelerine karşı çıkmış, İsrail hükümetinin saldırgan yayılmacı politikalarıyla İsrail halkını birbirinden ayırmayı savunmuş ve İsrail’in meşru güvenlik endişelerine saygı göstermiştir.
İkinci olarak, İsrail çok partili ve göçmenlerden oluşan bir ülkedir, uzun süredir ABD ve Batı değerlerinden etkilenmektedir. Farklı partilerin dış politikaya dair tutumları farklıdır, hatta sıklıkla çatışır; hükümet ile parlamento arasındaki çatışmalar, iktidar ile muhalefet arasındaki kıyasıya mücadeleler normaldir. Küçük partilerin büyük partileri ya da iktidar koalisyonlarını rehin alması, İsrail demokrasisinin belirgin bir özelliğidir. Bu nedenle, Çin-İsrail ilişkilerinin sorunsuz olduğu dönemlerde bile, Çin’in iç işlerine karışılması ya da kırmızı çizgilerine temas edilmesi gibi tuhaf durumların yaşanması kaçınılmazdır. Örneğin, 1999 yılında, Çin Ulusal Halk Kongresi Daimi Komitesi Başkanı’nın ziyareti öncesinde, İsrail Meclis Başkanı Avraham Burg, Çin’in uyarı ve diplomatik girişimlerine rağmen Dalai Lama ile görüşmüştür. Tamamen özgürleştirilmiş olan İsrail medyasında da Çin’e yönelik eleştirel sesler hiçbir zaman eksik olmamıştır, ancak bu tür sesler İsrail kamuoyunun ana akımı ya da baskın görüşü değildir.
Üçüncü olarak, İsrail, Batı bloğu içinde ABD’nin iki partili hükümet baskısına gerçekten direnen ve Çin dostu politikasının istikrarını sürdüren tek ülkedir. Yazar bu konuda daha önce özel bir analiz yazısı kaleme almıştır: İsrail, ABD’nin Çin’in “Kuşak ve Yol” girişimine yönelik büyük engellemelerine rağmen, Çin ile bu girişimi aktif, esnek ve pragmatik şekilde birlikte inşa etmeye devam etmiştir. Buna, Çin’le birlikte sivil-askeri amaçlı Hayfa Limanı projesini hiçbir zaman terk etmemesi de dahildir. 2022 yılında Çin, İsrail’in ikinci büyük ticaret ortağı ve en büyük ithalat kaynağı olmuştur. Geçtiğimiz bir buçuk yılda Çinli ve İsrailli diplomatlar çok taraflı ortamlarda zaman zaman sert tartışmalara girmiş olsa da, iki taraf da azami ölçüde itidal göstermiş ve bu karşı karşıya gelişleri tesadüfi ve kontrol edilebilir seviyede tutmuş, kapsamlı işbirliği ve stratejik karşılıklı güveni etkilememiştir.
Dördüncü olarak, Çin-İsrail ilişkileri gerçekten de “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın etkisi altındadır. Her iki tarafın kamuoyunda karşılıklı sempati bariz şekilde azalmış ve ilişkiler, diplomatik bağların kurulduğu dönemden bu yana en düşük seviyeye inmiştir. Nesnel olarak bakıldığında, İsrail “11 Eylül” benzeri bir ulusal aşağılanma ve felaket yaşamış, “yedi cephede çatışma” durumuna düşmüş ve hâlâ “savaş durumu” sona ermemiştir. Dolayısıyla tüm ülke ve toplum, eşi görülmemiş bir kriz halindedir. Siyasetçilerden halka kadar herkesin duyguları son derece gergin, kırılgan ve hassastır; dışa dönük tepkilerin abartılı ya da biçim bozukluğuna uğraması kaçınılmazdır. Bu, Çin ile ilgili konularda da sınırları aşan söylemlere yol açmaktadır. Buna “olağandışı olaylarda mutlaka bir neden vardır” denir.
Çin, uluslararası hukuku ilke edinmiş, Orta Doğu anlaşmazlığının doğrularını ve yanlışlarını esas almış, tarihsel doğruluğun ve adaletin yanında durmuş ve büyük bir güç olarak sorumluluğu ve yükümlülüğü gereği, İsrail hükümetinin savaş yanlısı ve insanlık dışı eylemlerini eleştirmeye devam etmiştir. Bu da İsrail toplumuna, iki ülke ilişkilerinin normalleşmesinden bu yana görülmemiş düzeyde baskı oluşturmuştur. Ayrıca, Çin’in geleneksel medyası ve internet kamuoyu da uluslararası adalet ve mazluma duyulan sempati temelinde, İsrail aleyhine bir kamuoyu ortamı yaratmıştır. Bu atmosfer, İsrail toplumunda Çin karşıtı duyguların artmasına neden olmuş ve bazı siyasetçilerin Tayvan konusunu istismar etmesi için uygun bir zemin hazırlamıştır. Son iki yılda İsrail partileri ve siyasetçileri ile Tayvan arasında bariz şekilde sıklaşan ilişkiler, bir tür zor zamanda dayanışma anlamı da taşımaktadır.
Beşinci olarak, Netanyahu hükümeti Orta Doğu meselesinde giderek sertleşip sağa kaymış olsa da, Çin’e karşı dostane temel duruş ve politik çizgiyi korumuştur. Netanyahu şahsen, Çin’in yoğun kamuoyu ve diplomatik baskısına rağmen kamuoyuna yönelik olumsuz bir açıklamada bulunmamış, diğer sağcı ve aşırı sağcı kabine üyeleri de Çin’e açık saldırılarda bulunmamıştır. Bu nedenle, bazı İsrailli milletvekillerin ya da yetkililerin Çin karşıtı ya da Tayvan yanlısı söz ve eylemleri, İsrail hükümetine mal edilemez ve İsrail’in devlet politikası veya ulusal eylemi olarak görülemez.
Altıncı olarak, bu fırtına ne İsrail iç siyasetinin Çin’e karşı iyi polis-kötü polis oyunu oynayarak baskı kurma çabasıdır ne de Gelecek Var Partisi’nin kolektif olarak Çin karşıtı tutuma geçtiğini gösterir. İsrail siyasetini bilen herkes, bu partinin yalnızca 12 yıllık bir geçmişe sahip orta yolcu bir parti olduğunu ve Netanyahu’nun lideri olduğu Likud grubunun ezeli rakibi olduğunu bilir. 2021’de bu parti, Birleşik Sağ İttifakı dahil yedi partiyle birleşerek “sekiz partili iktidar koalisyonunu” kurmuş ve Netanyahu’nun 12 yıllık iktidarını devirmiştir. 2022’de bu koalisyon dağılmış, ardından Gelecek Var Partisi mecliste gensoru vererek yeni seçim sürecini başlatmıştır. Bu yıl haziran ayında muhalefet partisi olarak Netanyahu’nun koalisyonunu devirmeye yönelik yeni bir önerge daha sunmuştur.
2022 Nisan ayı başında, Gelecek Var Partisi lideri, o dönemin dışişleri bakanı ve başbakan adayı Yair Lapid, Çin Devlet Konseyi Üyesi ve Dışişleri Bakanı Wang Yi ile yaptığı telefon görüşmesinde, “İsrail ile Çin birbirini anlıyor ve takdir ediyor. İsrail, Çin’i bir dost olarak görüyor ve diplomatik ilişkilerin kurulduğu günden bu yana tek Çin politikasını benimsemiştir. Bu tutum hiç değişmemiştir ve Çin’le ilişkilerin önemli bir temelidir…” demiştir. Bugün, Lapid’in partisine mensup bir milletvekilinin Tayvan konusunu istismar etmesi, acaba Lapid ve partisi üyelerini kontrol edemiyor mu? Yoksa tutumlarını değiştirip Çin’i mi terk ettiler? Ya da Çin’in Orta Doğu politikasına yönelik bilinçli bir memnuniyetsizlik mi ifade etmekteler? Yazar, Gelecek Var Partisi’nin tamamının ve özellikle lideri Lapid’in Çin’e karşı tutum ve politikasını değiştirdiğini kötü niyetle varsaymak istememekte; aksine, bu durumun yalnızca “Tayvan-İsrail Dostluk Grubu” başkanının dikkat çekmek için yaptığı bireysel bir hamle olduğunu düşünmektedir.
Belki de tüm bu nedenlerle Çin, nispeten düşük profilli, ölçülü ve sakin bir tutum benimsemiş; Gelecek Var Partisi’ndeki birkaç kötü niyetli kişinin temposunu bozmasına izin vermemiş ve Çin-İsrail stratejik güveni, dostluğu ve pragmatik işbirliğinin genel seyrini korumaya çalışmıştır.
Belirtilmesi ve dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise şudur: Toporovsky Tayvan konusunu gündeme taşırken, kötü niyetli bazı medya organları da Çin’in İran’a gelişmiş savaş uçakları ve hava savunma sistemleri ihraç ettiği yönünde haberler yaymıştır. Bu durum yalnızca yeni ateşkes sağlamış İsrail ile İran arasında gerilim ve düşmanlığı körüklemekle kalmayıp, aynı zamanda Çin-İsrail stratejik güvenini zedelemeye, İsrail’in Çin’e yönelik kamuoyunu olumsuzlaştırmaya ve ikili ilişkileri ve işbirliğini sabote etmeye hizmet etmiştir. Bu gerçekten kötü niyetli bir yaklaşımdır; Orta Doğu’nun istikrara kavuşmasını, Çin’in Orta Doğu diplomasisinin sağlam adımlarla ilerlemesini istememektedirler.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Amerika5 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceYandex veri merkezine saldırı Rusya’da dijital hizmetleri vurdu










