Bizi Takip Edin

Görüş

Çin-İsrail ilişkilerinin olağan durumuyla yüzleşmek

Avatar photo

Yayınlanma

9 Temmuz’da, Çin’in İsrail Büyükelçiliği sözcüsü, resmi WeChat hesabında yaptığı açıklamada, İsrail Yeş Atid (Gelecek Var) Partisi milletvekilinin son dönemde Tayvan’la ilgili yanlış söylem ve eylemlerine ilişkin görüş bildirdi. Sözcü, Gelecek Var Partisi’nin bir milletvekilinin Çin’in Tayvan bölgesini ziyaret ederek sözde “başkan yardımcısı” ve “dışişleri bakanı” ile görüştüğünü, İsrail’e döndükten sonra sosyal medya platformlarında ilgili Tayvanlı kişilerle etkileşime girerek onları övdüğünü, İsrail medyasında bu ziyarete dair gözlemlerini uzun uzun anlattığını ve açıkça Tayvan’ı bir “ülke” olarak tanımladığını belirtti. Bu tür söylem ve eylemler “tek Çin ilkesini ciddi şekilde ihlal etmiş, Çin-İsrail ilişkilerinin siyasi temelini ciddi şekilde zedelemiş, Çin-İsrail dostane ve pragmatik iş birliği ortamını ciddi şekilde zehirlemiştir. Çin’in İsrail Büyükelçiliği buna kararlılıkla karşı çıkmakta ve şiddetle kınamakta, İsrail tarafına sert bir diplomatik girişimde bulunmuş, hatalı uygulamaların derhal düzeltilmesini ve olumsuz etkinin ortadan kaldırılmasını talep etmiştir.”

Bilgilere göre, bu yılın nisan ayı sonunda, İsrail muhalefet partisi Gelecek Var Partisi milletvekili Boaz Toporovsky, bir parlamento heyetine başkanlık ederek Tayvan’ı ziyaret etmiştir. Mayıs sonunda, birkaç diğer partiden oluşan daha üst düzey bir heyet de Tayvan’a ziyaret gerçekleştirmiştir. Tayvan yönetiminin lideri ve yardımcısı, bu iki İsrail parlamento heyetiyle art arda görüşmüştür. Toporovsky, İsrail doğumlu, Doğu Avrupa kökenli Yahudi göçmenlerin soyundandır. Muhtemelen “Tayvan-İsrail Dostluk Parlamento Grubu” başkanı sıfatıyla, 2024 yılında zaten Tayvan’ı ziyaret etmişti. Yakın zamanda Tayvan’dan dönüşü sonrası, Toporovsky sosyal medyada Tayvanlı ilgili kişilerle etkileşim kurmaya devam etmiş, Tayvan bağımsızlık yanlısı güçlere destek vermiş, Çin-İsrail ilişkilerine engel oluşturmuş ve bu durum “Israel Today” ve “The Jerusalem Post” gibi medya organlarının dikkatini çekmiştir.

Çin’in İsrail Büyükelçiliği, Tayvan’la ilgili meselelerde nadiren açıklama yapar; Toporovsky’nin hatalı söylem ve eylemlerini “üç ciddi ihlal” olarak tanımlaması, Çin-İsrail diplomatik ilişkilerinin kurulduğu 33 yıl içinde oldukça enderdir. Bu durum, onun “tek Çin” ilkesinin kırmızı çizgisini aştığını ve Çin-İsrail ilişkilerinde sürtüşme ve gürültüye yol açtığını açıkça göstermektedir. Gözlemciler ayrıca, Çin Dışişleri Bakanlığı’nın kısa süre önce göreve başlayan İsrail’in Çin Büyükelçisini bu konuyla ilgili görüşmeye çağırmadığını, bunun da bazı İsrailli milletvekillerin hatalı söylem ve eylemlerinin İsrail’in resmi tutumunu yansıtmadığını gösterdiğini belirtmiştir. Bu nedenle, Çin’in İsrail Büyükelçiliği’nin kınama ve uyarıda bulunması daha uygun ve yerindedir.

Aslında, Toporovsky’nin bu girişimi Çin-İsrail dostane ilişkilerinin genel yönünü, ana akımını ve olağan halini yansıtmamaktadır, bu yüzden çok da büyütülmemelidir. Ancak diplomaside küçük mesele yoktur; tek Çin ilkesi ise Çin’in temel çıkarlarını ilgilendiren önemli bir konudur. Tüm dünyanın uzun süredir ertelenen Altıncı Orta Doğu Savaşı’na odaklandığı bir dönemde, Çin-İsrail dostane ve pragmatik ilişkilerindeki bu tür uyumsuzluk ve farklı sesler hafife alınmamalıdır: Bu durum hem İsrail’in karmaşık iç siyasi yelpazesini yansıtır hem de bu savaşın yayılma etkisini gözler önüne serer — yani İsrail, uluslararası baskı ve kamuoyu tecritine karşı zor bir durumda dış sempati ve desteğe susamıştır; bazı politikacılar susam için karpuzdan vazgeçecek kadar ileri gitmektedir. Kısacası, Çin-İsrail ilişkilerinde Tayvan’la ilgili ortaya çıkan bu kriz, büyütülmemesi gereken bir “çaydanlıkta fırtına”dır, ancak gidişata bırakılırsa, Çin-İsrail ilişkilerine zarar verecek yeni bir değişkene dönüşecektir.

Öncelikle, İsrail kurulduğundan beri, hangi parti iktidarda olursa olsun ve siyasi duruşu sol ya da sağ olsun, İsrailli liderler her zaman ileri görüşlü ve stratejik bir anlayışla “tek Çin” duruşunu sürdürmüşlerdir. Uzun Soğuk Savaş döneminde, Çin’in diplomasisi tamamen Arap dünyasından yana olmasına rağmen, “uluslararası yetim” durumundaki İsrail, Tayvan yönetimiyle sıkı ilişkilere sahip olsa bile, hiçbir zaman onlarla diplomatik ilişki kurmamıştır. 33 yıl önce Çin-İsrail diplomatik ilişkileri kurulduğunda, iki tarafın geçmişe dair hiçbir yükü yoktu; özellikle, başka ülkelerin yaşadığı “önce Tayvan’la diplomatik ilişkileri kes, sonra Çin’le kur” gibi zorlu müzakereler ve acı seçim süreçleri söz konusu değildi.

Bunun nedeni, İsrail’in geçmişten bugüne tüm liderlerinin, tüm Çin halkının gerçek meşru temsilcisinin kim olduğunu çok iyi bilmesidir. İsrail halkı da tarih boyunca Çin halkının Yahudilere gösterdiği hoşgörü ve cömertliği takdir etmektedir. Aynı zamanda, Çin uzun süre Orta Doğu meselesinde İsrail’e baskı uygulasa da, Arap cephesinin “İsrail’i yok etme” yönündeki radikal düşüncelerine karşı çıkmış, İsrail hükümetinin saldırgan yayılmacı politikalarıyla İsrail halkını birbirinden ayırmayı savunmuş ve İsrail’in meşru güvenlik endişelerine saygı göstermiştir.

İkinci olarak, İsrail çok partili ve göçmenlerden oluşan bir ülkedir, uzun süredir ABD ve Batı değerlerinden etkilenmektedir. Farklı partilerin dış politikaya dair tutumları farklıdır, hatta sıklıkla çatışır; hükümet ile parlamento arasındaki çatışmalar, iktidar ile muhalefet arasındaki kıyasıya mücadeleler normaldir. Küçük partilerin büyük partileri ya da iktidar koalisyonlarını rehin alması, İsrail demokrasisinin belirgin bir özelliğidir. Bu nedenle, Çin-İsrail ilişkilerinin sorunsuz olduğu dönemlerde bile, Çin’in iç işlerine karışılması ya da kırmızı çizgilerine temas edilmesi gibi tuhaf durumların yaşanması kaçınılmazdır. Örneğin, 1999 yılında, Çin Ulusal Halk Kongresi Daimi Komitesi Başkanı’nın ziyareti öncesinde, İsrail Meclis Başkanı Avraham Burg, Çin’in uyarı ve diplomatik girişimlerine rağmen Dalai Lama ile görüşmüştür. Tamamen özgürleştirilmiş olan İsrail medyasında da Çin’e yönelik eleştirel sesler hiçbir zaman eksik olmamıştır, ancak bu tür sesler İsrail kamuoyunun ana akımı ya da baskın görüşü değildir.

Üçüncü olarak, İsrail, Batı bloğu içinde ABD’nin iki partili hükümet baskısına gerçekten direnen ve Çin dostu politikasının istikrarını sürdüren tek ülkedir. Yazar bu konuda daha önce özel bir analiz yazısı kaleme almıştır: İsrail, ABD’nin Çin’in “Kuşak ve Yol” girişimine yönelik büyük engellemelerine rağmen, Çin ile bu girişimi aktif, esnek ve pragmatik şekilde birlikte inşa etmeye devam etmiştir. Buna, Çin’le birlikte sivil-askeri amaçlı Hayfa Limanı projesini hiçbir zaman terk etmemesi de dahildir. 2022 yılında Çin, İsrail’in ikinci büyük ticaret ortağı ve en büyük ithalat kaynağı olmuştur. Geçtiğimiz bir buçuk yılda Çinli ve İsrailli diplomatlar çok taraflı ortamlarda zaman zaman sert tartışmalara girmiş olsa da, iki taraf da azami ölçüde itidal göstermiş ve bu karşı karşıya gelişleri tesadüfi ve kontrol edilebilir seviyede tutmuş, kapsamlı işbirliği ve stratejik karşılıklı güveni etkilememiştir.

Dördüncü olarak, Çin-İsrail ilişkileri gerçekten de “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın etkisi altındadır. Her iki tarafın kamuoyunda karşılıklı sempati bariz şekilde azalmış ve ilişkiler, diplomatik bağların kurulduğu dönemden bu yana en düşük seviyeye inmiştir. Nesnel olarak bakıldığında, İsrail “11 Eylül” benzeri bir ulusal aşağılanma ve felaket yaşamış, “yedi cephede çatışma” durumuna düşmüş ve hâlâ “savaş durumu” sona ermemiştir. Dolayısıyla tüm ülke ve toplum, eşi görülmemiş bir kriz halindedir. Siyasetçilerden halka kadar herkesin duyguları son derece gergin, kırılgan ve hassastır; dışa dönük tepkilerin abartılı ya da biçim bozukluğuna uğraması kaçınılmazdır. Bu, Çin ile ilgili konularda da sınırları aşan söylemlere yol açmaktadır. Buna “olağandışı olaylarda mutlaka bir neden vardır” denir.

Çin, uluslararası hukuku ilke edinmiş, Orta Doğu anlaşmazlığının doğrularını ve yanlışlarını esas almış, tarihsel doğruluğun ve adaletin yanında durmuş ve büyük bir güç olarak sorumluluğu ve yükümlülüğü gereği, İsrail hükümetinin savaş yanlısı ve insanlık dışı eylemlerini eleştirmeye devam etmiştir. Bu da İsrail toplumuna, iki ülke ilişkilerinin normalleşmesinden bu yana görülmemiş düzeyde baskı oluşturmuştur. Ayrıca, Çin’in geleneksel medyası ve internet kamuoyu da uluslararası adalet ve mazluma duyulan sempati temelinde, İsrail aleyhine bir kamuoyu ortamı yaratmıştır. Bu atmosfer, İsrail toplumunda Çin karşıtı duyguların artmasına neden olmuş ve bazı siyasetçilerin Tayvan konusunu istismar etmesi için uygun bir zemin hazırlamıştır. Son iki yılda İsrail partileri ve siyasetçileri ile Tayvan arasında bariz şekilde sıklaşan ilişkiler, bir tür zor zamanda dayanışma anlamı da taşımaktadır.

Beşinci olarak, Netanyahu hükümeti Orta Doğu meselesinde giderek sertleşip sağa kaymış olsa da, Çin’e karşı dostane temel duruş ve politik çizgiyi korumuştur. Netanyahu şahsen, Çin’in yoğun kamuoyu ve diplomatik baskısına rağmen kamuoyuna yönelik olumsuz bir açıklamada bulunmamış, diğer sağcı ve aşırı sağcı kabine üyeleri de Çin’e açık saldırılarda bulunmamıştır. Bu nedenle, bazı İsrailli milletvekillerin ya da yetkililerin Çin karşıtı ya da Tayvan yanlısı söz ve eylemleri, İsrail hükümetine mal edilemez ve İsrail’in devlet politikası veya ulusal eylemi olarak görülemez.

Altıncı olarak, bu fırtına ne İsrail iç siyasetinin Çin’e karşı iyi polis-kötü polis oyunu oynayarak baskı kurma çabasıdır ne de Gelecek Var Partisi’nin kolektif olarak Çin karşıtı tutuma geçtiğini gösterir. İsrail siyasetini bilen herkes, bu partinin yalnızca 12 yıllık bir geçmişe sahip orta yolcu bir parti olduğunu ve Netanyahu’nun lideri olduğu Likud grubunun ezeli rakibi olduğunu bilir. 2021’de bu parti, Birleşik Sağ İttifakı dahil yedi partiyle birleşerek “sekiz partili iktidar koalisyonunu” kurmuş ve Netanyahu’nun 12 yıllık iktidarını devirmiştir. 2022’de bu koalisyon dağılmış, ardından Gelecek Var Partisi mecliste gensoru vererek yeni seçim sürecini başlatmıştır. Bu yıl haziran ayında muhalefet partisi olarak Netanyahu’nun koalisyonunu devirmeye yönelik yeni bir önerge daha sunmuştur.

2022 Nisan ayı başında, Gelecek Var Partisi lideri, o dönemin dışişleri bakanı ve başbakan adayı Yair Lapid, Çin Devlet Konseyi Üyesi ve Dışişleri Bakanı Wang Yi ile yaptığı telefon görüşmesinde, “İsrail ile Çin birbirini anlıyor ve takdir ediyor. İsrail, Çin’i bir dost olarak görüyor ve diplomatik ilişkilerin kurulduğu günden bu yana tek Çin politikasını benimsemiştir. Bu tutum hiç değişmemiştir ve Çin’le ilişkilerin önemli bir temelidir…” demiştir. Bugün, Lapid’in partisine mensup bir milletvekilinin Tayvan konusunu istismar etmesi, acaba Lapid ve partisi üyelerini kontrol edemiyor mu? Yoksa tutumlarını değiştirip Çin’i mi terk ettiler? Ya da Çin’in Orta Doğu politikasına yönelik bilinçli bir memnuniyetsizlik mi ifade etmekteler? Yazar, Gelecek Var Partisi’nin tamamının ve özellikle lideri Lapid’in Çin’e karşı tutum ve politikasını değiştirdiğini kötü niyetle varsaymak istememekte; aksine, bu durumun yalnızca “Tayvan-İsrail Dostluk Grubu” başkanının dikkat çekmek için yaptığı bireysel bir hamle olduğunu düşünmektedir.

Belki de tüm bu nedenlerle Çin, nispeten düşük profilli, ölçülü ve sakin bir tutum benimsemiş; Gelecek Var Partisi’ndeki birkaç kötü niyetli kişinin temposunu bozmasına izin vermemiş ve Çin-İsrail stratejik güveni, dostluğu ve pragmatik işbirliğinin genel seyrini korumaya çalışmıştır.

Belirtilmesi ve dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise şudur: Toporovsky Tayvan konusunu gündeme taşırken, kötü niyetli bazı medya organları da Çin’in İran’a gelişmiş savaş uçakları ve hava savunma sistemleri ihraç ettiği yönünde haberler yaymıştır. Bu durum yalnızca yeni ateşkes sağlamış İsrail ile İran arasında gerilim ve düşmanlığı körüklemekle kalmayıp, aynı zamanda Çin-İsrail stratejik güvenini zedelemeye, İsrail’in Çin’e yönelik kamuoyunu olumsuzlaştırmaya ve ikili ilişkileri ve işbirliğini sabote etmeye hizmet etmiştir. Bu gerçekten kötü niyetli bir yaklaşımdır; Orta Doğu’nun istikrara kavuşmasını, Çin’in Orta Doğu diplomasisinin sağlam adımlarla ilerlemesini istememektedirler.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English