Ortadoğu
Epstein, BAE-İsrail ilişkilerinin temellerini atmış

Jeffrey Epstein, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) elitlerini eğitmek ve İsrail ile BAE arasındaki ilişkiyi kurmak konusunda rol oynadı.
Drop Site, Epstein’in on yıldan fazla bir süredir sürdürdüğü özel yazışmalara dayanarak, Dubai Ports World finans imparatorluğunun güçlü başkanı ve BAE’nin yönetici aileleriyle yakın bağlantıları olan Sultan Sulayem ile olan samimi ilişkisini yazdı.
Siteye göre bu hikaye, Einstein’in ölümünden bir yıl sonra imzalanan İbrahim Anlaşmalarının gizli arka planını ortaya çıkarmaya yardımcı oluyor.
DP World, BAE ve İsrail dış politikasında da önemli bir rol oynuyor. 26 Aralık 2025’te İsrail, Somaliland Cumhuriyetini bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk ülke oldu. Bu sürpriz diplomatik açıklama, Somaliland’ın en önemli yabancı yatırımcılarından biri olan Dubai’nin DP World şirketinin aylarca süren kamuoyu kampanyasının ardından geldi.
Şirketin başkanı, ekim ayında düzenlenen bir konferansta, şirketin Berbera limanına yatırılan yüz milyonlarca doları öne sürerek, Somaliland’ın tanınması gerektiğini savunmuştu.
Somaliland’ın resmi olarak tanınması, BAE’nin Berbera’daki lojistik merkezini güçlendiriyor. İsrail, Kızıldeniz’deki denizcilik çıkarlarını Yemen direnişinin insansız hava araçları ve füze saldırılarından korumak için bu bölgede bir askeri üs inşa ediyor.
Somaliland’daki stratejik hamle, Tel Aviv ve Abu Dabi arasındaki derinleşen ilişkilerin yeni bir bölümünü işaret ediyor. Amerikan finansçı Jeffrey Epstein, hayatının son yirmi yılında, DP World’ün başkanı ve Dubai hükümdarının yakın arkadaşı olan Sultan Ahmed bin Sulayem aracılığıyla İsrail ve Emirlikler arasında gayri resmi bir diplomatik köprü görevi gördü.
Epstein, Fars Körfezinden geçen ticaret için önemli bir lojistik merkezi olan Dubai’deki Jebel Ali Serbest Bölgesini (JAFZA) kontrol eden, dünyanın en büyük konteyner terminali operatörlerinden biri olan DP World’e büyük ilgi gösterdi.
JAFZA, ABD Donanmasının en sık ziyaret ettiği yabancı liman ve ABD, BAE limanlarında, ABD dışındaki diğer limanlardan daha fazla gemiye sahip.
2009 yılında çocuk fuhuşu suçundan ilk kez hapis cezasını çektikten sonra, Epstein “kaçakçıların cenneti olan Afrika Boynuzundaki Cibuti derin su limanının sahibi” ile olan ilişkisini övünerek anlattı. Cibuti Limanı, o dönemde DP World’ün Afrika’daki en büyük konteyner terminaliydi. Epstein, Sulayem ile ilişkilerinin o kadar yakın olduğunu iddia etti ki, limanın “temel olarak sorumlusu” olduğunu söyledi.
Epstein’in liman hakkındaki yorumları abartılı bir övünme gibi geliyordu. Fakat Sulayem ile yakın bir dostluğu olduğu iddiası, şimdi Temsilciler Meclisi Denetim Komitesinin yayınladığı e-postalar, bir ABD federal mahkeme davası ve eski İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın hacklenen e-posta kutusu tarafından doğrulandı.
Konuşmalar, Epstein’in en azından 2006’dan 2019’daki ölümüne kadar Sulayem ile olağanüstü yakın bir bağı olduğunu ortaya koyuyor. Bu tarih aralığı, sızdırılan Yahoo! hesabından elde edilen e-postaların tarih aralığıyla örtüşüyor.
Epstein, Sulayem’in güvenilir bir arkadaşı ve danışmanıydı, fakat ağının Birleşik Arap Emirlikleri’nin yönetici kesimlerinin tüm katmanlarına yayılmış olduğu görülüyor. 2013 yılında Epstein’i ziyaret eden bir gazeteci, New York’taki malikanesinin antresinde sergilenen bir fotoğrafta Epstein’in Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid ile birlikte plaj kıyafeti ve şnorkel ekipmanı giyerken görüldüğünü belirtti.
2006 yılının başlarında, ABD’li politikacılar DP World’ün altı büyük ABD limanını satın almasını engelleyerek bu teklifi büyük bir ulusal güvenlik skandalına dönüştürdüğünde, BAE yönetimi “küçük düşürülmüş” hissediyordu.
Şirket geri çekilmek zorunda kaldıktan sonra, o dönem Abu Dabi Veliaht Prensi olan Şeyh Muhammed bin Zayid en-Nahyan, ülkenin Washington’da bir daha asla hazırlıksız yakalanmayacağına söz verdi.
Skandalın ardından, DP World ABD’deki faaliyetlerinden çekilirken, Sultan Ahmed bin Sulayem, Jeffrey Epstein’e e-posta göndererek Kasım 2006’da New York’ta bir toplantı ayarlamasını istedi. Epstein, Sulayem’e “daha erken gel” diye baskı yaparak toplantıyı sabırsızlıkla bekliyordu. Ertesi yıl, Sulayem, şirketin uluslararası genişlemesini sürdürmesi ve Washington ile ilişkilerini istikrara kavuşturması için DP World’ün başkanlığına atandı.
Epstein ve Sulayem, iş ilişkilerinin ötesinde yakın bir kişisel ilişkiye sahiplerdi. 2007 yılının kasım ayında, Florida’da cinsel istismar suçlamasıyla yargılandığı davadan birkaç ay sonra, Epstein Sulayem’e, ikisinin de tanıdığı bir kadından “komik bir hikaye” duyduğunu söyledi; Sulayem ise, “Evet, birkaç ay boyunca birkaç denemeden sonra New York’ta buluşmayı başardık. Bir yanlış anlaşılma var, o İŞ istiyordu! Ben ise sadece KADIN İSTİYORDUM!” diye cevap verdi. Epstein, “Allaha şükür, hâlâ senin gibi insanlar var,” diye karşılık verdi.
2007 yılının başlarında, DP World’ün beklenen halka arzı hakkında tavsiyelerde bulunurken, Epstein, Sulayem tarafından kendisine iletilen, Dubai’nin hükümdarı Muhammed bin Raşid el-Maktoum tarafından yazılan bir kitabın yayınlanmamış İngilizce çevirilerini inceledi ve kitabın yurtdışında daha iyi karşılanması için çeviriye ilişkin geri bildirimde bulundu.
İkili düzenli olarak iletişim halinde kaldı, iş stratejilerini tartıştı, üst düzey iş ve siyaset liderleriyle toplantılar düzenledi ve Epstein’in özel adası Little St. James’te tatiller ayarladı.
Epstein, Mart 2007’de birlikte geçirdikleri keyifli bir gezinin ardından Sulayem’e şöyle yazmış:
“Umarım eğlenmişsindir, seni arkadaşım olarak görmekten mutluluk duyuyorum, tanıştığım tek kişi sensin, benim kadar çılgın olan tek kişi.”
Epstein’in ölümünden sonra Miami Herald, komşu ada Great St. James’in 2016 yılında Sulayem’in adına satın alındığını keşfetti. Sulayem’in bir yardımcısı gazeteye, Epstein’e mülk tapusunda adını kullanma izni vermediğini söyledi. Ada daha sonra özel bir yatırım şirketine satıldı.
Epstein’in 2010 yılında kamu hayatına geri dönmesinden sonra, Ehud Barak’ın hacklenen gelen kutusundan alınan ikinci bir e-posta grubu, Epstein’in İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki elitler arasındaki bağları güçlendirmek için ortak bir çaba başlatmasıyla Epstein ve Sulayem’in ilişkilerinin gelişmeye devam ettiğini gösteriyor.
2010’ların ortalarında Epstein, Barak ve Sulayem arasında birkaç kez görüşme ayarladı ve bunları Barak’ın Dubai hükümdarına yakınlaşması ve İsrail’in diplomatik ve güvenlik çıkarlarını yurtdışında tanıtması için bir fırsat olarak sundu. Epstein, 18 Haziran 2013’te Barak’a, “Bence tanışmalısınız. O, Maktoum’un sağ kolu,” diye yazdı.
Epstein’ın aracılık ettiği ilişki gelişmeye devam etti. 5 Ağustos 2018’de Sulayem, Epstein’e, Epstein’in fon sağladığı ve Barak’ın başkanlığını yaptığı, acil durum görevlileri ve güvenlik hizmetlerinin telefonlardan kesin konum verilerini ve canlı video/ses akışını almasını sağlayan İsrailli siber güvenlik şirketi Carbyne hakkında bir e-posta gönderdi.
Epstein ve Barak’a gönderdiği mesajda Sulayem, finansçıya şirkete yatırım yapmayı planladığını ve Carbyne’nin kurucusu Amir Elichai ile bu teknolojinin “Dubai 911” ve DP World tarafından işletilen limanlarda personel güvenliği için nasıl kullanılabileceğini tartıştığını bildirdi.
Epstein, İsrail’in 8200 numaralı sinyal istihbarat biriminin kıdemli üyesi Elichai’den, Sulayem’in o yıl Carbyne’nin B Serisi fon toplama turuna katılımını öneren bir e-postayı iletti. Epstein ve Barak ile görüştükten sonra Peter Thiel de bu turda yatırım yaptı.
Epstein, Barak’ın Moğolistan’daki üst düzey güvenlik yetkilileriyle ilişkiler kurmasına yardımcı olurken, Barak ve Elichai’yi Thiel’in risk sermayesi fonlarından birine tanıttı. Bu görüşmeler, 2017 yılında İsrail ve Moğolistan arasında resmi bir güvenlik anlaşmasına dönüştü ve bu anlaşma, Carbyne’nin Moğolistan acil servislerine entegre edilmesini de içeriyordu.
Drop Site, Carbyne’nin nihayetinde Dubai’de mi yoksa DP World bağlantılı liman operasyonlarında mı kullanıldığını doğrulayamadı. Fakat daha sonra kamuoyuna açıklanan raporlar, BAE’li yatırımcıların 2020’deki İbrahim Anlaşmaları’nın normalleşmesinden sonra Carbyne’ye hızla dahil olduklarını gösteriyor.
2009 yılında Epstein, Sulayem ile o dönem JPMorgan CEO’su olan arkadaşı Jes Staley’i bir araya getirdi. Amacı, kraliyet ailesinin uzun süredir İsviçre bankalarını tercih ettiği Basra Körfezinde JPMorgan’ın konumunu güçlendirmekti.
Ortadoğu
Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.
“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.
Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.
ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.
Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.
Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.
Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.
Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.
BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.
Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.
ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.
Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.
Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.
Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.
Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.
Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.
Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.
Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.
Ortadoğu
Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.
Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.
Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.
İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.
Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.
Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:
“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”
Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.
Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.
Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.
İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.
Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.
Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.
Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.
LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:
“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”
Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.
Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.
İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.
Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.
Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:
“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”
Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.
Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.
Bu oran 2020’de %10,6’ydı.
Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.
Ortadoğu
İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı için yaptığı teklifi reddetti

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın kolektif yönetimine dair hazırladığı planı reddetti. Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, boğazda eşit kontrol öngören anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun olmadığını bildirdi. Yetkili, Umman’ın sunduğu bu planın “başarı şansı olmadığını” vurguladı.
İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın ortak yönetimine ilişkin teklifini geri çevirdi. Reuters haber ajansı, gelişmeyi üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırarak duyurdu.
Ajansa konuşan kaynak, söz konusu planın “başarı şansı olmadığını” kaydetti.
Kaynak; Tahran ve Maskat’ın boğazı başka ülkelerin katılımı olmadan, yalnızca kendi sorumluluk alanları sınırları dahilinde denetlemesi gerektiğini savundu.
Reuters’ın daha önceki haberinde, Umman’ın sunduğu teklifin İran’ın deniz yolu üzerindeki tek taraflı denetimini ortadan kaldırdığı aktarılmıştı.
İran tarafı, İslam Cumhuriyeti’nin Umman’a saygı duyduğunu vurgulamakla birlikte, her iki ülkenin stratejik boğaz üzerinde eşit kontrole sahip olacağı bir anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun düşmediği görüşünü dile getirdi.
Boğazdan geçiş rejimi ve Malakka modeli gündemde
Çatışma öncesinde gemiler, İran ve Umman’ın karasularında yer alan ancak genel kabul itibarıyla uluslararası su yolu sayılan boğazdan serbestçe geçiyordu.
ABD ile askeri çatışmanın başlamasından kısa süre sonra Tahran, boğazı denetleme ve Umman ile ortaklaşa gemilerden harç alma hakkına sahip olduğunu ilan etmişti.
İranlı yetkili, Tahran’ın boğazın tüm giriş rotasını ve çıkış rotasının bir bölümünü denetlemesi gerektiğini, Umman’ın ise kendi kontrolündeki sahayı yönetmesi gerektiğini söyledi.
Reuters kaynakları bir gün önce verdikleri bilgide, Basra Körfezi ülkelerinin Umman’ın boğazın bölgesel yönetimine ilişkin planını desteklediğini bildirmişti.
Bu plan; seyrüsefer, çevre tedbirleri, arama-kurtarma faaliyetleri ve diğer hizmetleri finanse etmek amacıyla gemilerden gönüllülük esasına dayalı harç alınmasını öngörüyordu. Öneri, Malakka Boğazı’ndaki benzer bir yönetim modelini temel alıyordu.
Bloomberg’in aktardığına göre Umman ve İran, hafta sonunda yaptıkları görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın “orta koridor” olarak adlandırılan hattının yeniden trafiğe açılması önerisini ele aldı.
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa5 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












