Bizi Takip Edin

Diplomasi

“Erdoğan’ın zaferinden sonra Türkiye’nin Suriye politikası”

Yayınlanma

Türkiye 28 Mayıs seçimlerine giderken Suriye ile normalleşme gündemi, adayların en önemli başlıklarından biriydi. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz ağırlaştıkça üç milyonu aşkın Suriyeli mültecinin getirdiği ek yük, muhalefet partilerinin iktidarı eleştirirken en önemli argümanı haline geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu tablo karşısında kısmen eleştirileri boşa düşürmek için Şam ile normalleşme gündeminde gaza bastı. Peki seçimlerden zaferle çıkan Erdoğan’ın Suriye politikasında bir değişiklik olacak mı? Şam ile normalleşme adımları hızlanacak ya da Türkiye başka bir yol mu deneyecek? Gelişmeler, Türkiye’deki mültecileri nasıl etkileyecek?

Uluslararası Kriz Grubu, Erdoğan’ın üçüncü cumhurbaşkanlığı döneminde Suriye politikasının nasıl olacağına dair bir analiz yayınladı. Merkezi Belçika’da bulunan ve kurucuları arasında George Soros ve Morton Abramowitz gibi tartışmalı isimlerin yer aldığı Uluslararası Kriz Grubu’nun söz konusu analizinde genel bir durum değerlendirmesi yapılıyor. Ancak yine de Suriye’nin kuzeyinde çözüm için Oslo görüşmelerine atıf yapmaktan geri durmayan analizi, grubun daha sonra Türkiye açısından ağır sonuçları olacak “çözüm” sürecine destek verdiğini unutmadan okumakta fayda var:

***

Erdoğan’ın Zaferinden Sonra Türkiye’nin Suriye Politikası

Dareen Khalifa, Gregory Waters

Suriye’de ayaklanmanın başladığı 2011’den bu yana Ankara krizin daha da derinlerine çekildi. Yaklaşımı muhtemelen şimdilik sabit kalacaktır. Ancak bundan sonra yapacağı seçimler milyonlarca Suriyelinin kaderi açısından önem taşıyor.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden seçilmesi, birçok Suriyelinin Ankara’nın Şam politikasının kendi aleyhlerine dramatik bir şekilde değişebileceği yönündeki korkularını yatıştırdı. Türk lider beş yıl daha koltuğunda oturmaya devam ederken Ankara askerlerini Suriye’nin kuzeyindeki bazı bölgelerde tutmaya kararlı. Ayrıca Türkiye’deki üç milyondan fazla Suriyeli mültecinin de en azından şimdilik orada kalması muhtemel. Ankara, Şam’la savaş başladığında kopan ilişkileri yeniden başlatmak için görüşüyordu ve görüşmeye devam edecek, ancak Erdoğan’ın yeni kabinesi, Türkiye’nin güney komşusundan kaynaklanan ulusal güvenlik sorununun, ani bir değişim riskini göze alamayacak kadar çok olduğunu düşünen yetkililerle dolu. Mülteciler ve Suriye’nin kuzeyinde yerinden edilmiş milyonlarca insan için statükonun devamı, Türkiye’nin politikasında yaşanacak bir kırılmanın yol açacağı kargaşayı önlüyor ya da en azından geciktiriyor. Ancak aynı zamanda bu Suriyelileri, Türkiye de baş aktörlerinin büyük ölçüde uzlaşmaz hedefler peşinde koştuğu ve bu hedeflere ulaşmak için net stratejilerden yoksun olduğu bir savaşın gelgitlerine karşı, savunmasız bir şekilde belirsizlik içinde bırakıyor.

Erdoğan üçüncü cumhurbaşkanlığı dönemine güçlü bir pozisyonda giriyor ancak çok sayıda zorlukla karşı karşıya. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik darboğaz, Ankara’nın Suriyeli mültecilere yönelik cömert yaklaşımını ciddi bir siyasi baskı altına alıyor. Ankara’nın temmuz ayında İsveç’in NATO üyeliğini engellemekten vazgeçmesi ittifak içindeki ilişkilerini yumuşatmaya yardımcı olacak. Ancak Türkiye’nin Rus füze savunma sistemlerini satın alması ve Washington’un Suriye’deki IŞİD karşıtı mücadelesinde Kürtlerin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) ana ortağı olarak seçmesi de dahil ABD ile yaşanan gerginlikler devam ediyor. Türkiye’nin Rusya ile olan hassas ilişkileri de kısmen Ankara’nın, Şam’daki Moskava’nın müttefikiyle yaşadığı çıkmaz nedeniyle, sürekli olarak yeniden ayarlanmayı gerektiriyor.

Suriye’deki savaş özellikle Ankara için karmaşık bir dizi risk ve fırsat sunuyor. Türkiye, Suriye ile 900 km’lik bir sınırı paylaşıyor ve yaklaşık 3,3 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor. Türkiye, kırk yıldır Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile çatışma halinde ve PKK’nın Suriye kolu SDG (Suriye Demokratik ABD desteğiyle IŞİD ile savaştıktan sonra geniş bir bölgeyi kontrol altında tutuyor. Türkiye, ABD ve AB ile birlikte PKK’yı terör örgütü olarak kabul ediyor. Türkiye’nin ulusal güvenlik politikasının iki ayağı, Suriye’nin kuzeybatısında güvencesiz bir şekilde yaşayan yaklaşık beş milyon yerinden edilmiş insan arasından daha fazla mülteci akınını önlemek ve SDG’nin (ve dolayısıyla PKK’nın) kuzeydoğudaki kontrolünü kırmasa da zayıflatmak. Suriye’nin komşusu olarak Türkiye, Şam ile ilişkilerini düzeltmek için harekete geçen Arap ülkelerinin çoğundan daha fazla risk altında. Beşar Esad rejiminin bu iki endişeyi tatmin edici bir şekilde ele almaya istekli ya da muktedir olduğu konusunda derin şüpheler var.

2011’de Suriye’de halk ayaklanmasının başlamasından bu yana ve bunu takip eden iç savaş boyunca Türkiye, kendisini çatışmanın daha da derinlerine çeken, kısa vadeli politikalar arasında bıçak sırtında yürüdü. Batılı güçler gibi Ankara da ilk başta Esad’a karşı sağlam bir duruş sergiledi ve Suriye liderini devirmek için isyancıları destekledi. Ancak daha sonra, Esad’ın hayatta kalacağı netleştikçe, yukarıda belirtilen ikiz hedeflere öncelik verdi. SDG’yi dizginlemek için Ankara 2016’dan bu yana Suriye’ye dört saldırı düzenledi. SDG hedeflerine düzenli olarak insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenliyor ve Washington ile Moskova’nın görmezden geldiğine inandığı Suriye’deki PKK’lıların peşine düşmek için rutin olarak daha fazla müdahale tehdidinde bulunuyor.

Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki üç bölgede konuşlandırdığı tahmini 10,000 askeriyle çıtayı yükseltti ve çatışmanın yönünü şekillendirebilecek son derece etkili bir oyuncu haline geldi. Şam, SDG gibi kendi nedenleriyle Türkiye’yi işgalci bir güç olarak görürken, yerinden edilmiş milyonlarca Suriyeliye göre Türk ordusunu acımasız bir rejimle aralarındaki tek tampon. Suriye’nin kuzeybatısında bir vilayet olan İdlib’deki Türk birlikleri, Ankara’nın 2020’de Rusya ile müzakere edilen ve milyonlarca insanı koruyan ve mülteci akışını durduran ateşkese uyulmasını sağlıyor. Aynı zamanda, BM ve birçok devlet tarafından hâlâ terörist grup olarak tanımlanan El Kaide’nin eski bir kolu Heyet Tahrir el Şam’ın bölgedeki kontrolünü pekiştirmesine de izin verdi. Halep’in kuzeyinde Türk askeri, polis ve istihbarat teşkilatları, Suriye Ulusal Ordusu adı verilen ve yaygın olarak yolsuzluk ve suç işlemekle itham edilen Suriyeli gruplar topluluğunu denetliyor. Daha doğuda ise Ankara 2018 ve 2019’da SDG’den ele geçirdiği bölgeleri elinde tutuyor. Grupla sık sık karşılıklı ateş açılıyor.

Ne Suriye’deki askeri konuşlanma ne de milyonlarca Suriyeli mültecinin varlığı Türkiye’de popüler değil. Ülkenin dibe vuran ekonomisi ve mültecilere yönelik milliyetçi düşmanlık, mayıs ayındaki cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri öncesinde Suriye karşıtı söylemlerin yükselmesine neden oldu. Hem Erdoğan hem de ana rakibi Kemal Kılıçdaroğlu kampanyalarında mültecilerin Suriye’ye geri gönderilmesinden bahsetti. Türk muhalefet partileri, mültecilerin geri dönüşünü kolaylaştırmak ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri müdahalesini azaltmak için Esad ile ilişkilerin normalleştirilmesi vaadinde bulunacak kadar ileri gittiler. Erdoğan’ın kendisi de kısmen bu iddiaları boşa çıkarmak için 2022 ortalarında Rusya’nın ev sahipliğinde düzenlenen ve daha sonra İran’ın da katıldığı bir dizi görüşmeye katılarak Şam’a yönelik kamuoyu önünde girişimlerde bulunmaya başladı. Erdoğan’ın Suriye rejimiyle arasını düzeltmeye çalıştığı algısı, Ankara ile Şam arasında bir pazarlığın kurbanı olacaklarından korkan hem Türkiye’deki hem de Suriye’nin kuzeyindeki Suriyeliler arasında endişeye yol açtı.

Erdoğan’ın yeniden seçilmesi, Şam ile esaslı görüşmeler yapma ihtiyacını geçici olarak ortadan kaldırmış görünüyor. Ancak hem Cumhurbaşkanı hem de muhalifleri tarafından yüksek riskli olarak algılanan 2024 yerel seçimleri, önümüzdeki aylarda Erdoğan’ın Suriye politikasını gündemde tutmaya devam edecek. Mevcut durum, desteklediği isyancıların ve kontrol ettiği bölgelerin geleceği de dahil, Türkiye’nin Suriye’deki varlığına ilişkin bazı önemli soruları yanıtsız bırakıyor. Türkiye’nin kuzeybatı Suriye’de asker konuşlandırması rejimin yeni saldırılarını caydırdı ve böylece -en azından şimdilik- bu bölgelerin Şam’dan fiili özerkliğini sağlamlaştırdı. Ankara artık, haklı olarak, caydırıcı rolünü sona erdirmenin ve rejim güçlerinin geri dönüşüne izin vermenin çok daha fazla mülteciyi Türkiye’ye iteceğine ve bunun büyük iç siyasi sonuçları olacağına inanıyor. Bu bölgelerin kontrolünü süresiz olarak sürdürmek siyasi ve mali açıdan maliyetli olsa da Türk hükümetinin gözünde alternatifi daha da maliyetli.

Türkiye’nin SDG ile mücadelesi de benzer şekilde geçici önlemlerle sınırlı kaldı. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda insansız hava araçlarıyla düzenlediği saldırılarda, çoğu Ankara’nın yıllardır peşinde olduğu PKK ile bağlantılı çok sayıda SDG mensubu öldürüldü. Ancak Türkiye’nin askeri eylemlerinin hiçbiri örgütün topraklar üzerindeki hakimiyetini zayıflatmadı ya da en önemlisi petrol olan stratejik kaynaklara erişimini azaltmadı. Saldırılar zaman zaman sivil kayıplara yol açarak uluslararası tepkileri tetikledi. Dahası, bazı füzeler Suriye ve Irak’taki ABD güçlerinin endişe verici derecede yakınına düşerek Ankara’nın Washington ile ilişkilerini daha da sıkıntıya soktu. Erdoğan’ın defalarca tehdit ettiği olası bir Türk kara operasyonu, SDG ve PKK savaşçılarını sınırdan birkaç kilometre daha uzağa itmekten başka bir işe yaramayacak.

Ankara defalarca Şam’la temasa geçti ve kısmen Ankara’nın temel güvenlik kaygıları olarak gördüğü konuları ele almanın yollarını test etmek için rejimin güvenlik yetkilileriyle sessizce iletişim kurdu. Türk ve Suriyeli yetkililer görüşmelerin SDG’nin Suriye’nin kuzeydoğusuna ulaşmasını engellemeye odaklandığını ve bu konuda muhtemelen ortak bir zemin bulabileceklerini söylüyorlar. Ardından, 2022’nin ortalarında, Türk liderliği, kısmen seçim nedeniyle, ancak aynı zamanda Rusya, İran ve Irak’tan gelen taleplere yanıt olarak, Esad rejimiyle uzlaşmaya hazır olduğu sinyalini vermeye başladı. İki ülkenin üst düzey diplomatları, Rus ve İranlı mevkidaşlarıyla birlikte nihayet bir sonraki mayıs ayı başında Moskova’da bir araya geldi, ancak ileriye dönük somut adımlar üzerinde anlaşamadılar.

Ancak bu toplantılar devam ederken bile Ankara, temel kaygılarını gidermeye Şam’ın istekli ya da muktedir olacağından şüphe duyduğunu belirtti. Örneğin, rejimin milyonlarca Suriyelinin daha sınırı geçmesine neden olmadan, mevcut mültecilerin Türkiye’den güvenli bir şekilde geri dönmesine izin vermek bir yana, şu anda Türkiye’nin koruması altında olan kuzeydeki toprakları geri kazanabileceği konusunda ikna olmuş değil. Ocak ayında Kriz Grubu’na konuşan üst düzey bir Türk yetkili, “Şam’ın geri aldığı her kilometre binlerce mülteciyi bize gönderiyor” demişti. Ankara ayrıca, Türkiye’nin güçlerini çekmesi ve hava saldırılarına son vermesi halinde Şam’ın Suriye’nin kuzeydoğusundan PKK saldırılarını önleyebileceğinden de kuşkulu. Türk liderler, Şam’ın kuzeydoğuda devlet varlığını göstermelik olmaktan öteye götüremeyeceğini ve tüm yetkiyi SDG’ye bırakacağını düşünüyor. Dolayısıyla Şam’ın geri dönüşü SDG’yi dize getirmekten ziyade meşruiyetini artırabilir. Bu nedenle Ankara, ilişkilerin normalleşmesi için Şam’ın ön şartı olan tüm Türk askerlerinin Suriye topraklarından çekilmesi konusunu görüşmeyi kategorik olarak reddediyor.

Özetle, Erdoğan’ın yeniden seçilmesi, muhtemelen Türkiye’nin Suriye politikasında çok az şeyin değişeceği anlamına geliyor. Muhalefetin zaferinin sonuçlarından endişe duyan Suriyeliler için Erdoğan’ın zaferi bir nebze rahatlama sebebi gibi görünüyor. Öte yandan rejimi ya da SDG’yi destekleyenlerin kutlayacak daha az şeyi var. Ankara’nın Suriye’deki öncelikleri -SDG’den algıladığı tehdidi ele almak ve İdlib’de Türkiye’ye doğru daha fazla göçü tetikleyecek bir rejim saldırısını durdurmak -aynı kalacak. Dahası, yeniden seçilmiş olsa bile Erdoğan’ın Türkiye’nin Suriye politikası için daha uzun vadeli bir vizyon ortaya koyması, Suriye’deki oyunun sonunun nasıl görüneceğine dair belirsizlik ve tüm etkisine rağmen Türkiye’nin söz sahibi tek ve hatta en önemli aktör olmadığı göz önüne alındığında pek olası görünmüyor. O halde Suriyeli mülteciler ve ülke içinde yerinden edilenler bazı açılardan diken üstünde kalmaya devam edecek.

Ankara muhtemelen bir politika değişikliğine pek yanaşmayacak olsa da özellikle SDG ile ilgili bazı hedeflerine Suriye’de diplomatik yollardan ulaşıp ulaşamayacağını test etmeye değer. ABD’nin yirmi yıllık “terörle savaş” deneyiminin de gösterdiği gibi, askeri araçlar tek başına siyasi sorunları nadiren çözer. Türkiye, Suriye’nin kuzeydoğusundaki sorununu, bu bölgeler için makul bir uzun vadeli vizyonu olmadan kontrol ettiği alanları genişleterek çözmeyi umamaz. Şimdilik, özellikle SDG’nin de gerilimi azaltıcı adımlar atması, örneğin PKK’nın Suriye’nin kuzeydoğusundaki görünürlüğünü azaltması ya da Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin kontrolündeki bölgelere yönelik saldırılarını durdurması halinde, gerilimin azaltılmasına yönelik koşulların dile getirilmesinde fayda var. Özellikle de Erdoğan ve yeni kabinede Dışişleri Bakanı olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın 2012 sonlarında PKK ile bu çatışmadan barışçıl bir çıkış yolu bulmak için masaya oturması dikkat çekiciydi. Yeniden seçim kampanyasını geride bırakan ve PKK’yı askerî açıdan gerileten Türkiye Cumhurbaşkanı, içinde bulunduğumuz dönemi SDG ile bir tür yumuşama arayışı için elverişli görüyor olabilir.

Erdoğan’ın ne yapacağını zaman gösterecek ama her halükârda Ankara’nın yapacağı seçim Suriye’deki çatışmanın gidişatını ve Türkiye’de yaşayan milyonlarca Suriyelinin ve Suriye’nin Türk askerleri tarafından şu ya da bu ölçüde korunan bölgelerinin kaderini belirlemeye yardımcı olacak.

Diplomasi

Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Yayınlanma

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.


Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.

Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.

İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.

Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.

Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.

Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.

Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.

İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.

Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.

Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.

Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.

İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.

Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.

Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.

Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.

İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.

2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.

Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.

Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.

Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.

Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.

Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.

Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.

Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.

İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.

İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.

Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.

İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.

Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.

Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.

Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.

Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.

Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.

Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.

Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.

Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.

Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.

Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.

Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.

Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.

İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.

Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.

Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.

Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

G20 ticaret bakanları açıklamasına tek itiraz Çin’den geldi

Yayınlanma

G20 ticaret yetkilileri bu hafta Milwaukee’de bir araya geldi ve küresel çelik arz fazlasıyla mücadeleye yönelik yeni bir anlaşma duyurdu.

“Milwaukee Çerçevesi”, ülkeleri piyasayı bozan sübvansiyonları kısıtlamaya ve çelik ithalatı ile ticaretin kuralları dışına çıkarılmasının izlenmesini artırmaya çağırıyor.

Ayrıca, olası gümrük vergileri de dahil olmak üzere, kapasite fazlasına karşı “kanıta dayalı önlemleri” destekliyor.

Bu anlaşma, Eylül ayında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısında varılan daha geniş kapsamlı bir mutabakatın ardından geldi.

Toplantıda ABD ve diğer neredeyse tüm G20 ekonomileri, büyük ve kalıcı ticaret dengesizliklerinin diğer ülkelere zarar verebileceği konusunda mutabık kaldı.

Büyük ticaret fazlası olan ülkelerden, büyüme için ihracata aşırı bağımlı hale getiren politikalarını gözden geçirmelerini isteyen bir bildirgeyi imzaladılar.

Çin, bu bildirgeye itiraz eden tek G20 üyesi oldu.

Axios’a göre giderek daha fazla ülke, Donald Trump’ın küresel ticaretteki sorunlara ilişkin argümanının temel bir unsurunu benimsiyor. Üstelik bu durum, Trump’ın uyguladığı gümrük vergilerinin dünya ekonomisini sarsmasına rağmen gerçekleşiyor.

On yıllardır hükümetler, aşırı çelik üretimi de dahil olmak üzere küresel ticaretteki dengesizlikler konusunda uyarıda bulunuyorlar.

Değişen şey ise, yerli sanayilere verilen zararı kabul etme ve onları koruma konusundaki istek.

ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, konferansın aralarında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çoğu ülke bu küresel sorunlara katılıyor, insanlar teşhise katılıyor fakat harekete geçmekten çekiniyorlar,” dedi.

Greer’e göre Milwaukee anlaşmasının “2015 yılında gerçekleşmesi” mümkün değildi.

Greer şöyle konuştu:

“Diğer tüm ülkeler, ABD pazarına erişimlerini sürdürmek istiyorlarsa uluslararası sistemi yeniden düzenlememiz gerektiğini biliyorlar. Yaratıcı fikirler, yeni yapılar ve tutarlı planlar ortaya koydukça, onlar da bu sürece katılıyorlar.”

AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, salı günü Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezinde Greer ve imalat sektöründen CEO’larla düzenlenen yuvarlak masa toplantısında, yönetimin kapasite fazlası konusuna odaklanmasını olumlu karşıladı.

Greer, “Ticaret komiseri ve diğerleri de dahil olmak üzere Avrupa’daki pek çok kişinin bu konu hakkında oldukça net bir görüşe sahip olduğunu düşünüyorum… Onlar, bizim 10 yıl önce atmaya başladığımız bazı adımları atmaya başlıyorlar,” dedi ve Avrupa’nın kendisinin de küresel kapasite fazlasına katkıda bulunduğuna inandığını ekledi.

ABD’nin ticaret ortakları, Washington ile birlikte çözmeye çalıştıkları bazı sorunları hedef alan gümrük vergileriyle ya da bu vergilerin uygulanma olasılığıyla karşı karşıya kalıyor.

Kanada’nın ABD’ye yaptığı çelik ihracatının çoğu %50’lik bir gümrük vergisiyle karşı karşıya. 

Ülkenin ticaret yetkililerinden biri Milwaukee’ye vardığında, belirli Kanadalı ürünlere yönelik bir ithalat yasağı yürürlüğe girdi.

Greer ayrıca 16 ekonomideki kapasite fazlası ve üretimi de soruşturuyor ve bu soruşturmalar nihayetinde yeni gümrük vergilerinin önünü açabilir.

Greer, yuvarlak masa toplantısındaki gerginliği kabul ederek, ABD ile ticaret ortakları arasında anlaşmazlıklar olabileceğini ama yine de başka yerlerdeki üretim fazlası konusunda ortak endişeleri paylaştıklarını belirtti.

Dış ticaret bakanları dün öğleden sonra, Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezine 1,5 mil (yaklaşık 2,4 km) uzunluğundaki bir yolculuk için otobüslere bindi ve burada fabrika tesisini gezdi.

Bu “saha gezisi”, Trump yönetiminin teşvik etmek istediği türden ileri düzey yerli üretimi sergilemeyi amaçlıyordu.

Rockwell, bakanlara gezi için çelik burunlu spor ayakkabılar hediye etti (bu ayakkabılar Vietnam’da üretilmişti).

Fabrikalarda kullanılan otomasyon teknolojisi üreten Rockwell, ABD’deki tesislerine, insan kaynağına ve teknolojiye 2 milyar dolarlık yatırım yapıyor. 

Fakat gümrük vergileri de bu üreticinin maliyetlerini artırıyor. Rockwell, yaz aylarında yatırımcılara bazı müşterilerinin projelerini ertelediğini bildirdi.

CEO Blake Moret, şirketin kazanç açıklamasında, “Gümrük vergileri ve enflasyon açısından bu kadar dalgalı bir ortamda, müşteriler iş planlarının maliyet tarafının sağlam olduğundan emin olmak istiyorlar,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Tayvan, Xi-Trump zirvesinin ardından gelen F-16V teslimatını memnuniyetle karşıladı

Yayınlanma

Tayvan, ayrı bir milyarlarca dolarlık silah paketine ilişkin ABD başkanlığı tarafından getirilen askıya alma kararına rağmen, uzun süredir ertelenen iki adet F-16V savaş uçağının teslimatını, ABD’nin askeri desteğinin devam ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirdi.

Cuma günü doğudaki Taitung ilçesindeki Chihhang Hava Üssü’ne ulaşan iki tek kişilik uçak, 1997 yılında orijinal F-16A/B filosunun teslimatlarının başlamasından bu yana adanın aldığı ilk yeni F-16’lar.

Önceki versiyonlarla karşılaştırıldığında, F-16V konfigürasyonu Northrop Grumman APG-83 aktif elektronik taramalı dizi radarını, güncellenmiş aviyonik sistemleri ve geliştirilmiş hedef tespit ve izleme yeteneklerini içermektedir.

Bu iki uçak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk görev dönemi sırasında, Ağustos 2019’da Washington tarafından onaylanan 247,2 milyar NT$ (7,76 milyar ABD doları) tutarındaki 66 adet F-16V satışının bir parçası.

İki uçağın, geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD’ye yaptığı devlet ziyaretinden yaklaşık bir ay önce, ağustos ayı sonunda Tayvan’a ulaşması bekleniyordu. Ne Taipei ne de Washington, gecikmeyle ilgili kamuoyuna bir açıklama yapmadı.

Kongre’nin gayri resmi incelemesinden geçen, Taipei’ye yönelik yaklaşık 14 milyar ABD doları değerindeki ayrı bir silah paketi ise başkanın onayı beklenirken askıda kalmaya devam ediyor.

Trump’ın Xi’yi sıcak bir şekilde karşılamasının adada bir miktar belirsizliğe yol açmasının ardından, cuma günkü teslimat Tayvan’ın iktidar partisi Demokratik İlerleme Partisi (DPP) tarafından memnuniyetle karşılandı.

Tayvanlı lider William Lai Ching-te, Tayvan’ın kendini savunmasına yönelik “uzun vadeli desteği” ve iki taraf arasındaki güvenlik işbirliğini derinleştirmeye devam ettiği için Washington’a teşekkür etti. Ayrıca, bu teslimatı bölgesel istikrarla ilişkilendirerek, bunun ABD’nin “güvenliği ilerletmek için Tayvan dahil Hint-Pasifik ortaklarıyla birlikte çalışma” taahhüdünü gösterdiğini belirtti.

Demokrasi İlerleme Partisi (DPP) milletvekili Chen Kuan-ting de, bu teslimatın zirveden bu yana ABD’nin silah satışlarında “yapısal bir değişiklik” olmadığını gösterdiğini belirtti.

Buna karşılık, muhalefetteki Kuomintang milletvekili Ma Wen-chun, uçakların gelmesinin programdaki gecikmelerden dikkatleri başka yöne çekmemesi gerektiğini belirterek, savunma bakanlığını kalan uçaklar için net bir takvim sunmaya çağırdı. “İkisi geldi; kalan 64’ü de zamanında gelmelidir” dedi.

Tayvan Savunma Bakanlığı başlangıçta 66 savaş uçağının tamamını yıl sonuna kadar teslim almayı umuyordu, ancak program planlanan takvimin çok gerisinde kaldı. Tayvanlı yetkililer, takvimi etkileyen başlıca faktörler arasında üretim hattının yer değiştirmesini ve tedarik zincirindeki aksaklıkları gösterdi.

Savunma Bakanı Wellington Koo Li-hsiung cuma günü, yıl sonuna kadar daha fazla F-16V’nin teslim edileceğini söyledi, ancak kesin bir sayı vermedi.

İlk iki savaş uçağının teslim süreci de beklenmedik bir şekilde uzamıştı.

17 Ağustos’ta ABD anakarasından ayrılan uçaklar, Pasifik’i aşan yolculuklarında havada yakıt ikmali yaparak 21 Ağustos’ta Hawaii’deki Pearl Harbour-Hickam Ortak Üssü’ne ulaştı. Uçakların birkaç gün içinde Tayvan’a doğru yola devam etmeleri bekleniyordu, ancak bunun yerine üssünde neredeyse altı hafta kaldılar.

Tayvanlı medya ve askeri gözlemciler, teknik sorunlar, elverişsiz hava koşulları ve yakıt ikmal uçağının bulunmaması gibi çeşitli olası açıklamalar öne sürdü.

Nedeni açıklanamayan bu gecikme, Tayvan’da Washington’un, Xi’nin ABD’ye yapacağı devlet ziyaretinden kısa bir süre önce siyasi açıdan hassas bir teslimatı önlemek istemiş olabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.

Tayvan’ın United Daily News gazetesi, isimsiz bir kaynağa atıfta bulunarak, bu hafta bir ekipman sorununun uçağın Hawaii’de gecikmesine neden olmasının ardından Washington’un, teslimatın Xi’nin ziyareti etrafında daha fazla karmaşıklığa yol açmasını istemediğini bildirdi.

Ne ABD ne de Tayvanlı yetkililer, teslimatın zamanlamasını Xi’nin Washington ziyaretiyle ilişkilendirdi.

South China Morning Post, Xi’nin Washington ziyaretinden önce, yönetimin Tayvan’a yönelik büyük çaplı yeni silah satışlarını ertelemeyi değerlendirdiğini bildirmiş; kaynaklar, Pekin’in Xi’nin gezisi sırasında yeni anlaşmaların onaylanmamasını sağlamak için Washington’a gizlice baskı uyguladığını belirtmişti.

14 milyar ABD doları tutarındaki silah paketi, bu yılın başlarında zaten askıya alınmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un silah satışlarını değerlendirirken kendi askeri ihtiyaçlarını, üretim kapasitesini ve silah stoklarını yenileme gerekliliğini de göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamıştı.

Geçen hafta Trump ile yapılan zirve sırasında Xi, ABD’nin “Tayvan bağımsızlığına” karşı çıkacağını ve Tayvan meselesini ihtiyatla ele alacağını umduğunu yineledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, zirvenin ardından Tayvan’a yönelik genel ABD politikasının değişmediğini vurgulamaya çalıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English