Bizi Takip Edin

Diplomasi

“Erdoğan’ın zaferinden sonra Türkiye’nin Suriye politikası”

Yayınlanma

Türkiye 28 Mayıs seçimlerine giderken Suriye ile normalleşme gündemi, adayların en önemli başlıklarından biriydi. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz ağırlaştıkça üç milyonu aşkın Suriyeli mültecinin getirdiği ek yük, muhalefet partilerinin iktidarı eleştirirken en önemli argümanı haline geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu tablo karşısında kısmen eleştirileri boşa düşürmek için Şam ile normalleşme gündeminde gaza bastı. Peki seçimlerden zaferle çıkan Erdoğan’ın Suriye politikasında bir değişiklik olacak mı? Şam ile normalleşme adımları hızlanacak ya da Türkiye başka bir yol mu deneyecek? Gelişmeler, Türkiye’deki mültecileri nasıl etkileyecek?

Uluslararası Kriz Grubu, Erdoğan’ın üçüncü cumhurbaşkanlığı döneminde Suriye politikasının nasıl olacağına dair bir analiz yayınladı. Merkezi Belçika’da bulunan ve kurucuları arasında George Soros ve Morton Abramowitz gibi tartışmalı isimlerin yer aldığı Uluslararası Kriz Grubu’nun söz konusu analizinde genel bir durum değerlendirmesi yapılıyor. Ancak yine de Suriye’nin kuzeyinde çözüm için Oslo görüşmelerine atıf yapmaktan geri durmayan analizi, grubun daha sonra Türkiye açısından ağır sonuçları olacak “çözüm” sürecine destek verdiğini unutmadan okumakta fayda var:

***

Erdoğan’ın Zaferinden Sonra Türkiye’nin Suriye Politikası

Dareen Khalifa, Gregory Waters

Suriye’de ayaklanmanın başladığı 2011’den bu yana Ankara krizin daha da derinlerine çekildi. Yaklaşımı muhtemelen şimdilik sabit kalacaktır. Ancak bundan sonra yapacağı seçimler milyonlarca Suriyelinin kaderi açısından önem taşıyor.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden seçilmesi, birçok Suriyelinin Ankara’nın Şam politikasının kendi aleyhlerine dramatik bir şekilde değişebileceği yönündeki korkularını yatıştırdı. Türk lider beş yıl daha koltuğunda oturmaya devam ederken Ankara askerlerini Suriye’nin kuzeyindeki bazı bölgelerde tutmaya kararlı. Ayrıca Türkiye’deki üç milyondan fazla Suriyeli mültecinin de en azından şimdilik orada kalması muhtemel. Ankara, Şam’la savaş başladığında kopan ilişkileri yeniden başlatmak için görüşüyordu ve görüşmeye devam edecek, ancak Erdoğan’ın yeni kabinesi, Türkiye’nin güney komşusundan kaynaklanan ulusal güvenlik sorununun, ani bir değişim riskini göze alamayacak kadar çok olduğunu düşünen yetkililerle dolu. Mülteciler ve Suriye’nin kuzeyinde yerinden edilmiş milyonlarca insan için statükonun devamı, Türkiye’nin politikasında yaşanacak bir kırılmanın yol açacağı kargaşayı önlüyor ya da en azından geciktiriyor. Ancak aynı zamanda bu Suriyelileri, Türkiye de baş aktörlerinin büyük ölçüde uzlaşmaz hedefler peşinde koştuğu ve bu hedeflere ulaşmak için net stratejilerden yoksun olduğu bir savaşın gelgitlerine karşı, savunmasız bir şekilde belirsizlik içinde bırakıyor.

Erdoğan üçüncü cumhurbaşkanlığı dönemine güçlü bir pozisyonda giriyor ancak çok sayıda zorlukla karşı karşıya. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik darboğaz, Ankara’nın Suriyeli mültecilere yönelik cömert yaklaşımını ciddi bir siyasi baskı altına alıyor. Ankara’nın temmuz ayında İsveç’in NATO üyeliğini engellemekten vazgeçmesi ittifak içindeki ilişkilerini yumuşatmaya yardımcı olacak. Ancak Türkiye’nin Rus füze savunma sistemlerini satın alması ve Washington’un Suriye’deki IŞİD karşıtı mücadelesinde Kürtlerin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) ana ortağı olarak seçmesi de dahil ABD ile yaşanan gerginlikler devam ediyor. Türkiye’nin Rusya ile olan hassas ilişkileri de kısmen Ankara’nın, Şam’daki Moskava’nın müttefikiyle yaşadığı çıkmaz nedeniyle, sürekli olarak yeniden ayarlanmayı gerektiriyor.

Suriye’deki savaş özellikle Ankara için karmaşık bir dizi risk ve fırsat sunuyor. Türkiye, Suriye ile 900 km’lik bir sınırı paylaşıyor ve yaklaşık 3,3 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor. Türkiye, kırk yıldır Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile çatışma halinde ve PKK’nın Suriye kolu SDG (Suriye Demokratik ABD desteğiyle IŞİD ile savaştıktan sonra geniş bir bölgeyi kontrol altında tutuyor. Türkiye, ABD ve AB ile birlikte PKK’yı terör örgütü olarak kabul ediyor. Türkiye’nin ulusal güvenlik politikasının iki ayağı, Suriye’nin kuzeybatısında güvencesiz bir şekilde yaşayan yaklaşık beş milyon yerinden edilmiş insan arasından daha fazla mülteci akınını önlemek ve SDG’nin (ve dolayısıyla PKK’nın) kuzeydoğudaki kontrolünü kırmasa da zayıflatmak. Suriye’nin komşusu olarak Türkiye, Şam ile ilişkilerini düzeltmek için harekete geçen Arap ülkelerinin çoğundan daha fazla risk altında. Beşar Esad rejiminin bu iki endişeyi tatmin edici bir şekilde ele almaya istekli ya da muktedir olduğu konusunda derin şüpheler var.

2011’de Suriye’de halk ayaklanmasının başlamasından bu yana ve bunu takip eden iç savaş boyunca Türkiye, kendisini çatışmanın daha da derinlerine çeken, kısa vadeli politikalar arasında bıçak sırtında yürüdü. Batılı güçler gibi Ankara da ilk başta Esad’a karşı sağlam bir duruş sergiledi ve Suriye liderini devirmek için isyancıları destekledi. Ancak daha sonra, Esad’ın hayatta kalacağı netleştikçe, yukarıda belirtilen ikiz hedeflere öncelik verdi. SDG’yi dizginlemek için Ankara 2016’dan bu yana Suriye’ye dört saldırı düzenledi. SDG hedeflerine düzenli olarak insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenliyor ve Washington ile Moskova’nın görmezden geldiğine inandığı Suriye’deki PKK’lıların peşine düşmek için rutin olarak daha fazla müdahale tehdidinde bulunuyor.

Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki üç bölgede konuşlandırdığı tahmini 10,000 askeriyle çıtayı yükseltti ve çatışmanın yönünü şekillendirebilecek son derece etkili bir oyuncu haline geldi. Şam, SDG gibi kendi nedenleriyle Türkiye’yi işgalci bir güç olarak görürken, yerinden edilmiş milyonlarca Suriyeliye göre Türk ordusunu acımasız bir rejimle aralarındaki tek tampon. Suriye’nin kuzeybatısında bir vilayet olan İdlib’deki Türk birlikleri, Ankara’nın 2020’de Rusya ile müzakere edilen ve milyonlarca insanı koruyan ve mülteci akışını durduran ateşkese uyulmasını sağlıyor. Aynı zamanda, BM ve birçok devlet tarafından hâlâ terörist grup olarak tanımlanan El Kaide’nin eski bir kolu Heyet Tahrir el Şam’ın bölgedeki kontrolünü pekiştirmesine de izin verdi. Halep’in kuzeyinde Türk askeri, polis ve istihbarat teşkilatları, Suriye Ulusal Ordusu adı verilen ve yaygın olarak yolsuzluk ve suç işlemekle itham edilen Suriyeli gruplar topluluğunu denetliyor. Daha doğuda ise Ankara 2018 ve 2019’da SDG’den ele geçirdiği bölgeleri elinde tutuyor. Grupla sık sık karşılıklı ateş açılıyor.

Ne Suriye’deki askeri konuşlanma ne de milyonlarca Suriyeli mültecinin varlığı Türkiye’de popüler değil. Ülkenin dibe vuran ekonomisi ve mültecilere yönelik milliyetçi düşmanlık, mayıs ayındaki cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri öncesinde Suriye karşıtı söylemlerin yükselmesine neden oldu. Hem Erdoğan hem de ana rakibi Kemal Kılıçdaroğlu kampanyalarında mültecilerin Suriye’ye geri gönderilmesinden bahsetti. Türk muhalefet partileri, mültecilerin geri dönüşünü kolaylaştırmak ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri müdahalesini azaltmak için Esad ile ilişkilerin normalleştirilmesi vaadinde bulunacak kadar ileri gittiler. Erdoğan’ın kendisi de kısmen bu iddiaları boşa çıkarmak için 2022 ortalarında Rusya’nın ev sahipliğinde düzenlenen ve daha sonra İran’ın da katıldığı bir dizi görüşmeye katılarak Şam’a yönelik kamuoyu önünde girişimlerde bulunmaya başladı. Erdoğan’ın Suriye rejimiyle arasını düzeltmeye çalıştığı algısı, Ankara ile Şam arasında bir pazarlığın kurbanı olacaklarından korkan hem Türkiye’deki hem de Suriye’nin kuzeyindeki Suriyeliler arasında endişeye yol açtı.

Erdoğan’ın yeniden seçilmesi, Şam ile esaslı görüşmeler yapma ihtiyacını geçici olarak ortadan kaldırmış görünüyor. Ancak hem Cumhurbaşkanı hem de muhalifleri tarafından yüksek riskli olarak algılanan 2024 yerel seçimleri, önümüzdeki aylarda Erdoğan’ın Suriye politikasını gündemde tutmaya devam edecek. Mevcut durum, desteklediği isyancıların ve kontrol ettiği bölgelerin geleceği de dahil, Türkiye’nin Suriye’deki varlığına ilişkin bazı önemli soruları yanıtsız bırakıyor. Türkiye’nin kuzeybatı Suriye’de asker konuşlandırması rejimin yeni saldırılarını caydırdı ve böylece -en azından şimdilik- bu bölgelerin Şam’dan fiili özerkliğini sağlamlaştırdı. Ankara artık, haklı olarak, caydırıcı rolünü sona erdirmenin ve rejim güçlerinin geri dönüşüne izin vermenin çok daha fazla mülteciyi Türkiye’ye iteceğine ve bunun büyük iç siyasi sonuçları olacağına inanıyor. Bu bölgelerin kontrolünü süresiz olarak sürdürmek siyasi ve mali açıdan maliyetli olsa da Türk hükümetinin gözünde alternatifi daha da maliyetli.

Türkiye’nin SDG ile mücadelesi de benzer şekilde geçici önlemlerle sınırlı kaldı. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda insansız hava araçlarıyla düzenlediği saldırılarda, çoğu Ankara’nın yıllardır peşinde olduğu PKK ile bağlantılı çok sayıda SDG mensubu öldürüldü. Ancak Türkiye’nin askeri eylemlerinin hiçbiri örgütün topraklar üzerindeki hakimiyetini zayıflatmadı ya da en önemlisi petrol olan stratejik kaynaklara erişimini azaltmadı. Saldırılar zaman zaman sivil kayıplara yol açarak uluslararası tepkileri tetikledi. Dahası, bazı füzeler Suriye ve Irak’taki ABD güçlerinin endişe verici derecede yakınına düşerek Ankara’nın Washington ile ilişkilerini daha da sıkıntıya soktu. Erdoğan’ın defalarca tehdit ettiği olası bir Türk kara operasyonu, SDG ve PKK savaşçılarını sınırdan birkaç kilometre daha uzağa itmekten başka bir işe yaramayacak.

Ankara defalarca Şam’la temasa geçti ve kısmen Ankara’nın temel güvenlik kaygıları olarak gördüğü konuları ele almanın yollarını test etmek için rejimin güvenlik yetkilileriyle sessizce iletişim kurdu. Türk ve Suriyeli yetkililer görüşmelerin SDG’nin Suriye’nin kuzeydoğusuna ulaşmasını engellemeye odaklandığını ve bu konuda muhtemelen ortak bir zemin bulabileceklerini söylüyorlar. Ardından, 2022’nin ortalarında, Türk liderliği, kısmen seçim nedeniyle, ancak aynı zamanda Rusya, İran ve Irak’tan gelen taleplere yanıt olarak, Esad rejimiyle uzlaşmaya hazır olduğu sinyalini vermeye başladı. İki ülkenin üst düzey diplomatları, Rus ve İranlı mevkidaşlarıyla birlikte nihayet bir sonraki mayıs ayı başında Moskova’da bir araya geldi, ancak ileriye dönük somut adımlar üzerinde anlaşamadılar.

Ancak bu toplantılar devam ederken bile Ankara, temel kaygılarını gidermeye Şam’ın istekli ya da muktedir olacağından şüphe duyduğunu belirtti. Örneğin, rejimin milyonlarca Suriyelinin daha sınırı geçmesine neden olmadan, mevcut mültecilerin Türkiye’den güvenli bir şekilde geri dönmesine izin vermek bir yana, şu anda Türkiye’nin koruması altında olan kuzeydeki toprakları geri kazanabileceği konusunda ikna olmuş değil. Ocak ayında Kriz Grubu’na konuşan üst düzey bir Türk yetkili, “Şam’ın geri aldığı her kilometre binlerce mülteciyi bize gönderiyor” demişti. Ankara ayrıca, Türkiye’nin güçlerini çekmesi ve hava saldırılarına son vermesi halinde Şam’ın Suriye’nin kuzeydoğusundan PKK saldırılarını önleyebileceğinden de kuşkulu. Türk liderler, Şam’ın kuzeydoğuda devlet varlığını göstermelik olmaktan öteye götüremeyeceğini ve tüm yetkiyi SDG’ye bırakacağını düşünüyor. Dolayısıyla Şam’ın geri dönüşü SDG’yi dize getirmekten ziyade meşruiyetini artırabilir. Bu nedenle Ankara, ilişkilerin normalleşmesi için Şam’ın ön şartı olan tüm Türk askerlerinin Suriye topraklarından çekilmesi konusunu görüşmeyi kategorik olarak reddediyor.

Özetle, Erdoğan’ın yeniden seçilmesi, muhtemelen Türkiye’nin Suriye politikasında çok az şeyin değişeceği anlamına geliyor. Muhalefetin zaferinin sonuçlarından endişe duyan Suriyeliler için Erdoğan’ın zaferi bir nebze rahatlama sebebi gibi görünüyor. Öte yandan rejimi ya da SDG’yi destekleyenlerin kutlayacak daha az şeyi var. Ankara’nın Suriye’deki öncelikleri -SDG’den algıladığı tehdidi ele almak ve İdlib’de Türkiye’ye doğru daha fazla göçü tetikleyecek bir rejim saldırısını durdurmak -aynı kalacak. Dahası, yeniden seçilmiş olsa bile Erdoğan’ın Türkiye’nin Suriye politikası için daha uzun vadeli bir vizyon ortaya koyması, Suriye’deki oyunun sonunun nasıl görüneceğine dair belirsizlik ve tüm etkisine rağmen Türkiye’nin söz sahibi tek ve hatta en önemli aktör olmadığı göz önüne alındığında pek olası görünmüyor. O halde Suriyeli mülteciler ve ülke içinde yerinden edilenler bazı açılardan diken üstünde kalmaya devam edecek.

Ankara muhtemelen bir politika değişikliğine pek yanaşmayacak olsa da özellikle SDG ile ilgili bazı hedeflerine Suriye’de diplomatik yollardan ulaşıp ulaşamayacağını test etmeye değer. ABD’nin yirmi yıllık “terörle savaş” deneyiminin de gösterdiği gibi, askeri araçlar tek başına siyasi sorunları nadiren çözer. Türkiye, Suriye’nin kuzeydoğusundaki sorununu, bu bölgeler için makul bir uzun vadeli vizyonu olmadan kontrol ettiği alanları genişleterek çözmeyi umamaz. Şimdilik, özellikle SDG’nin de gerilimi azaltıcı adımlar atması, örneğin PKK’nın Suriye’nin kuzeydoğusundaki görünürlüğünü azaltması ya da Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin kontrolündeki bölgelere yönelik saldırılarını durdurması halinde, gerilimin azaltılmasına yönelik koşulların dile getirilmesinde fayda var. Özellikle de Erdoğan ve yeni kabinede Dışişleri Bakanı olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın 2012 sonlarında PKK ile bu çatışmadan barışçıl bir çıkış yolu bulmak için masaya oturması dikkat çekiciydi. Yeniden seçim kampanyasını geride bırakan ve PKK’yı askerî açıdan gerileten Türkiye Cumhurbaşkanı, içinde bulunduğumuz dönemi SDG ile bir tür yumuşama arayışı için elverişli görüyor olabilir.

Erdoğan’ın ne yapacağını zaman gösterecek ama her halükârda Ankara’nın yapacağı seçim Suriye’deki çatışmanın gidişatını ve Türkiye’de yaşayan milyonlarca Suriyelinin ve Suriye’nin Türk askerleri tarafından şu ya da bu ölçüde korunan bölgelerinin kaderini belirlemeye yardımcı olacak.

Diplomasi

İran: Pakistan Genelkurmay Başkanı pazartesi günü Tahran’ı ziyaret edecek

Yayınlanma

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, bakanlık tarafından pazar günü yapılan açıklamaya göre, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in bölgede barış ve güvenliğin sağlanmasına yönelik çabaları sürdürmek üzere pazartesi günü Tahran’ı ziyaret edeceğini söyledi.

Pakistan, şubat ayında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaşı sona erdirmeyi amaçlayan İran-ABD müzakerelerinde arabuluculuk rolü üstlendi.

Pakistan hükümetinden iki kaynak, Münir’in ziyaretini Reuters’a doğruladı. Kaynaklardan ilki, İran ile Pakistan’ın doğrudan temas halinde olduğunu söyledi.

İkinci kaynak ise görüşmelerde, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a daha ağır yaptırımlar uygulama tehdidi de dahil olmak üzere çatışmadaki son gelişmelerin ele alınacağını belirtti.

Kaynak, “Münir, İranlı liderlerle İslamabad’ın mutabakat zaptı çerçevesindeki barış girişimini, Trump’ın uyarısını, Pakistan-Türkiye-Suudi Arabistan Anlaşması sonrasındaki durumu ve Husilerle ilgili meseleleri görüşecek” dedi.

Ziyaret, İran’ın, İslam Cumhuriyeti’nin zaten zor durumda olan ekonomisi üzerindeki baskıyı daha da artırabilecek yeni ABD yaptırımları planına askeri karşılık verme tehdidinde bulunduğu ve gerilimin yükseldiği bir dönemde gerçekleşecek.

Ziyaret ayrıca, ABD’li yetkililerin İran’a karşı “tarihin en ağır yaptırımları” olacağını söylediği planlanan yaptırımların ayrıntılarının pazartesi günü açıklanmasıyla aynı güne denk gelecek.

Trump, İran’ı tecrit etme çabaları kapsamında, “İran’a herhangi bir türden can simidi sağlayan” her ülkeyi ekonomik sonuçlarla karşı karşıya kalacağı konusunda tehdit etmişti.

Hürmüz Boğazı’ndaki petrol sevkiyatları neredeyse tamamen durmuş durumda. Tahran, su yolu üzerindeki kontrolü elinde tutmaya devam ederken, ülke ekonomisi de hâlihazırda yaptırımların ağır baskısı altında.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Çin, AB’nin dış destek kurallarını sert bir şekilde eleştirdi

Yayınlanma

Çin, AB’nin yabancı sübvansiyon kurallarının Brüksel ile arasındaki daha geniş kapsamlı ticaret anlaşmazlığının parçası olduğu mesajını verdi.

Çin Adalet Bakanlığı, Çinli şirketlere, Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) kapsamında yürütülen soruşturmalarda AB yetkililerine bilgi vermemeleri talimatını verdi.

Bu düzenleme, tek pazardaki aktörlerin yurt dışından haksız destek almamasını sağlamak için AB’nin kullandığı bir araç.

Bildirimde, Avrupa Komisyonu’nun, tüketici elektroniği perakendecisi MediaMarkt’ın ana şirketi olan Alman Ceconomy’yi 2 milyar avroluk bir anlaşma ile satın almaya çalışan Çinli e-ticaret devi JD.com’a yönelik derinlemesine soruşturmasından açıkça bahsedildi.

Bu hamle, AB ile Çin arasında yeniden başlayan ticaret diyaloğunun ortasında Brüksel’e baskı uygulamayı amaçlıyor gibi görünüyor.

Müzakereciler, AB’nin Çin ile olan günlük 1 milyar avroluk mal ticaret açığını nasıl azaltacakları konusunda yoğun kapalı kapı görüşmeleri yürütüyorlar.

Komisyon’un eylül ayında Çin Ticaret Bakanlığı ile bir video konferans düzenlemesi ve bu konferansın, Ticaret Sorumlusu Maroš Šefčovič’in ekim başında Pekin’e yapacağı ziyaretin önünü açması bekleniyor.

Komisyon, birkaç gün sonra düzenlenecek bir zirvede AB liderlerine durum değerlendirmesi sunacak.

Bu, blok için ticaret ilişkilerini yeniden dengelemek için yapıcı bir yaklaşımın yeterli olup olmadığına ya da Brüksel’in Avrupa’nın ticari çıkarlarını daha kararlı bir şekilde savunması gerekip gerekmediğine karar vermesi açısından bir dönüm noktası olabilir.

Çin Ticaret Bakanlığı sözcüsü perşembe günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çin, AB’nin Çinli şirketleri baskı altına almak için Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) gibi tek taraflı araçları kötüye kullanmasına sürekli olarak karşı çıkmıştır,” dedi.

Sözcü şöyle devam etti:

“Çin ve AB’nin bir Ticaret ve Yatırım Danışma (TIC) mekanizması kurduğunu ve farklılıkların diyalog ve danışma yoluyla yönetilmesi konusunda bir uzlaşmaya vardığını vurgulamak isterim. AB’nin, FSR soruşturmasındaki hatalı uygulamalarını derhal düzeltmek ve hükümetler arası diyalog yoluyla iletişimi güçlendirmek için Çin ile işbirliği yapmasını umuyoruz. Çin, AB’nin adımlarını yakından takip edecek ve ulusal güvenliği ile işletmelerin meşru hak ve çıkarlarını kararlılıkla korumak için gerekli önlemleri alacaktır.”

Komisyon, FSR’nin şirketlere merkezlerinin bulunduğu yere göre ayrımcılık yapmadığını savunuyor.

Sözcü Ricardo Cardoso perşembe günü Brüksel’de gazetecilere yaptığı açıklamada, “FSR, milliyetlerine bakılmaksızın tüm şirketlere uygulandığı için DTÖ kurallarına tamamen ve tam olarak uygundur; amacı, Çinli şirketler de dahil olmak üzere AB’de faaliyet gösteren tüm şirketlerin eşit muamele görmesini ve eşit şartlarda rekabet etmesini sağlamaktır,” dedi.

Pekin’e göre, AB, JD.com’un anlaşmasının Çin devlet desteği ile haksız bir şekilde desteklenip desteklenmediğini araştırırken çok fazla bilgi talep ediyor.

Ticaret Bakanlığı sözcüsü, “JD.com davasında AB, yine keyfi ve mantıksız bir şekilde, soruşturmayla ilgisi olmayan çok çeşitli bilgileri ilgili Çinli bankalardan talep etmiştir,” dedi.

Komisyon, JD.com’un Çin hükümeti tarafından sağlanan tercihli finansman, vergi teşvikleri ve hibeler şeklinde haksız avantajlardan yararlanıyor olabileceğinden endişe duyuyor.

Bu durum, işlem tamamlandığında şirkete AB pazarında rekabet avantajı sağlayabilir.

JD.com, bu hafta Komisyon’un endişelerini gidermek için düzeltici önlemler sundu. Bu durum genellikle görüşmelerin ileri bir aşamada olduğunun işareti olarak kabul edilir.

Konuyu yakından takip eden Hollandalı Avrupa Parlamentosu üyesi ve Avrupa Parlamentosu Uluslararası Ticaret Komitesi üyesi Dirk Gotink’e göre, Pekin’in müdahalesi satın almayı tehlikeye bile atabilir.

“Siyasi bir sürecin rehineleri haline geliyorlar,” diyen Gotink, Pekin’in hamlesini “tek taraflı bir tırmanış” olarak nitelendirdi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD’nin yol açtığı istikrarsızlık ortamında Ürdün Kralı Abdullah, Çin’i ziyaret ediyor

Yayınlanma

İran savaşının sona ereceğine dair bir işaret bulunmaması ve İsrail’in bölge genelindeki politikasının denetimsiz biçimde sürmesi, Ürdün’ü gelecekteki belirsizliklere ve daha az öngörülebilir bir ABD politikasına karşı alternatiflerini artırmaya yöneltiyor. Ürdün Kralı bu atmosferde Çin’i ziyaret ediyor.

Orta Doğu, ABD-İsrail-İran savaşının devam eden sonuçlarıyla mücadele ederken, Çin’in cazibesi Washington’ın bölgedeki en yakın ortakları arasında bile giderek artıyor.

Bölge genelindeki hükümetler yatırım, teknoloji ve giderek daha fazla ölçüde güvenlik işbirliği için Pekin’e yöneliyor. Mısır, Çin ile savunma ilişkilerini genişletirken Körfez ülkeleri de Çin ile askeri ve ekonomik anlaşmalar peşinde.

Bu hafta Ürdün Kralı II. Abdullah da bu eğilime katılarak bir haftalık ziyaret için Çin’e gitti. Bu, Abdullah’ın on yıldan uzun bir süredir Çin’e gerçekleştirdiği ilk devlet ziyareti.

Ziyaret, Ürdün’ün ABD’den uzaklaşarak Çin’e yöneldiği anlamına gelmiyor. Daha ziyade bölge genelindeki daha kapsamlı bir yeniden dengeleme sürecini yansıtıyor. ABD’nin ortakları, giderek daha belirsiz hale gelen bölgesel ortamda daha fazla ekonomik seçenek ve daha geniş bir stratejik hareket alanı arıyor.

Çin’de bir hafta

Kral Abdullah’ın 18-24 Ağustos tarihleri arasındaki ziyareti Şanghay’da başladı ve Pekin ile Shenzhen’i de kapsıyor. Bu, 1999’da tahta çıkmasından bu yana Çin’e yaptığı dokuzuncu ziyaret ve Ürdün ile Çin’in stratejik ortaklık kurduğu 2015’ten bu yana gerçekleştirdiği ilk ziyaret.

Kraliyet Sarayı’nın açıklamasına göre Ürdün Kralı salı günü Şanghay’da ilaç, gıda, mühendislik, tarım ve havacılık sektörlerinde faaliyet gösteren Çinli şirketlerin yöneticileriyle bir araya geldi. Ayrıca Çin’in önde gelen robotik şirketlerinden AgiBot’u ziyaret etti ve burada imalat ve lojistikten konaklama ve güvenliğe kadar uzanan robotik uygulamalar hakkında bilgi aldı.

Xinhua’ya göre Ürdün Kralı Abdullah perşembe günü Pekin’e ulaştı. Burada Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başbakan Li Qiang ile görüşmesi bekleniyor. Ayrıca yasama organının başkanı Zhao Leji ile görüşme gerçekleştirdi. Ürdün’ün resmi haber ajansı Petra, iki tarafın çeşitli sektörlerde işbirliği anlaşmaları ve mutabakat zabıtları imzalamasının beklendiğini bildirdi. Çin’in teknoloji ve üretim merkezi Shenzhen’e gerçekleştireceği ziyaret ise gezinin ticari ağırlığını ortaya koyuyor.

İstihdam, enerji ve teknoloji

Amman’ın Çin’e yönelik en acil ilgisi ekonomik alanda. ABD-İsrail-İran savaşı Ürdün üzerindeki ekonomik baskıyı daha da artırarak yatırım çekme ve ekonomiyi çeşitlendirme ihtiyacını daha acil hale getirdi. GSYH’nin yüzde 10 ila 15’ini oluşturan turizm, bölgesel istikrarsızlıktan darbe alırken yükselen enerji maliyetleri ile ticaret ve hava ulaşımındaki aksamalar, ithalata büyük ölçüde bağımlı olan ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı.

Kral Abdullah pazartesi günü Çin devlet haber ajansı Xinhua’ya verdiği röportajda ekonomik işbirliği fırsatlarını özellikle vurguladı. Abdullah, Ürdün’ün “bölgesel bir üretim ve ihracat merkezi olarak hizmet vermek için son derece elverişli bir konumda olduğunu” belirterek şöyle dedi:

“Çin’in imalat yatırımları, doğal kaynaklarımızdan, nitelikli iş gücümüzden, istikrarlı iş ortamımızdan, stratejik konumumuzdan ve geniş ticaret anlaşmaları ağımızdan yararlanarak bu konumu değerlendirebilir.”

Jordan Times’ın verilerine göre Ürdün ile Çin arasındaki ticaret 2025’te yaklaşık 6,7 milyar dolara ulaştı ancak ticaret ilişkisi büyük ölçüde Pekin’in lehine. Çin’in Ürdün’e ihracatı yaklaşık 6,29 milyar dolar olurken Ürdün’ün Çin’e ihracatı yalnızca 430 milyon dolar seviyesinde kaldı. Bu dengesizlik, Amman’ın yalnızca ticareti genişletmek yerine neden yatırım, teknoloji ve üretim kapasitesi çekmeye odaklandığını da açıklıyor.

Çin, Ürdün’ün uzun vadede büyümeyi hızlandırmayı ve 2033 yılına kadar en az 1 milyon yeni genç çalışanı iş gücü piyasasına dahil etmeyi amaçlayan Ekonomik Modernizasyon Vizyonu’nda daha büyük bir rol oynayabilir. Enerji, bu işbirliğinin halihazırda somutlaşmaya başladığı alanlardan biri.

Ürdün, Eylül 2025’te Çinli UEG Green Hydrogen Development Holding Limited şirketiyle 1,155 milyar dolarlık önerilen bir yeşil hidrojen projesini incelemek üzere anlaşma imzaladı. Projenin amacı, ihracat için yılda yaklaşık 200 bin ton yeşil amonyak üretmek.

Ancak Ürdün açısından Çin’in cazibesi yalnızca potansiyel yatırımlarla sınırlı değil. Üretim alanındaki uzmanlık, yenilenebilir enerji teknolojileri ve Çin tedarik zincirlerine erişim de Amman’ın yerli sanayi kapasitesini geliştirmesine ve özel sektörde istihdam yaratmasına yardımcı olabilir.

“Zamanlama her şeyi anlatıyor”

Uzun yıllardır Amman’da yaşayan gazeteci ve The Christian Science Monitor’ün kıdemli Orta Doğu muhabiri Taylor Luck, kralın ziyaretinin öneminin zamanlamasında yattığını söyledi.

Luck, Al-Monitor’a, “Kral Abdullah’ın Çin’e gitmesi tek başına haber değeri taşıyan bir gelişme değil ancak zamanlaması her şeyi anlatıyor” dedi.

Luck’a göre ziyaret, Amman’da tek bir ekonomik ve güvenlik ortağına aşırı bağımlı olmanın risk taşıdığı yönündeki farkındalığın giderek arttığını gösteriyor.

Luck, “Bu Washington’a yönelik bir tepki olmasa da derin bir bölgesel krizin yaşandığı bir dönemde Kral Abdullah’ın Çin’e bir haftalık ziyaret gerçekleştirmesi, Ürdün’de Amerika’ya aşırı bağımlılığın uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve giderek kısa vadede bile sürdürülemez hale geldiği yönündeki farkındalığa işaret ediyor” dedi.

Luck, Ürdün’deki Çin yatırımlarının yaklaşık 3,56 milyar dolar seviyesinde olduğunu tahmin ediyor. Bu önemli bir miktar olsa da Pekin’in Mısır ve Irak gibi bölgedeki daha büyük pazarlardaki ekonomik varlığının oldukça gerisinde kalıyor.

Uzman ayrıca Ürdün’ün daha geniş kapsamlı bir stratejik hesap yaptığını ve kendisini “krallığın ekonomik geleceğini mevcut savaştan doğabilecek tedarik zincirlerine ve Hürmüz’e alternatif koridorlara bağlayacak” şekilde konumlandırmaya çalıştığını düşünüyor. Yenilenebilir enerji bu konuda olası alanlardan biri.

Ürdün, güneş panellerinde kullanılan silikonun temel hammaddelerinden biri olan önemli silis yataklarına sahip. Çin, küresel güneş enerjisi üretim tedarik zincirinin büyük bölümüne hakim durumda ve sahip olduğu uzmanlık, Ürdün’ün bu sektörde daha büyük bir rol edinmesine potansiyel olarak yardımcı olabilir.

Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English