Dünya Basını
Eski ABD Terörle Mücadele Direktörü: Trump, İsrail tarafından yanıltıldı

ABD eski Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent, katıldığı mülakatta Başkan Trump’ın İran ile savaşa İsrail’in etkisi ve hatalı istihbaratıyla sürüklendiğini belirtti. Kent, Trump’ın son dönemde İsrail’e yönelik kısıtlayıcı adımlarını ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla sonuçlanan diplomasi trafiğini “düzeltici eylem” olarak nitelendirdi.
ABD eski Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent, katıldığı kapsamlı mülakatta Ortadoğu’da tırmanan gerilim, İran ile yürütülen gizli diplomasi ve İsrail’in ABD dış politikası üzerindeki belirleyici etkisi hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Son 10 gün içinde bölgede yaşanan dramatik değişimlere dikkat çeken Kent, Başkan Donald Trump’ın İsrail’e yönelik tutumunun sertleştiğini ve bu durumun bölge istikrarı açısından olumlu bir gelişme olduğunu ifade etti.
Mülakatın başında Kent, mevcut durumu değerlendirirken, 10 gün önce İran medeniyetinin yok edilme tehdidi konuşulurken, bugün Lübnan’da ateşkes ve Hürmüz Boğazı’nın açılmasının gündemde olduğunu vurguladı.
Kent, Trump’ın sosyal medya üzerinden yaptığı ve İsrail’in Lübnan’daki saldırılarını yasakladığına dair açıklamasına atıfta bulunarak, bu mesajın 12 gün süren savaştan bu yana duyulan en güçlü ifadelerden biri olduğunu kaydetti.
İsrail’in saldırı kabiliyetini kısıtlamanın kalıcı bir anlaşmaya varmak için can alıcı öneme sahip olduğunu belirten Kent, bölgedeki dinamiklerin halen değişken olduğunu fakat işlerin olumlu bir yöne evrildiğini dile getirdi.
Trump’ın “İsrail artık Lübnan’ı bombalamayacak, ABD tarafından bu yasaklanmıştır” şeklindeki ifadesini olağanüstü bir gelişme olarak tanımlayan Kent, bu durumun sahadaki askeri gerçekliği doğrudan değiştireceğini aktardı.
“İsrail Trump’ı yanlış bilgilerle savaşa sürükledi”
Savaşın çıkış sürecine ilişkin çarpıcı iddialarda bulunan Kent, Trump’ın “sıfır zenginleştirme” şeklindeki kırmızı çizgisinin İsrail tarafından manipüle edildiğini ifade etti. Kent, sürecin arka planını şu sözlerle aktardı:
“İsrailliler etkilerini kullanarak Başkan’ın kırmızı çizgisini kaydırdı. Başkan daha önce sadece ‘İran nükleer silaha sahip olmayacak’ diyordu. Ancak İsrailliler, İran rejiminin protestolar nedeniyle çok zayıf olduğuna ve askeri bir müdahalenin Venezuela operasyonu kadar kolay olacağına dair bir algı yarattılar. Bu, bizi bugünkü savaşın içine atan temel faktördü. Müzakerelerin bir yere varmadığı ve İranlıların zaman kazandığı yönündeki iddialarla Trump’ı ikna ettiler.”
İsrail’in “yakın tehlike” argümanının istenen sonucu vermemesi üzerine strateji değiştirdiğini belirten Kent, “İsrailliler, ‘Biz bu saldırıyı gerçekleştireceğiz ve ardından siz de saldırıya uğrayacaksınız’ diyerek ABD’yi sürece dahil ettiler. İran’ın rejime yönelik her türlü hareketi varoluşsal bir tehdit olarak gördüğünü ve bu yüzden bölgedeki ABD üslerine saldıracağını biliyorduk. New York Times’ta yayımlanan ve Beyaz Saray tarafından yalanlanmayan haberler de İsrail’in bu savaşı Başkan’a hatalı bir şekilde pazarladığını doğruluyor” dedi.
Trump’ın bu süreçte yanıltıldığını anladığını söyleyen Kent, Başkan’ın savaşın ABD için kötü gidişatını gördüğünü ve şu an düzeltici önlemler aldığını vurguladı.
“İsrail’in ABD hükümeti üzerindeki etkisi sistematik bir sorundur”
Kent, mülakatın devamında İsrail’in ABD içindeki nüfuzunu ve istihbarat servislerinin faaliyetlerini sert bir dille eleştirdi. ABD hükümetinde görev yapan birçok kişinin, İsrail istihbarat servisi Mossad’ın telefonlarını dinlediğini kanıksadığını ve bunu kaçınılmaz bir gerçek olarak kabul ettiğini belirtti.
“Bu durum, onlara sağladığımız yardımlar ve bölgedeki desteğimiz göz önüne alındığında tamamen mantık dışıdır” diyen Kent, ABD’nin İsrail’e yönelik kurumsal bir şüphe duymamasının büyük bir hata olduğunu kaydetti.
İsrail’in ABD dış politikasını, özellikle 11 Eylül sonrası savaşları nasıl yönlendirdiğine dair analizler sunan Kent, bu etkinin birkaç temel unsura dayandığını açıkladı.
Birinci unsur olarak siyasi lobilere ve bağışçılara dikkat çeken Kent, Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komisyonu gibi yapıların her iki partiye de büyük miktarlarda para aktararak siyasetçileri kontrol altında tuttuğunu söyledi.
Ayrıca, medya kuruluşlarının satın alınması ve pro-İsrail etkileyicilerin kamuoyunu yönlendirmesinin de bu stratejinin bir parçası olduğunu ifade etti.
İkinci ve daha teknik bir unsur olarak istihbarat topluluğu ve diplomatik kadrolardaki bağımlılığa değinen Kent, şunları söyledi:
“Ortadoğu, Amerikalılar için anlaşılması çok zor bir yerdir. Dilini ve kültürünü bilmediğimiz bir coğrafyada, Amerika’da eğitim görmüş ve bizim gibi konuşan İsrailliler devreye giriyor. Bize taktik düzeyde kaliteli istihbarat sağlıyorlar ve bu da bizi onlara bağımlı kılıyor. Ancak bu bilgi akışı genellikle bizi bilgilendirmek için değil, kendi çıkarları doğrultusunda etkilemek için tasarlanıyor. İsraillilerin kıdemli yetkilileri, bizim istihbarat kanallarımızı devre dışı bırakarak doğrudan en üst düzey yetkililerimize ulaşıyor. İstihbarat topluluğu bilgileri teyit edene kadar gemi çoktan kalkmış ve politika kararları alınmış oluyor.”
“Savaşın stratejik kazananı İran, kaybedeni ise İsrail oldu”
İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmasını ve Trump’ın bu bölgeye yönelik söylemlerini değerlendiren Kent, savaşın askeri sonuçlarının öngörülenin aksine İran’ın lehine geliştiğini savundu. ABD’nin bölgedeki güvenlik garantilerinin artık inandırıcılığını yitirdiğini vurgulayan Kent, şu analizi yaptı:
“İran bu süreçten stratejik galip olarak çıktı. İsrail ve Körfez ülkelerinin her zaman elinde tuttuğu ‘ABD yardıma gelir ve ordunuzu yok eder’ kartı artık masada değil. İran, aylarca süren yoğun bombardımana rağmen ayakta kalabildiğini ve etkili bir şekilde karşılık verebildiğini tüm dünyaya gösterdi.”
Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün artık tartışmasız bir şekilde İran’da olduğunu belirten Kent, Trump’ın bu bölgeye “İran Boğazı” diyerek aslında bu gerçeği kabul etmiş olabileceğini ima etti.
Kent’ya göre, eğer Trump bu krizi İran ile doğrudan bir barış anlaşmasına ve ekonomik işbirliğine dönüştürebilirse, bu durum ABD için büyük bir kazanım olacaktır. “İran ile iş yapmak Körfez bölgesini istikrara kavuşturur ve orayı bir ticaret merkezine dönüştürür. Bu senaryoda tek kaybeden İsrail olacaktır çünkü bölgedeki yapay gerilimlerden beslenen nüfuzu sona erecektir” dedi.
“Ortadoğu’daki askeri üsler stratejik birer yük haline gelmiştir”
Kent, ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığını sürdürme ısrarının artık bir güvenlik riskine dönüştüğünü savundu. Ukrayna savaşı ve modern insansız hava aracı teknolojilerinin gücü yansıtma biçimini kökten değiştirdiğini belirten Kent, “Botların sahada olması veya uçak gemisi filoları yüzdürmek artık geçerliliğini yitirmiş eski bir askeri doktrindir. Irak, Suriye ve Ürdün gibi kırılgan bölgelerdeki üslerimiz, büyük bir savaş anında savunulamaz hale geliyor. Biz bu üsleri düşmanın bizi kolayca vurabileceği mesafelere kurarak aslında kendi taktik avantajımızı yok ediyoruz” şeklinde konuştu.
Trump’ın bölgedeki askeri imzasını azaltmasının çok akıllıca bir hareket olacağını ifade eden Kent, bu durumun bir “teslimiyet” olarak değil, “stratejik bir yeniden konumlanma” olarak görülmesi gerektiğini vurguladı.
“Düşmanımıza saldırmak istediğimizde bunu uzaktan da yapabiliriz. Ancak askerlerimizi onların kapısının önünde tutmak onları sadece hedef haline getiriyor” diyen Kent, ABD’nin bu üsleri yeniden inşa etmek yerine kaynaklarını kendi sınır güvenliğine aktarması gerektiğini belirtti.
“Hizbullah meselesi Lübnan’ın iç sorunudur”
Lübnan ve Hizbullah meselesine de değinen Kent, bu örgütün ABD tarafından terör örgütü olarak tanımlanmasının sahadaki siyasi gerçekliği değiştirmediğini söyledi.
Hizbullah’ın IŞİD veya El Kaide gibi küresel bir hilafet kurma veya ABD ana karasına saldırma gibi bir amacının olmadığını belirten Kent, örgütün önceliğinin Lübnan içindeki siyasi kontrol ve İsrail tehdidine karşı direniş olduğunu ifade etti.
Kent, “Eğer Lübnan halkı Hizbullah’ı silahsızlandırmak istiyorsa, bu onların kendi iç meselesidir. ABD’nin Lübnan ordusunu silahlandırarak veya siyasi baskı kurarak bu sürece müdahil olması bizi sadece yeni bir bataklığa çeker. Bizim asıl odağımız, gerçekten bize tehdit olan IŞİD gibi yapıların Suriye’de yeniden baş göstermesini engellemek olmalıdır” uyarısında bulundu.
Hizbullah ile IŞİD’in aynı kefeye konulmasının bir “hizmet kusuru” olduğunu savunan Kent, ABD’nin intikam döngülerinden çıkıp kendi ulusal çıkarlarına odaklanması gerektiğini söyledi.
“ABD’nin en büyük tehdidi kendi sınırları içindedir”
Kent, dış politikadaki hataların ve askeri maceraların ABD’nin asıl sorunlarını gölgelediğini belirtti. Dünyanın en büyük demokrasisi ve askeri gücü olan ABD’nin, açık sınırlar ve uyuşturucu krizi gibi iç sorunlar nedeniyle zayıfladığını ifade etti.
“Bizim asıl odaklanmamız gereken yer Ortadoğu’nun arka sokakları değil, kendi sınırlarımızdır. 18 binden fazla terör bağlantılı kişinin son dört yılda ülkemize girmiş olması ve kartellerin binlerce Amerikalıyı öldürmesi asıl beka sorunumuzdur” dedi.
Çin ve Rusya ile yaşanan rekabetin ekonomik düzlemde kalması gerektiğini savunan Kent, “Çin bir rakiptir ancak bizim en büyük hatamız çip üretimini ve imalat sanayimizi onlara devretmemizdir. Savaşmak yerine bu üretimi geri getirmeli ve bağımsızlığımızı ilan etmeliyiz” değerlendirmesini yaptı.
ABD’nin bir imparatorluk gibi yönetilmeye çalışılmasının cumhuriyetin temellerini sarstığını belirten Kent, “Bir imparatorluk olup aynı zamanda istikrarlı bir cumhuriyet olarak kalamazsınız. Örnek olarak ve ticaret ortağı olarak dünyada çok daha büyük bir etki yaratabiliriz” dedi.
“Trump’ın önünde tarihi bir fırsat var”
Mülakatın sonunda Kent, Trump’ın şu an bir yol ayrımında olduğunu vurguladı. İsrail lobisinin ve savaş yanlısı danışmanların baskısını kırabilirse, İran ile yapılacak tarihi bir barış anlaşmasının Trump’ın en büyük mirası olacağını söyledi.
İranlıların da bu anlaşmayı istediğini, aksi takdirde Hürmüz Boğazı’nı açmayacaklarını ve saldırılarına devam edeceklerini belirtti.
Kent, “Eğer sabırlı olunursa ve İsrail’in saldırganlığı gerçekten dizginlenirse, Ortadoğu’da yeni bir çağ başlayabilir. Ancak İsrail’in tekrar saldırıya geçmesine izin verilirse, kendimizi enerji akışının kesildiği ve küresel ekonominin sarsıldığı çok daha büyük bir felaketin içinde buluruz” uyarısında bulundu.
Mülakatı gerçekleştiren gazetecinin, Kent’nun neden bu kadar açık konuştuğu ve İsrail lobisinin hedefi olmayı göze aldığı yönündeki sorusuna ise Kent şu cevabı verdi:
“20’li ve 30’lu yaşlarımı Irak’ta savaşarak geçirdim. Oraya yalanlarla gönderildiğimizi ve arkadaşlarımın bu yüzden öldüğünü gördüm. O zaman kendime bir söz vermiştim; eğer bir gün üst düzey bir yönetici olursam, doğruları konuşmaktan çekinmeyeceğim. Suriye’de öldürülen eşimin naaşını askeri havaalanında teslim alırken bu kararlılığım daha da perçinlendi. Makamlar ve unvanlar gelip geçicidir, ancak halka karşı olan sorumluluğumuz bakidir. Trump’ın dışarıdan gelen bu sesleri duyup süreci doğru yönetmesi için dua ediyorum.”
Kent, mülakatını sonlandırırken, bölgedeki barışın sadece silahların susmasıyla değil, ABD’nin Ortadoğu politikalarındaki sistematik hataları kabul edip köklü bir rota değişikliğine gitmesiyle mümkün olabileceğini yineledi.
Bu sürecin Trump için bir “başarı hikayesi”ne dönüşüp dönüşmeyeceğini ise önümüzdeki haftalarda alınacak somut kararların belirleyeceğini kaydetti.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını1 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü











