Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Fidel Castro’nun SSCB’deki zafer turu

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Küba devriminin lideri Fidel Castro’nun Nisan-Mayıs 1963’te yaklaşık 40 gün süren ve Özbekistan, Gürcistan ve Ukrayna gibi Sovyet cumhuriyetlerini içeren gezisine dair notlar, bu gezi esnasında gerçekleşen Castro-Hruşçov görüşmeleri ve Hruşçov’un geziye ilişkin Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Prezidyumuna sunduğu rapor ilk kez yayımlandı.

Sovyet lider Hruşçov’un Amerikalıların Türkiye’nin Sovyet sınırına füze yerleştirmelerine karşılık Küba’ya “Jüpiter füzeleri” olarak adlandırılan orta menzilli nükleer füzeler yerleştirmeye karar vermesi ile dünyayı (birkaç günlüğüne dahi olsa) nükleer bir savaşın eşiğine getiren süreci imleyen “füze krizi”, ABD ile Sovyetler’in Türkiye ve Küba’dan habersiz giriştiği stratejik pazarlıklar sonucu her iki ülkeden de füzelerin sökülmesiyle sona ermişti.

Ne var ki bu birkaç haftalık kriz, dünyadaki iki sosyalist devletin lideri, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Birinci Sekreteri Nikita Hruşçov ile sosyalist Küba’nın önderi Fidel Castro arasında soğuk rüzgarlar estirir. Her iki lideri yeniden yakınlaştırma vesilesi taşıyan bu geziye dair Rus arşivlerinden çıkan yeni belgeler, sadece geziyi değil uluslararası komünist harekette başlayan ayrışmaları, iki liderin sosyalist devrim kavrayışındaki nüansları, küresel meselelerdeki yaklaşım farkını, fakat her koşulda devam eden yoldaşça dayanışma ilişkisini detaylandırıyor.

Gizliliği kaldıran belgelerin tamamını okumak isteyen okur, National Security Archive’a (ABD Ulusal Güvenlik Arşivi) yönlendiren aşağıdaki bağlantıyı ziyaret edebilir. Son olarak metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Fidel Castro’nun Zafer Turu: Rus Arşivlerinden Çıkan Yeni Belgeler

Ed. Svetlana Savranskaya
National Security Archive
29 Nisan 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Rus arşivlerinden toplanan ve 29 Nisan’da Ulusal Güvenlik Arşivi tarafından yayımlanan yeni belgeler, Fidel Castro’nun Nisan-Mayıs 1963’te SSCB’ye yaptığı ve Sovyet lideri Nikita Hruşçov’un Küba Füze Krizi sonrasında bozulan ilişkileri düzeltmek için bir fırsat olarak gördüğü o müstesna geziye dair pek çok ayrıntı sunuyor. Rus devlet arşivlerinden yeni tercüme edilen kayıtlar Küba lideri Castro’nun birçok Sovyet cumhuriyetini gezdiğini, üst düzey Sovyet liderleriyle görüşüp sohbet ettiğini ve belki daha da önemlisi Küba Füze Krizi nasıl sonuçlanmış olursa olsun Sovyetler Birliği’nin Küba’nın güvenilir ortağı ve hamisi olarak kalacağına dair çok sayıda güvence ve güvenlik ve ekonomik yardım vaadi aldığını gösteriyor.

Fidel Castro, 1968 yılında üst düzey yöneticilerine hitaben gece boyu yaptığı gizli bir konuşmada, Küba Füze Krizi’nin ana odağını oluşturan füzelerin geri çekilmesine ilişkin Hruşçov’un Amerikalılarla arkadan pazarlık yapmasını “Sovyet ihaneti” olarak gördüğünü ve bundan dolayı kendisini aşağılanmış hissettiğini söyleyecekti. Castro anlaşmanın koşulları, özellikle de ABD füzelerinin Türkiye ve İtalya’dan kaldırılması konusunda hiçbir zaman tam olarak bilgilendirilmemişti. Fakat Castro Küba’nın reform tedbirleri için hem maddi hem de ideolojik eğitim anlamında Sovyet yardımına ihtiyacı olduğunu da biliyordu.

Hruşçov ve üst düzey Sovyet liderliği, Batı yarımküredeki tek başarılı komünist devrim olan bu önemli müttefikini elinde tutmak için her şeyi yapmaya hazırdı. Stratejik tüm nedenlerin yanı sıra, Hruşçov’un “Küba’yı kaybetmesinin” iç politikada yaratacağı tepkiden korkmak için de son derece gerçek nedenleri vardı. Nitekim Sovyet Başbakan Yardımcısı Anastas Mikoyan Kasım 1962’de (krizi çözmek üzere) Küba’da bulunduğu sırada bir eliyle Sovyet füzelerini geri çekerken diğer eliyle de Castro’ya mümkün olan her türlü ekonomik yardımın sözünü vermeye çalışıyordu.

Küba Füze Krizi’nden aşağı yukarı üç ay sonra Sovyet Başbakanı Castro’ya hem füzeleri yerleştirme hem de hızlı bir şekilde geri çekmesine neden olan motivasyonunu açıklayan son derece içten bir mektup yazdı. Esasen bir yandan özür diliyor, bir yandan da Castro’yu Sovyet saflarına geri döndürmek için pratik adımlar atmaya çabalıyordu. Böylece Hruşçov Castro’yu SSCB’nin farklı bölgelerini göreceği ve Sovyet liderliğiyle vakit geçireceği kapsamlı bir geziye davet etti.

Castro’nun ‘zafer turu’ başlıyor

Castro, 27 Nisan 1963’te Havana’dan Murmansk’a aktarmasız bir uçuşla gizlice geldi (uçak, oldukça kötü bir havada ancak üçüncü denemede iniş yapabildi). Burada binlerce insan sokaklara dökülerek onu bir kahraman gibi karşıladı. Nikolay Leonov yolculuk boyunca Castro’ya tercümanlık yaptı, ev sahipliğini ise Mikoyan ve Kuzey Filosu Komutanı Amiral Kasatonov. Castro, Sovyet denizaltılarını görmesi için Severodvinsk’e götürüldü (fakat kriz sırasında Küba’ya giden denizaltılar gösterilmedi), denizcilerle bir araya geldi ve dünyanın nükleer enerjiyle çalışan ilk buzkıranı olan Lenin’de bir resepsiyon verildi.

Murmansk’tan sonra Moskova’ya geçen Castro, Lenin’in Mozolesi’nin tepesinde Sovyet liderliğiyle birlikte 1 Mayıs kutlamalarına katıldı ve Zavidovo’da devlet daçasında kaldı. Zavidovo’da iki lider, komünizmin dünyadaki ve özellikle de gelişmekte olan ülkelerdeki kaderini enine boyuna tartıştı. Burada Hruşçov bir “öğretmen”, Castro ise sadık fakat kendi fikirleri olan ve sık sık öğretmenini sorgulayan bir “öğrenci” rolündeydi.

Afrika’daki ulusal kurtuluş mücadeleleri, küresel meselelerdeki yaklaşım farkını gösteriyor

Castro özellikle Afrika’daki kurtuluş mücadelesinin durumundan endişe ediyordu. Hruşçov’dan “Afrika kıtasının gelecekteki siyasi gelişimi”ne ilişkin görüşlerini ifade etmesini istemiş, bu sırada kimi Afrika devletlerinin hızlı siyasi ilerleme beklentisine dair kendisinin de oldukça eleştirel olduğunu belirtmişti. Castro, devrimci lider Ben Bella’nın daveti üzerine Cezayir’i ziyaret etmeyi planlıyordu, fakat Hruşçov, emperyalistlerin Castro’ya (mesela bir mola esnasında) suikast düzenlemesinin çok kolay olabileceğini söyleyerek onu vazgeçirdi. Yine Sovyet lider, Afrika ülkelerindeki komünist zaferlerin karmaşık beklentileri hakkında görüşlerini açık yüreklilikle dile getirmişti, buna Gine lideri Sékou Touré’den “fahişe” olarak bahsetmesi de dahil. Bu tartışma aslında iki liderin küresel meseleler hakkındaki düşünce tarzlarının bir karşılaştırmasını da sunmaktadır: Castro’nun Marksizm-Leninizm’in eninde sonunda galip geleceğine olan samimi inancı ile Hruşçov’un çok daha pratik ve bazen de alaycı görüşleri ile bilhassa münferit liderlere ilişkin değerlendirmeleri.

‘Castro’nun duyması istenen son şey’

Yaptıkları görüşmeler arasında Hruşçov için en belki de önemli konu, Castro’ya 1962 sonbaharındaki Füze Krizi sırasında nükleer silahlar da dahil olmak üzere büyük Sovyet güçlerinin adaya konuşlandırılması ve adadan çıkarılmasına ilişkin Sovyet kararının ardındaki motivasyonu açıklamaktı. Hruşçov’un, Castro’nun ziyareti sırasındaki ana hedefi, Küba liderinin bu olaydan dolayı incinmiş olması muhtemel duygularını teskin etmek ve ABD’den Küba’ya müdahale etmeme taahhüdü alarak elde ettikleri “zafer” ile Küba devriminin güvenliğinin bizzat SSCB tarafından garanti altında olduğuna Castro’yu ikna etmekti. Bu konuşmalar burada yer almıyor çünkü bu yazının yayımlandığı tarihte Rus arşiv yetkilileri tarafından (henüz) gizlilikleri kaldırılmamıştı. Ne var ki, Hruşçov’un 7 Haziran 1963’te Prezidyuma sunduğu rapordan ve Castro’nun 1992’de Füze Krizi’nin 30. yıldönümünde Ulusal Güvenlik Arşivi ve Brown Üniversitesi’nden James Blight ve Janet Lang tarafından düzenlenen önemli bir sözlü tarih konferansında anlattıklarından görüşmelerin gerçekleştiğini ve içeriği hakkında pek çok şey biliyoruz.

4 Mayıs 1963’te Hruşçov Castro’ya kriz sırasında ve sonrasında Sovyetlerin ABD ile ilişkisine dair “gizli kanal” belgelerini gösterdi. Hruşçov belgeleri Küba liderine, Castro’ya sık sık tercümanlık da yapan ve SSCB gezisinde kendisine eşlik eden Meksika’daki Sovyet vatandaşı Nikolay Leonov’un simultane tercümesiyle okudu. Bu çok gizli belgelerin okunması ve tartışılması neredeyse koca bir gün sürdü ve Castro ilk kez bu sırada, hatta görünüşe göre kazara, Küba’daki Sovyet füzelerinin Türkiye ve İtalya’daki ABD füzelerinin sökülmesi karşılığında kaldırıldığını öğrendi. Castro bunun “duymasının isteneceği son şey” olduğunu fark etti: “Türkiye’den füzelerin çekilmesinin Küba’nın savunmasıyla hiçbir ilgisi yoktu.” Castro, Hruşçov’dan bu paragrafı yeniden okumasını istedi fakat Sovyet lider sadece “o müstehzi kahkahasını” atmakla yetindi.

Moskova’daki görüşmeler sonrasında Castro uzun bir Sovyetler Birliği turuna çıktı. Volgograd’da bir traktör fabrikasını ve Mamaev Tepesi’ndeki Sovyet savaş anıtını ziyaret etti. Özbekistan’a yaptığı gezi tarım reformu fikirleri açısından önemliydi; traktör sürücüleriyle bir araya geldi, ipek üretimini gördü ve az gelişmiş bir ülkenin bu denli ilerleme kaydetmesinden ve tarımdaki makineleşmeden etkilendi. İşte fikir tam da buydu: Küba da Sovyet yardımı ve himayesiyle hızla gelişebilirdi. Castro Taşkent’ten sonra İrkutsk’a gitti, Angara’da yerel bir balıkçıyla balık tuttu ve Bratsk hidroelektrik santralini gördü. Her şehirde, her tren istasyonunda, Kübalı devrimci lidere gerçekten büyük bir hayranlık duyan coşkulu ve geniş halk kitleleri tarafından karşılandı. Sibirya’daki bir diğer durağı ise Sverdlovsk (bugünkü Yekaterinburg) oldu. Onur konuğu Sverdlovsk’tan Leningrad’a, oradan ise Kiev’e uçtu.

Emperyalistlere Küba’dan bir selam

Moskova’ya döndüklerinde Hruşçov, Castro’ya bir ICBM (kıtalararası balistik füze) görme fırsatı sundu ve hatta Küba lideri R-16 füzesinin gövdesine adını yazarak imzaladı (böylece Amerikan emperyalistleri, füzenin kullanılması gerektiğinde Küba’dan bir selam taşıdığını bileceklerdi). 23 Mayıs’ta Kremlin’de bir dizi Küba-Sovyet anlaşması imzalandı ve Castro “Sovyetler Birliği Kahramanı” olarak onurlandırıldı. Moskova’daki Lujniki Stadyumu’nda düzenlenen ve 125 bin kişinin katıldığı büyük bir etkinliğin ardından Hruşçov ve Castro, Hurşçov’un Sohum yakınlarındaki Pitsunda’da bulunan en sevdiği güney daçasına uçtular.

Gürcistan gezisi esnasında ikili Küba Füze Krizi hakkında konuşmaya devam etti (transkripsiyonun gizliliği henüz kalkmadı ama [oğul] Sergey Hruşçov, Hruşçov ile Castro arasında Sovyetler’in ABD Başkanı Kennedy ile müzakere etmediği bir durumda Küba devriminin Amerikan işgaline kaç gün direnebileceğine dair bir münakaşadan bahsediyor). Yine Küba ekonomisi ve sosyalist bloktaki durum (Romanyalılar hâlâ burjuva milliyetçi duygulara sahiptiler ve diğer sosyalist ülkelerle iş birliği yapmaktan imtina ediyorlardı) ve Küba’daki Sovyet uzmanlar (çoğu katıksız bürokrattılar ve artık evlerine gönderilmeleri gerekiyordu) da diğer önemli tartışma başlıklarıydı. Castro bu gezi esnasında işlerin gerçekte nasıl yürüdüğüne dair paha biçilemez bilgiler edinerek gerçek anlamda bir sosyalist eğitim müfredatına maruz kaldı.

‘Biz kazandık, kazanan biziz!’

Castro, gizlice gelişine benzer şekilde, Havana’ya Murmansk üzerinden yine gizlice döndü. Tüm gezi boyunca bir kahraman olarak ağırlandı, SSCB’nin en üstün askeri nişanlarıyla ödüllendirildi ve Küba sanayisi ve tarımına dair tüm alanlarda ekonomik yardım taahhütleri aldı ve somut anlaşmalar yaptı. Bu kelimenin gerçek anlamıyla bir zafer turuydu.

Ne var ki Hruşçov’un hâlâ yapması gereken bir iş vardı: Prezidyumu Castro’nun Füze Krizi’ne ilişkin Sovyet anlatısını kabul ettiğine (Castro’nun daha sonra 1968’de Küba liderliğine yaptığı gizli konuşma hiç de böyle bir kabulün olmadığını gösterse de) ve sadık ve güvenilir bir müttefik ve Çin’i değil Sovyetler Birliği’ni asıl öğretmeni olarak gören hevesli bir öğrenci olarak kaldığına ikna etmek. Hruşçov’un Prezidyuma sunduğu rapor, (Çin Komünist Partisi ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi arasındaki tartışmanın alenileştiği) 1963’te olduğu gibi Füze Krizi sırasında da Çin’in Sovyetler için önemli bir endişe kaynağı olduğunu ortaya koyuyor. Hruşçov, Prezidyuma Çin meselesini Castro’ya açıkladığını ve Castro’nun “Sovyet pozisyonunu doğru anladığını” belirtmişti. Bunu yaparken Sovyet liderinin, Prezidyumu, sadece Castro’yu ikna ettiğine değil, Sovyetlerin Küba’dan çekilmesinin bir fiyasko değil bir zafer olduğuna inandırmaya çalıştığı ve bunu farklı biçimlerde tekrarladığı da anlaşılıyor: “Amacımıza ulaştık, dolayısıyla biz kazandık, kazanan biziz.”

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English