Görüş
Filistin-İsrail çatışmasında Rusya ne diyor?- I

Aşağıda, iki bölümlük bir yazının ilk bölümünü bulacaksınız. Bu ilk bölüm, Rusya’nın resmi açıklamalarını özetlemeyi de değil, Kremlin resmi sitesine dayanarak eksiksiz aktarmayı amaçlıyor. Dolayısıyla ilk bölüm okura, ikinci veya üçüncü kişilerin yorumları üzerinden değil doğrudan Kremlin’in açıklamalarına dayanarak çatışmaya bakışını değerlendirme fırsatı verecektir. İkinci bölümde ise bu yaklaşımın hukuki arka planı ve gelişmelerin nereye götürebileceği incelenecek.
Rusya ne diyor?
7 Ekim’de Filistin güçlerinin Hamas’ın askeri kanadı öncülüğünde İsrail’e yaptığı saldırıların ardından Kremlin resmi sitesinde ilk açıklama 10 Ekim’de çıktı; ama bu da aslında Kremlin’in değil, Putin’le görüşmek için Rusya’da bulunan Irak Başbakanı Muhammed Sudani’nin görüşmelerin basına açık bölümündeki sözleriydi. Sudani şöyle demişti:
“Şu anda Filistin’deki olaylar karmaşık ve tehlikeli bir şekilde gelişiyor. Bu, İsrail’in Filistinlilerin haklarını ihlale devam etmesinin, uluslararası toplumun suskunluğunun ve uluslararası platformlarda tanınan kararla çerçevesinde yükümlülüklerini yerine getirmemesinin doğal sonucudur.”
Sudani bu sözlerin ardından Gazze ablukasını, Gazze’nin bombalanmasını, Filistin’in sivil kayıplarını dile getirdi ve şöyle dedi: “Bugün biz hepimiz, Arap ülkeleri de, İslam ülkeleri de, BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi, büyük güç Rusya’yla birlikte hepimiz sorumluluk taşıyoruz.”
Putin bu görüşmenin basına açık kısmında Filistin meselesine değinmedi.
Aynı gün akşam saatlerinde Erdoğan’la telefon görüşmesine dair Kremlin açıklaması yayınlandı. Şu ifadelerle:
“Filistin-İsrail çatışması alanında hızla gerginleşen duruma özel bir dikkat ayrıldı. Şiddetin devam etmekte olan tırmanışından, sivil halk arasında kurbanların sayısının korkunç artışından derin endişe ifade edildi. Her iki tarafın da derhal ateşi kesme ve görüşme sürecini yeniden başlatma zarureti vurgulandı. Buna aktif bir şekilde katkıda bulunulmasına karşılıklı hazır olunduğu ifade edildi. Ortadoğu krizinin uzun vadeli barışçıl çözümünün sadece BM Güvenlik Konseyi tarafından teyit edilen ve 1967 sınırlarında başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören “iki devletlilik” formülü temelinde mümkün olduğunun altı çizildi.”
Kremlin resmi sitesine göre Putin Ortadoğu çatışmasıyla ilgili bir sonraki konuşmasını ertesi gün, Rusya Enerji Haftası uluslararası forumu olağan toplantısında yaptı:
“Dün bir meslektaşımla da [Irak başbakanı] bu meseleyi görüştük, görüşmemek mümkün değil. Irak bir Yakındoğu ülkesi; Filistin meselesi bu bölgedeki her bir insanın yüreğinde ve sanırım islama inanan herkesin de yüreğinde. Hayat böyle gelişti, bunlar apaçık şeyler. Ve sadece şimdi değil, onyıllar boyunca olup biten her şey, inanılmaz bir noktaya ulaşan adaletsizliğin tezahürü olarak algılanıyor. Neden? Çünkü daha en başta, İsrail devletinin kuruluşu kararı kabul edildiğinde eşzamanlı, paralel olarak ikinci bir devletin kurulması kararı da kabul edilmişti. Mesele başlangıçta iki bağımsız, egemen devletin kurulmasıydı: İsrail’in ve Filistin’in. İsrail, malum, kuruldu; Filistin ise bağımsız egemen bir devlet olarak hiç kurulmadı; bir sürü farklı neden rol oynadı. Şimdi ayrıntılara girmeyeceğim.
Dahası, Filistinlilerin daima, aslında Filistin’e ait saydıkları topraklar İsrail tarafından işgal edildi – muhtelif zamanlarda muhtelif şekillerde, ama en temelde elbette askeri kuvvet yardımıyla.
Peki bugünkü problem nedir? Çözüm mekanizmaları yaratıldı, ama Birleşik Devletler son birkaç yıldır bu mekanizmaları görmezden geldi ve her şeyi kendi başına çözmeye karar verdi, bu mekanizmaları kullanmadı, son yıllarda da Filistin topraklarında yaşayan halkın maddi ihtiyaçlarını karşılamaya oynadı. Esasen temel siyasi problemlerin çözümü yerine bir takım maddi yardımları koymaya çalıştı. Elbette bu da düşük hayat şartlarında yaşayan insanlar için önemli, sosyal-iktisadi meselelerin çözülmesi önemli. Ama biz her zaman bunun yeterli olmadığını söyledik: başlıcası başkenti Doğu Kudüs olan egemen bir Filistin devletinin kurulması olan temel siyasi problemleri çözmeden bu problemi bütün olarak çözmek mümkün değildir. Ancak oyun tam da bunun üzerine kuruldu.
Bu yerleşim siyasetinden başka, bundan başka bir dizi tamamlayıcı şey daha nihayetinde böyle bir şiddet patlamasına yol açtı. Şu an olan biten korkunç. Her iki tarafın da öfkesinin çok büyük olduğunu biliyoruz, ama ne olursa olsun, her iki tarafın da öfkesi ne seviyede olursa olsun gene de sivil halk arasındaki kayıpları minimize etmeyi veya sıfıra, minimuma indirmeyi hedeflemek gerek. Eğer erkekler aralarında kavga etmeye karar verdilerse etsinler; çocukları, kadınları rahat bırakın. Bu iki taraf için de geçerli.
Yakın zamanda durum sükûnet bulabilecek mi, meçhul; ama bunu hedeflemek gerek, çünkü çatışma bölgesinin genişlemesi ağır sonuçlara yol açabilir, buna enerji sektörü de dahil.”
Putin aynı toplantıda Irak Başbakanı Sudani’nin konuşmasının ardından konuya geri döndü:
“Rusya’nın tutumu… bugün ortaya çıkmış değil, bu trajik sonuçlarla ilişkisi yok, bu [tutum] onlarca yıl boyunca ortaya çıktı, bu tutum İsrail tarafından da Filistin’deki dostlarımızca da iyi biliniyor. Biz daima BM Güvenlik Konseyi kararlarının hayata geçirilmesinden yana olduk, öncelikle de bağımsız, egemen bir Filistin devletinin kurulmasını kastettik. Bütün problemlerin kökü burada. Ve doğal olarak şu son yıllarda bu probleme eşlik eden her şey onu derinleştirmekte – bu yerleşimci faaliyeti.
Bu arada bu, İsrail’in buradaki tutumunun nasıl yapıyorlarsa öyle yapmak zorunda oldukları, Birleşik Devletler’in tutumunun [demin] dediğim gibi sadece maddi nitelikteki sorunları çözmek olduğu, Rusya’nın tutumunun ise bağımsız bir devlet kurmak olduğu anlamına gelmiyor. Gerçekte problem daha karmaşık: Birleşik Devletler’de [buna] kulak vermek ve bağımsız bir devletin kurulması yoluna girmek gerektiğini söyleyen pek çok siyasetçi ve uzman var, İsrail’de de böyle insanlar var. Ama onyıllardır bu problemi zor yoluyla çözmeye çalışanla üstünlük sağlıyorlar; bu da ne yazık ki bugün gözlediğimiz türden trajik olaylara yol açıyor.”
Putin bu toplantıda her defasında “ayrıntıya girmeyeceğim,” demişti; ancak çatışmaya geri döndü:
“ABD’nin neden oraya, Akdeniz’e uçakgemisi gruplarını sevk ettiğini anlamıyorum; birincisinin ardından ikincisini de duyuruyorlar. Bunda bir anlam görmüyorum. Nedir, Lübnan’ı bombalamaya mı hazırlanıyorlar yani? Ne yapmaya hazırlanıyorlar? Veya sadece birilerini korkutmaya mı karar vermişler? Ama orada artık hiçbir şeyden korkmayan insanlar var. Problem bu yolla çözülmemeli, uzlaşmacı çözümleri aramak [hayata geçirmek] gerekli, işte bununla uğraşmak gerek.
Ancak elbette bu tür eylemler durumu daha da tırmandırıyor. Ve eğer sizin de söylediğiniz gibi, çatışma Filistin topraklarının ötesine taşarsa o zaman elbette etkisi olacaktır. Şimdilerde İran’ı bütün ağır şeylerle suçladıklarını duyuyoruz; atetten olduğu gibi, kanıtsız. Hiçbir kanıt yok.”
Putin aynı gün Al Ghad kanalına da konuştu. İlk soru, ABD’nin bütün gelişmeleri hesaba katarak siyasetini değiştirme ihtimali üzerineydi:
“Bunu bilmiyorum, onlara sormak gerek. Bunun başarısızlık olduğu ise aşikâr bir şey. Neden böyle düşünüyorum? Çünkü, demin oturumda da söyledim, Birleşik Devletler fiilen bu problemin çözümüne yönelik bütün eski uluslararası vasıtalardan uzaklaştı; bu vasıtalar arasında birkaç ülkenin daha [çözüme] katılması da vardı, Rusya da onlar arasındaydı. Fiilen bütün çözüm sürecini tekellerine aldılar.
Ama bildiğiniz gibi belli bir noktada Filistin özerk yönetiminin de bir dizi epey sert açıklama yapması ve çözümün öngörüldüğü ilkelerde bunu yapmaya hazır olmadığını söylemesi gerekti. Bu her şeyden önce kuşkusuz İsrail’in yerleşimci siyasetiyle ilişkili.
Bizim tutumumuzsa her zaman açık, anlaşılır, şeffaftı; bu Filistin’deki dostlarımız tarafından da İsrail yönetimi tarafından da bilinir. Ben şahsen her zaman aynı şeyleri söyledim: BM Güvenlik Konseyi’nin bağımsız, egemen bir Filistin devletinin kurulmasına dair olan kararına varıncaya kadar daha önce alınmış bütün kararlarının yerine getirilmesi şarttır; üstelik bu daha İsrail’in kuruluşu sırasında öngörülmüştü.
Karmaşık, çok hassas bir mesele. Ama şu anda elbette sert açıklamalardan kaçınmak ve ne olursa olsun bu çatışmaya çekilmiş insanların duygularını incitmemek gerek. Birincisi bu.
İkincisi. Ne olursa olsun sivil halk arasında kayıplardan kaçınmak gerek. Bütün eylemler, bunlara başvurmadan olmuyorsa eğer, incelikle seçilmeli, hiçbir günahı olmayan kadınlar, çocuklar, yaşlılar arasında kaybı ve onlara yönelik tehdidi minimize etmek gerek. Bu sanırım herkesin bildiği, hiç kimsede şüphe uyandırmayacak bir tutum.
Ve elbette ne olursa olsun çatışmanın genişlemesinden kaçınmak gerek. Çünkü, eğer böyle bir şey olursa sadece bölgeye değil bütün olarak bütün uluslararası durum üzerinde etkisi olur.”
Muhabirin Amerikan uçak gemisi gruplarının bölgeye sevk edilmesi üzerine sorusuna Putin şu cevabı verdi:
“Demin toplantıda da söyledim; askeri açıdan [bunda] bir anlam görmüyorum. Neden? Ne yapmaya hazırlanıyorlar? Uçakgemisi grubu yardımıyla saldırıda bulunmaya mı? Nereye, kime? Askeri açıdan hiçbir anlam görmüyorum. Bu birincisi.
İkincisi. Bu, askeri-siyasi desteğin bir unsuru olabilir. Peki. Ama benim görüşüme göre şimdi meselenin askeri değil diplomatik yanıyla meşgul olmak, askeri faaliyetlerin durdurulması yolunu aramak gerek, ne kadar hızlı olursa o kadar iyi. Bu birincisi. İkincisi de görüşme sürecine dönülmeli ve bu süreç Filistinliler dahil bütün taraflarca kabul edilebilir olmalı.”
Muhabir görüşmelerin canlandırılmasından yana kuşkularını belirtince:
“Neden olmasın? Bizim İsrail’le çok istikrarlı, pratik ilişkilerimiz var, onyıllardır Filistin’le de dostluk ilişkilerimiz var, dostlarımız bunu biliyorlar. Rusya benim görüşüme göre çözüm sürecine katkıda bulunabilir.
Ama [çatışma] öyle kızgın ki böyle bir şeyi hiçbir yerde görmüyoruz.”
Muhabirin, Filistinlilerin Sina çöllerine gitmeleri çağrısıyla ilgili sorusuna verdiği cevap da dikkat çekiciydi:
“Bir değerlendirmede bulunmam güç. Filistinlilerin yaşadığı topraklar kendi toprakları, tarihi olarak onların toprakları. Dahası burada bağımsız bir Filistin devletinin kurulması da öngörülüyor. Benim görüşüme göre bu barışa götürebilecek bir şey değil.”
Putin 13 Ekim’de, Bişkek’deki BDT zirvesinin ardından yaptığı uzun basın toplantısında çatışmayla ilgili soruları da cevapladı. Bizim basında da öne çıkan ifadeler vardı; ancak bağlamı vurgulamak için eksiksiz hatırlatmakta yarar var:
“İsrail elbette tarihte sadece boyutu bakımından değil yürütülüş tarzı bakımından, zalimliği bakımından da benzeri olmayan bir saldırıyla karşılaştı; başka ne denebilir, şeyleri adlarıyla anmak gerek. İsrail de geniş ve epey zalimane yöntemlerle cevap veriyor. Elbette, olayların mantığını anlıyoruz, ama her iki tarafın da olanca öfkesine rağmen ben gene de kuşkusuz sivil halkı düşünmek gerektiği görüşündeyim.
Bundan söz etmiştim, tekrarlamak isterim. Bugün Birleşik Devletler’de olanlarla ilgili değerlendirmelerin ortaya çıktığını, olayların gelişiminin farklı değerlendirmelerinin ortaya çıktığını görüyoruz; bu bağlamda Gazze şeridine karşı askeri ve askeri olmayan nitelikte, İkinci Dünya Savaşı’nda Leningrad kuşatması sırasındaki anlamda tedbirler alınabileceği söyleniyor. Ama biz bunun neyle ilgili olduğunu biliyoruz, benim görüşüme göre bu kabul edilemez. İki küsur milyon insan yaşıyor orada. Hepsi de Hamas’ı destekliyor değil, hepsi değil, ama hepsi bunun acısını çekecek, kadınlar ve çocuklar dahil. Elbette, bunu herhalde kimse kabul etmez.
Diğer yandan, bugün meslektaşlarımla zirvede de söyledim, İsrail’in elbette güvenliğini ve güvenlik garantisini temin etme hakkı var. Ama bu vasıtaları bulmak gerek, bu durumdan bir çıkış bulmak gerek. Benim görüşüme göre bu elbette başka şeylerin yanında arabuluculuk çabalarının da sonucu olabilir.
Defalarca söylediğim gibi İsrail’de çok sayıda Rusya vatandaşı yaşıyor; eski Sovyetler Birliği’nin ve Rusya’nın vatandaşları. Bu bizim için tabii ki gerçek bir faktör. Bunu unutamayız.
Ama diğer taraftan Arap dünyasıyla da çok iyi ilişkilerimiz var; uzun yıllara, onyıllara dayanıyor, öncelikle de elbette Filistin’le; Filistin’e zamanında başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulacağı sözü verilmişti. Söz verildi, kararlar BM seviyesinde alındı. Onlar bu sözlerin hayata geçirilmesini bekleme hakkına sahip. İşte bütün bunları hesaba katmak ve elbette öncelikle de bugünkü tırmanışta hiçbir günahı olmayan insanları düşünmek gerekiyor. Kimse bir şey görmüyormuş, anlamıyormuş, parantez dışındaymış gibi rol yapmak da mümkün değil.”
Rusya yardımda bulunabilir mi, sorusuna karşılık şu birkaç cümleyi söyledi:
“Rusya tam da İsrail’le son yıllarda, diyebiliriz ki 15 yıldır çok iyi ilişkilerin (gerçekten böyle) kurulmuş olması ve Filistin’le geleneksel ilişkileri olması itibariyle bunu yapabilir. Bu yüzden kimse bizim birilerini dongaya bastırmak istediğimiz kuşkusuna kapılmaz. Ama elbette, bizim arabuluculuğumuza ihtiyacı olan çıkarsa. Bu da her zaman tarafların mutabakatı temelinde yapılır.”
RT Arapça muhabiri ABD Kongre üyesi Marjorie Taylor’un Kiev rejimine verilen Amerikan silahlarının Hamas’ın eline geçmiş olabileceğini söylediği hatırlatması üzerine Putin, kendisinin “bu kadının” ne söylediğini bilmediğini, ama Kiev’deki yolsuzluğun herkes tarafından bilindiğini söyledi, ekledi: “Karaborsa çok fazla alıcının olmasıyla ortaya çıkar, Ukrayna’da da çok fazla satıcı var.”
Ama arkasından söyledikleri göndermeleri itibariyle daha dikkat çekiciydi; bu yazıyı doğrudan ilgilendirmiyor olsa bile not düşmek için aktarmak gerek:
“Biliyor musunuz, Rusya Federasyonu’nun trajik tarihini iyi hatırlıyorum, bizde 1990’ların ortasını, ne yazık ki, Kafkaslarda savaş devam ederken silahlı kuvvetlerimizden düşman tarafına, yani Kafkaslarda Rusya ordusuyla savaşanlara devamlı satışlar oluyordu. Bizim depolarımızdan alıp para karşılığı satıyorlardı. Ne yazık ki oldu bu. Felakettir, trajedidir, ama oldu.
Bugün aynısı Ukrayna’da oluyor: ne düşerse hepsini satıyorlar, satılabilecek ne varsa hepsini satıyorlar: eğer silah alıcısı varsa silah da satıyorlar. Ama Rusya’ya satmıyorlar; bununla birlikte Rusya’ya satacak olsalar da şaşırmam, şaka yapmıyorum. Ama Afrika, Yakındoğu ülkeleri üzerinden uluslararası pazarlara, kendiliğinden anlaşılır zaten, kesinlikle satıyorlar. Silah karaborsası öyle kurulmuştur ki satın almak isteyenler bu silahları, tekrar ediyorum, üçüncü, dördüncü el üzerinden bulurlar. Bunda sıradışı bir şey yok.
Tabii bizde de silah satışlarıyla ilgili veriler var, Yakındoğu’ya satışlar da var. Ama bunun görünüşü… Benim bugünkü Ukrayna yönetimine sempatim yok, biliniyor, ama bunun Ukrayna yönetimi seviyesinde yapılıyor olduğundan, bundan tabii ki kuşku duyuyorum. Ama akış devam ediyor, elbette, tam gaz akış.”
Putin aynı toplantıda son olarak kendi vatandaşlarını çatışma bölgesinden çıkarmak için Rusya’nın bir şeyler yapıp yapmadığı sorusuna cevap verdi:
“Bunun şartları olur olmaz anında hazırız. Orada her gün bombardıman devam ediyor. Eğer İsrail’den çıkmak isteyen varsa, buyursun, her an yaparız.
Sorunuz için teşekkür ederim. Dışişlerine sorunuzu ileteceğim. Eğer bir kişi bile bir an önce bu topraklardan ayrılmak istiyorsa yardıma hazırız.”
Bu günlerde Rusya içinde en önemli toplantı, 16 Ekim’de yapılan “operasyonel meseleler toplantısı”. Kremlin’de yapılan toplantının sunumu şöyle yapılmıştı: “Devlet başkanı, özel askeri harekâtın ve keza Filistin-İsrail çatışması bölgesindeki durumun görüşüldüğü bir toplantı düzenledi.” Toplantıya Putin’den başka şu isimler katıldı: Savunma Bakanı Sergey Şoygu, Federal Güvenlik İdaresi (FSB) yöneticisi Aleksandr Bortnikov, Dış İstihbarat İdaresi (SVR) Müdürü Sergey Narışkşin, Milli Muhafız Kıtaları Federal İdaresi Müdürü Viktor Zolotov, Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov (Lavrov bu sırada Çin’de olduğu için toplantıya yardımcısı katıldı). Toplantının basına açık kısmına Ortadoğu çatışmasıyla ilgili sadece Ryabkov’un sözleri yansıdı:
“Yakındoğu’daki çatışma bölgesinde durum bizim değerlendirmemize göre tırmanma eğilimi gösteriyor. İsrail ordusunun yürüttüğü operasyonlar ayrım göstermeyen bir nitelik taşıyor. Kara harekâtı, Gazze’ye girme tehdidi devam ediyor. Bu anklav bölgesi ve orada yaşayanlar fiilen bir insani felaket içindeydiler. Ne tıbbi yardım ne diğer temel ihtiyaçlar karşılanıyor. Bütün bunlar dünyada büyük bir endişe uyandırıyor.”
Ryabkov, Rusya’nın siyasi düzlemde azami çaba gösterdiğini, BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan karar tasarısının da bu çerçevede olduğunu söyledi. Ryabkov ayrıca ABD’yi suçladı: “ABD bu dramatik, ağır krizde başlıca sorumluluğu taşıyor, zira bu ülke uzun yıllardır çözümü temeline almaya, Güvenlik Konseyi’nin temel kararlarını gözardı etmeye çalıştı, bugün de gerekli çözümü engelliyor.”
Ryabkov’un sözlerinde en dikkat çekici ifadeler şöyleydi:
“Esasen bütün bu çatışmanın kontrolden çıkma tehdidi yüksek.”
Putin 16 Ekim akşamı Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, İran Devlet Başkanı İbrahim Reisi, Filistin Devlet Başkanı (resmi Kremlin açıklamasında bu ünvan kullanılmıştı) Mahmud Abbas ve Mısır Devlet Başkanı Abdülfattah Sisi ile telefon görüşmeleri yaptı; ancak bu görüşmelerle ilgili tek bir açıklama yapıldı. Şu ifadeler kullanıldı:
“Sivil halk içinde kurbanların sayısında korkunç bir artışın ve Gazze şeridinde insani krizin derinleşmesinin eşlik ettiği, askeri eylemlerde büyük ölçekli bir artıştan duyulan son derece büyük endişe ifade edildi. Ateşin bir an önce kesilmesinin, muhtaç durumdaki herkese acil yardımın ulaştırılması hedefiyle insani ateşkesin tesisinin sağlanması zarureti üzerine ortak görüş ifade edildi.
Rusya devlet başkanı, Gazze’de insani durumun ciddiyetini ve acil tıbbi malzemelerin, gıdanın ve diğer hayati emtianın sevkiyatı için ablukanın kaldırılmasının zaruretini vurgulayan meslektaşlarının görüş ve değerlendirmelerini dinledi. Çatışmanın bölgesel bir savaşa evrilme ihtimalinden duyulan ciddi kaygı ifade edildi.
Vladimir Putin, sivillere karşı şiddet uygulanmasının hiçbir biçiminin kabul edilemeyeceğini vurguladı ve Rusya’da silahlı çatışma sonucu zarar görenler, ölenlerin yakın ve akrabaları için derinden üzüntü duyulduğunu, insani yardımda bulunmaya hazır olunduğunu belirtti. Rusya tarafının askeri eylemleri mümkün olduğunca kısa zamanda durdurmak ve durumu istikrara kavuşturmak için yapıcı fikir güden bütün ortaklarla çabaları koordine etme taahhüdü teyit edildi. Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu, insani ateşkesin derhal ilan edilmesine yönelik, dengeli ve siyaset dışı nitelik taşıyan karar tasarısı da tam bunu hedefliyor.
Genel görüşe göre bugünkü benzeri görülmemiş tırmanışın nedeni Yakındoğu barış sürecindeki uzun durgunluktur. Vladimir Putin tarafından bu bağlamda Filistin probleminin bilinen uluslararası hukuk temelinde, İsrail’le barış ve güvenlik içinde birlikte yaşayacak bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören uzun vadeli ve adil bir çözümüne yönelik çıkış amacıyla siyasi sürecin canlandırılması yönündeki ilkesel tutum tekrar ifade edildi.
Mısır devlet başkanıyla görüşmede Mısır tarafının Rusya ve BDT vatandaşlarının Gazze şeridinden tahliyesi konusunda katkıda bulunması meselesine de değinildi.”
Aynı gün bütün bu görüşmelerin ardından Putin Netanyahu’yu aradı. Kremlin sitesinden henüz resmi bir açıklama yapılmadı; ancak Kremlin telegram kanalından yapılan açıklamada şöyle deniyordu:
“Görüşmenin merkezinde Filistin-İsrail çatışmasının hızla tırmanması sonucu ortaya çıkan kriz durumu vardı. Rusya başkanı ölen İsraillilerin akraba ve yakınlarına içten taziyelerini ifade etti, kurbanı sivil halk, bu kapsamda kadınlar ve çocuklar olan her tür eylemin kabul edilemez olduğunu ve kınandığını kararlılıkla vurguladı.
Putin Rusya’nın durumun normalleşmesine, şiddetin daha fazla tırmanmasının önlenmesine ve Gazze şeridinde insani felakete engel olunmasına katkıda bulunma amacı güden atmakta olduğu adımlar hakkında bilgilendirdi. Bilhassa da bugün Filistin, Mısır, İran ve Suriye liderleriyle telefon temaslarının kilit noktaları İsrail tarafının bilgisine sunuldu.
Rusya tarafının Filistin-İsrail cepheleşmesinin önlenmesi ve siyasi-diplomatik vasıtalarla barışçıl bir çözüme erişilmesi amacıyla bundan sonra da uygun bir faaliyette bulunmaya kategorik olarak hazır bulunduğu teyit edildi.”
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Görüş
İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Thomas Karat, davranış analisti
İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.
Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, “Bu Orwellvari bir durum“, dedi. Az bile söylemişti.
Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.
Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.
Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için “henüz çok erken“ olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının “ulusal çıkarlara hizmet ettiği“ gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.
İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, “davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.
Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.
Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı “ölçüsüz ve gereksiz“ olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.
Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.
Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.
Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.
Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.
Görüş
Japonya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var

Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesinden bu yana uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında bulunan pek çok ülke savunma konusuna önem vermeye başladı. Bu durum, çevresinde ABD dışında dişe dokunur bir müttefiki bulunmayan, dünyanın en pasifist ülkelerinden biri olan Japonya için de büyük önem arz ediyor. Japonya İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana silahlanma karşıtı bir ülke olarak “barışçıl” dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Japon Anayasası’nın 9. Maddesi Japonya’nın savaş ilan etmesini, savaşa hazır bir ordu bulundurmasını yasaklıyor. Buna rağmen Japonya, geçtiğimiz birkaç yıldır hızla silahlanıyor ve “militaristleşiyor”. Japonya Savunma Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı Savunma Beyaz Kitabı’nı da bu bağlamda günümüz konjonktürüne göre değerlenmek lazım.

Japonya savunma beyaz kitabının kapağı
Kabine, 598 sayfalık rekor uzunluktaki raporu 4 Ağustos’ta onayladı. Rapor, Çin’in artan askeri faaliyetlerinin Japonya’nın güvenlik sorunun merkezinde olduğunu ve bunun “kapsamlı ulusal güç ile müttefikler ve fikirdaş ülkelerle iş birliği yoluyla” ele alınması gerektiğini savunuyor. Çin’e tek başına karşı koyma düşüncesi kesinlikle yok. Ancak diğer ülkelere olan bağlılığı azaltma hedefi var Japonya’nın. Bu tek çerçeve, Çin’in Pasifik’teki erişiminden vergi artışına, silah ihracatından dron savaşına kadar belgedeki her başlığın omurgasını oluşturuyor.
Kitabın ana odak noktalarından biri “Kapsamlı ulusal güç” (総合的な国力), Japonya’nın güvenliği artık sadece askeri güçle değil, altı ayrı alanı birden güçlendirerek sağlayacağı fikrine dayanıyor: diplomasi gücü, savunma gücü, ekonomi gücü, teknoloji gücü, istihbarat gücü ve insan gücü. Yani Japonya savunmasını sadece daha büyük ve daha ölümcül silahlara bağlamış değil.
En Büyük Tehdit Çin
Çin yine “benzeri görülmemiş, en büyük stratejik meydan okuma” olarak tanımlanıyor. Bu 2022 yılından bu yana tekrar eden bir söylem ama bu yılki baskı, “birinci ada zinciri” ötesindeki erişime ayrılmış özel bir bölüm içeren ilk baskı.
Haziran 2025’te Iwo Jima’nın doğusunda faaliyet gösteren Liaoning uçak gemisi, sonraki operasyonlarında ilk kez “ikinci ada zinciri”nin ötesine geçti; bir Çin askeri uçağı bir JMSDF (Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri) devriye uçağını yaklaşık 30 dakika boyunca lazerle hedef aldı; Tayvan çevresinde büyük çaplı tatbikatlar art arda tekrarlandı. Çin’in 2026 savunma bütçesi resmi verilere göre yüzde 7 arttı. Üçüncü uçak gemisi Fujian ise geçen kasım envantere girdi.
Japonya’ya göre Çin her geçen gün agresifleşiyor, güçleniyor. Japon halkının hükümetin pasifizmden uzaklaşan politikalarını desteklemesindeki en büyük sebep de bu. Olası bir savaşta ABD yardımı olmadan Japonya’nın karşı koymasının mümkünatı yok mevcut durumda. Bu nedenle en azından kendimizi savunabilecek güce ulaşmalıyız diye düşünüyor Japon hükümeti.
Çin–Rusya–Kuzey Kore üçgeni
Bu yıla özgü bir yenilik ise Çin bölümünde. Çin ve Rusya, iki ülkenin askeri yakınlaşmasını uzun uzun anlatan bir alt bölüm var. Rusya, Çin’e Su-35 savaş uçağı ve S-400 hava savunma sistemi sattı, üstelik S-400’ü ihraç ettiği ilk ülke Çin oldu. 2019’dan beri toplam 10 kez ortak uzun menzilli bombardıman uçağı uçuşu yaptılar, Kasım 2024’teki uçuşta ilk kez nükleer başlık taşıyabilen H-6N bombardıman uçağı görüldü. Aralık 2025’te ilk kez ortak uçuş Doğu Çin Denizi’nden Pasifik’e, Shikoku açıklarına kadar uzandı. Ağustos 2025’teki ortak deniz seyrine de ilk kez bir denizaltı katıldı. Kuzey Kore 2023’ten beri Rusya’ya füze ve mühimmat gönderiyor, askerlerini savaştırıyor. Japonya Savunma Bakanlığı, Rusya yardımının Kuzey Kore’nin askeri yeteneklerinin şu an değil ama orta-uzun vadede yükseltme riski taşıdığını söylüyor.
Hedefler ve Zorluklar
2026 mali yılı savunma harcamaları, ABD askeri varlığının yeniden konuşlandırılmasına ilişkin kalemler dahil edildiğinde ilk kez 9 trilyon yeni aştı. Bu artış, hükümetin GSYH’nin yüzde 2’sine ulaşma hedefinin bir parçası. Bu artışın faturası ise Ocak 2027’den itibaren vatandaşa çıkarılacak; gelir, kurumlar ve tütün vergisini kapsayan yeni bir “özel savunma vergisi” paketiyle finanse edilecek. Asıl dikkat çekici gelişme takvimde gizli. Normalde 2027’de yapılması beklenen “Üç Belge” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi, Savunma Kalkınma Programı) revizyonu, hükümet tarafından bir yıl öne çekilerek 2026’ya sıkıştırıldı.
Sanayi politikasında da köklü bir kırılma var. Japonya 2014’ten bu yana öldürücü nitelikte tam teçhizat ihracatını yalnızca beş “zararsız” kategoriyle sınırlıyordu: arama-kurtarma, nakliye, erken uyarı, gözetleme, mayın temizleme. Nisan 2026’da bu “beş kategori” kısıtlaması tamamen kaldırıldı; artık savaş uçağı ve savaş gemisi gibi öldürücü silahlar da, Japonya’nın ekipman/teknoloji transfer anlaşması bulunduğu 17 ülkeye ilke olarak ihraç edilebiliyor. Bu, 1967’den beri süregelen fiilî ihracat yasağının pratikte sona erdiği bir dönüm noktası. Beyaz kitap da bunu destekler biçimde, savunma üretimi ve teknoloji altyapısına ayrılan bölümü bu yıl ilk kez bir “Bölüm”den çıkarıp kitabın en üst yapısal birimi olan bir “Kısım”a yükseltti. Bu değişiklik, Japonya Savunma Bakanlığı’nın artık savunma sanayiini ittifak veya caydırıcılık stratejisiyle aynı düzeyde ana bir başlık olarak gördüğünü gösteriyor. Start-up’ları sektöre çekmek için Nisan’da ilk “Savunma İnovasyon Toplantısı” de düzenlendi.
Bütün bu tabloda tek bir çatlak var, ordunun kendisi. Koizumi önsözde bu yıl ilk kez “JSDF Personelinin Profesyonelliği” adında ayrı bir bölüm açtıklarını, kuruluşundan bu yana ilk kez maaş yapısını kökten değiştirdiklerini gururla anlatıyor. Ama rakamlar başka bir hikaye anlatıyor. Mart 2026 itibarıyla fiili personel sayısı 217.701’e düşerek 1981’den bu yana ilk kez 220 binin altına inmiş oldu. Kadro doluluk oranı yüzde 88,1’le en az 1998’den beri en düşük seviyede, hedeflenen kadronun yaklaşık 30 bin kişi altında kalınmış durumda. Yani Tokyo aynı anda hem bütçesini hem silah ihracatını büyütürken, o bütçeyle alacağı silahları kullanacak askeri bulmakta zorlanıyor.
Yeni savaş biçimleri ve ittifaklar
Ukrayna savaşından, bu yıl açıkça Orta Doğu’daki çatışmalardan da çıkarılan dron, yapay zeka ve mühimmat stoklama dersleri, beyaz kitapta ilk kez kendi başına bir bölüme kavuştu. Rakamlar çarpıcı: Ukrayna’nın Haziran 2025’teki “Örümcek Ağı” operasyonunda 117 insansız hava aracı kullanıldı; yalnızca Kasım 2025’te Ukrayna hava savunması yaklaşık 9.600 İHA ve 120 füzeyi düşürdüğünü açıkladı. Ama belge bir noktanın altını özellikle çiziyor: tank, topçu ve siper savaşı da sürüyor, yani rapor “dronlar her şeyin yerini alıyor” tezini savunmuyor; yeni ve eski savaş biçimlerinin iç içe geçtiğini söylüyor.
İttifak tarafında en büyük önem Amerika Birleşik Devletleri ama kitapta söylenen Japonya tek başına Washington’a değil, örülü bir ağa yaslanıyor diyebiliriz. Ocak ayında Savunma Bakanı Koizumi, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile bir araya geldi. Bunun yanında Japonya-ABD-Avustralya, Japonya-ABD-Güney Kore, Japonya-ABD-Avustralya-Filipinler gibi üçlü ve dörtlü mekanizmalar, ayrıca NATO’nun Hint-Pasifik’teki dört ortağını (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) kapsayan “NATO-IP4” çerçevesi, beyaz kitapta ittifak stratejisinin merkezine oturuyor. Kitap, Asya-Pasifik bölgesindeki dost ülkelerle bir araya gelmek ve işbirliği yapmanın altını çiziyor kısaca.
Tepkiler
Tepkiler gecikmedi elbette. Pekin’den gelen ilk refleks öncekilerle aynı. Çin Dışişleri ve Savunma bakanlıkları rapora sert bir dille tepki gösterdi, devlet ajansı Xinhua ise işi bir adım öteye taşıyıp bunu Japonya’nın yeniden militarize olduğunun kanıtı ilan etti. Japonya’nın beyaz kitapta kendi savunması için “gerekli” dediği şeyleri, yani uzun menzilli füzelerini ve stand-off vuruş kapasitesini arttırmayı, Japonya’nın militarize olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor Çinli Xinhua Haber ajansı. Ancak aynı, hatta daha gelişmiş silahların Çin’in de elinde olduğunu unutmamak lazım.
Güney Kore tarafı daha da hareketli. Mesele, beyaz kitabın Japonların Takeshima, Korelilerin Dokdo dediği o tartışmalı adacıklara dair kısım ile ilgili. Seul önce resmi protesto çekti, Japon büyükelçisini çağırdı; birkaç gün sonra, 6 Ağustos’ta, Güney Kore ordusu bölgede bir “Dokdo tatbikatı” yaptı, Tokyo da buna karşılık protesto verdi. Yani bu, geçen hafta patlak veren ve hâlâ soğumamış bir gerginlik.
Kamuoyu tarafı biraz daha belirsiz. Temmuz’da Takaichi kabinesinin desteği sekiz büyük ankette birden düştü, bazılarında çift haneli puan kaybıyla, göreve geldiğinden bu yana en düşük seviyeye indi. Düşüşün sebebi ise ekonomi. Halkın hükümetten talep ettiği ilk şey enflasyonla mücadele, hükümet de bir yandan gıdada tüketim vergisini indirmeyi tartışırken öte yandan yeni bir “özel savunma vergisi” getiriyor. Bu çelişkinin kamuoyunda nasıl karşılanacağını önümüzdeki aylar gösterecek.
Sonuç
Sonuçta bu beyaz kitap, yıl içinde gerçekleşecek Üç Belge revizyonu öncesinde kamuoyu desteği toplamak için yazılmış bir belge. Kapaktaki anime görseli, açıklayıcı videolar, Koizumi’nin önsözünde ısrarla vurguladığı “Japon halkının geneline ulaşma” hedefi, hepsi aynı çizgiye bağlanıyor. Ama Tokyo bunu tam da işin zorlaştığı bir anda yapıyor. Bir yandan orduyu dolduracak insanı bulamıyor, öte yandan ikna etmesi gereken halkın derdi füze değil market fişi, Takaichi’nin son aylardaki destek kaybı da bunu gösteriyor. “Kapsamlı ulusal güç” kağıt üzerinde iddialı bir strateji. Sahada karşılığını bulup bulamayacağını göreceğiz.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı












