Görüş
Filistin-İsrail çatışmasında Rusya ne diyor?- I

Aşağıda, iki bölümlük bir yazının ilk bölümünü bulacaksınız. Bu ilk bölüm, Rusya’nın resmi açıklamalarını özetlemeyi de değil, Kremlin resmi sitesine dayanarak eksiksiz aktarmayı amaçlıyor. Dolayısıyla ilk bölüm okura, ikinci veya üçüncü kişilerin yorumları üzerinden değil doğrudan Kremlin’in açıklamalarına dayanarak çatışmaya bakışını değerlendirme fırsatı verecektir. İkinci bölümde ise bu yaklaşımın hukuki arka planı ve gelişmelerin nereye götürebileceği incelenecek.
Rusya ne diyor?
7 Ekim’de Filistin güçlerinin Hamas’ın askeri kanadı öncülüğünde İsrail’e yaptığı saldırıların ardından Kremlin resmi sitesinde ilk açıklama 10 Ekim’de çıktı; ama bu da aslında Kremlin’in değil, Putin’le görüşmek için Rusya’da bulunan Irak Başbakanı Muhammed Sudani’nin görüşmelerin basına açık bölümündeki sözleriydi. Sudani şöyle demişti:
“Şu anda Filistin’deki olaylar karmaşık ve tehlikeli bir şekilde gelişiyor. Bu, İsrail’in Filistinlilerin haklarını ihlale devam etmesinin, uluslararası toplumun suskunluğunun ve uluslararası platformlarda tanınan kararla çerçevesinde yükümlülüklerini yerine getirmemesinin doğal sonucudur.”
Sudani bu sözlerin ardından Gazze ablukasını, Gazze’nin bombalanmasını, Filistin’in sivil kayıplarını dile getirdi ve şöyle dedi: “Bugün biz hepimiz, Arap ülkeleri de, İslam ülkeleri de, BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi, büyük güç Rusya’yla birlikte hepimiz sorumluluk taşıyoruz.”
Putin bu görüşmenin basına açık kısmında Filistin meselesine değinmedi.
Aynı gün akşam saatlerinde Erdoğan’la telefon görüşmesine dair Kremlin açıklaması yayınlandı. Şu ifadelerle:
“Filistin-İsrail çatışması alanında hızla gerginleşen duruma özel bir dikkat ayrıldı. Şiddetin devam etmekte olan tırmanışından, sivil halk arasında kurbanların sayısının korkunç artışından derin endişe ifade edildi. Her iki tarafın da derhal ateşi kesme ve görüşme sürecini yeniden başlatma zarureti vurgulandı. Buna aktif bir şekilde katkıda bulunulmasına karşılıklı hazır olunduğu ifade edildi. Ortadoğu krizinin uzun vadeli barışçıl çözümünün sadece BM Güvenlik Konseyi tarafından teyit edilen ve 1967 sınırlarında başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören “iki devletlilik” formülü temelinde mümkün olduğunun altı çizildi.”
Kremlin resmi sitesine göre Putin Ortadoğu çatışmasıyla ilgili bir sonraki konuşmasını ertesi gün, Rusya Enerji Haftası uluslararası forumu olağan toplantısında yaptı:
“Dün bir meslektaşımla da [Irak başbakanı] bu meseleyi görüştük, görüşmemek mümkün değil. Irak bir Yakındoğu ülkesi; Filistin meselesi bu bölgedeki her bir insanın yüreğinde ve sanırım islama inanan herkesin de yüreğinde. Hayat böyle gelişti, bunlar apaçık şeyler. Ve sadece şimdi değil, onyıllar boyunca olup biten her şey, inanılmaz bir noktaya ulaşan adaletsizliğin tezahürü olarak algılanıyor. Neden? Çünkü daha en başta, İsrail devletinin kuruluşu kararı kabul edildiğinde eşzamanlı, paralel olarak ikinci bir devletin kurulması kararı da kabul edilmişti. Mesele başlangıçta iki bağımsız, egemen devletin kurulmasıydı: İsrail’in ve Filistin’in. İsrail, malum, kuruldu; Filistin ise bağımsız egemen bir devlet olarak hiç kurulmadı; bir sürü farklı neden rol oynadı. Şimdi ayrıntılara girmeyeceğim.
Dahası, Filistinlilerin daima, aslında Filistin’e ait saydıkları topraklar İsrail tarafından işgal edildi – muhtelif zamanlarda muhtelif şekillerde, ama en temelde elbette askeri kuvvet yardımıyla.
Peki bugünkü problem nedir? Çözüm mekanizmaları yaratıldı, ama Birleşik Devletler son birkaç yıldır bu mekanizmaları görmezden geldi ve her şeyi kendi başına çözmeye karar verdi, bu mekanizmaları kullanmadı, son yıllarda da Filistin topraklarında yaşayan halkın maddi ihtiyaçlarını karşılamaya oynadı. Esasen temel siyasi problemlerin çözümü yerine bir takım maddi yardımları koymaya çalıştı. Elbette bu da düşük hayat şartlarında yaşayan insanlar için önemli, sosyal-iktisadi meselelerin çözülmesi önemli. Ama biz her zaman bunun yeterli olmadığını söyledik: başlıcası başkenti Doğu Kudüs olan egemen bir Filistin devletinin kurulması olan temel siyasi problemleri çözmeden bu problemi bütün olarak çözmek mümkün değildir. Ancak oyun tam da bunun üzerine kuruldu.
Bu yerleşim siyasetinden başka, bundan başka bir dizi tamamlayıcı şey daha nihayetinde böyle bir şiddet patlamasına yol açtı. Şu an olan biten korkunç. Her iki tarafın da öfkesinin çok büyük olduğunu biliyoruz, ama ne olursa olsun, her iki tarafın da öfkesi ne seviyede olursa olsun gene de sivil halk arasındaki kayıpları minimize etmeyi veya sıfıra, minimuma indirmeyi hedeflemek gerek. Eğer erkekler aralarında kavga etmeye karar verdilerse etsinler; çocukları, kadınları rahat bırakın. Bu iki taraf için de geçerli.
Yakın zamanda durum sükûnet bulabilecek mi, meçhul; ama bunu hedeflemek gerek, çünkü çatışma bölgesinin genişlemesi ağır sonuçlara yol açabilir, buna enerji sektörü de dahil.”
Putin aynı toplantıda Irak Başbakanı Sudani’nin konuşmasının ardından konuya geri döndü:
“Rusya’nın tutumu… bugün ortaya çıkmış değil, bu trajik sonuçlarla ilişkisi yok, bu [tutum] onlarca yıl boyunca ortaya çıktı, bu tutum İsrail tarafından da Filistin’deki dostlarımızca da iyi biliniyor. Biz daima BM Güvenlik Konseyi kararlarının hayata geçirilmesinden yana olduk, öncelikle de bağımsız, egemen bir Filistin devletinin kurulmasını kastettik. Bütün problemlerin kökü burada. Ve doğal olarak şu son yıllarda bu probleme eşlik eden her şey onu derinleştirmekte – bu yerleşimci faaliyeti.
Bu arada bu, İsrail’in buradaki tutumunun nasıl yapıyorlarsa öyle yapmak zorunda oldukları, Birleşik Devletler’in tutumunun [demin] dediğim gibi sadece maddi nitelikteki sorunları çözmek olduğu, Rusya’nın tutumunun ise bağımsız bir devlet kurmak olduğu anlamına gelmiyor. Gerçekte problem daha karmaşık: Birleşik Devletler’de [buna] kulak vermek ve bağımsız bir devletin kurulması yoluna girmek gerektiğini söyleyen pek çok siyasetçi ve uzman var, İsrail’de de böyle insanlar var. Ama onyıllardır bu problemi zor yoluyla çözmeye çalışanla üstünlük sağlıyorlar; bu da ne yazık ki bugün gözlediğimiz türden trajik olaylara yol açıyor.”
Putin bu toplantıda her defasında “ayrıntıya girmeyeceğim,” demişti; ancak çatışmaya geri döndü:
“ABD’nin neden oraya, Akdeniz’e uçakgemisi gruplarını sevk ettiğini anlamıyorum; birincisinin ardından ikincisini de duyuruyorlar. Bunda bir anlam görmüyorum. Nedir, Lübnan’ı bombalamaya mı hazırlanıyorlar yani? Ne yapmaya hazırlanıyorlar? Veya sadece birilerini korkutmaya mı karar vermişler? Ama orada artık hiçbir şeyden korkmayan insanlar var. Problem bu yolla çözülmemeli, uzlaşmacı çözümleri aramak [hayata geçirmek] gerekli, işte bununla uğraşmak gerek.
Ancak elbette bu tür eylemler durumu daha da tırmandırıyor. Ve eğer sizin de söylediğiniz gibi, çatışma Filistin topraklarının ötesine taşarsa o zaman elbette etkisi olacaktır. Şimdilerde İran’ı bütün ağır şeylerle suçladıklarını duyuyoruz; atetten olduğu gibi, kanıtsız. Hiçbir kanıt yok.”
Putin aynı gün Al Ghad kanalına da konuştu. İlk soru, ABD’nin bütün gelişmeleri hesaba katarak siyasetini değiştirme ihtimali üzerineydi:
“Bunu bilmiyorum, onlara sormak gerek. Bunun başarısızlık olduğu ise aşikâr bir şey. Neden böyle düşünüyorum? Çünkü, demin oturumda da söyledim, Birleşik Devletler fiilen bu problemin çözümüne yönelik bütün eski uluslararası vasıtalardan uzaklaştı; bu vasıtalar arasında birkaç ülkenin daha [çözüme] katılması da vardı, Rusya da onlar arasındaydı. Fiilen bütün çözüm sürecini tekellerine aldılar.
Ama bildiğiniz gibi belli bir noktada Filistin özerk yönetiminin de bir dizi epey sert açıklama yapması ve çözümün öngörüldüğü ilkelerde bunu yapmaya hazır olmadığını söylemesi gerekti. Bu her şeyden önce kuşkusuz İsrail’in yerleşimci siyasetiyle ilişkili.
Bizim tutumumuzsa her zaman açık, anlaşılır, şeffaftı; bu Filistin’deki dostlarımız tarafından da İsrail yönetimi tarafından da bilinir. Ben şahsen her zaman aynı şeyleri söyledim: BM Güvenlik Konseyi’nin bağımsız, egemen bir Filistin devletinin kurulmasına dair olan kararına varıncaya kadar daha önce alınmış bütün kararlarının yerine getirilmesi şarttır; üstelik bu daha İsrail’in kuruluşu sırasında öngörülmüştü.
Karmaşık, çok hassas bir mesele. Ama şu anda elbette sert açıklamalardan kaçınmak ve ne olursa olsun bu çatışmaya çekilmiş insanların duygularını incitmemek gerek. Birincisi bu.
İkincisi. Ne olursa olsun sivil halk arasında kayıplardan kaçınmak gerek. Bütün eylemler, bunlara başvurmadan olmuyorsa eğer, incelikle seçilmeli, hiçbir günahı olmayan kadınlar, çocuklar, yaşlılar arasında kaybı ve onlara yönelik tehdidi minimize etmek gerek. Bu sanırım herkesin bildiği, hiç kimsede şüphe uyandırmayacak bir tutum.
Ve elbette ne olursa olsun çatışmanın genişlemesinden kaçınmak gerek. Çünkü, eğer böyle bir şey olursa sadece bölgeye değil bütün olarak bütün uluslararası durum üzerinde etkisi olur.”
Muhabirin Amerikan uçak gemisi gruplarının bölgeye sevk edilmesi üzerine sorusuna Putin şu cevabı verdi:
“Demin toplantıda da söyledim; askeri açıdan [bunda] bir anlam görmüyorum. Neden? Ne yapmaya hazırlanıyorlar? Uçakgemisi grubu yardımıyla saldırıda bulunmaya mı? Nereye, kime? Askeri açıdan hiçbir anlam görmüyorum. Bu birincisi.
İkincisi. Bu, askeri-siyasi desteğin bir unsuru olabilir. Peki. Ama benim görüşüme göre şimdi meselenin askeri değil diplomatik yanıyla meşgul olmak, askeri faaliyetlerin durdurulması yolunu aramak gerek, ne kadar hızlı olursa o kadar iyi. Bu birincisi. İkincisi de görüşme sürecine dönülmeli ve bu süreç Filistinliler dahil bütün taraflarca kabul edilebilir olmalı.”
Muhabir görüşmelerin canlandırılmasından yana kuşkularını belirtince:
“Neden olmasın? Bizim İsrail’le çok istikrarlı, pratik ilişkilerimiz var, onyıllardır Filistin’le de dostluk ilişkilerimiz var, dostlarımız bunu biliyorlar. Rusya benim görüşüme göre çözüm sürecine katkıda bulunabilir.
Ama [çatışma] öyle kızgın ki böyle bir şeyi hiçbir yerde görmüyoruz.”
Muhabirin, Filistinlilerin Sina çöllerine gitmeleri çağrısıyla ilgili sorusuna verdiği cevap da dikkat çekiciydi:
“Bir değerlendirmede bulunmam güç. Filistinlilerin yaşadığı topraklar kendi toprakları, tarihi olarak onların toprakları. Dahası burada bağımsız bir Filistin devletinin kurulması da öngörülüyor. Benim görüşüme göre bu barışa götürebilecek bir şey değil.”
Putin 13 Ekim’de, Bişkek’deki BDT zirvesinin ardından yaptığı uzun basın toplantısında çatışmayla ilgili soruları da cevapladı. Bizim basında da öne çıkan ifadeler vardı; ancak bağlamı vurgulamak için eksiksiz hatırlatmakta yarar var:
“İsrail elbette tarihte sadece boyutu bakımından değil yürütülüş tarzı bakımından, zalimliği bakımından da benzeri olmayan bir saldırıyla karşılaştı; başka ne denebilir, şeyleri adlarıyla anmak gerek. İsrail de geniş ve epey zalimane yöntemlerle cevap veriyor. Elbette, olayların mantığını anlıyoruz, ama her iki tarafın da olanca öfkesine rağmen ben gene de kuşkusuz sivil halkı düşünmek gerektiği görüşündeyim.
Bundan söz etmiştim, tekrarlamak isterim. Bugün Birleşik Devletler’de olanlarla ilgili değerlendirmelerin ortaya çıktığını, olayların gelişiminin farklı değerlendirmelerinin ortaya çıktığını görüyoruz; bu bağlamda Gazze şeridine karşı askeri ve askeri olmayan nitelikte, İkinci Dünya Savaşı’nda Leningrad kuşatması sırasındaki anlamda tedbirler alınabileceği söyleniyor. Ama biz bunun neyle ilgili olduğunu biliyoruz, benim görüşüme göre bu kabul edilemez. İki küsur milyon insan yaşıyor orada. Hepsi de Hamas’ı destekliyor değil, hepsi değil, ama hepsi bunun acısını çekecek, kadınlar ve çocuklar dahil. Elbette, bunu herhalde kimse kabul etmez.
Diğer yandan, bugün meslektaşlarımla zirvede de söyledim, İsrail’in elbette güvenliğini ve güvenlik garantisini temin etme hakkı var. Ama bu vasıtaları bulmak gerek, bu durumdan bir çıkış bulmak gerek. Benim görüşüme göre bu elbette başka şeylerin yanında arabuluculuk çabalarının da sonucu olabilir.
Defalarca söylediğim gibi İsrail’de çok sayıda Rusya vatandaşı yaşıyor; eski Sovyetler Birliği’nin ve Rusya’nın vatandaşları. Bu bizim için tabii ki gerçek bir faktör. Bunu unutamayız.
Ama diğer taraftan Arap dünyasıyla da çok iyi ilişkilerimiz var; uzun yıllara, onyıllara dayanıyor, öncelikle de elbette Filistin’le; Filistin’e zamanında başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulacağı sözü verilmişti. Söz verildi, kararlar BM seviyesinde alındı. Onlar bu sözlerin hayata geçirilmesini bekleme hakkına sahip. İşte bütün bunları hesaba katmak ve elbette öncelikle de bugünkü tırmanışta hiçbir günahı olmayan insanları düşünmek gerekiyor. Kimse bir şey görmüyormuş, anlamıyormuş, parantez dışındaymış gibi rol yapmak da mümkün değil.”
Rusya yardımda bulunabilir mi, sorusuna karşılık şu birkaç cümleyi söyledi:
“Rusya tam da İsrail’le son yıllarda, diyebiliriz ki 15 yıldır çok iyi ilişkilerin (gerçekten böyle) kurulmuş olması ve Filistin’le geleneksel ilişkileri olması itibariyle bunu yapabilir. Bu yüzden kimse bizim birilerini dongaya bastırmak istediğimiz kuşkusuna kapılmaz. Ama elbette, bizim arabuluculuğumuza ihtiyacı olan çıkarsa. Bu da her zaman tarafların mutabakatı temelinde yapılır.”
RT Arapça muhabiri ABD Kongre üyesi Marjorie Taylor’un Kiev rejimine verilen Amerikan silahlarının Hamas’ın eline geçmiş olabileceğini söylediği hatırlatması üzerine Putin, kendisinin “bu kadının” ne söylediğini bilmediğini, ama Kiev’deki yolsuzluğun herkes tarafından bilindiğini söyledi, ekledi: “Karaborsa çok fazla alıcının olmasıyla ortaya çıkar, Ukrayna’da da çok fazla satıcı var.”
Ama arkasından söyledikleri göndermeleri itibariyle daha dikkat çekiciydi; bu yazıyı doğrudan ilgilendirmiyor olsa bile not düşmek için aktarmak gerek:
“Biliyor musunuz, Rusya Federasyonu’nun trajik tarihini iyi hatırlıyorum, bizde 1990’ların ortasını, ne yazık ki, Kafkaslarda savaş devam ederken silahlı kuvvetlerimizden düşman tarafına, yani Kafkaslarda Rusya ordusuyla savaşanlara devamlı satışlar oluyordu. Bizim depolarımızdan alıp para karşılığı satıyorlardı. Ne yazık ki oldu bu. Felakettir, trajedidir, ama oldu.
Bugün aynısı Ukrayna’da oluyor: ne düşerse hepsini satıyorlar, satılabilecek ne varsa hepsini satıyorlar: eğer silah alıcısı varsa silah da satıyorlar. Ama Rusya’ya satmıyorlar; bununla birlikte Rusya’ya satacak olsalar da şaşırmam, şaka yapmıyorum. Ama Afrika, Yakındoğu ülkeleri üzerinden uluslararası pazarlara, kendiliğinden anlaşılır zaten, kesinlikle satıyorlar. Silah karaborsası öyle kurulmuştur ki satın almak isteyenler bu silahları, tekrar ediyorum, üçüncü, dördüncü el üzerinden bulurlar. Bunda sıradışı bir şey yok.
Tabii bizde de silah satışlarıyla ilgili veriler var, Yakındoğu’ya satışlar da var. Ama bunun görünüşü… Benim bugünkü Ukrayna yönetimine sempatim yok, biliniyor, ama bunun Ukrayna yönetimi seviyesinde yapılıyor olduğundan, bundan tabii ki kuşku duyuyorum. Ama akış devam ediyor, elbette, tam gaz akış.”
Putin aynı toplantıda son olarak kendi vatandaşlarını çatışma bölgesinden çıkarmak için Rusya’nın bir şeyler yapıp yapmadığı sorusuna cevap verdi:
“Bunun şartları olur olmaz anında hazırız. Orada her gün bombardıman devam ediyor. Eğer İsrail’den çıkmak isteyen varsa, buyursun, her an yaparız.
Sorunuz için teşekkür ederim. Dışişlerine sorunuzu ileteceğim. Eğer bir kişi bile bir an önce bu topraklardan ayrılmak istiyorsa yardıma hazırız.”
Bu günlerde Rusya içinde en önemli toplantı, 16 Ekim’de yapılan “operasyonel meseleler toplantısı”. Kremlin’de yapılan toplantının sunumu şöyle yapılmıştı: “Devlet başkanı, özel askeri harekâtın ve keza Filistin-İsrail çatışması bölgesindeki durumun görüşüldüğü bir toplantı düzenledi.” Toplantıya Putin’den başka şu isimler katıldı: Savunma Bakanı Sergey Şoygu, Federal Güvenlik İdaresi (FSB) yöneticisi Aleksandr Bortnikov, Dış İstihbarat İdaresi (SVR) Müdürü Sergey Narışkşin, Milli Muhafız Kıtaları Federal İdaresi Müdürü Viktor Zolotov, Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov (Lavrov bu sırada Çin’de olduğu için toplantıya yardımcısı katıldı). Toplantının basına açık kısmına Ortadoğu çatışmasıyla ilgili sadece Ryabkov’un sözleri yansıdı:
“Yakındoğu’daki çatışma bölgesinde durum bizim değerlendirmemize göre tırmanma eğilimi gösteriyor. İsrail ordusunun yürüttüğü operasyonlar ayrım göstermeyen bir nitelik taşıyor. Kara harekâtı, Gazze’ye girme tehdidi devam ediyor. Bu anklav bölgesi ve orada yaşayanlar fiilen bir insani felaket içindeydiler. Ne tıbbi yardım ne diğer temel ihtiyaçlar karşılanıyor. Bütün bunlar dünyada büyük bir endişe uyandırıyor.”
Ryabkov, Rusya’nın siyasi düzlemde azami çaba gösterdiğini, BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan karar tasarısının da bu çerçevede olduğunu söyledi. Ryabkov ayrıca ABD’yi suçladı: “ABD bu dramatik, ağır krizde başlıca sorumluluğu taşıyor, zira bu ülke uzun yıllardır çözümü temeline almaya, Güvenlik Konseyi’nin temel kararlarını gözardı etmeye çalıştı, bugün de gerekli çözümü engelliyor.”
Ryabkov’un sözlerinde en dikkat çekici ifadeler şöyleydi:
“Esasen bütün bu çatışmanın kontrolden çıkma tehdidi yüksek.”
Putin 16 Ekim akşamı Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, İran Devlet Başkanı İbrahim Reisi, Filistin Devlet Başkanı (resmi Kremlin açıklamasında bu ünvan kullanılmıştı) Mahmud Abbas ve Mısır Devlet Başkanı Abdülfattah Sisi ile telefon görüşmeleri yaptı; ancak bu görüşmelerle ilgili tek bir açıklama yapıldı. Şu ifadeler kullanıldı:
“Sivil halk içinde kurbanların sayısında korkunç bir artışın ve Gazze şeridinde insani krizin derinleşmesinin eşlik ettiği, askeri eylemlerde büyük ölçekli bir artıştan duyulan son derece büyük endişe ifade edildi. Ateşin bir an önce kesilmesinin, muhtaç durumdaki herkese acil yardımın ulaştırılması hedefiyle insani ateşkesin tesisinin sağlanması zarureti üzerine ortak görüş ifade edildi.
Rusya devlet başkanı, Gazze’de insani durumun ciddiyetini ve acil tıbbi malzemelerin, gıdanın ve diğer hayati emtianın sevkiyatı için ablukanın kaldırılmasının zaruretini vurgulayan meslektaşlarının görüş ve değerlendirmelerini dinledi. Çatışmanın bölgesel bir savaşa evrilme ihtimalinden duyulan ciddi kaygı ifade edildi.
Vladimir Putin, sivillere karşı şiddet uygulanmasının hiçbir biçiminin kabul edilemeyeceğini vurguladı ve Rusya’da silahlı çatışma sonucu zarar görenler, ölenlerin yakın ve akrabaları için derinden üzüntü duyulduğunu, insani yardımda bulunmaya hazır olunduğunu belirtti. Rusya tarafının askeri eylemleri mümkün olduğunca kısa zamanda durdurmak ve durumu istikrara kavuşturmak için yapıcı fikir güden bütün ortaklarla çabaları koordine etme taahhüdü teyit edildi. Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu, insani ateşkesin derhal ilan edilmesine yönelik, dengeli ve siyaset dışı nitelik taşıyan karar tasarısı da tam bunu hedefliyor.
Genel görüşe göre bugünkü benzeri görülmemiş tırmanışın nedeni Yakındoğu barış sürecindeki uzun durgunluktur. Vladimir Putin tarafından bu bağlamda Filistin probleminin bilinen uluslararası hukuk temelinde, İsrail’le barış ve güvenlik içinde birlikte yaşayacak bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören uzun vadeli ve adil bir çözümüne yönelik çıkış amacıyla siyasi sürecin canlandırılması yönündeki ilkesel tutum tekrar ifade edildi.
Mısır devlet başkanıyla görüşmede Mısır tarafının Rusya ve BDT vatandaşlarının Gazze şeridinden tahliyesi konusunda katkıda bulunması meselesine de değinildi.”
Aynı gün bütün bu görüşmelerin ardından Putin Netanyahu’yu aradı. Kremlin sitesinden henüz resmi bir açıklama yapılmadı; ancak Kremlin telegram kanalından yapılan açıklamada şöyle deniyordu:
“Görüşmenin merkezinde Filistin-İsrail çatışmasının hızla tırmanması sonucu ortaya çıkan kriz durumu vardı. Rusya başkanı ölen İsraillilerin akraba ve yakınlarına içten taziyelerini ifade etti, kurbanı sivil halk, bu kapsamda kadınlar ve çocuklar olan her tür eylemin kabul edilemez olduğunu ve kınandığını kararlılıkla vurguladı.
Putin Rusya’nın durumun normalleşmesine, şiddetin daha fazla tırmanmasının önlenmesine ve Gazze şeridinde insani felakete engel olunmasına katkıda bulunma amacı güden atmakta olduğu adımlar hakkında bilgilendirdi. Bilhassa da bugün Filistin, Mısır, İran ve Suriye liderleriyle telefon temaslarının kilit noktaları İsrail tarafının bilgisine sunuldu.
Rusya tarafının Filistin-İsrail cepheleşmesinin önlenmesi ve siyasi-diplomatik vasıtalarla barışçıl bir çözüme erişilmesi amacıyla bundan sonra da uygun bir faaliyette bulunmaya kategorik olarak hazır bulunduğu teyit edildi.”
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum










