Bizi Takip Edin

Görüş

Post-Sovyet coğrafyasında milli mesele – 3: Kazakistan

Avatar photo

Yayınlanma

Milli meselede Rusya ve Belarus’un durumu yeterince açıktı. Baltık kendi içinde bir bütünlük gösteriyordu, dolayısıyla her bir ülkeyi ayrı ayrı inceleyip uzatmaya gerek yoktu. Ama Orta Asya cumhuriyetleri öyle değil; bu ülkelerde mesele çok daha kompleks, ancak hepsini ayrı ayrı incelemek yazıyı çok fazla şişirecek. Bunun yerine, içlerinden sadece birini ve en önemlisini ele almakla yetineceğim: Kazakistan’ı.

Kazakistan’daki Rus etnisitesinin toplam nüfusa oranı Estonya ve Letonya’daki kadar yüksek değil; bu iki ülkede yüzde 24 kadar olduğu halde Kazakistan’da nüfusun yüzde 15’i. Ne var ki sorun iki açıdan daha derin. Birincisi, Kazakistan’ın toplam nüfusu içindeki payları görece az olsa bile, nüfusları orta halli bir büyükşehri pek az aşan Baltık ülkeleriyle karşılaştırılamayacak kadar çok: 3 milyondan fazla. İkincisi, Baltık ülkelerinde Rus etnisitesinin oranı 1989’dan beri ancak yüzde 5-10 kadar azaltılabildiği halde Kazakistan’da 1989’da yüzde 37,8’den (6,3 milyon) 2022’de yüzde 15’e (3 milyon) düştü. Yüzde 52 azaldı!

Bu ikincisini tetikleyen şey, büyük ölçüde ülkenin tarihidir.

Post-Sovyet coğrafyasında milli mesele – 2: Baltık

Tarih

Bugün artık genellikle hatırlanmıyor. Sovyetler Birliği 1922’de dört cumhuriyet tarafından kurulmuştur: Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti, Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Belarus Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Kafkasya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti. İlkini biliyoruz. İkincisi, aslında daha aralık 1917’de ayrılmış bulunan Ukrayna’da 1919’da ilan edilmişti. Üçüncüsü, Rusya SFSC’nden 1919’da ayrılmıştı. En karmaşık tarihlerden birine sahip olan dördüncüsü ise aslında daha iç savaşın başında ayrılmış olan Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’ın birleşmesiyle ve Rusya KP(b) MK Kafkas Bürosu tarafından 1921’de ilan edilmişti.

1924-1925’te onlara daha sonra Özbekistan ve Türkmenistan SSC adlarını alacak olan Buhara ve Horezm Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri katıldı. Bunların ilki Rusya SFSC’nden 1920’de, ikincisi ise 1921’de ayrılmıştı. 1924’te Rusya SFSC bünyesinde kurulan Tacikistan Özerk SSC, 1929’da ayrıldı, birkaç ay sonra Tacikistan SSC, yedinci birlik cumhuriyeti oldu. 1936 anayasasıyla birlikte Kafkasya SFSC tekrar kurucu parçalarına ayrıldı ve bunların her biri de birlik cumhuriyeti kabul edildiler. Aynı yıl Kırgızistan ve Kazakistan Özerk SSC’leri Rusya SFSC bünyesinden ayrıldılar ve birlik cumhuriyetlerine katıldılar. Böylece 11 birlik cumhuriyeti ortaya çıktı.

Sonrasına değinmeyeceğim.

Bu tablo bize şunu hiç değilse ima ediyor: eğer 1940’ta ve esas itibariyle Kızıl Ordu’nun bu ülkelere girmesiyle birliğe katılan üç Baltık ülkesi ve Moldova’yı bir kenara koyarsak (öyle olduğu için bunlarda milliyetçi eğilimlerin çok daha güçlü olması beklenir zaten), birliğe en geç katılan iki ülke Kazakistan ve Kırgızistan’dır. Üstelik Kırgızistan daha 1924 gibi erken bir tarihte ilk defa Rusya SFSC bünyesinde özerk bölge haline gelirken Kazakistan ancak 1925’te Kırgızistan’dan ayrılarak gene Rusya bünyesinde özerk SSC ilan edilmiştir.

Demek ki birliğin çekirdek cumhuriyetlerinin en genci Kazakistan’dır.

Sınırlar

Hâkim milletin köklü bir geçmişe sahip olduğu ülkelerde sınırların çizilmesi her zaman problemlidir. Eğer bu ülkeler federasyon oluşturarak merkezi bir devlet idaresi altına girerlerse, sınırların nereye çizildiğinin önemi kalmayabilir; Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi “sınırlar … yüksek derecede merkezileşmiş tek bir ülke çerçevesinde konvansiyonel nitelik” (Putin’in tanımıdır bu) taşıdığı sürece esasen sadece fiktiftir. Putin bu sınır çizimlerini “bolşeviklerin keyfiyeti” diye tanımlar. Tamamen yanlış değildir bu; bolşevikler milli meseleyi çözmek için sınır manipülasyonlarını çokça kullanmışlardır. Ne var ki manipülasyonların amacı da birlik devletini kurmaktır ve başarılı olmuştur.

Özetle. Sovyetler Birliği’nde birliğin güvencesi “SBKP’nin öncü rolüydü” (bu da Putin’in tanımıdır). Bu dizinin ilk bölümünde gördüğümüz gibi, Gorbaçov önderliğinde parti, devleti daha 1989’da işlevsiz hale getirmiş bulunuyordu; zira parti, öncü rolünü kaybetmişti. Böylece, ülke dağıldığında, o eski fiktif sınıflar gerçek haline gelince (bir kez daha Putin’in aslında siyasi bir eylem programı olan, “Rusların ve Ukraynalıların tarihi birliği üzerine” başlığını taşıyan o makalesinden alıntı yapacağım):

“… 1991’de bütün bu topraklar, en önemlisi de buralarda yaşayan insanlar bir anda kendilerini yurtdışında buldular. Ve tarihi vatandan gerçekten de koparılmış oldular.”

Putin parçalanmadan sonra ortaya çıkan bu durumu çözmek için, ayrılma hakkının reddini değil, ayrılma kararıyla birlikte birlik anlaşması da hukuki geçerliliğini kaybettiğine göre her giden ülkenin “gelirken getirdikleriyle” gitmesi gerektiğini söyler. Bu güçlü bir mantıktır; gerçekten de, örneğin Kazakistan’da daha birlik anlaşmasının imzalandığı 1936’da Rusların nüfusunun yüzde 50’yi aştığı kuzey ve doğu oblastleri veya şehirleri ayrılık sırasında yeni sınır tespitine konu olabilirdi. 1926 nüfus sayımına göre bu sırada dört vilayet ve bir okrugdan oluşan Kazakistan özerk SSC’nde Kazak nüfusu toplamın ancak yarısını oluşturuyordu; bir vilayet ve okrugda ise ancak yüzde 30-35 kadardı. Ama (1990’lı yıllarda Rusya’nın tam bir dumur halinde bulunduğuna gözlerimizi kapasak bile) sorun şurada yatar: büyük Sovyet milletinin parçası olarak Kazak milletinin gelişmesi de ancak Sovyet birliği içinde gerçekleşmiştir. Yani kimin gelirken neyi getirdiği tespit edilebilse bile (neredeyse imkânsız bir görev!) 70 yıllık ortak tarih yeni şartlar yaratmıştır. Bütün bunlar mevcut durumu tanımaktan başka bir yol bırakmaz; Putin’in makalesinde de bu vurgulanır.

Yönetim

Kazakistan pek çok açıdan Rusya’dan pek az farklılık taşımıştır. Daha faşist Alman saldırısı sırasında fabrikaların, atölyelerin, taşınabilecek her şeyin işgal bekleyen bölgelerden tahliye edilerek doğuya, esas itibariyle de Kazakistan’a taşınmasından itibaren gitgide hızlanarak işlemiştir bu süreç. Dahası, Kazakistan parti yönetimi de üst düzey parti yönetimi için adeta kadro okulu olmuştur. Kapitalist restorasyon sonrası Kazakistan’ın olanca gerici bonapartist iktidar yapısına rağmen gene de bölgede ciddi bir istikrar adası olarak kalabilmiş olması, belki de bu sayededir.

Kazakistan anayasası, denebilir ki, milli mesele konusunda dünyanın en demokratik anayasalarından biridir, zira devleti bir etnik topluluğa bağlamaz. Adeta Rusya anayasası devlete adını veren etnisite ile diğerleri arasındaki ilişkileri nasıl düzenlediyse, Kazakistan anayasası da onu örnek almış gibidir. Girişinde şöyle denir: “Biz, ortak kaderin birleştirdiği Kazakistan [Kazak değil — H.Y.] halkı, kadim Kazak topraklarında bir devletlilik oluşturarak, kendimizi hürriyet, eşitlik ve rıza ideallerine bağlı barışsever bir sivil toplum olarak tesis ederek … işbu anayasayı kabul ediyoruz.” 7/1’de “Kazakistan Cumhuriyeti’nde devlet dilinin Kazakça olduğu” söylenir ama 7/2’de “devlet teşkilatlarında ve yerel özyönetim organlarında resmi olarak Kazakçanın yanı sıra Rusça da kullandıkları” vurgulanır. 7/3, bu ikisini isimlerini anmadan “Kazakistan halkının dilleri” olarak tanımlar ve devletin “bu dillerin eğitim ve geliştirilmesi için şartları yaratmakla” sorumlu olduğunu da belirtir.

Bunun etnik grupların oranlarından başka son derece nesnel bir temeli daha var: yakın tarihli bir araştırmaya göre Kazakistan’da nüfusun yüzde 84’ü Rusça biliyor ve konuşuyor.

Ruslar

Sovyet geçmişi Rus etnisitesi tarafından ideolojik-siyasi olarak eksiksiz savunuluyor değildir; Kazakistan Rusları da elbette baştan sona komünist değillerdir. Kaldı ki Kazakistan Komünist Partisi 2015’te yasal bir siyasi parti olarak tasfiye edilmiştir. Bununla birlikte Kazakistan yönetimi Baltık’tan çok daha ustadır; burada bir siyasi partinin tasfiye edilmesi, onun yasal siyasi parti olarak kimliğinin sona erdiği anlamına gelir, ama bu bir yasaklama değildir. Kanun karşısında Komünist Partisi yoktur; ama bu hiç de komünistlerin bütün faaliyetlerinin takibat altında tutulacağı ve hele ki komünistlerin baskıya maruz kalacağı anlamına gelmez. Bu, Rus etnisitesiyle ve Sovyet geçmişiyle ilişkili her şeyde de geçerlidir; bunlarla ilgili normatif düzenlemelere gidilmemiştir, Lenin heykelleri sökülmemiştir veya bu siyasi bir kampanya olarak örgütlenmemiş, tekil örnekler olarak kalmıştır, çünkü söküldüğünde bunun ister istemez derusifikasyon da olacağı bilinir.

Ülkenin batısındaki Zıryanovsk’ta (yeni adı Altay) yaşanan tam da budur. Burası, Doğu Kazakistan oblastinin orta halli bir kasabasıdır. Oblast Kazakistan’ın küçük bir resmini andırır; 1989’da nüfusun yüzde 52’si Rus etnisitesindendi; bu oran günümüzde yüzde 36’ya düşmüştür. Altay’da ise oran hâlâ çok yüksektir; 2019 nüfus sayımına göre 66 bin kişilik kasabanın yüzde 77’si Rus etnisitesindendir.

Böyle bir şehirde Lenin heykelinin yıkılması (tamirat sırasında kazayla düştüğü ileri sürüldü yerel idare tarafından) cesareti bile aslında çok şey söyler. Gerilim büyümemiştir, ancak idare olası sonuçların farkındadır. Bu nedenle savcılık tarafından heykelin yıkılmasına karşı hızla soruşturma açılmıştır; suçlama şudur: “devletin koruması altına alınmış tarih, kültür, doğa komplekslerinin yahut tesislerinin bilinçli olarak yok edilmesi yahut zarar verilmesi”. (Cezası 3-7 yıl arasında.)

Sovyet geçmişi Rus etnisitesi tarafından ideolojik-siyasi olarak eksiksiz savunuluyor değildir, bunların tamamı komünist de değildir; ama burada milli meselede en çok dikkat çeken birinci faktör, Kazakistan’daki Rus etnisitesi açısından Sovyet tarihinin Rus milli kimliğiyle artık tamamen örtüşmesidir. Başka deyişle, ideolojik-siyasi değil ama tarihi-duygusal bir bütünlük var. Kazakistan’daki Rus etnisitesinin büyük bölümü, Sovyet tarihini Rusya’da bile olduğundan çok kendi tarihi bilir. Bu nedenle bu ülkede yaşayan Ruslar arasında milli aidiyet duygusu çok daha güçlüdür. Bir önceki yazıda ele aldığım Baltık’ta sorun iktidarın bilinçli provokasyon siyaseti nedeniyle çok daha yakıcı olduğu halde aidiyet duygusu bu boyutta değildir, zira Avrupa kültürü çok daha yoğun nüfuz etmiştir; ama Kazakistan, birçok açıdan Donbass’taki Rusların milli aidiyet duygularını hatırlatır.

Bunun aşınmaya aday olup olmadığı, Kazakistan’a hicret etmiş orta burjuvazinin bu ülkenin yerlisi Ruslar üzerindeki etkisi, şimdilik bir soru işareti.

Denge ve dengesizlik

Demek ki Baltık’ta dekomünizasyon ve derusifikasyon bir ve aynı şeyken, Kazakistan’da bunu teşvike yönelik normatif düzenlemeler değil, tersine, bunu önlemeye yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Bunu bonapartist Nazarbayev ustalığı saymak gerek; devlet Nazarbayev’in damgasını öylesine derinden taşımaktadır ki, adeta onun kurumsal sureti haline gelmiştir. Nazarbayev’in tasfiyesi de bu sureti değiştirmiş değildir.

Ancak bu hiç de milli çatışmaları tetikleyebilecek bir Kazak şovenizminin kışkırtılmadığı anlamına gelmez. Bu noktada birçok maddi ve ideolojik faktör rol oynar. En başta (ocak olayları sırasında “Kazakistan’da manzara” başlığıyla yazdığım yazıya atıfta bulunacağım):

“… Sovyetler Birliği’nin çekirdek bölgelerinden biri olması, petrol ve doğalgaz zenginliği, muazzam altyapısı, Sovyetler Birliği sonrası Rusya’yı bile geride bırakan kapitalistleşme, emperyalist sermayenin petrol ve doğalgaz sektörüne yatırımları, bununla birlikte görece istikrar, bonapartist Nazarbayev diktatörlüğünde kimi oligarkların iktisadi ve siyasi sistemden tasfiyesi, bununla birlikte antikomünist baskılar, keza turancılık eğilimleri ve kimi etkili siyasetçilerin Türkiyeli faşistlerle ortaklıkları, son olarak da ülkedeki geniş Rus azınlığa yönelik yer yer pogrom niteliği alan saldırılara rağmen Rusya ile ilişkilerin kopmazlığı …”

Bugün bunlara, deklase olmuş eski navalnıycı orta burjuvazinin kısmi seferberlik sonrası kaçtığı ülkeler arasında Kazakistan’ın özel bir yeri olduğunu eklemek gerek; zira bu burjuvazi mesela güney ve batı hicret merkezlerinde artık iktisadi değil sadece ideolojik bir güçtür (liberal muhalefetin durumunu ele aldığımda önemli durmuştum bunun üzerinde), ama Kazakistan’da aynı zamanda maddi bir güçtür, çünkü bu ülkeyle Rusya arasında yaptırımların etrafından dolanmaya yönelik, iki tarafın da kendi menfaatine saydığı küçük ve orta çaplı ticaret sürüyor.

Turancı faşist eğilimlerin gücünü de küçümsememek gerek. Bu eğilimler Nazarbayev döneminde milli meseleyi kaşıma pahasına ama kontrollü şekilde kullanıldı. Geçen yıl ocak olaylarında da önemli bir rol oynadılar bunlar; özellikle olayların ikinci aşamasında Nazarbayev yanlısı provokasyonlara giriştiler. İçlerinden pek çoğu olayların bastırılmasıyla birlikte tutuklandı. Tokayev’in iktidarını sağlamlaştırdıkça bu turancı eğilimleri tamamen tasfiye etmesi beklenirdi; ama hiç değilse benim izlenimim, tam aksi istikamette: hayır, devlet (demin dediğim gibi) Nazarbayev’in tam bir kişisel sureti, dolayısıyla sınıf ilişkileri, emperyalizmle ilişkiler, şark pragmatizmi (ama şarkta genellikle olduğunun aksine köylü kurnazı değil zekice), ideolojik ilişkiler… bunlar eksiksiz korunuyor. Dolayısıyla, turancı faşist hareket gücünden hiçbir şey kaybetmiş değil.

Üstelik, kabul etmek gerek ki, Tokayev bu iktidar mücadelesini Rusya’nın desteğiyle kazandı. Sadece KGAÖ’nün olayları bastırmak için çağrılmasından ve ardından hızla ülkeden ayrılmasından söz etmiyorum. Benim için çok daha önemli gösterge, geçen yıl şubat ayı başında Rusya hükümeti tarafından Gazprom Yönetim Kurulu’na aday gösterilen Nazarbayev’in damadı Timur Kulibayev’in iki hafta geçmeden (yani 24 Şubat’tan önce) adaylıktan çıkarılması ve yerine Gerhard Schröder’in aday gösterilmesiydi. Neden Schröder sorusunun cevabı bu yazıyı ilgilendirmiyor; ama Kulibayev’den vazgeçilmesinin amacı yeterince açıktı.

Diğer faktörler

Birkaç hafta önce Rusya’nın Alma-Ata Başkonsolosu Yevgeniy Bobrov, aslında konsolosların yapmaktan genellikle kaçındığı bir şey yaptı ve (kuşkusuz bakanlığın onayı ve belki talimatıyla) Kazakistan’da Rusçaya yönelik tutumla ilgili TASS’a beyanat verdi. Uzunca bir alıntı yapmaya değer; şöyle diyordu:

“Rusçanın kullanım ve öğrenim seviyesinde belirgin bir düşüş gözlemleniyor. Bu görüngünün objektif nedenleri var; Rus nüfusun yüzde 15,2’ye düşmesi; ancak Eğitim Bakanlığı’nın devlet müfredatınını Kazakçaya göre değiştirmeye yönelik belli tutumu. … Rusça eğitim veren okullar ve sınıflar son yıllarda azaltılıyor. Kazakça eğitim gören birinci sınıf öğrencilerine yönelik ‘Rusça’ dersinin programdan çıkarılması da toplumda belli bir endişe yarattı. … Pedagoji enstitülerinin Rusça uzman hazırlayan fakültelerinin azaltılması kadro potansiyelinin sınırlanmasına yol açıyor. Bu derslerde genel öğretmen açığı 20 bin kişiyi buluyor.”

Bobrov bunları, ülkedeki Rus etnisitesinin sosyal statüsünün güçlendirilmesi için değil, “Kazakistan milletinin birliğinin güçlendirilmesi için” söylediğini de vurgulamıştı.

Bobrov bu (aslında gayet masum ve makul) açıklamasıyla Kazakistan yönetiminin şimşeklerini çekti; Rusya Bobrov’u geri çağırmak zorunda kaldı.

* * *

Post-Sovyet coğrafyasında milli mesele – 1: Giriş ve Rusya

Bu yazı dizisinin tanıtımında belirttiğim gibi, genel olarak Orta Asya ve özel olarak da Kazakistan meselesi son derece komplekstir. Üzerinde durmaya devam etmek gerek; zira ne tek bir yazıyla anlaşılabilir yahut anlatılabilir, ne de (daha önemlisi) az çok kalıcı bir fotoğrafı çekilebilir; çünkü son derece dinamik ve sürekli değişiyor. Ben burada sadece temel dinamiklerden biri olarak milli mesele üzerinde durdum. Ancak hiç sözünü etmediğim bir dizi başka faktörü de unutmamak gerek:

— Çin-Kazakistan ilişkileri.

— Kazakistan yönetiminin Rusya’nın etrafından dolanırken batıya rusofobi pazarlama ihtiyacı.

— Rusya’nın Kazakistan’dan yaptığı paralel ithalatın boyutu ve geleceği.

— Kazakistan’ın Rusya ile ticarette batıyla irtibatlı spekülasyon niyetinin önüne geçebilecek bir Kuzey-Güney koridorunun yakın zamanda tam kapasite işler hale gelmesi ihtimali.

— Kazakistan yönetiminin kendi etki alanını genişletmek için Rusya’nın etki alanını daraltma ihtiyacı; bu çerçevede petrolden başka (bu, bir de Hazar sorunu yaratıyor) Rusya hububatının spekülatörlüğünü yapmaya yönelik girişimler.

Bütün bu konular, üzerinde özel olarak çalışılmasını bekliyor.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English