Dünya Basını
Foreign Affairs: Washington Tahran’ın artan nüfuzuna önlem almalı

Washington’un dış politikasına etkileriyle öne çıkan ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations-CFR) yayın organı Foreign Affairs, İran’ın bölgesel yumuşama politikasını ele alan bir analiz yayınladı. İran’ın ABD’nin Orta Doğu’da azalan hırsından faydalandığını ve attığı adımların ABD’yi daha fazla yerinden ettiğini savunan analize göre, ABD’nin on yıldır izlediği değişken ve karışık dış politika nedeniyle Arap ülkeleri de tek seçeneklerinin Tahran’la daha yakın iş birliği yapmak olduğunu düşünüyor. ABD’nin Orta Doğu’daki tecrit, ekonomik yaptırım ve askeri kısıtlama gibi diplomatik araçlarının giderek önemsizleştiğine dikkat çeken analiz yine de Arap devletlerinin İran’la diplomatik yakınlaşma arayışında aceleci davrandığı görüşünde. Analiz, İran’ın bölgesel hırslarının değişmediği gerekçesiyle Arap ülkelerine eskiden olduğu gibi Washington’un liderliği altında buluşmalarını öneriyor. Tabii, “ABD’nin kendilerini terk etmediği konusunda güven vermesi” karşılığında…
Analizde, Körfez ülkelerinin bugüne kadar Washington’un liderliğine güvenmekle ne kazandıkları ya da ABD’nin varlığının Orta Doğu’yu nasıl iyileştirdiği ile ilgili “aydınlatıcı” bir bilgi bulunmuyor. Zaten analizin derdi de Orta Doğu’nun gelişimi ve iyileşmesi değil, İran’ın bölge ülkeleriyle normalleşmesinin ABD’nin çıkarlarını tehdit etmesi. Dolayısıyla, başarısızlığı kanıtlanan “güvenlik” penceresinden bakarak ABD’nin güven tazelemesi halinde eski ihtişamlı liderliğine kavuşacağı yanılsaması içinde:
***
Washington Tahran’ın Bölgesel Nüfuzuna Karşı Yeni Yollar Bulmalı
Jamsheed K. Choksy, Carol E. B. Choksy
Nisan ayında Pekin’den İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan ve Suudi mevkidaşı Prens Faysal bin Ferhan el-Suud’un Çin Dışişleri Bakanı Qin Gang ile gülerek el ele tutuştukları şaşırtıcı fotoğraflar geldi. Sünnilerin kontrolündeki Suudi Arabistan ile Şiilerin egemenliğindeki İran arasındaki ilişkiler on yıllardır sert bir şekilde devam ediyordu. Ancak son beş ayda, bu uzun süreli düşmanlık altüst oldu. İran ve Suudi Arabistan bir güvenlik iş birliği anlaşması imzaladı, ticari uçuş bağlantılarını yeniden kurdu ve ikili ticareti çözdü. İran’ın Riyad’daki büyükelçiliği kapatılmasından yedi yıl sonra 6 Haziran’da yeniden açıldı.
Tahran sadece Suudi Arabistan’la yakınlaşmayı hızlandırmakla kalmadı. Bahreyn, Mısır, Kuveyt, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve başka yerlerde diplomatik ilişkilerini ve ekonomik nüfuzunu yeniden tesis etmeye çalışarak Arap dünyası genelinde bir sempati başlattı. İran, ABD’nin Orta Doğu’daki şaşkınlığından ve azalan hırsından faydalanmak için fırsat görüyor ve attığı adımlar ABD’nin Orta Doğu’da daha fazla yerinden edilmesine katkıda bulunuyor.
Tahran bu sıfırlamayı başarmak için daha az ideolojik, daha pragmatik bir bölgesel dış politikaya yöneldi. Ancak Batılı ve Arap ülkeler bu değişime şüpheyle yaklaşmalı. İran’ın politikalarında uzun vadede iyi bir komşu olmaya niyetli olduğunu gösteren hiçbir işaret yok. Ve pek çok kanıt, bölgesel hegemonyayı güvence altına alma niyetinde olan revizyonist, devrimci bir güç olarak rolünü yeniden kazanmayı amaçladığını gösteriyor. Suudi Arabistan ve Orta Doğu’nun geri kalanı için İran’la uzlaşmak büyük bir kumar. Batı içinse bir felaket olabilir.
GERGİNLİĞİN TARİHİ
İran’ın son şahı Muhammed Rıza Pehlevi, iktidarda kaldığı 37 yıl boyunca ülkesini Orta Doğu’da hüküm süren Müslüman bir güce dönüştürdü. Washington tarafından desteklenen ve en iyi Amerikan mühimmatlarıyla silahlandırılan İran, Arap komşularına, hatta Mısır ve Suudi Arabistan gibi ABD korumasından yararlananlara bile hükmetti. Ancak 1978-79 İslam Devrimi’nden sonra İran’ın konumu hızla kötüleşti.
Sünni Müslüman liderler İran’ın kendi hükümetlerini istikrarsızlaştırmak için Şii radikalizmini ihraç etme niyetinde olduğundan endişe etmeye başladılar. 1981 yılında altı Körfez ülkesi İran’ın etkisine karşı Körfez İşbirliği Konseyi’ni kurdu; on yılın geri kalanı boyunca Tahran, Mekke’nin kontrolü konusunda Riyad ile defalarca çatıştı. Bir grup İranlının 1987 Hac ziyareti sırasında Suudi güvenlik güçlerine saldırmasının ardından Suudi Arabistan, İran ile ilişkilerini kesti. İran ve Körfez ülkeleri arasındaki ilişkilerde 1990’larda başlayan kısa süreli yumuşama 2011’de İran Devrim Muhafızları’nın Suudi Arabistan’ın ABD Büyükelçisi’ne suikast girişiminde bulunmasıyla sona erdi.
Arap Baharı Sünni liderlerin İran’a yönelik kaygılarını daha da artırdı. Suudi Arabistan 2012’de ülkenin önde gelen Şii alimlerinden Ayetullah Şeyh Nimr Bakır el-Nimr’i İran adına Suudi siyasetine karışmakla suçlayarak tutukladı. Nimr’in 2016’da idam edilmesinin ardından protestocular İran’daki Suudi diplomatik temsilciliklerini ateşe verdi ve Riyad tüm İranlı diplomatları sınır dışı etti; Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve hatta Sudan da aynı şeyi yaptı.
EVDE YANGIN BAŞLADIĞINDA
Ancak İran’ın komşu ülkelerle ilişkileri bozuldukça, Tahran’ın liderleri ülke içinde artan bir baskı altına girdi. 1999 yılında, ilk olarak daha fazla istihdam fırsatı için mücadele eden öğrencilerin öncülük ettiği protestolar İran’ın dört bir yanındaki şehirleri sarstı. Yavaş yavaş, bu öğrenci protestoları çok daha geniş bir memnuniyetsiz İranlı tabanından destek aldı. İranlı liderlerin acımasız dini köktenciliği ve yabancı yaptırımlar ile kötü mali yönetimin yol açtığı ekonomik sıkıntılar on yıl boyunca gerilimi tırmandırdı. 2009 yılında hileli bir cumhurbaşkanlığı seçimi, 200.000’den fazla protestocunun rejimin meşruiyetine meydan okuduğu popülist bir ayaklanmayı tetikledi.
İran hükümeti, muhalefetin kamuoyu önünde ifade edilmesini engelledi ancak protestolar devam etti. Su kıtlığı ve enflasyon İran’daki iç çatışmaları körükledi; 2019-20 kışında artan gaz fiyatları nedeniyle yapılan protestolar 20’den fazla şehre yayıldı. Eylül 2022’de İranlı liderler, 22 yaşındaki öğrenci Mahsa Amini’nin başörtüsünü uygunsuz bir şekilde taktığı iddiasıyla tutuklanmasının ardından hayatını kaybetmesiyle İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana en ciddi iç sorunla karşı karşıya kaldı. Kentli ve kırsal kesimdeki İranlılar sokaklara dökülürken, Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney liderliğindeki rejim hayatta kalma mücadelesi verdiğini fark etti.
Bu arada 2010’lar boyunca Sünni monarklar, Washington’un dikkatinin Orta Doğu’dan uzaklaşmasını tedirginlikle izlediler. Riyad, Yemen’de Tahran destekli Husilerle kazanılması imkânsız bir savaşa saplandı; bu çatışma boyunca İran yapımı seyir füzeleri ve insansız hava araçları, 2019’da Suudi ulusal petrol şirketi Aramco’ya ait bir tesis de dâhil Suudi Arabistan içindeki hedefleri bile vurdu. Körfez Arap ülkeleri, bırakın Tahran’dan gelebilecek doğrudan saldırıları, İran destekli devam eden terör saldırıyla bile baş edemeyeceklerinden endişe etmeye başladılar. İran ile diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi ihtimali, gerilimi azaltmanın, vatandaşlarını korumanın ve ekonomilerini güvence altına almanın bir yolu olarak cazip hale geldi.
KAYNAŞMA DAVETLERİ
2021 ve 2022 yılları boyunca Bağdat’taki yoğun uzlaşma görüşmeleri Riyad ve Tahran arasındaki ikili ilişkilerin yeniden başlamasına zemin hazırladı. Suudi Arabistan, İran’dan Yemen’deki savaşın çözülebileceğine ve İran’ın Suudi Arabistan’ın doğusunda yaşayan Şiileri isyana teşvik etmeyeceğine dair güvence istedi. Çin’in dört gün süren arabuluculuğunun ardından bu yılın mart ayı başında iki ülke diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma niyetinde olduklarını açıkladı. Suudi Dışişleri Bakanı 17 Haziran’da Tahran’ı ziyaret ederek normalleşmenin nefes kesici bir hızla ilerlediğini gösterdi.
Sünnilerin çoğunlukta olduğu diğer ülkeler de İran’ın açılımlarına hevesle karşılık verdi. Abu Dabi, 2022 yılının ortalarında telefonla yaptığı görüşmelerin ardından büyükelçisini Tahran’a geri gönderdiğini duyurdu. Bu mart ayında Suudi-İran yakınlaşmasına paralel olarak İran’ın hukuk ve uluslararası işlerden sorumlu dışişleri bakan yardımcısı, uzun süredir tartışmalı olan deniz sınırlarını çözmeye başlamak için Kuveytli bir heyetle bir araya geldi. İran Dışişleri Bakanlığı Bahreyn’le ilişkilerin yeniden kurulmasını istiyor ki bu da Manama’daki Sünni yöneticilerin yerel Şii Müslümanlarla yaşadıkları gerilimi azaltarak yararlarına olacak.
İran Körfez’in ötesindeki ülkelere de göz kırpıyor. Geçten aralık ayında İran Dışişleri Bakanı ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah Es-Sisi, Kahire’nin İran’ın son şahına sığınma teklif etmesinin ardından 1980 yılında kesilen diplomatik ilişkilerin yeniden kurulmasını görüşmek üzere Ürdün’de bir araya geldi. Kahire, Tahran ile iş birliğinin Gazze’deki Hamas gibi İran destekli silahlı gruplar üzerindeki etkisini artırmak da dâhil kendi stratejik çıkarlarını ilerleteceğini umuyor. Libya ise mart ayında Trablus’taki İran büyükelçiliğinin 2011’den bu yana ilk kez açılacağını duyurdu. Geçen temmuz ayında da Azerbaycan’daki Bağlantısızlar Hareketi forumunda, Sudan Dışişleri Bakanı İranlı mevkidaşıyla bir araya gelerek yedi yıl önce Suudi Arabistan’ın talebi üzerine kesilen ikili ilişkileri yeniden tesis etti.
Tahran’daki liderler ekonomik sıkıntıyı hafifletmenin, kısıtlayıcı dini yönetimlerine yönelik protestoları yatıştırmaya yardımcı olabileceğini hesaplıyor. Diplomatik çabaları daha fazla ticarete ve büyük olasılıkla ABD’nin yaptırımlarından kurtulmak için atılacak adımlara zemin hazırlamayı amaçlıyor. Pekin’deki anlaşmadan sadece bir gün sonra İran Ekonomi Bakanı, ikili ticarette ödemelerin dolar ve avro yerine yerel para birimleriyle yapılmasını görüşmek üzere Cidde’ye bir heyet gönderdi. İran ve Katar merkez bankaları, diğer ülkelerdeki dondurulmamış İran varlıklarının Tahran’a ulaşmasına yardımcı olacak düzenlemeler geliştiriyor.
İran ve Suudi Arabistan’ın Pekin’de imzaladıkları anlaşmadan günler sonra, BAE ilk kez İran’ın ulaştırma ve kentsel gelişim bakanını Abu Dabi’deki yıllık Orta Doğu Demiryolu konferansına davet ederek Rusya’dan Hindistan’a giden ve İran’dan geçen Uluslararası Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru boyunca ulaşım bağlantılarının geliştirilmesini tartıştı. Yine mayıs ayında Umman ve İran maliye bakanları İslam Kalkınma Bankası Grubu’nun yıllık toplantısı sırasında Cidde’de bir araya gelerek İranlı şirketleri Körfez’in güney ticaret merkezlerine yeniden entegre etmek için çalışmaya başladılar. Tahran ve Maskat, denizdeki Hengam petrol ve gaz sahası için ortak bir geliştirme anlaşması imzaladı.
Daha batıda, mart ayında Libya ve İran ortak bir ekonomik iş birliği komitesi kurarak İran ticari gemilerinin on yıl sonra ilk kez Misrata’ya yanaşmasına izin verdi. Nisan ayında Tunus Cumhurbaşkanı, İranlı mevkidaşı ile ikili ziyaretler yapmayı kabul ederek şimdiye kadar büyük ölçüde askeri olan ilişkilerini, İran’ın Sahra altı Afrika’ya yeni ihracatları için Tunus’un geçit olacağı ekonomik bir ilişkiye doğru kaydırdı. İran Maliye Bakanı kısa süre önce Cezayirli mevkidaşıyla bir araya gelerek ikili yatırım ve ticaretin artırılmasını görüştü ve Fas liderlerine yakın kaynaklar, Fas-İran ikili ilişkilerinin yakında onarılacağını ve Tahran’a Kuzey Afrika’da yeni ticaret yolları açılacağını belirtiyor.
İran’ın çabaları meyvelerini vermeye başladı. Bahreyn, Irak, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve BAE ile ticaret 2022’den bu yana yaklaşık yüzde on arttı. İleriye dönük olarak, Orta Doğu genelinde ilişkilerin yeniden kurulması, İran’ın para akışını dolar ve avrodan ayırarak İran mallarının Amerikan ve Avrupa yaptırımlarını atlamasına olanak sağlayabilir. Arap ülkeleri, genellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’nin ileriye dönük satışlarını yasakladığı Batı teknolojilerini içeren ürünlerini kârlı İran pazarlarına ihraç etmekten fayda sağlayacaktır. İran’ın iyi eğitimli nüfusu, bu ülkeyi Körfez’deki yüksek teknoloji girişimlerinin genişleyebileceği cazip bir ortam haline getiriyor.
TEHLİKELİ İLİŞKİLER
ABD’nin Ortadoğu’da on yıldır izlediği değişken ve karışık dış politika nedeniyle Arap ülkeleri de Tahran’la daha yakın iş birliği yapmaktan başka seçenekleri olmadığını düşünüyor. ABD bir zamanlar Sünni uluslar için İran’ın saldırganlığına karşı bir kalkan işlevi görüyordu. Ancak bu ülkeler ABD’nin kendilerini koruma taahhüdünün azaldığına dair işaretler alıyor. ABD tarafından kontrol edilmeyen İran, Rusya ve Çin ile ittifaklarını genişletiyor. Geçen yıl Tahran küstahça, Suudi ve BAE petrokimya ürünlerini Körfez boyunca taşıyan tankerlere el koymaya çalıştı ve zaman zaman da başarılı oldu.
Suudi yetkililer İranlı mevkidaşlarıyla Pekin’de bir araya geldiklerinde Suudi Arabistan İran’ın Lübnan, Suriye ve Yemen’deki nüfuzunu ve Körfez diplomatik çevrelerindeki varlığını zımnen kabul etti. BAE, ABD Donanması’nın Beşinci Filosu’nun Bahreyn yakınlarındaki varlığına rağmen ABD ile etkili güvenlik iş birliğinin başarısız olduğu sonucuna vardı. Mart ayında Abu Dabi, açık denizlerdeki devlet dışı aktörlere karşı çok uluslu bir ortaklık olan Birleşik Deniz Kuvvetleri’nden çekildi.
Sünni liderler, özellikle Çin üzerinden İran’la uzlaşmayı tercih ederek Washington’la şimdiye kadar kurdukları özel ilişkilerden geri adım atıyorlar. Hem BAE hem de Suudi Arabistan, Washington’a haber bile vermeden İran’la diplomatik ilişkilerini yeniden kurma kararlarını kamuoyuna duyurmayı tercih etti. ABD için daha da kaygı verici olan ise mayıs ayında Çin’in İran, Umman, Suudi Arabistan ve BAE arasında Basra Körfezi’nde güvenlik operasyonları yürütmek üzere ortak bir deniz filosu kurulmasını görüşmek üzere bir diyalog toplantısına ev sahipliği yapması oldu.
ABD YANIT VERMELİ
Arap liderler Tahran’la uzlaşmak için acele ederken, ABD’nin diplomatik araçları -tecrit, ekonomik yaptırımlar ve askeri kısıtlamalar- giderek önemsizleşiyor. Biden yönetimi bu gelişmeleri önemsiz göstermenin en akıllıca strateji olduğuna karar vermiş görünüyor. Haziran ayında, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü John Kirby, “daha fazla entegrasyon, daha fazla diyalog ve bölge genelinde daha fazla şeffaflık… gerilimi azaltabilirse” bunun “olumlu” olacağını söyledi.
Bu yaklaşım yanlış. İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi Tahran’ın sadece “diğer ülkelerle ekonomik entegrasyon arayışında” olduğunu söylüyor. Ancak İran’ın uzun yayılmacı tarihi ve mevcut liderlerinin eylemlerinin büyük kısmı bunun aksini gösteriyor. Daha birkaç hafta önce Devrim Muhafızları’nın deniz kuvvetleri komutanı, bölgeden geçen her geminin Farsça konuşarak rotası için izin almak zorunda olduğunu ya da saldırıya uğrayacaklarını ısrarla belirtti.
İran’ın son diplomatik açılımlarının Dini Lider Hamaney’in 2010 yılında ortaya koyduğu temel dış politika doktrininde herhangi bir değişikliği yansıttığına dair hiçbir kanıt yok. “Basra Körfezi kıyıları ve Umman Körfezi’nin büyük bölümü [İran’a] aittir” demekle kalmayan Hamaney, İran’ın tüm bölgede “gücünü göstermesi” gerektiğini söyledi, çünkü “bu bizim tarihi, coğrafi ve bölgesel görevimiz.”
Washington, İran’ın hegemonik kimliğini ve hırslarını, rejim değişikliklerini aşarak onlarca yıldır sürdürdüğünü ve bölgede barışçıl, komşuluk rolü oynamak istediğine dair iddialarının sadece birkaç ay öncesine dayandığını unutmamalı. Hatta şu anda bile, İran, 1971 yılında ilhak ettiği tartışmalı Abu Musa, Büyük Tumb ve Küçük Tumb adaları üzerindeki hakimiyetini koruyarak bölgeyi domine etme konusundaki kararlı hırsını ifade etmeye devam ediyor. Bu durum, ABD’nin daha da geri çekilmesi halinde enerji akışını kesmesine olanak sağlayacak.
Bu nedenle Arap devletleri de İran’la diplomatik yakınlaşma arayışında aceleci davranarak bir kumar oynuyorlar. Diğer Arap ülkeleri Tahran’ı diplomatik anlaşmalarla yatıştırmak için acele etmek yerine öncelikle İran’dan güvenilir bir bölgesel ortak olma taahhüdünü kanıtlamasını talep etmeli. Tahran, Arap ülkelerinden petrol ve gaz taşıyan tankerlere yönelik tehditlerini ve Yemenli gruplara Suudi Arabistan’a saldırmak için kullandıkları silahları sağlamayı durdurarak işe başlayabilir.
Böyle bir kanıtın yokluğunda Körfez Arap ülkeleri ve diğer Ortadoğulu mevkidaşları ABD’ye yaslanmaya devam etmeli. Ancak ABD de buna karşılık vermeli. Washington, Orta Doğu’daki güvenlik taahhütlerini somut bir şekilde destekleyerek ve İran’ın Basra Körfezi ve Umman Körfezi’ndeki tehditlerine tutarlı bir şekilde karşı koyarak Sünni Müslüman müttefikleriyle askeri, diplomatik ve ekonomik ilişkilerini güçlendirebilir ve onlara ABD’nin kendilerini terk etmediği konusunda güven verebilir.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü








