Dünya Basını
Foreign Affairs: Washington’un Ukrayna’da sona ihtiyacı var

Çevirmenin notu: Savaşın maliyetli bir süreç olduğu aşikâr. Şimdilik sahası Ukrayna olan ve son bir buçuk yıldır tırmanan NATO-Rusya çatışması da benzer şekilde tarafların sırtına ağır yükler bindiriyor. Ukrayna, Batı’dan kontrolsüz ve koşulsuz bir şekilde ciddi miktarda askeri ve mali yardım aldı ve almaya devam ediyor, fakat bu sürdürülebilir bir durum değil. Bir son gerekiyor ama tarafların tutumları birbiriyle taban tabana zıt. ABD dış politikasında söz sahibi olduğu bilinen düşünce kuruluşu RAND Corporation’ın üst düzey araştırmacılarından Samuel Charap’ın Foreign Affairs’ta yayımlanan makalesinde Ukrayna ihtilafında Kore Savaşı ya da Arap-İsrail Savaşlarındakine benzer çözüm formülleri öneriliyor. Benzer öneriler şimdiye dek fazlaca odaktan gelmiş olsa da bu önerilerin geldiği yer makaleyi dikkat çekici kılıyor.
Kazanılamayacak savaş: Washington’un Ukrayna’da sona ihtiyacı var
Samuel Charap
5 Haziran 2023
Rusya’nın 2022’nin şubat ayında Ukrayna’yı işgal etmesi ABD ve müttefikleri açısından dönüm noktası oldu. Önlerinde acil bir görev vardı, o da Rus saldırganlığına karşı koyan Ukrayna’ya yardım etmek ve Moskova’yı ihlalleri nedeniyle cezalandırmak. Batı’nın reaksiyonu başından beri açık olsa da hedef —savaşın sonu— belirsizdi.
Bu belirsizlik ABD’nin yürüttüğü politikanın bir marazı olmaktan çok niteliği oldu. Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın 2022’nin haziran ayında ifade ettiği üzere, “Esasında oyunun sonu olarak gördüğümüz şeye zemin hazırlamaktan imtina ettik. […] Ukraynalıların elini önce savaş alanında, sonra da müzakere masasında mümkün olan en üst düzeyde güçlendirmek için bugün, yarın, gelecek hafta neler yapabileceğimize odaklandık.” Bu yaklaşım ihtilafın ilk aylarında anlamlıydı. O dönemde savaşın gidişatı netlikten uzaktı. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelensky, hala Rus mevkidaşı Vladimir Putin ile görüşmeye hazır olduğunu söylüyordu ve Batı, Kiev’e bugünden farklı olarak bırakın tankları ve uzun menzilli füzeleri, henüz sofistike kara tabanlı roket sistemleri bile tedarik etmemişti. Ayrıca, ABD’nin kendi kuvvetlerinin yer almadığı bir savaşın hedefi hakkındaki görüşlerini dile getirmesi her zaman zordu. Ülkeleri için can veren Ukraynalılar, bu yüzden Washington ne isterse istesin ne zaman duracaklarına nihayetinde onlar karar verecek.
Ancak ABD’nin artık savaşın nasıl sona ereceğine dair bir vizyon geliştirmesinin zamanı geldi. On beş aydır süren çatışmalar, her iki tarafın da —dış yardımla bile olsa— diğerine karşı mutlak bir askeri zafer elde etme kapasitesine sahip olmadığını açıkça ortaya koydu. Ukrayna kuvvetleri ne kadar toprak kurtarabilirse kurtarsın Rusya, Ukrayna için kalıcı bir tehdit oluşturma kapasitesini muhafaza edecektir. Ukrayna ordusu da ülkenin Rus kuvvetleri tarafından işgal edilen bölgelerini risk altında tutma ve Rusya’nın kendi içindeki askeri ve sivil hedeflere zarar verme kapasitesine sahip olacaktır.
Bu faktörler, net bir sonuç vermeyen, yıkıcı ve yıllar sürecek bir çatışmaya yol açabilir. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri gelecekteki stratejileri konusunda bir seçim yapmak durumunda. Önümüzdeki aylarda savaşı üzerinde müzakere edilmiş bir sona doğru yönlendirmeye çalışabilirler. Ya da bunu yıllar sonra da yapabilirler. Bekleme kararı alırlarsa çatışmanın temelleri muhtemelen aynı kalacak, fakat savaşın maliyetleri —insani, mali ve diğer— katlanmış olacak. Bu nedenle, en azından bir neslin en önemli uluslararası krizi haline gelen bu durum için etkili stratejilerden biri, ABD ve müttefiklerinin odak noktalarını değiştirmelerini ve oyunun sonunu kolaylaştırmaya başlamalarını gerektiriyor.
Kazanmak ne anlama gelmiyor?
Mayıs sonu itibariyle Ukrayna ordusu önemli bir karşı taarruz gerçekleştirmenin eşiğindeydi. Kiev’in 2022 sonbaharında daha önceki iki harekatta elde ettiği başarıların ardından ve bu çatışmanın genel manada öngörülemeyen tabiatı göz önüne alındığında, karşı taarruzun anlamlı kazanımlar üretmesi kesinlikle mümkün.
Batılı karar alıcıların dikkati öncelikle bunun gerçekleşmesi için lazım olan askeri teçhizat, istihbarat ve eğitimi sağlamaya yönelmiş durumda. Savaş alanında görünürde bu kadar çok şey değişirken, bazıları Batı’nın oyunun sonunu tartışmaya başlamasının zamanı olmadığını iddia edebilir. Ne de olsa Ukraynalılara başarılı bir taarruz harekâtı için şans verme görevi Batılı hükümetlerin kaynaklarını halihazırda zorluyor. Ancak iyi gitse bile karşı taarruz askerî açıdan belirleyici bir sonuç doğurmayacaktır. Hakikaten de cephe hattının büyük ölçüde hareketlenmesi bile çatışmayı mutlak anlamda sona erdirmeyecektir.
Daha geniş anlamda, ülkeler arası savaşlar genelde bir tarafın kuvvetleri haritada belirli bir noktanın ötesine itildiğinde sona ermez. Başka bir deyişle, toprak fethi —ya da yeniden fethi— kendi başına bir savaş sonlandırma biçimi değil. Muhtemelen Ukrayna’da da aynı şey geçerli olacak: Kiev tüm beklentilerin ötesinde başarılı olsa ve Rus birliklerini uluslararası kabul gören sınırın ötesine çekilmeye zorlasa bile Moskova’nın savaşmayı bırakması mümkün olmayacak. Fakat bunun yakın vadede gerçekleşmesi şöyle dursun, pek çok kişi için bir noktada gerçekleşmesi bile imkânsız. Önümüzdeki aylar için iyimser beklenti, bundan ziyade Ukraynalıların güneyde bazı kazanımlar elde edeceği, belki de Zaporijya ve Herson oblastlarının bazı kısımlarını geri alacağı ve Rusya’nın doğudaki saldırısını püskürteceği yönünde.
Bu muhtemel kazanımlar önemli olacaktır ve arzu edilir olması haklı. Bundan sonra Rus işgalinin tarifsiz dehşetine daha az Ukraynalı maruz kalacaktır. Kiev, Avrupa’nın en büyüğü olan Zaporijya Nükleer Enerji Santrali gibi önemli ekonomik varlıkların kontrolünü yeniden ele geçirebilir. Rusya ise askeri kabiliyetlerine ve küresel prestijine bir darbe daha indirerek bu durumun maliyetini daha da artırmış olur, nitekim bu Moskova adına stratejik bir felaket anlamına gelir.
Batı başkentlerindeki umut, Kiev’in savaş alanındaki kazanımlarının Putin’i müzakere masasına oturmaya zorlayacağı yönünde. Bir başka taktiksel gerilemenin Moskova’nın savaşa devam etme konusundaki iyimserliğini azaltması da mümkün. Ancak nasıl ki toprak kontrolünü kaybetmek savaşı kaybetmek anlamına gelmiyorsa bu, siyasi tavizleri de beraberinde getirmeyecektir. Putin yeni bir seferberlik ilan edebilir, Ukrayna kentlerine dönük bombardıman harekâtını yoğunlaştırabilir ya da zamanın kendisi için ve Ukrayna’nın aleyhine işleyeceğine inanarak mevcut çizgiyi koruyabilir. Kaybedeceğini düşünse bile savaşmaya devam edebilir. Diğer ülkeler de yenilginin kaçınılmaz olduğunu kabul etmelerine rağmen savaşmaya devam etmeyi seçmişlerdi; mesela I. Dünya Savaşı’ndaki Almanya’yı aklınıza getirin. Kısacası, savaş alanındaki kazanımlar tek başlarına savaşın sonunu getirmeyecektir.
İmkânsız görev mi?
Bir yılı aşkın süredir devam eden çatışmaların ardından, bu savaşın gideceği muhtemel istikamet netleşmeye başladı. Cephe hattının konumu bu bulmacanın önemli bir parçası, fakat en önemlisi olmaktan çok uzak. Aslında bu çatışmanın kilit yönleri iki yönlü: Her iki tarafın da birbirlerine karşı oluşturacağı daimî tehdit ve Rusya’nın ilhak ettiğini iddia ettiği Ukrayna toprakları üzerindeki huzursuz anlaşmazlık. Bunlar muhtemelen önümüzdeki uzun yıllar boyunca sabit kalacaktır.
Ukrayna, Batı’dan aldığı on milyarlarca dolarlık yardım, kapsamlı eğitim ve istihbarat desteğiyle etkileyici bir savaş gücü oluşturdu. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri, Rus işgali altındaki tüm bölgeleri risk altında tutabilecektir. Dahası Kiev, geçtiğimiz yıl tekrar tekrar gösterdiği üzere Rusya’yı bizzat vurma kabiliyetini de koruyacaktır.
Elbette Rus ordusu da Ukrayna’nın güvenliğini tehdit etme kapasitesine sahip olacaktır. Silahlı kuvvetleri, telafisi yıllar sürecek ciddi kayıplar ve teçhizat kayıpları yaşamış olsa da hala çok güçlüler. Ve her gün birer kez daha gösterdikleri üzere, şu anki üzücü durumlarında bile, Ukrayna askeri kuvvetleri ve siviller için ciddi ölçüde ölüm ve yıkıma neden olabilirler. Ukrayna’nın elektrik şebekesini yok etme harekâtı başarısız olmuş olabilir ama Moskova hava gücü, kara unsurları ve denizden fırlatılan silahlarla Ukrayna’nın kentlerini her an vurabilme kabiliyetini koruyacaktır.
Başka bir deyişle cephe hattı her nerede olursa olsun, Rusya ve Ukrayna birbirlerine karşı kalıcı bir tehdit oluşturacak kapasiteye sahip olacaktır. Ancak geçtiğimiz yılın gösterdikleri, Rusya’nın kitle imha silahlarına başvurmadığını varsayarsak (ki bu bile zaferi garantilemeyebilir), her ikisinin de mutlak bir zafer elde etme kapasitesine sahip olmadığını ya da olmayacağına işaret ediyor. 2022’nin başlarında, kuvvetleri çok daha iyi durumdayken Rusya, Kiev’i kontrol altına alamadı ya da demokratik olarak seçilmiş Ukrayna hükümetini deviremedi. Bu aşamada Rus ordusu, Moskova’nın Ukrayna’da kendisine ait olduğunu iddia ettiği tüm bölgeleri ele geçiremeyecek gibi görünüyor. Geçtiğimiz kasım ayında Ukraynalılar, Rusları Herson oblastındaki Dinyeper Nehri’nin doğu yakasına çekilmeye zorladı. Bugün Rus ordusu Herson ve Zaporijya oblastlarının geri kalanını ele geçirmek için nehrin karşısına geçecek durumda değil. Ocak ayında Donetsk oblastının Vuhledar civarındaki düzlüklerinde kuzeye doğru ilerleme teşebbüsü —nehir geçişinden çok daha az yorucu bir saldırı—Ruslar için kan gölüyle sonuçlandı.
Bu arada Ukrayna ordusu beklentilere meydan okudu ve okumaya da devam edebilir. Fakat sahada daha fazla ilerleme sağlanmasının önünde büyük engeller var. Rus kuvvetleri güneydeki en muhtemel ilerleme eksenine yoğun bir şekilde konuşlanmış halde. Açık kaynaklı uydu görüntüleri, cephe hattı boyunca aşılması zor olacak çok katmanlı fiziksel savunmalar —yeni siperler, araç önleyici bariyerler, teçhizat ve malzeme için engeller ve setler— oluşturduklarını gösteriyor. Putin’in geçen sonbaharda ilan ettiği seferberlik, daha önce Ukrayna’nın, Rusya’nın zayıf savunma hatlarının sürpriz bir saldırıya karşı savunmasız olduğu Harkov bölgesinde ilerlemesine imkân veren insan gücü sorunlarını telafi etti. Ve Ukrayna ordusu, çeşitli kabiliyetlerin entegre edilmesini gerektiren taarruz harekatlarıyla pek sınanmamış durumda. Ayrıca savaş sırasında, en son Donetsk oblastındaki küçük bir kent olan Bahmut’ta yaşanan savaşta kayda değer kayıplar verdi. Kiev, ayrıca topçu ve hava savunması da dahil olmak üzere kritik mühimmatlarda sıkıntı yaşıyor ve Batı’dan aldığı teçhizatın karmakarışık olması bakım ve eğitim kaynaklarını zorluyor.
Her iki tarafta da söz konusu olan bu kısıtlar, önümüzdeki aylarda hatta yıllarda iki tarafın da askeri yollarla belirtilen toprak hedeflerine ulaşamayacağını güçlü bir şekilde gösteriyor. Ukrayna için hedef son derece net: Kiev, Kırım ve Donbass’ın Rusya tarafından 2014’ten bu yana işgal edilen kısımlarını da içeren, uluslararası alanda tanınan tüm toprakları üzerinde kontrol sahibi olmak istiyor. Rusya’nın tutumu ise o kadar net değil, zira Moskova ilhak ettiğini iddia ettiği beş Ukrayna bölgesinden ikisinin —Zaporijya ve Herson— sınırları konusunda müphemiyetini koruyor. Bu ne olursa olsun, nihayetinde ne Ukrayna ne de Rusya kendi toprakları olarak gördükleri yerler üzerinde kontrol kuracak gibi görünmüyor (Bu, her iki tarafın da hak iddialarına eşit meşruiyet tanınması gerektiği anlamına gelmiyor. Ancak Rusya’nın tutumunun açıkça gayri meşru olması Moskova’yı bu tutumu korumaktan alıkoyacak gibi de görünmüyor). Başka bir deyişle, savaş toprak anlaşmazlığına bir çözüm bulunmadan sona erecektir. Ya Rusya ya da Ukrayna ya da daha büyük olasılıkla her ikisi de uluslararası sınır olarak tanımadığı fiili bir kontrol hattına razı olmak zorunda kalacak.
Sonsuz savaş başlıyor
Büyük ölçüde sabit olan bu faktörler Rusya ile Ukrayna arasında uzun süreli bir sıcak savaşa yol açabilir. Nitekim tarih de bunun en muhtemel netice olduğunu gösteriyor. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin, Uppsala Üniversitesi tarafından derlenen ve 1946-2021 yılları arasındaki verileri kullanarak yaptığı çalışma, ülkeler arası savaşların yüzde 26’sının bir aydan kısa bir sürede, yüzde 25’inin ise bir yıl içinde sona erdiğini ortaya koydu. Fakat çalışma aynı zamanda “ülkeler arası savaşlar bir yıldan uzun sürdüğünde, ortalama on yıldan fazla sürdüğü” sonucuna da vardı. On yıldan az sürenler bile son derece yıkıcı olabiliyor. Mesela İran-Irak savaşı 1980’den 1988’e kadar yaklaşık sekiz yıl sürmüş ve neredeyse yarım milyon insanın ölümüne ve bir o kadarının da yaralanmasına yol açmıştı. Ukrayna yaptığı onca fedakarlıktan sonra böyle bir akıbetten kaçınmayı hak ediyor.
Siyaset bilimci Miranda Priebe ile birlikte yazdığım yakın tarihli bir RAND çalışmasının da gösterdiği üzere Rusya ve Ukrayna arasında uzun sürecek bir savaş, ABD ve müttefikleri açısından da son derece sorunlu olacaktır. Uzun sürecek bir çatışma, Rusya’nın nükleer silah kullanması ya da Rusya-NATO savaşı gibi olası bir tırmanma riskini mevcut yüksek seviyede tutacaktır. Ukrayna, Batı’dan neredeyse tamamen iktisadi ve askeri yaşam desteği almak zorunda kalacak ve bu da eninde sonunda Batılı ülkeler için bütçe sıkıntılarına ve orduları için hazırlık sorunlarına neden olacaktır. Tahıl ve enerji fiyatlarındaki dalgalanma da dahil olmak üzere savaşın küresel iktisadi etkileri devam edecektir. ABD, kaynaklarını başka önceliklere odaklayamayacak ve Rusya’nın Çin’e olan bağımlılığı derinleşecektir. Uzun bir savaş Rusya’yı daha da zayıflatacak olsa da bu fayda bu maliyetlerden daha ağır basmayacak.
Batılı hükümetler Ukrayna’nın karşı taarruza hazırlanmasına yardımcı olmak için ellerinden geleni yapmaya devam ederken, aynı zamanda savaşın sona erdirilmesine yönelik bir strateji benimsemeli; bu ideal olmaktan uzak koşullar altında makul olan bir oyun sonu vizyonu. Mutlak bir askeri zafer pek mümkün olmadığından, belirli oyun sonları artık makul değil. Moskova ile Kiev arasında sınırlar gibi temel konulardaki görüş ayrılıklarının devam ettiği ve bunca can kaybı ve sivil ölümden sonra yaşanan yoğun mağduriyetler göz önüne alındığında, Rusya ile Ukrayna arasındaki ilişkileri normalleştirecek bir barış anlaşması veya kapsamlı bir siyasi çözüm de imkânsız görünüyor. İki ülke sıcak savaş sona erdikten çok sonra da düşman olmaya devam edecek.
Savaşı herhangi bir müzakere olmaksızın sona erdirmek Batılı hükümetler ve Kiev için kışkırtılmamış bir saldırı eylemi ve korkunç savaş suçları işlemiş bir hükümetin temsilcileriyle görüşmeye tercih edilebilir görünebilir. Ancak bu yoğunluk seviyesine ulaşan ülkeler arası savaşlar, müzakere olmaksızın kolayca sona erme eğiliminde olmaz. Savaş devam ederse, 2014’ten 2022’ye kadar Donbass’ta olduğu gibi düşük yoğunluklu lokal bir çatışmaya dönüştürmek de son derece zor olacaktır. Bu dönemde savaşın Ukrayna’daki çatışma bölgesi dışındaki yaşam üzerinde nispeten az bir etkisi oldu. Mevcut cephe hattının uzunluğu (600 milden fazla), hattın çok ötesindeki kentlere ve diğer hedeflere yapılan saldırılar ve her iki ülkede de devam eden seferberlik (Rusya’da kısmi, Ukrayna’da tam) iki savaşan taraf üzerinde sistemik —belki de neredeyse varoluşsal— etkilere sahip olacaktır. Mesela, hava sahası kapalı, limanları büyük ölçüde abluka altında, kentleri ateş altında, çalışma çağındaki erkekleri cephede savaşırken ve milyonlarca sığınmacı ülkeye dönmek istemezken Ukrayna ekonomisinin nasıl toparlanabileceğini tahayyül etmek zor. Bu savaşın etkilerinin belirli bir coğrafya ile sınırlandırılabileceği noktayı çoktan geçtik.
Müzakereler gerekli olacağından ancak bir çözüm söz konusu olmadığından, en makul olanı nihai bir ateşkes anlaşmasıdır. Ateşkes —esasen siyasi ayrışmalar arasında köprü kurmayan kalıcı bir ateşkes anlaşması— Rusya ile Ukrayna arasındaki sıcak savaşı sona erdirecek ama daha geniş çaplı çatışmayı sona erdirmeyecektir. Bunun en iyi örneği 1953 Kore ateşkesidir; bu ateşkes sadece ateşkesin sürdürülmesinin mekaniği ile ilgilenmiş ve tüm siyasi meseleleri masanın dışında bırakmıştı. Her ne kadar Kuzey ile Güney Kore teknik olarak hala savaş halinde olsalar ve her ikisi de yarımadanın tamamının kendi egemenlik alanları olduğunu iddia etseler de, ateşkes büyük ölçüde geçerli oldu. Böyle tatmin edici olmayan bir netice, savaşın sona ermesinin en muhtemel yolu.
Kore örneğinin aksine ABD ve müttefikleri Ukrayna’da savaşmıyor. Kiev ile Moskova’da alınacak kararlar Berlin, Brüksel ya da Washington’da alınacak kararlardan çok daha belirleyici olacaktır. Batılı hükümetler isteseler bile Ukrayna’ya ya da Rusya’ya şartları dikte edemezler. Yine de Kiev’in nihayetinde kendi kararlarını vereceğini kabul etmekle birlikte ABD ve müttefikleri, Ukrayna ile yakın istişare içinde, oyunun sonuna ilişkin vizyonlarını tartışmaya ve ortaya koymaya başlayabilirler. Bir ölçüde halihazırda aylardır bunu yapıyorlar: ABD Başkanı Joe Biden’ın 2022’nin mayıs The New York Times’ta yayımlanan köşe yazısı, yönetiminin bu savaşın müzakere masasında sona ereceğini düşündüğünü açıkça ortaya koydu. Üst düzey yetkilileri o zamandan beri bu görüşü düzenli olarak yinelediler, ancak Ukrayna’ya “gerektiği kadar” yardım etme dili genellikle daha fazla dikkat çekiyor. Fakat Washington daha fazla ayrıntı vermekten ısrarla kaçındı. Dahası ne ABD hükümeti içinde ne de Washington, müttefikleri ve Kiev arasında nihai müzakerelerin pratikleri ve muhtevası üzerine düşünme üzerine devam eden herhangi bir çaba var gibi görünmüyor. Karşı taarruz için kaynak sağlama çabalarıyla karşılaştırıldığında, bundan sonra ne olacağını şekillendirmek için neredeyse hiçbir şey yapılmıyor. Biden yönetimi bu boşluğu doldurmaya başlamalı.
Beklemenin maliyeti
Diplomasinin rayına oturtulması için atılacak adımların Ukrayna’ya askeri yardım sağlama ya da Rusya’ya maliyet yükleme çabalarını etkilemesi gerekmiyor. Tarihsel olarak, savaşlarda aynı anda hem savaşıp hem de müzakere etmek yaygın bir uygulama olmuştur. Kore Savaşı sırasında en yoğun çatışmalardan bazıları, ABD’nin kayıplarının yüzde 45’inin yaşandığı iki yıllık ateşkes müzakereleri sırasında gerçekleşmişti. Kaçınılmaz diplomasi için plan yapmaya başlamak, ABD politikasının diğer mevcut unsurlarına ve devam etmekte olan savaşa paralel olarak gerçekleşebilir ve gerçekleşmelidir.
Kısa vadede bu, hem karşı taarruzda Kiev’e yardım etmeye devam etmek hem de müttefikler ve Ukrayna ile oyunun sonu hakkında paralel müzakerelere başlamak anlamına geliyor. Prensipte Rusya ile müzakere yolunun açılması savaş alanındaki ilerlemeyle çelişmemeli, aksine onu tamamlamalı. Ukrayna’nın kazanımları Kremlin’i uzlaşmaya daha istekli hale getirmişse, bunu öğrenmenin tek yolu işleyen bir diplomatik kanal olacaktır. Böyle bir kanalın kurulması ne Ukrayna’nın ne de Batılı ortaklarının Rusya üzerindeki baskıyı azalttığının göstergesi olarak görülmemeli. Etkili bir strateji hem zorlama hem de diplomasi gerektirecektir. Biri diğerinin zararına olamaz.
Müzakerelere zemin hazırlamak konusunda beklemenin de bir maliyeti var. Müttefikler ve Ukrayna, diplomatik bir strateji geliştirmeden ne kadar uzun süre beklerse, bunu yapmak o kadar zorlaşacaktır. Aylar geçtikçe ilk adımı atmanın siyasi bedeli de artacaktır. Şimdiden, ABD ve müttefiklerinin diplomatik yolu açmak için yapacakları herhangi bir hamlenin —Ukrayna’nın desteğiyle bile olsa— politikadan geri dönüş ya da Batı’nın Kiev’e verdiği destekten vazgeçmesi olarak algılanmaması için hassas bir şekilde yönetilmesi gerekecek.
Hazırlıklara şimdi başlamak da mantıklı zira çatışma diplomasisi bir gecede sonuç vermeyecektir. Sahiden de müttefikler ve Ukrayna’nın müzakere stratejisine dair aynı noktada buluşması haftalar, belki de aylar alacaktır; müzakereler başladığında Rusya ile anlaşmaya varmak ise daha da uzun sürecektir. Kore ateşkesi örneğinde, yaklaşık 40 sayfalık anlaşmaya son şeklini vermek için iki yıl boyunca 575 toplantı yapılması gerekmişti. Diğer bir deyişle, yarın bir müzakere platformu kurulsa bile, silahların susması için aylar geçmesi gerekecektir (eğer müzakereler başarıya ulaşırsa, ki bu da kesin değil).
Ateşkesi kalıcı hale getirecek tedbirlerin tasarlanması çetrefilli ama kritik bir görev olacaktır ve Washington, bu çabada Kiev’e yardımcı olmaya hazır olup olmadığından emin olmalı. Zelenskiy de dahil olmak üzere Ukraynalı yetkililerin alaycı bir şekilde “Minsk 3” olarak tanımladıkları ve Rusya’nın daha önceki işgallerinin ardından 2014 ve 2015 yıllarında Belarus’un başkentinde yapılan iki başarısız ateşkes anlaşmasına atıfta bulunan durumdan nasıl kaçınılacağı konusunda ciddi bir çalışma başlatılmalı. Bu anlaşmalar şiddeti kalıcı olarak sona erdirememiş ve tarafların uymasını sağlayacak etkili mekanizmalar içermemişti.
Siyaset bilimci Virginia Page Fortna, 1946 ve 1997 yılları arasındaki çatışmalardan elde edilen verilere başvurarak askerden arındırılmış bölgeler, üçüncü taraf garantileri, barış gücü veya anlaşmazlıkların çözümüne dönük ortak komisyonlar düzenleyen ve spesifik (belirsizliğe karşı) bir dil içeren güçlü anlaşmaların daha kalıcı ateşkesler sunduğunu göstermişti. Bu mekanizmalar, ezeli düşmanların temel farklılıklarını çözmeden barışa ulaşmalarını sağlayan karşılıklılık ve caydırıcılık ilkelerini güçlendirir. Bu mekanizmaların Ukrayna savaşına uyarlanması zor olacağından, hükümetlerin şimdiden bunları geliştirme konusunda çalışması gerekiyor.
Bu savaşı sona erdirecek bir ateşkes iki taraflı bir anlaşma olacak olsa da ABD ve müttefikleri Ukrayna’ya müzakere stratejisinde yardımcı olabilir ve olmalıdır. Buna ek olarak, tarafları masaya oturmaya teşvik etmek ve muhtemel ateşkesin çökme ihtimalini en aza indirmek adına, paralel olarak ne gibi tedbirler alabileceklerini düşünmeliler. Fortna’nın araştırmasının da ortaya koyduğu gibi, Ukrayna’ya yönelik güvenlik garantileri —Moskova’nın yeniden saldırması halinde Kiev’in Rusya ile tek başına yüzleşmeyeceğine dair güvence— bu denklemin bir parçası olmalı. Güvenlik garantileri tartışması çoğu zaman Ukrayna’nın NATO üyeliği meselesine indirgeniyor. Bir üye olarak Ukrayna, NATO’nun kurucu anlaşmasının, üyelerin aralarından birine karşı silahlı bir saldırıyı hepsine karşı yapılmış olarak kabul etmelerini gerektiren 5. Maddesinden faydalanacaktır. Fakat NATO üyeliği 5. Maddeden daha fazlası. Moskova’nın bakış açısına göre ittifaka üyelik, Ukrayna’yı ABD’nin kendi güç ve imkanlarını konuşlandıracağı bir hazırlık sahasına dönüştürecektir. Dolayısıyla, müttefikler arasında Kiev’e üyelik teklif etme konusunda bir fikir birliği olsa bile (ki yok), Ukrayna’ya NATO üyeliği yoluyla bir güvenlik garantisi verilmesi barışı Rusya için cazip olmaktan çıkarabilir ki Putin de savaşı sürdürmeye karar verebilir.
Bu çemberin içini doldurmak zor ve siyasi açıdan sıkıntılı olacaktır. Muhtemel modellerden biri, İsrail’in Mısır ile barışı kabul etmesinin temel ön koşullarından biri olan 1975 tarihli ABD-İsrail mutabakat zaptı. Belgede “ABD’nin İsrail’in bekası ve güvenliğine dönük uzun süredir var olan taahhüdü ışığında, ABD hükümetinin İsrail’in güvenliğine veya egemenliğine bir dünya gücü tarafından yapılacak tehditleri özel bir ciddiyetle değerlendireceği” belirtiliyor. Belge, böyle bir tehdit durumunda ABD hükümetinin “anayasal uygulamalarına uygun olarak İsrail’e verebileceği diplomatik ya da başka türlü destek ya da yardım konusunda” İsrail ile istişarede bulunacağını ifade ediyor. Belgede ayrıca Mısır’ın ateşkesi ihlal etmesi durumunda “ABD’nin düzeltici eylemde bulunacağı” da açıkça taahhüt ediliyor. Bu, İsrail’i hedef alan bir saldırının ABD’yi hedef almış bir saldırı olarak görüleceğine dair açık bir taahhüt değil, ancak buna yaklaşıyor.
Ukrayna’ya verilecek benzer bir güvence Kiev’e daha fazla güvenlik hissi kazandıracak, Ukrayna ekonomisine özel sektör yatırımını teşvik edecek ve gelecekteki Rus saldırganlığına karşı caydırıcılığı artıracaktır. Bugün Moskova, Ukrayna’ya saldırması halinde ABD’nin askeri müdahalede bulunmayacağından emin olsa da bu tür bir açıklama Kremlin’in iki kez daha düşünmesine neden olacaktır; fakat Rusya’nın sınırlarında yeni Amerikan üsleri kurulması olasılığını artırmayacaktır. Elbette Washington’un ateşkesin kalıcılığına güvenmesi gerekir ki taahhüdün sınanma olasılığı düşük kalsın. Rusya ile savaştan kaçınmak bir öncelik olmaya devam etmeli.
Zamanı geldiğinde Ukrayna, Kiev’in inandırıcı bir caydırıcı güç oluşturmasına yardımcı olmak için yeniden inşa yardımı, Rusya için hesap verebilirlik tedbirleri ve barış döneminde daimî askeri yardım gibi başka teşviklere ihtiyaç duyacaktır. Buna ek olarak, ABD ve müttefikleri Rusya’ya uygulanan zorlayıcı baskıyı, barışı daha cazip bir alternatif haline getirme çabalarıyla desteklemeli; örneğin yaptırımların koşullu olarak hafifletilmesi —uyulmaması halinde geri adım atılması— uzlaşmayı teşvik edebilir. Batı ayrıca ileride Rusya ile benzer bir krizin patlak verme ihtimalini en aza indirmek için Avrupa’nın daha geniş güvenlik meseleleri konusunda diyaloğa açık olmalı.
Müzakereler başlasın
Önümüzdeki aylarda bu vizyonu gerçeğe dönüştürmeye yönelik ilk adım, ABD hükümetinde diplomatik yolu geliştirmeye yönelik çabanın başlatılması olabilir. ABD’nin yeni bir askeri komuta unsuru olan Ukrayna Güvenlik Yardımı Girişimine üç yıldızlı bir general tarafından yönetilen ve 300 kişilik bir kadroya sahip olan yardım ve eğitim misyonu tahsis edildi. Yine de ABD hükümetinde tam zamanlı işi çatışma diplomasisi olan tek bir yetkili yok. Biden, neredeyse tüm ilgili başkentlerde bu krizde kenara itilmiş olan dışişleri bakanlıklarının ötesine geçebilecek bir şahsiyet, belki de özel bir başkanlık elçisi atamalı. Daha sonra ABD, Ukrayna ile ve G7 ve NATO’daki müttefikleri arasında oyunun sonu hakkında gayrı resmi müzakerelere başlamalı.
Buna paralel olarak ABD, savaşla ilgili olarak Ukrayna, müttefikleri ve Rusya’yı kapsayan düzenli bir iletişim kanalı kurmayı düşünmeli. Bu kanal başlangıçta ateşkes sağlamayı amaçlamayacaktır. Bundan ziyade kilit devletler ve uluslararası kurumların temsilcilerinden oluşan gayrı resmi bir grubun düzenli olarak bir araya geldiği, Balkan savaşları sırasında kullanılan temas grubu modeline benzer şekilde, katılımcıların tek seferlik karşılaşmalar yerine sürekli olarak etkileşimde bulunmalarına olanak sağlayacaktır. Bu tür tartışmalar, ABD’nin İran ile 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmayla ilgili ilk temaslarında olduğu gibi, kamuoyunun gözü önünde başlamalı.
Bu çabalar anlaşmayla sonuçlanmayabilir. Başarı ihtimali düşük ve müzakerelerden bir anlaşma çıksa bile kimse tam anlamıyla tatmin olmuş olarak ayrılmayacaktır. Kore ateşkesi, imzalandığı dönemde hiçbir şekilde ABD dış politikasının bir zaferi olarak görülmüyordu; ne de olsa Amerikan halkı net bir çözümü olmayan kanlı savaşlara değil, mutlak zaferlere alışmıştı. Ancak aradan geçen yaklaşık 70 yıl boyunca yarımadada yeni bir savaş patlak vermedi. Bu arada Güney Kore, 1950’lerin yıkımından çıkarak bir ekonomik güç merkezi ve nihayetinde gelişen bir demokrasi haline geldi. Savaş sonrası Ukrayna’nın da benzer şekilde müreffeh, demokratik ve Batı’nın güvenliğine güçlü bir şekilde bağlı olduğu bir ülke olması gerçek bir stratejik zafer anlamına gelecektir.
Ateşkese dayalı bir oyun sonu, Ukrayna’yı —en azından geçici olarak— tüm topraklarından yoksun bırakacaktır. Fakat ülke ekonomik olarak toparlanma fırsatına sahip olacak ve ölüm ve yıkım sona erecektir. Ülke, Moskova’nın işgal ettiği bölgeler üzerinde Rusya ile çatışma içinde kalmaya devam edecek ama bu çatışma Batı’nın desteğiyle Ukrayna’nın avantajlı olacağı siyasi, kültürel ve iktisadi alanlarda yaşanacaktır. Barış şartlarıyla bölünmüş bir başka ülke olan Almanya’nın 1990’da başarılı bir şekilde yeniden birleşmesi, çekişmenin askeri olmayan unsurlarına odaklanmanın sonuç verebileceğini gösteriyor. Bu arada, Rusya ile Ukrayna arasındaki bir ateşkes de Batı’nın Rusya ile çatışmasını sona erdirmeyecektir, fakat doğrudan bir askeri çatışma riski ciddi ölçüde azalacak ve savaşın küresel sonuçları hafifleyecektir.
Pek çok yorumcu bu savaşın sadece muharebe alanında karara bağlanması gerektiği konusunda ısrar etmeye devam edecektir. Ancak bu görüş, cephe değişse bile savaşın yapısal gerçeklerinin değişme ihtimalinin ne kadar düşük olduğunu ortaya koyuyor ki bu da garanti olmaktan uzak bir sonuç. ABD ve müttefikleri, Ukrayna’ya aynı anda hem savaş alanında hem de müzakere masasında yardım edebilmeli. Şimdi başlamanın tam vakti.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4









