Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Gassan Kanafani: Cömertliğin ve direnişin mirası

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, bir edebiyatçı, bir devrimci-örgütçü ve bir Marksist düşünür olarak Gassan Kanafani’nin bütünleşik siyasal-entelektüel pratiğini irdelemeye çalışıyor. Öğretmenlikten edebiyata, edebiyattan siyasal teoriye ve doğrudan örgütçülüğe uzanan hayat çizgisinde, onun önceliği daima Filistin halkına adanmışlık, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı koşulsuz mücadele ve sınıf perspektifini bir an bile kaybetmeden yürütülen bir ulusal kurtuluş iradesiydi. Kanafani’nin yazılarında kavramsallaştırdığı ve metin boyunca “verme/vericilik/cömertlik” [giving] olara çevirdiğimiz etiği, bireysel bir erdem değil; topraksızlaştırılma, yoksullaştırılma ve mülksüzleştirilmenin karşısında sebatkâr bir devrimci tutumun, enternasyonalizme bağlı bir siyasal ufkun ve kurtuluşun tek yolunun örgütlü mücadeleden geçtiği yönündeki devrimci kararlılığın ifadesiydi. Onun “kişisel cömertlik” hikayesi ile birleşen bu siyasi-entelektüel mirası, kurtuluşu hem teorik hem de pratik olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.


Gassan Kanafani: Cömertliğin ve direnişin mirası

Mohamad Kadan
Hampton Institute
28 Temmuz 2025
Çev. Leman Meral Ünal

“Gerçek şu ki, bu bulanık girdaptan çıkmanın tek yolu, vericiliğin [giving] kabul edilebilir olduğuna –yalnızca uygar insanlara özgü bir erdem olduğuna– inanmak… ve almanın arzu edilmeyen bir şey olduğunu… ve yaşamın, hiçbir karşılık beklemeksizin kendini sunmaktan ibaret olduğunu kabullenmektir… Şimdi ben, bir şekilde bu inanca ulaşmaya çalışıyorum; aksi takdirde hayat, bütünüyle katlanılmaz bir şey haline geliyor…”
– Gassan Kanafani

Gassan Kanafani hakkında bir yazı yazmaya karar verdim. Onun insani yönlerini öğrenmek için, sadece bir yazar, bir entelektüel, bir düşünür ya da bir devrimci olmakla sınırlı olmayan yönlerini… Son zamanlarda, Kanafani’yi tanımış olan birkaç kişinin yazılarına baktığımda fark ettiğim bir şey oldu, hepsi aynı noktada birleşiyordu: Kanafani’nin ömrünü, yalnızca edebiyat alanındaki üretkenliğiyle değil, aynı zamanda edebiyatını direnişin sürekliliği ve sebat etmenin değerini aktararak da Filistin davasına verdiği konusunda hemfikirlerdi. Yukarıdaki alıntı, onun 4 Ocak 1960 tarihli günlüğünden; aceleyle yazılmış, fakat onun tabiriyle “hayat kadar gerekli” bir not. Bu yazıda sorduğum soru ise şu, Kanafani bizim onu nasıl tanımamızı istiyor? Yoldaşlarından, gazetelerden, arşivlerden, mektuplardan, incelemelerden, hikâyelerden, romanlardan ve oyunlarından bize bıraktığı işaretler neler?

Kanafani, 1952 yılında, UNRWA [Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı] okullarında öğretmenlik yapma onayı alır. Kardeşi Adnan Kanafani, onun Filistin kamplarının içindeki baskı ve yenilgi duygularını aşarak coşku ve cesareti örgütleyen örnek bir öğretmen haline nasıl geldiğini anlatır. Orada, Kanafani’nin öğrencilerin potansiyelini ortaya çıkarmadaki olağanüstü yeteneğine duyduğu hayranlık nedeniyle derslerinden birine katılan Arapça öğretmeni Mahmud Felaha ile tanışır.

Kanafani, Lübnan’da çıkan ve mirasıyla en çok ilişkilendirilen edebiyat dergisi Al-Adab’da yayımlanan “Yeni Bir Güneş” adlı kısa öyküsünde, o olağanüstü diliyle, Şam’dan Kuveyt’e gitme kararını Sacramento’da okuyan arkadaşı Mustafa’ya yazdığı satırlarla aktarır: “Geçen yıl Kuveyt Eğitim Bakanlığı seninle sözleşme yaptı, beni ise tümüyle dışarıda bıraktı. Derin bir maddi sıkıntı içinden geçerken bana ara sıra küçük miktarlarda para gönderiyordun; şimdi ise belki de gururumun incinmesinden çekinerek bunların borç sayılmasını istiyorsun. Oysa ailemin durumunu gayet iyi biliyordun: UNRWA okullarından aldığım mütevazı maaş ihtiyar annemi, kardeşimin dul eşini ve onun dört çocuğunu zar zor geçindirmeye yetiyor.” Ardından İsrail’in Gazze’ye saldırısını, bunu takip edişini ve gündelik yaşamını etkileyip etkilemediğini, “bizim Gazze’mizi” ateş ve bombalarla vurduklarında neler yapabileceğini sorar. Şam’dan ayrılma ve mülteci çocuklara ders verme kararı, onu pişmanlık duygusuyla kuşatmış; bu da doğrudan yazınını ve “verme” eylemini (nasıl, nerede, neden) şekillendirmiştir. Kanafani kısa yaşamı içinde bunu hep şöyle yanıtlamıştı: Filistin’e bulunduğunuz her yerden, her bölgeden ve her alandan katkı sunabiliriz. Ve 1955 sonlarında, resim ve beden eğitimi öğretmenliği için kabul ettiği işi dolayısıyla Kuveyt’e gitti; burada kesif bir yalnızlık ve acı duygusu yaşıyordu.

Kanafani, “sağa sola” dalkavukluk etmezdi. Aksine, Fadl el-Naqib’in bize söylediği gibi, bazen kendisini başkalarının duygu ve düşüncelerini önemsemeyen, içine kapanık biri olarak görebilirdiniz. Çok katmanlı, esnek bir kişiliğe sahipti. Onu görmek, gözlemlemek, hareketlerine, yazılarına, kelimelerine ve sohbetlerine odaklanmak için beklemek ve sabretmek gerekirdi. El-Naqib, “Edebiyat ve Hayat” grubundaki arkadaşlarıyla birlikte Kanafani’nin değerini anladıklarını söyler. Sonraki yıllarda ABD’ye giden el-Naqib, Kanafani’nin 1957’de yayımlanan ilk öykü kitabı On İki Numaralı Yatağın Ölümü’ndeki “Kedi” adlı öykünün bir nüshasını yanına alır. Öyküyü gerçekten büyük bir hayranlıkla okur; mektuplaştıkları dönemde Kanafani kendisine, bu öyküyü beğenenlerin sayısının pek az olduğunu söyler. Bunun üzerine el-Naqib öyküyü İngilizce’ye çevirir ve bir İngiliz edebiyatı dersinde sunma fırsatı bulur; hatta profesör, hikâyeyi tüm sınıfa okumasına izin dahi verir. Güneşteki Adamlar yayımlandıktan sonra Kanafani, ondan roman hakkında bir eleştiri yazmasını ister. Ancak el-Naqib özür dileyerek, romanın özünü tam olarak kavrayamadığını, gerçek ile kurmaca arasındaki mesafenin fazlasıyla belirsiz olduğunu söyler: “Bana oradaki eski evlerinden nasıl taşınmak zorunda kaldıklarını, bu sürece eşlik eden duygusal hüznü ve duvarlarda kazınmış ‘F.K.’ harflerini nasıl bulduklarını anlattı. Babasının adı Faiz Kanafani idi.” El-Naqib, Kanafani’nin yazdığı öykünün, onun geçmişinin bir yansıması olduğunu ve ne yazarsa yazsın hiçbir şeyin bu hakikati hakkıyla temsil edemeyeceğini hissetmektedir.

Kanafani’nin eşi Anna Kanafani 1961’de Beyrut’ta gerçekleşen ilk karşılaşmalarını yazmıştı. Filistinlilerin başına gelenleri anlayamadığını ve kampları görmek istediğini söylediğinde, Kanafani ona biraz da kızgınlıkla, “Halkımızı bir hayvanat bahçesinde mi sanıyorsun?” diye çıkışır. Siyasi arka planı anlamadığı sürece kimsenin onu oraya götürmeyeceğini söyler ve Filistin davasının tarihini anlatmaya başlar. İki hafta sonra Kanafani ona, “Neden daha uzun süre kalmıyorsun?” diye sorar. Anna gerçekten de kalır, bir anaokulunda çalışır, Kanafani’nin fikirlerinden derinden etkilenir, ailesini yakından tanır ve evlenirler. Anna, özellikle 1967’de, en zorlu koşullarda bile onun kendini adamaya nasıl devam ettiğini hatırlamaktadır. Haziran yenilgisinden bir hafta önce annesi Şam’da vefat eder; Kanafani ise babasının ve ailesinin yanında güçlü şekilde durmaya çalışır. Beyrut’a döndüklerinde, Anna onu ilk kez gözyaşları içinde görür. Peki bunun nedeni yenilgi midir, yoksa annesi mi? Çok geçmeden Akkalı romancı arkadaşı Samira Azzam’ın ölüm haberi gelir. Kanafani, onun için “Vaat” başlıklı bir ağıt yazar; bu metin, ebedi şehri Akka’ya dair umudu yeşertmektedir.

Gassan Kanafani öğretmenlikten edebiyata, eleştiriden siyasal düşünceye ve devrimci faaliyete dek çok şey verdi Filistin için. Kanafani’nin asıl derdi, halkı ile kurduğu ilişkide, yetenekler keşfetmek ve bunları güçlendirmekte birtakım fırsatlar sunabilmekti. Mahmud Derviş, “Depremi Müjdeleyen Ceylan” başlıklı ağıtında şöyle yazıyordu: “Dostum Gassan! Nice dostlarıma veda ettim ama hayatımın bir evresine, ancak senin son vedanda elveda dedim. Kâbuslardan beklediğim en son şey, senin on yıl önce varoluşumu duyurmandı. O zamandan önce doğmuştum, ama doğumumu sen ilan ettin. Sana teşekkür etmedim; hayatın daha uzun olduğunu sandım.” İşte Kanafani’nin cömertliği! Direniş şairlerini adeta doğurdu; direniş sanatının bir kavram, pratik ve çerçeve olarak ortaya çıkardı. Derviş ve onunla birlikte Samih El Kasim, Hanna Abu Hanna, Raşid Hüseyin [Mahmud], Cemal Kavvar ve Hanna İbrahim gibi 1948’de işgal altındaki topraklardan gelen şairler, Kanafani’nin yazıları sayesinde Arap entelektüel ve kültürel evreninin bir parçası oldular. Onların kutsanışı, doğuşlarının öncesindeki inkâr ve ihmal düşünüldüğünde, Derviş’in ifadesiyle, “şaşırtıcı derecede utandırıcıydı.”

Cömertlik, Kanafani’nin hayat hikayesinde belirleyici bir özellik; başkalarıyla ilgilenme yeteneği, ezilen ve yoksul bırakılmışların avukatı ve eylemcisi olan babasıyla ilişkisinde olgunlaşmıştı. Anna, Kanafani’nin şöyle dediğini aktarır: “Büyüyünce babam gibi olmak istiyorum, Filistin’e dönmek için savaşacağım: Babamın yurdu, onun ve Ümm Sa’d’ın bana hakkında çok şey anlattığı topraklar.” “Babam iyi bir adamdı. İstediğim her şeyi alırdı, onu hâlâ seviyorum, ölmüş olmasına rağmen.” Kanafani’nin sınıf mücadelesine olan ilgisi, çocukluk deneyimlerine ve onun çocuk gözleri önünde dünyanın çöküşüyle doğrudan bağlantılıdır.

Bir devrimci olarak Kanafani

Kanafani’nin mirası, insanları devrime kazanma ve çekmedeki cömertliğinden ileri gelir; işgal altındaki topraklardaki Filistinlilerle ilgilenmiş, şiir ve kültür aracılığıyla mücadeleyi, mülksüzleşmeyi ve örgütlenmeyi konu edinmiştir. Örneğin, El-Ard hareketi lideri Sabri Jiryis’in yönlendirdiği, İsrail vatandaşı Arapların memorandumunun bir bölümünü yayımlamıştı. Onunla, askeri yönetim altında geçirdiği vakitleri, mücadelesini ve El-Ard hareketiyle nasıl ilişkilendiğini konuştuğum bir röportaj yaptım. 1970’te ayrılarak Beyrut’ta El Fetih üzerinden FKÖ’ye katılmıştı. Röportajın sonlarına doğru, Kanafani ile tanışıp tanışmadığını sordum. Tanıştığını, birkaç kez sohbet ettiklerini söyledi.

“Yüzünde öfkeyle bana dönüp dedi ki, ‘Senin gibi biri bizimle olmalı — Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nde.’ Ben de ona, ‘Kardeşim Gassan, sen farklı düşünüyorsun — büyük fikirler, ağır teori, karmaşık işler. Bense basit bir adamım. Fetih bana daha uygun. Ne sağda ne solda, ortada duruyor işte, bu bana daha çok uyuyor’ dedim. ‘Yoldaşım Gassan, FHKC’nin [Filistin Halk Kurtuluş Cephesi] bir parçası olamam. Proletaryadan, sınıf mücadelesinden ya da enternasyonalizmden söz edemem. Che Guevara’ya, Castro’ya saygı duyarım ama o modelin burada, Filistin’de bize uygun olduğunu sanmıyorum.’ Sonra ona bir hikâye anlattım. Beyrut’a ilk geldiğimde Arap düşünür Naci Allus bana kitabını vermiş ve ne düşündüğümü sormuştu. İki gün sonra geri gelip, ‘Peki Filistin Devrimi hakkında ne düşünüyorsun?’ diye sordu. Ona, ‘Büyük bir hata yaptın —birçok Filistinli solcu gibi— kitabın girişinde ‘Eğer bir Filistinli Lenin olsaydı, bunların hiçbiri yaşanmazdı’ yazdığında. Bu, yanlış bir fikirle bir kitaba başlamak,’ dedim.”

Bu hikâye bize Kanafani’nin örgütleme konusundaki tutkusunu ve zaman ve mekân fark etmeksizin devrim için insan kazanma çabasını gösterir. Sabri Jiryis, FKÖ içinde başka bir yol seçti ama ilişkileri hep devam etti.

Kanafani, Kuveyt’te geçirdiği zamandan pişmanlık duymuş ya da en azından tatmin olmamış görünüyordu. Bir keresinde yönetmen Kasım Hawal’a Körfez’e, özellikle de Abu Dabi’ye gitmemesini, bunun yerine Beyrut’a yerleşmesini söylemişti. Hatta kelimesi kelimesine şöyle demişti, “Biz şimdi Ürdün’den çıktık ve bir dergi kurduk. Bizimle gel. Biz açken sen de aç kal, biz bayram edince sen de edersin.” Bu, FKÖ’nün Amman’dan ayrılışının hemen sonrasına tekabül ediyordu ve Kanafani’nin ulusal kolektif çalışmaya yönelik derin örgütlenme ruhunu, bağlılığını yansıtıyordu. Hawal, Kanafani’nin 1960’lı yılların sonlarından, El-Hedef dergisiyle siyasi angajmanı döneminden yoldaşlarından biriydi. Beyrut’taki buluşmaları planlı değildi, kaderin cilvesi karşılaşmalardı. Yıllar sonra, İsrail’in 1982’deki Beyrut işgali sırasında, Hawal, Kanafani’nin en ünlü novellası Hayfa’ya Dönüş’ü filme uyarladı. Bu, bir Filistin devrimci romanından uyarlanan ilk uzun metrajlı filmdi aynı zamanda. Yine, Kanafani suikastından sonra, onun yaşamına ve mirasına adanmış Söz ve Tüfek adlı bir kısa film de yönetmişti.

Kanafani, Filistin devriminin önde gelen siyasal düşünürü ve öğretmeniydi. 2024’te yayımlanan Gassan Kanafani: Seçilmiş Siyasal Yazılar eseri, onun derinlikli siyasal analizinin yalnızca İngilizceye çevrilebilen sınırlı bir kesitini sunar. Kuşkusuz Arapçadaki üretimi çok daha engindi. Sosyalizm, devrimci teori, Filistin davası ve bölgedeki anti-emperyalist mücadeleler hakkında çokça yazdı. Titizlikle örülmüş yazılarındaki argümanları sıkı bir analitik çerçeveye sahipti; entelektüel etkisi ise Filistin’in çok ötesine uzanıyordu. Sabri Jiryis’in de söylediği gibi, Kanafani “ağır düşünme” işini yapıyordu. Ama onun siyasal yaşamındaki en biçimlendirici anlardan biri, 1970’te Ürdün rejiminin diğer Arap hükümetleriyle koordineli olarak Filistin devrimci hareketini, örgütlerini ve gerilla güçlerini bastırma girişimi sırasında yaşandı. Bu dönem, Kanafani’nin siyasal praksisini keskinleştirdi, teorik bağlılığını derinleştirdi.

Kanafani, Mart 1968’de Beyrut’ta düzenlenen bir konferansta önemli bir konuşma yaptı. FKÖ liderliğinde kritik bir geçiş yaşanıyordu, silahlı gerilla grupları, özellikle Mart 1968’deki Kerâme Savaşı sonrası başat güç haline gelmişti. 3 Şubat 1969’da Kahire’de toplanan Filistin Ulusal Konseyi’nde Yaser Arafat, FKÖ Yürütme Konseyi başkanlığına seçildi. Kanafani’nin sesi, teorik çerçevesi ve devrimci düşüncesi bu değişimleri şekillendirdi ve halkın 1967’deki Naksa yenilgisini aşabilme iradesini besledi.

Onun temel tezi, Arap dünyasının başarısızlıklarını çerçevelemek ve şu soruya yanıt aramaktı: Filistinli Araplar 1967’de neden yeniden kaybetti? Kanafani “körlerin dili” kavramını ortaya attı, bunu şöyle tanımlıyordu: “Son on yılda bölgede kör dili diyebileceğimiz bir şey ortaya çıktı. Ve şimdi gündelik hayatımızda bundan daha yaygın kullanılan hiçbir şey yok. Kelimeler, muğlak şekilde çerçevelenmedikçe hiçbir şey ifade etmez hale geldi. Artık her yazarın elinde kendi sözlüğü var; kelimeleri, üzerinde mutabık olunmayan bir anlayışa göre kullanıyorlar. Sonuç olarak da kelimeler hiçbir şey ifade etmiyor.” Kanafani, demokrasi, devrim ve değişim üzerine Arap söyleminin nasıl muğlak bir dil tarafından kuşatıldığını ve bunun halkın gücünü felç ettiğini gösterir. Ona göre bu, gençliğin sesini bastırıyor, kurtuluşa giden yeni yollar açmalarını engelliyordu. “Sorun bilmememiz değildi; sorun, bilenlerin konuşmasına ve eylemesine izin vermememizdi.” Buradan yola çıkarak, “modern dünyanın bir örgütü olarak parti” fikrine yeniden dönüşü önerdi. Bu, Antonio Gramsci’nin Machiavelli’nin terimleriyle “yeni prens” nosyonunu, yani gençliğin devrimci ruhunu örgütleyebilecek, harekete geçirebilecek ve seferber edebilecek yapı olarak partiyi hatırlatır.

FHKC’nin askeri lideri Ebu Ali Mustafa, Gassan’ı ilk kez [Batı Şeria’daki] Cenin’e kaçak yollarla ulaştırılan El-Muharrir gazetesinin “Mulhak Filistin” ekinden tanıdığını söylüyor. Kanafani ile ilk yüz yüze görüşmesi ise 1967 yenilgisi sonrası başlayan silahlı mücadele sonrasında olur. Şöyle anlatıyor:

“O dönemde, 1967 gelmişti ve Gassan ile yüz yüze ilk kez, onun Ürdün Vadisi’ndeki askeri üslere yaptığı ziyarette tanıştım. Bana içerdeki (işgal altındaki Filistin toprakları) durumu ve silahlı mücadelenin başlangıcı hakkında çok şey sordu. İnsanları, coğrafyayı sordu ve notlar aldı. O başlangıç anında neyin doğru, neyin yanlış olduğunu sordu. Hangi kaynaklarla başladığımızı, örgütlenmeyi, halkın moralini…”

İşte o Şeria Vadisi’nde şu anda bir etnik temizlik kampanyası yürütülüyor. Gaassan ardından 1936 ayaklanması üzerine yaptığı çalışmadan söz ederek, bunu FKÖ öncülüğündeki devrimle karşılaştırdı. Bu kez, dedi, halk dağılmış ve yerinden edilmiş durumda, topraklar işgal altında, üstelik Arap devletleri de devrime karşı komplo kuruyor -radikal bir fark. Kanafani, her zaman nasıl kurtuluruz sorusuyla uğraştı. Bu görevin ne denli zor olduğunu biliyordu, özellikle bugün hala karşı karşıya olduğumuz koşullar altında. Ama onun yaşamı, fikirleri, ilişkileri, üstlendiği roller, ısrar etmek üzerine düşünmenin ve her eylem ve her konum alışta üretebilmenin yollarını ortaya koyar. Benim bu yazıda göstermek istediğim şey, onun yaşamının daha az bilinen ve hatta çoğu zaman göz ardı edilen kesitlerinin, bir Filistinli ve bir devrimci olarak yaşamanın ne anlama geldiğine dair aslında ne kadar da çok şey açığa çıkardığı.

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English