Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Gassan Kanafani: Cömertliğin ve direnişin mirası

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, bir edebiyatçı, bir devrimci-örgütçü ve bir Marksist düşünür olarak Gassan Kanafani’nin bütünleşik siyasal-entelektüel pratiğini irdelemeye çalışıyor. Öğretmenlikten edebiyata, edebiyattan siyasal teoriye ve doğrudan örgütçülüğe uzanan hayat çizgisinde, onun önceliği daima Filistin halkına adanmışlık, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı koşulsuz mücadele ve sınıf perspektifini bir an bile kaybetmeden yürütülen bir ulusal kurtuluş iradesiydi. Kanafani’nin yazılarında kavramsallaştırdığı ve metin boyunca “verme/vericilik/cömertlik” [giving] olara çevirdiğimiz etiği, bireysel bir erdem değil; topraksızlaştırılma, yoksullaştırılma ve mülksüzleştirilmenin karşısında sebatkâr bir devrimci tutumun, enternasyonalizme bağlı bir siyasal ufkun ve kurtuluşun tek yolunun örgütlü mücadeleden geçtiği yönündeki devrimci kararlılığın ifadesiydi. Onun “kişisel cömertlik” hikayesi ile birleşen bu siyasi-entelektüel mirası, kurtuluşu hem teorik hem de pratik olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.


Gassan Kanafani: Cömertliğin ve direnişin mirası

Mohamad Kadan
Hampton Institute
28 Temmuz 2025
Çev. Leman Meral Ünal

“Gerçek şu ki, bu bulanık girdaptan çıkmanın tek yolu, vericiliğin [giving] kabul edilebilir olduğuna –yalnızca uygar insanlara özgü bir erdem olduğuna– inanmak… ve almanın arzu edilmeyen bir şey olduğunu… ve yaşamın, hiçbir karşılık beklemeksizin kendini sunmaktan ibaret olduğunu kabullenmektir… Şimdi ben, bir şekilde bu inanca ulaşmaya çalışıyorum; aksi takdirde hayat, bütünüyle katlanılmaz bir şey haline geliyor…”
– Gassan Kanafani

Gassan Kanafani hakkında bir yazı yazmaya karar verdim. Onun insani yönlerini öğrenmek için, sadece bir yazar, bir entelektüel, bir düşünür ya da bir devrimci olmakla sınırlı olmayan yönlerini… Son zamanlarda, Kanafani’yi tanımış olan birkaç kişinin yazılarına baktığımda fark ettiğim bir şey oldu, hepsi aynı noktada birleşiyordu: Kanafani’nin ömrünü, yalnızca edebiyat alanındaki üretkenliğiyle değil, aynı zamanda edebiyatını direnişin sürekliliği ve sebat etmenin değerini aktararak da Filistin davasına verdiği konusunda hemfikirlerdi. Yukarıdaki alıntı, onun 4 Ocak 1960 tarihli günlüğünden; aceleyle yazılmış, fakat onun tabiriyle “hayat kadar gerekli” bir not. Bu yazıda sorduğum soru ise şu, Kanafani bizim onu nasıl tanımamızı istiyor? Yoldaşlarından, gazetelerden, arşivlerden, mektuplardan, incelemelerden, hikâyelerden, romanlardan ve oyunlarından bize bıraktığı işaretler neler?

Kanafani, 1952 yılında, UNRWA [Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı] okullarında öğretmenlik yapma onayı alır. Kardeşi Adnan Kanafani, onun Filistin kamplarının içindeki baskı ve yenilgi duygularını aşarak coşku ve cesareti örgütleyen örnek bir öğretmen haline nasıl geldiğini anlatır. Orada, Kanafani’nin öğrencilerin potansiyelini ortaya çıkarmadaki olağanüstü yeteneğine duyduğu hayranlık nedeniyle derslerinden birine katılan Arapça öğretmeni Mahmud Felaha ile tanışır.

Kanafani, Lübnan’da çıkan ve mirasıyla en çok ilişkilendirilen edebiyat dergisi Al-Adab’da yayımlanan “Yeni Bir Güneş” adlı kısa öyküsünde, o olağanüstü diliyle, Şam’dan Kuveyt’e gitme kararını Sacramento’da okuyan arkadaşı Mustafa’ya yazdığı satırlarla aktarır: “Geçen yıl Kuveyt Eğitim Bakanlığı seninle sözleşme yaptı, beni ise tümüyle dışarıda bıraktı. Derin bir maddi sıkıntı içinden geçerken bana ara sıra küçük miktarlarda para gönderiyordun; şimdi ise belki de gururumun incinmesinden çekinerek bunların borç sayılmasını istiyorsun. Oysa ailemin durumunu gayet iyi biliyordun: UNRWA okullarından aldığım mütevazı maaş ihtiyar annemi, kardeşimin dul eşini ve onun dört çocuğunu zar zor geçindirmeye yetiyor.” Ardından İsrail’in Gazze’ye saldırısını, bunu takip edişini ve gündelik yaşamını etkileyip etkilemediğini, “bizim Gazze’mizi” ateş ve bombalarla vurduklarında neler yapabileceğini sorar. Şam’dan ayrılma ve mülteci çocuklara ders verme kararı, onu pişmanlık duygusuyla kuşatmış; bu da doğrudan yazınını ve “verme” eylemini (nasıl, nerede, neden) şekillendirmiştir. Kanafani kısa yaşamı içinde bunu hep şöyle yanıtlamıştı: Filistin’e bulunduğunuz her yerden, her bölgeden ve her alandan katkı sunabiliriz. Ve 1955 sonlarında, resim ve beden eğitimi öğretmenliği için kabul ettiği işi dolayısıyla Kuveyt’e gitti; burada kesif bir yalnızlık ve acı duygusu yaşıyordu.

Kanafani, “sağa sola” dalkavukluk etmezdi. Aksine, Fadl el-Naqib’in bize söylediği gibi, bazen kendisini başkalarının duygu ve düşüncelerini önemsemeyen, içine kapanık biri olarak görebilirdiniz. Çok katmanlı, esnek bir kişiliğe sahipti. Onu görmek, gözlemlemek, hareketlerine, yazılarına, kelimelerine ve sohbetlerine odaklanmak için beklemek ve sabretmek gerekirdi. El-Naqib, “Edebiyat ve Hayat” grubundaki arkadaşlarıyla birlikte Kanafani’nin değerini anladıklarını söyler. Sonraki yıllarda ABD’ye giden el-Naqib, Kanafani’nin 1957’de yayımlanan ilk öykü kitabı On İki Numaralı Yatağın Ölümü’ndeki “Kedi” adlı öykünün bir nüshasını yanına alır. Öyküyü gerçekten büyük bir hayranlıkla okur; mektuplaştıkları dönemde Kanafani kendisine, bu öyküyü beğenenlerin sayısının pek az olduğunu söyler. Bunun üzerine el-Naqib öyküyü İngilizce’ye çevirir ve bir İngiliz edebiyatı dersinde sunma fırsatı bulur; hatta profesör, hikâyeyi tüm sınıfa okumasına izin dahi verir. Güneşteki Adamlar yayımlandıktan sonra Kanafani, ondan roman hakkında bir eleştiri yazmasını ister. Ancak el-Naqib özür dileyerek, romanın özünü tam olarak kavrayamadığını, gerçek ile kurmaca arasındaki mesafenin fazlasıyla belirsiz olduğunu söyler: “Bana oradaki eski evlerinden nasıl taşınmak zorunda kaldıklarını, bu sürece eşlik eden duygusal hüznü ve duvarlarda kazınmış ‘F.K.’ harflerini nasıl bulduklarını anlattı. Babasının adı Faiz Kanafani idi.” El-Naqib, Kanafani’nin yazdığı öykünün, onun geçmişinin bir yansıması olduğunu ve ne yazarsa yazsın hiçbir şeyin bu hakikati hakkıyla temsil edemeyeceğini hissetmektedir.

Kanafani’nin eşi Anna Kanafani 1961’de Beyrut’ta gerçekleşen ilk karşılaşmalarını yazmıştı. Filistinlilerin başına gelenleri anlayamadığını ve kampları görmek istediğini söylediğinde, Kanafani ona biraz da kızgınlıkla, “Halkımızı bir hayvanat bahçesinde mi sanıyorsun?” diye çıkışır. Siyasi arka planı anlamadığı sürece kimsenin onu oraya götürmeyeceğini söyler ve Filistin davasının tarihini anlatmaya başlar. İki hafta sonra Kanafani ona, “Neden daha uzun süre kalmıyorsun?” diye sorar. Anna gerçekten de kalır, bir anaokulunda çalışır, Kanafani’nin fikirlerinden derinden etkilenir, ailesini yakından tanır ve evlenirler. Anna, özellikle 1967’de, en zorlu koşullarda bile onun kendini adamaya nasıl devam ettiğini hatırlamaktadır. Haziran yenilgisinden bir hafta önce annesi Şam’da vefat eder; Kanafani ise babasının ve ailesinin yanında güçlü şekilde durmaya çalışır. Beyrut’a döndüklerinde, Anna onu ilk kez gözyaşları içinde görür. Peki bunun nedeni yenilgi midir, yoksa annesi mi? Çok geçmeden Akkalı romancı arkadaşı Samira Azzam’ın ölüm haberi gelir. Kanafani, onun için “Vaat” başlıklı bir ağıt yazar; bu metin, ebedi şehri Akka’ya dair umudu yeşertmektedir.

Gassan Kanafani öğretmenlikten edebiyata, eleştiriden siyasal düşünceye ve devrimci faaliyete dek çok şey verdi Filistin için. Kanafani’nin asıl derdi, halkı ile kurduğu ilişkide, yetenekler keşfetmek ve bunları güçlendirmekte birtakım fırsatlar sunabilmekti. Mahmud Derviş, “Depremi Müjdeleyen Ceylan” başlıklı ağıtında şöyle yazıyordu: “Dostum Gassan! Nice dostlarıma veda ettim ama hayatımın bir evresine, ancak senin son vedanda elveda dedim. Kâbuslardan beklediğim en son şey, senin on yıl önce varoluşumu duyurmandı. O zamandan önce doğmuştum, ama doğumumu sen ilan ettin. Sana teşekkür etmedim; hayatın daha uzun olduğunu sandım.” İşte Kanafani’nin cömertliği! Direniş şairlerini adeta doğurdu; direniş sanatının bir kavram, pratik ve çerçeve olarak ortaya çıkardı. Derviş ve onunla birlikte Samih El Kasim, Hanna Abu Hanna, Raşid Hüseyin [Mahmud], Cemal Kavvar ve Hanna İbrahim gibi 1948’de işgal altındaki topraklardan gelen şairler, Kanafani’nin yazıları sayesinde Arap entelektüel ve kültürel evreninin bir parçası oldular. Onların kutsanışı, doğuşlarının öncesindeki inkâr ve ihmal düşünüldüğünde, Derviş’in ifadesiyle, “şaşırtıcı derecede utandırıcıydı.”

Cömertlik, Kanafani’nin hayat hikayesinde belirleyici bir özellik; başkalarıyla ilgilenme yeteneği, ezilen ve yoksul bırakılmışların avukatı ve eylemcisi olan babasıyla ilişkisinde olgunlaşmıştı. Anna, Kanafani’nin şöyle dediğini aktarır: “Büyüyünce babam gibi olmak istiyorum, Filistin’e dönmek için savaşacağım: Babamın yurdu, onun ve Ümm Sa’d’ın bana hakkında çok şey anlattığı topraklar.” “Babam iyi bir adamdı. İstediğim her şeyi alırdı, onu hâlâ seviyorum, ölmüş olmasına rağmen.” Kanafani’nin sınıf mücadelesine olan ilgisi, çocukluk deneyimlerine ve onun çocuk gözleri önünde dünyanın çöküşüyle doğrudan bağlantılıdır.

Bir devrimci olarak Kanafani

Kanafani’nin mirası, insanları devrime kazanma ve çekmedeki cömertliğinden ileri gelir; işgal altındaki topraklardaki Filistinlilerle ilgilenmiş, şiir ve kültür aracılığıyla mücadeleyi, mülksüzleşmeyi ve örgütlenmeyi konu edinmiştir. Örneğin, El-Ard hareketi lideri Sabri Jiryis’in yönlendirdiği, İsrail vatandaşı Arapların memorandumunun bir bölümünü yayımlamıştı. Onunla, askeri yönetim altında geçirdiği vakitleri, mücadelesini ve El-Ard hareketiyle nasıl ilişkilendiğini konuştuğum bir röportaj yaptım. 1970’te ayrılarak Beyrut’ta El Fetih üzerinden FKÖ’ye katılmıştı. Röportajın sonlarına doğru, Kanafani ile tanışıp tanışmadığını sordum. Tanıştığını, birkaç kez sohbet ettiklerini söyledi.

“Yüzünde öfkeyle bana dönüp dedi ki, ‘Senin gibi biri bizimle olmalı — Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nde.’ Ben de ona, ‘Kardeşim Gassan, sen farklı düşünüyorsun — büyük fikirler, ağır teori, karmaşık işler. Bense basit bir adamım. Fetih bana daha uygun. Ne sağda ne solda, ortada duruyor işte, bu bana daha çok uyuyor’ dedim. ‘Yoldaşım Gassan, FHKC’nin [Filistin Halk Kurtuluş Cephesi] bir parçası olamam. Proletaryadan, sınıf mücadelesinden ya da enternasyonalizmden söz edemem. Che Guevara’ya, Castro’ya saygı duyarım ama o modelin burada, Filistin’de bize uygun olduğunu sanmıyorum.’ Sonra ona bir hikâye anlattım. Beyrut’a ilk geldiğimde Arap düşünür Naci Allus bana kitabını vermiş ve ne düşündüğümü sormuştu. İki gün sonra geri gelip, ‘Peki Filistin Devrimi hakkında ne düşünüyorsun?’ diye sordu. Ona, ‘Büyük bir hata yaptın —birçok Filistinli solcu gibi— kitabın girişinde ‘Eğer bir Filistinli Lenin olsaydı, bunların hiçbiri yaşanmazdı’ yazdığında. Bu, yanlış bir fikirle bir kitaba başlamak,’ dedim.”

Bu hikâye bize Kanafani’nin örgütleme konusundaki tutkusunu ve zaman ve mekân fark etmeksizin devrim için insan kazanma çabasını gösterir. Sabri Jiryis, FKÖ içinde başka bir yol seçti ama ilişkileri hep devam etti.

Kanafani, Kuveyt’te geçirdiği zamandan pişmanlık duymuş ya da en azından tatmin olmamış görünüyordu. Bir keresinde yönetmen Kasım Hawal’a Körfez’e, özellikle de Abu Dabi’ye gitmemesini, bunun yerine Beyrut’a yerleşmesini söylemişti. Hatta kelimesi kelimesine şöyle demişti, “Biz şimdi Ürdün’den çıktık ve bir dergi kurduk. Bizimle gel. Biz açken sen de aç kal, biz bayram edince sen de edersin.” Bu, FKÖ’nün Amman’dan ayrılışının hemen sonrasına tekabül ediyordu ve Kanafani’nin ulusal kolektif çalışmaya yönelik derin örgütlenme ruhunu, bağlılığını yansıtıyordu. Hawal, Kanafani’nin 1960’lı yılların sonlarından, El-Hedef dergisiyle siyasi angajmanı döneminden yoldaşlarından biriydi. Beyrut’taki buluşmaları planlı değildi, kaderin cilvesi karşılaşmalardı. Yıllar sonra, İsrail’in 1982’deki Beyrut işgali sırasında, Hawal, Kanafani’nin en ünlü novellası Hayfa’ya Dönüş’ü filme uyarladı. Bu, bir Filistin devrimci romanından uyarlanan ilk uzun metrajlı filmdi aynı zamanda. Yine, Kanafani suikastından sonra, onun yaşamına ve mirasına adanmış Söz ve Tüfek adlı bir kısa film de yönetmişti.

Kanafani, Filistin devriminin önde gelen siyasal düşünürü ve öğretmeniydi. 2024’te yayımlanan Gassan Kanafani: Seçilmiş Siyasal Yazılar eseri, onun derinlikli siyasal analizinin yalnızca İngilizceye çevrilebilen sınırlı bir kesitini sunar. Kuşkusuz Arapçadaki üretimi çok daha engindi. Sosyalizm, devrimci teori, Filistin davası ve bölgedeki anti-emperyalist mücadeleler hakkında çokça yazdı. Titizlikle örülmüş yazılarındaki argümanları sıkı bir analitik çerçeveye sahipti; entelektüel etkisi ise Filistin’in çok ötesine uzanıyordu. Sabri Jiryis’in de söylediği gibi, Kanafani “ağır düşünme” işini yapıyordu. Ama onun siyasal yaşamındaki en biçimlendirici anlardan biri, 1970’te Ürdün rejiminin diğer Arap hükümetleriyle koordineli olarak Filistin devrimci hareketini, örgütlerini ve gerilla güçlerini bastırma girişimi sırasında yaşandı. Bu dönem, Kanafani’nin siyasal praksisini keskinleştirdi, teorik bağlılığını derinleştirdi.

Kanafani, Mart 1968’de Beyrut’ta düzenlenen bir konferansta önemli bir konuşma yaptı. FKÖ liderliğinde kritik bir geçiş yaşanıyordu, silahlı gerilla grupları, özellikle Mart 1968’deki Kerâme Savaşı sonrası başat güç haline gelmişti. 3 Şubat 1969’da Kahire’de toplanan Filistin Ulusal Konseyi’nde Yaser Arafat, FKÖ Yürütme Konseyi başkanlığına seçildi. Kanafani’nin sesi, teorik çerçevesi ve devrimci düşüncesi bu değişimleri şekillendirdi ve halkın 1967’deki Naksa yenilgisini aşabilme iradesini besledi.

Onun temel tezi, Arap dünyasının başarısızlıklarını çerçevelemek ve şu soruya yanıt aramaktı: Filistinli Araplar 1967’de neden yeniden kaybetti? Kanafani “körlerin dili” kavramını ortaya attı, bunu şöyle tanımlıyordu: “Son on yılda bölgede kör dili diyebileceğimiz bir şey ortaya çıktı. Ve şimdi gündelik hayatımızda bundan daha yaygın kullanılan hiçbir şey yok. Kelimeler, muğlak şekilde çerçevelenmedikçe hiçbir şey ifade etmez hale geldi. Artık her yazarın elinde kendi sözlüğü var; kelimeleri, üzerinde mutabık olunmayan bir anlayışa göre kullanıyorlar. Sonuç olarak da kelimeler hiçbir şey ifade etmiyor.” Kanafani, demokrasi, devrim ve değişim üzerine Arap söyleminin nasıl muğlak bir dil tarafından kuşatıldığını ve bunun halkın gücünü felç ettiğini gösterir. Ona göre bu, gençliğin sesini bastırıyor, kurtuluşa giden yeni yollar açmalarını engelliyordu. “Sorun bilmememiz değildi; sorun, bilenlerin konuşmasına ve eylemesine izin vermememizdi.” Buradan yola çıkarak, “modern dünyanın bir örgütü olarak parti” fikrine yeniden dönüşü önerdi. Bu, Antonio Gramsci’nin Machiavelli’nin terimleriyle “yeni prens” nosyonunu, yani gençliğin devrimci ruhunu örgütleyebilecek, harekete geçirebilecek ve seferber edebilecek yapı olarak partiyi hatırlatır.

FHKC’nin askeri lideri Ebu Ali Mustafa, Gassan’ı ilk kez [Batı Şeria’daki] Cenin’e kaçak yollarla ulaştırılan El-Muharrir gazetesinin “Mulhak Filistin” ekinden tanıdığını söylüyor. Kanafani ile ilk yüz yüze görüşmesi ise 1967 yenilgisi sonrası başlayan silahlı mücadele sonrasında olur. Şöyle anlatıyor:

“O dönemde, 1967 gelmişti ve Gassan ile yüz yüze ilk kez, onun Ürdün Vadisi’ndeki askeri üslere yaptığı ziyarette tanıştım. Bana içerdeki (işgal altındaki Filistin toprakları) durumu ve silahlı mücadelenin başlangıcı hakkında çok şey sordu. İnsanları, coğrafyayı sordu ve notlar aldı. O başlangıç anında neyin doğru, neyin yanlış olduğunu sordu. Hangi kaynaklarla başladığımızı, örgütlenmeyi, halkın moralini…”

İşte o Şeria Vadisi’nde şu anda bir etnik temizlik kampanyası yürütülüyor. Gaassan ardından 1936 ayaklanması üzerine yaptığı çalışmadan söz ederek, bunu FKÖ öncülüğündeki devrimle karşılaştırdı. Bu kez, dedi, halk dağılmış ve yerinden edilmiş durumda, topraklar işgal altında, üstelik Arap devletleri de devrime karşı komplo kuruyor -radikal bir fark. Kanafani, her zaman nasıl kurtuluruz sorusuyla uğraştı. Bu görevin ne denli zor olduğunu biliyordu, özellikle bugün hala karşı karşıya olduğumuz koşullar altında. Ama onun yaşamı, fikirleri, ilişkileri, üstlendiği roller, ısrar etmek üzerine düşünmenin ve her eylem ve her konum alışta üretebilmenin yollarını ortaya koyar. Benim bu yazıda göstermek istediğim şey, onun yaşamının daha az bilinen ve hatta çoğu zaman göz ardı edilen kesitlerinin, bir Filistinli ve bir devrimci olarak yaşamanın ne anlama geldiğine dair aslında ne kadar da çok şey açığa çıkardığı.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English