Dünya Basını
Gazze savaşı Katar’ın gücünü sınıyor
Çevirmenin notu: Son Gazze savaşında Katar’ın Hamas ile İsrail arasındaki arabulucu rolü yeniden hatırlandı. Son yıllarda Müslüman Kardeşlere sunduğu destek bağlamında Körfez’deki diğer komşularının şiddetli baskısına maruz kalan Doha, şimdi “vazgeçilmez arabulucu” olarak pozisyonunu sağlamlaştırdı. Fakat tırmanışın sürmesi, Katar’ı da zor duruma sokabilecek riskler barındırıyor.
İsrail-Hamas savaşının tırmanması Katar’ın gücünü sınıyor
Fiona MacDonald
29 Ekim 2023
Yumuşak güç oluşturmak için yıllarını harcayan zengin Körfez ülkesi, Batılı müttefiklerine kendisinin onlara ihtiyacı olduğu kadar onların da kendisine ihtiyacı olduğunu gösterme baskısı altında.
Hamas’ın İsrail’e saldırmasından sadece birkaç saat sonra Katar Emiri, başkent Doha’da açıklanmayan bir yerde bir ekip topladı. Füze saldırıları, motosikletli silahlı adamlar ve Gazze sınırında alıkonulan rehinelerin görüntüleri ortaya çıktığında, bu Körfez ülkesinin liderliği ne yapması gerektiğini biliyordu.
Müzakereler hakkında bilgi sahibi bir şahsa göre, 7 Ekim’den itibaren günler geçtikçe, Gazze’ye misilleme bombaları yağarken arabuluculuk yapmak için biri Hamas’a, diğeri İsraillilere giden telefon hatlarında gece gündüz çalışıldı.
Katar için bu, “kul sıkışmadıkça hızır yetişmezmiş,” durumuydu. On yılı aşkın bir süredir kendisini Orta Doğu’nun vazgeçilmez arabulucusu olarak konumlandırmaya çalışan Katar, İsrail ile kanalları korurken Hamas liderlerine ev sahipliği yaptığı için komşuları tarafından eleştiriliyordu. Artık adım atma zamanı gelmişti.
Katar’ın istikrarsız bir bölgede, iki büyük rakip Suudi Arabistan ve İran arasında sıkışmış küçük yarımadanın güvenliği açısından anahtar olarak gördüğü durum bu. İsrail’in hafta sonu kara harekâtı başlattığı Gazze’deki kriz, Katar’ın Batılı müttefiklerine, kendisinin onlara ihtiyacı olduğu kadar onların da kendisine ihtiyacı olduğunu gösterme becerisinin nihai sınavı haline geldi.
King’s College London’da doçent olan, Katar’da çalışmış ve Orta Doğu güvenliği konusunda uzmanlaşmış David Roberts, “Katar epey uzun zamandır önemli ülkeler açısından faydalı bir rol oynamak istiyor. Hoşunuza gitsin ya da gitmesin bu, Katar’a Arap dünyasının temel sorunlarından biri olan Gazze’deki bu son derece önemli grupla ilişki kurma konusunda belli bir etki sağlıyor,” dedi.
Doğalgaz zengini ülke, 475 milyar dolarlık varlık fonuyla desteklenen bir yumuşak güç oyunuyla kendisini uluslararası sahneye taşıdı. Yıllar içinde Barclays Plc ve Volkswagen AG gibi şirketlere yatırım yaptı, Paris Saint-Germain futbol kulübünü satın aldı ve Dünya Kupası’na ev sahipliği yaptı. Doha merkezli yayın kuruluşu El Cezire de ülkenin tanınmasına yardımcı oldu.
Bu arada Katar herkesle diplomatik nüfuz arayışına girdi. Yahudi devletiyle resmi diplomatik ilişkileri olmamasına rağmen 1996’dan bu yana İsrail’le ticari bağları vardı. Afganistan’da Taliban ile irtibat kurdu —siyasi temsilcilerine ev sahipliği yaptı— ve Amerikalı mahkumların İran’dan serbest bırakılmasına aracılık etti.
2022 yılında ABD Başkanı Joe Biden, Katar’ı NATO üyesi olmayan başlıca müttefikler listesine ekledi. Katar aynı yıl Rusya’nın işgalinin ardından kaçırdığı Ukraynalı çocukların serbest bırakılması konusunda yapılan müzakerelere de yardımcı oldu.
Ancak Katar’ın ABD, Britanya ve Avrupa Birliği tarafından terör örgütü olarak tanımlanan Hamas ile ilişkisi ve Mısır’da o zamandan beri yasaklı olan Müslüman Kardeşler’i desteklemesi Orta Doğu’da öfke yarattı.
Başkan Bill Clinton döneminde Beyaz Saray Orta Doğu temsilcisi olarak görev yapan ve şu anda WestExec Advisors’da kıdemli danışman olarak çalışan Dennis Ross, “‘Biz aracıyız’ deyip Hamas’ı gerçekten etkileyebileceklerine dair hiçbir işaret gösteremediler. Daha fazla rehineyi kurtarmak onların sorumluluğunda. Katar’ın burada bir şeyler yapması gerekiyor,” ifadelerini kullandı.
Doha’daki hükümete yakın bir isme göre bu, faydalı ve güvenilir bir ortak olmak ve uluslararası güç simsarlarıyla masada bir yer edinmekle ilgili. Katarlı bir yetkili, Hamas’ın on yıldan uzun bir süre önce ABD ile koordinasyon içinde Katar’da bir siyasi büro açtığını ve ABD’nin örgütle iletişim kurmak için bir kanal talep ettiğini söyledi. Yetkili, bu büronun “Gazze ve İsrail’deki durumu istikrara kavuşturma konusunda ABD yönetimi arasında koordine edilen pek çok kilit arabuluculuk çabasında sıklıkla kullanıldığını” söyledi.
Katar’ı yöneten iktidar ailesinin bir üyesi olan Başbakan Muhammed bin Abdülrahman es-Sani tarafından bir araya getirilen uzman ekip, İsrail ile Hamas arasında beş yılı aşkın süredir devam eden yıpratma savaşında arabuluculuk yapanlarla aynı kişiler. Müzakereler hakkında bilgi sahibi olan şahsa göre siyasi müzakereler devam ediyor. Bu şahıs, potansiyel olarak genişleyen çatışmanın tedirgin edici fıtratı nedeniyle isminin açıklanmasını istemedi.
Hamas militanları, 7 Ekim’de İsrail’e saldırarak 1400 kişiyi öldürdü ve Gazze’ye rehineler götürdü. İsrail hava saldırılarıyla karşılık verdi ve ardından cumartesi günü Başbakan Binyamin Netanyahu, Gazze Şeridi’ne asker ve tankların girmesiyle müdahalenin “ikinci aşamaya” geçtiğini duyurdu. Hamas tarafından yönetilen Sağlık Bakanlığı 8 binden fazla kişinin öldüğünü söylerken, Birleşmiş Milletler yerinden edilen Filistinlilerin sayısının 1 milyondan fazla olduğunu belirtiyor.
Konuyla ilgili bilgi sahibi bir kaynağa göre, Hamas saldırdığında Katarlılar ne saldırının gerçekleşeceğinden ne de rehin alma eyleminin boyutlarından haberdardı. Her iki tarafla da telefon görüşmeleri yapıldıkça bu durum daha da netleşti. Yaklaşık 200 olan sayı İsrail ordusu tarafından 229 olarak güncellendi.
Bilgi veren şahsa göre, ilk dört rehinenin Gazze’den güvenli bir şekilde çıkarılması, sivilleri öldüren bombalar ve karşı tarafların provokatif açıklamalar yaparak ilerlemeyi raydan çıkarmakla tehdit etmesiyle yoğunlaştı.
Saldırı sırasında Hamas tarafından istila edilen bir kibbutz’da yaşayan ve ikisi de yaşlı kadın olan iki esir 23 Ekim’de Gazze’den serbest bırakıldı ve Uluslararası Kızıl Haç Komitesine teslim edildi. Bu, Amerikalı bir anne ve kızının Katar’ın arabuluculuğunda yapılan bir anlaşmayla serbest bırakılmasından üç gün sonra gerçekleşti. Bu çabalar ABD ve İsrail’den övgü aldı.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, birkaç gün önceki basın toplantısında “Ne yaptığımız, nasıl yaptığımız konusunda gerçekten ayrıntıya giremem. Katar ile ilgili olarak söyleyebileceğim tek şey, bu örnekte, yardımlarını çok takdir ettiğimizdir,” demişti. İsrail’in ulusal güvenlik danışmanı Tzahi Hanegbi, daha sonra Katar’ın “diplomatik çabalarının şu anda son derece önemli olduğunu” dile getirdi.
Katar’ın kritik ortak olma yolculuğu tartışmalardan uzak kalmadı. Doha’daki Four Seasons oteli, kısa süre önce bir Hamas liderini ağırladığı iddialarını yalanlamak zorunda kaldı. Fakat örgütün Doha’da teknik bürosu bulunmuyor ve liderler villalarda kalıyor.
Connecticut’tan daha küçük bir ülke olan Katar, Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez komşularının yaklaşık üç yıl süren boykotundan kurtuldu. Komşular Doha’yı aşırılıkçı örgütleri desteklemek ve İran ile yakınlaşmakla suçlayarak ilişkilerini ve ulaşım bağlantılarını kestiler. Eylemi gayri meşru bir abluka olarak nitelendiren Katar ise suçlamaları reddetti.
Bu ayrılık, ABD ve Türk askeri üslerine ev sahipliği yapan ülkeyi, Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin hâkim olduğu altı üyeli Körfez İşbirliği Konseyinin ötesinde bir geleceğe bakma konusunda şekillendirdi ve cesaretlendirdi. Ve bu düşüncenin merkezinde her zaman kendi güvenliği yer aldı.
Son çatışmanın İran ve ABD’yi de içine çekmesi halinde, dünyanın günlük petrol ihtiyacının beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapanması söz konusu olabilir. Bu durum Katar’ın doğalgaz satışını engelleyebilir ve diğer Körfez ihracatçılarının önünü tıkayabilir. Ayrıca dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sini gerçekleştiren Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı’nda da daha geniş çaplı bir aksaklık yaşanma potansiyeli mevcut.
Doha, tecrit sırasında yeni bağlantılar kurdu ve müttefikleriyle bağlarını güçlendirdi. Komşularıyla yaşadığı ortak güvensizlik hissi ve bölgesel güvensizlikler Katar’ın pek çok angajmanını tetikledi. Şimdi herkes Katarlılarla görüşüyor.
Kuveyt Üniversitesi’nde yardımcı doçent ve Washington’daki Arap Körfez Ülkeleri Enstitüsü’nde yerleşik olmayan araştırmacı Bedir es-Sayf, “Katar’ın düşüncesinde dış politikanın merkezi önemi göz ardı edilemez. Bu durum, Katar’ın ‘arabuluculuk ürününün’ gelişmesini beraberinde getirdi ve son yıllardaki krizlerin çoğunda oldukça kıymetli olduğu ispatlandı. Gazze’yle ilgili olarak bundan daha fazlası bekleniyor,” dedi.
Bu dış politika, İran ile paylaştığı doğalgaz sahasından elde ettiği şaşırtıcı servetle destekleniyor. Ülke, Asya ve Avrupa’daki terminallere sevk ettiği sıvılaştırılmış doğalgazda dünyanın en büyük ihracatçıları arasında yer alıyor. Bu konum, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından Avrupa ülkelerinin hızla yeni enerji kaynakları arayışına girmesiyle daha da güçlendi. Katar’ın ihracatı rekor seviyeye ulaştı.
Çok az ülke bu kadar zengin ya da yurt dışında bu kadar çok mali güce sahip. Katar’da kişi başına düşen gayrisafi yurtiçi hasıla yaklaşık 82 bin dolar, bu rakam, Suudi Arabistan’ın iki katından fazla ve İsviçre, Singapur ve Norveç gibi ülkelerle aynı seviyede. Katarlılar yurt dışında 824 milyar dolarlık varlığa sahip, bu da her Katar vatandaşı için ortalama 2 milyon dolara denk geliyor.
Katar açısından jeopolitik risklerin en üst düzeye çıktığı bir anda sahip olduğu faydada liderliğinin de rolü var.
43 yaşındaki Emir Şeyh Temim bin Hamad es-Sani, babasının tahttan çekilmesinin ardından 2013 yılında ülkenin kontrolünü ele geçirdi. Yaşlı es-Sani döneminde ülke, servetini nüfuz satın almak için kullanmaya başlamış ve hem siyasi hem de mali yatırımlar yapmıştı.
Görevden ayrılmadan bir yıl önce baba, Filistinli grup El Fetih ile girdiği savaşın ardından Hamas’ın 2007 yılında kıyı bölgesini ele geçirmesinden bu yana Gazze’yi ziyaret eden ilk lider olmuştu. Bölgeye yapılan 400 milyon dolarlık yatırımın ardından yüzünü taşıyan pankartlar taşınmıştı.
Stratejisini bilen bir şahsa göre mevcut emir daha hassas bir idareci. Ona göre Şeyh Temim’in çalışma tarzı yakın ve kişisel ilişkilere dayanıyor ve etrafındaki ekip farklı casuslarla bağlantılarını sürdürüyor.
Es-Sayf, “Katar bu rolü ulusal güvenliğinin bir parçası olarak görüyor. Güvenli bir bölge herkesin, özellikle de Katar’ın yaptığı gibi büyük bir rolü başarıyla oynayabilen küçük ülkelerin çıkarına,” diye konuştu.
Bununla birlikte Katar, müttefiklerini ve komşularını kızdırabileceğini gösteren bir dış politika izledi. Ülke, kendisini Libya’daki vekalet savaşında BAE’nin karşı tarafında buldu ve diğer Körfez Arap ülkelerinin karşı çıktığı Mısır ve Tunus’taki İslamcı hareketleri destekledi.
Gazze’de yaşananları aktaran başlıca uluslararası kanallardan biri olan El Cezire ile ilgili gerginlik sürüyor. ABD’ye yönelik 11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından öne çıkan El Cezire, diğer Arap ülkelerini eleştiren yayınlar da dahil diğer kanalların dokunmadığı konulara değindiği için taraftarlar ve düşmanlar edindi.
Axios haber sitesinin geçen hafta aktardığına göre Blinken, Katar’dan El Cezire’nin savaşla ilgili söylemini yumuşatmasını talep etti ve kanalın çatışmayı ele alışının on milyonlarca izleyiciye ulaştığı bölgede gerilimi tırmandırabileceği endişesini dile getirdi.
Fakat Katar’a yönelik eleştirilere rağmen, özellikle de Hamas ile olan bağlantıları nedeniyle, şu anda hala bir alternatif yok. Washington’daki Körfez Arap Ülkeleri Enstitüsü’nün kıdemli uzmanı Kristin Diwan’a göre bu durum değişebilir: “Bu kritik zamanda Hamas ile müzakere ve koordinasyonda oynadıkları rolü başka hiç kimse oynayamaz. Yine de Hamas yetkililerinin Katar’ın başkentinden savaşı güvenli bir şekilde genişletme çağrısı yaptığını görmek sarsıcı. Katar’ın komşularının çoğu Hamas’ın siyaset sahnesinden silinmesinden ve bu kartın Katar’ın elinden alınmasından hoşnut olacaktır.”
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü










