Bizi Takip Edin

Dünya Basını

‘Hak ve onur’: Almanya’da göçmen işçilerin mücadelesi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Türkiye doğumlu Duygu Kaya 2018’den beri Berlin’de yaşıyor. Film çalışmaları mezunu ve İngilizce öğretmeni olan Kaya, ‘Gorillas Workers’ Collective’ adlı fabrika grubunun bir parçası ve dağıtım şirketindeki grevin eş organizatörü. Kaya, siyasi ve örgütsel olmayan grevlerin yasallaşması için mücadele ediyor. Kaya, söz konusu çalışmasını, kapsamlı analizlere sık sık yer veren, sol görüşlü ve Marksist yönelimli ulusal günlük gazete junge Welt‘te kaleme aldı.


Hak ve onur

Duygu Kaya

Junge Welt

24 Ağustos 2023

Almanya’daki göçmen işçilerin mücadelesi. Ford’dan Gorillas’a vahşi grevler üzerine bir siyasi edebiyat çalışması.

‘’Bir adam Almanya’ya gelir. Ve burada gerçekten harika bir film izler. İzlerken pek çok kez kolunu çimdiklemek zorunda kalır, zira uyanık mı yoksa rüyada mı olduğunu bilmemektedir. Ama sonra sağında ve solunda aynı şeyleri yaşayan başka insanların da olduğunu görür. Ve bunların gerçekten yaşanıyor olması gerektiğini düşünür. Sonunda boş midesi ve donmuş ayaklarıyla sokaklara geri döndüğünde, filmin günlük bir film olduğunu fark eder. Almanya’ya gelen bir adam hakkında, onlardan biri hakkında. Onlardan biri gibi evine gelmiş olan ama aslında evine gelememiş olan, çünkü onlar için artık bir ev yok. Ve artık evleri, kapıların dışındadır. Onların Almanya’sı dışarıda, geceleri yağmurda, sokaktadır. Onların Almanya’sı budur.’’  

(‘’Wolfgang Borchert, Draußen vor der Tür’’ (Kapıların Dışında) oyunundan alıntı.)

Size benzeyen birini gördüğünüzde eşsiz bir duygu yaşarsınız. Alman dilinin en güzel sözcüklerinden biri olan “unheimlich” (korkutucu) bu duyguyu çok iyi anlatır. Wolfgang Borchert’in “Kapıların Dışında” oyunundaki “adam” ile aramızdaki benzerlikleri fark ettiğim gün, yağmurlu bir gündü. Beckmann isimli adam, İkinci Dünya Savaşı’ndan yırtık ve büyük gelen paltosuyla, hortlak gibi gaz maskesi gözlükleriyle memleketi Hamburg’a döndü. Savaşın tahribatından sorumlu olanları kapı kapı gezerek aradı. Kimse oralı olmadı. 

Teslimat servisi Gorillas’taki ilk iş günümdü. İşsizlik maaşımın süresi bitmişti ancak Almanca kursum devam ediyordu. Bu yüzden de teslimat şirketinin esnek saatleri bana uygundu. Üstümde kapüşonlu bir yağmurluk vardı ve gözlerimi yağmurdan korumak için güneş gözlüğü takmıştım. Üşengeçlikleri sebebiyle evlerinden çıkmak istemeyenlere kapı kapı dolaşıp yiyecek dağıtıyordum. Korona önlemleri kaldırılmıştı ve çoğu genç olan müşterilerimiz gerçekten kendileri markete gidebilirlerdi. Evlerin birinden çıkarken siyah bir camda yansımamı gördüm. Ben Beckmann’a baktım, Beckmann da bana baktı. Korkunç! O anda bu kitaptan neden bu kadar etkilendiğimi anladım. Borchert, kendi zamanının dışına çıkarak içinde bulunduğum dönemin Almanya’sını betimlemişti: Felsefenin ve devrimlerin enkazı arasında, Gogolvari bürokrasisiyle bana modernist Aydınlanmanın en uç yüzünü gösteren grotesk bir ülke. Kulüplerden gelen tekno sesi bu gerçeği bastıramazdı. Tam tersine. Beckmann gibi kapı kapı dolaştım ve adımın artık Duygu Kaya değil de “yabancı” olmasından sorumlu olan insanları aradım. Artık Rosaların, Büchnerlerin ve Borchertlerin olmamasının sorumlularını aradım. Benim Almanya’m kapıların önündeydi. İşte ‘’vahşi’’ grevlerin gizli gerçekleri ve anlamı burada yatıyor: Almanları birleştirmek, kapının eşiğini aşmak. 

Kiralık nesneler

“Eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı bir değersizleşme, bir çürüme, bir nihilizm dönemi yaşıyoruz.” Antonio Gramsci bu cümleleri iki dünya savaşı arasındaki dönemde kaleme aldığı “Hapishane Defterleri” eserinde yazmıştı. Avrupa’da bir türlü ölemeyen eskinin ve bir türlü doğamayan yeninin yol açtığı kriz, İkinci Dünya Savaşı’na giden yolu gerçekten de kaçınılmaz kıldı. Ama savaşın yol açtığı korkunç yıkım, krizi yok edecek kadar büyük olamadı. Almanya’da savaş sonrası yeni dünya düzeni, gerçek ve demokratik bir toplumsal düzene izin vermeyen ve krizi derinleştiren bir hayatta kalma siyasetine sürükledi. Bunun yerine uyum ve süreklilik vardı. Bu da savaş sonrası yeni demokratik Almanya’yı imkânsız hale getiriyordu. Nürnberg Mahkemelerinde yalnızca yaklaşık 20 kişinin mahkûm edilmesi de en iyi kanıt.

Batı Almanya’nın mucizevi iktisadi yükselme yıllarında yeteri kadar işçisi olmadığından, Bonn Hükümeti İtalya ve Yunanistan’dan, 1961 yılından itibaren de Türkiye’den misafir işçi alımına bel bağladı. Peki ne pahasına? Krizin kendisinin Almanya için bir varoluş bir kimlik haline gelmesi pahasına. Geçmişin, yalnızca insani bir maske takılmış zalim uygulamalarına geri dönülmesi pahasına. Ancak radikal bir toplumsal yüzleşme gerçekleşemedi.

Demek istediğim şey, yeni gelen işçiler için kurulan irtibat bürolarındaki insanların video görüntülerini izlediğinizde daha net anlaşılıyor: Sadece iç çamaşırlarıyla sıraya dizilmiş erkekler, tıbbi yeterlilik testinden geçmek için ellerini uzatıyorlar. Bunlar, kolektif hafızamıza sıkıca yerleşmiş olan insanlık dışı görüntüler.

Yaşananları unutmamak için Anayasa’sının ilk maddesini insan onurunun dokunulmazlığına ayıran Almanya, misafir işçilerin saygınlığını göreceleştirmiş ve hükümetler arası anlaşmalar yaparak, içine düştüğü bu korkunç ilke çöküşünü meşrulaştırmıştı.

Misafir işçilerin Almanya’ya getirilme sebebi sadece iş gücünden yararlanmak değildi, ayrıca ülke için inşa edilen yeni kimlik açısından da önemliydiler. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Yahudiler, Romanlar, eşcinseller ve komünistler öldürüldükten sonra, misafir işçiler artık fabrikalarda en insanlık dışı koşullarda çalışan ya da sokakları süpüren, bedenleri kamusal alanın nevraljik noktalarında sergilenen yeni “ötekilerdi”. Onlar, toplumun dışında duran eğlence ve değersizleştirme nesneleriydi. Bu sayede hükümdar, diğerlerinin katlanmak zorunda kaldıkları korkunç koşullara bakarak kendi görüşlerini sağlamlaştırdı, konforunu sağladı ve ayrıcalıklarını meşrulaştırarak onaylattı. Almanca konuşmuyorlardı, oy kullanamıyorlardı, Alman meslektaşlarına kıyasla daha az maaş alıyorlardı ama bunlara rağmen emekleri en çok sömürülen onlardı. Yerel kapitalizmin emperyalist karakterinin sembolü: “Türklerimiz mükemmel Alman arabaları üretiyor, ‘kirli hatta’ misafir işçiler olmasa yürüyen bantlar durur,” diyor Bild. Barbarca iyelik zamiriyle “bizim” Türklerimiz. 

Yalnızca misafir oldukları için en başından itibaren eşit muamele söz konusu bile olmamıştı. “Misafir” ön eki sayesinde Federal Cumhuriyet gerçekten harikalar yaratabilirdi çünkü misafir olmaları sebebiyle ulusal mutabakat açısından hiçbir tehdit oluşturmuyorlardı. Bir anlamda, yok gibilerdi. Fabrikada çalışırken Almanca gerekli olmadığı için dil öğrenmek de gündemde değildi. İnsanlar kendi aralarında Türkçe konuşuyorlardı. “Misafir” işçilerin bildikleri tek Almanca cümle, Alman ustabaşının “du musst” ve “ihr müsst” (yapmak zorundasın, zorundasınız) sözleriydi. Bu durum onların mutlak sosyal izolasyonlarını somutlaştırıyordu.  

“İşçiler çağırıldı ama insanlar geldi,” bu ifade kulağa çok acı geliyor. Ancak esas yaşananları bu ifade bile yansıtamıyor. Çünkü aslında Almanya, işçi değil modern köleler çağırmıştı. Sınıf bilincinin hala canlı olduğu 1960’lı ve 1970’li yıllarda “işçi” kelimesi, bir aidiyet ve aynı zamanda da gayet doğal bir hak talebi ve mücadele anlamına geliyordu. Bu sebeple misafir işçiler için grevler, işçi kimliklerini de ileri sürmenin bir yoluydu. Grevler, eşiği aşmanın, kendi Almanya’ları ve gerçek Almanya arasındaki sınırı yıkmanın bir aracıydı. Grevler en güzel haliyle entegrasyon anlamına geliyordu. 

Görünür olmak

Baha Targün, 1969 yılında öğrenci olarak Almanya’ya geldi. Çevirmen olarak çalıştı. İleri düzey Almancası ve devrimci bilinci onu Köln’deki Ford fabrikasında çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra neredeyse otomatik olarak grevin lideri yaptı. Petrol fiyatları krizi, enflasyonun yüzde 7’ye dayanması ve ücretlerin eridiği ekonomik atmosferde; Mart 1973’ten itibaren Federal Cumhuriyet’e karşı 80 vahşi grev gerçekleşti. 50 yıl önce Ford’da başlayan grev, pek çok nedenden dolayı bu grevler arasından en önemlisiydi. Baha Targün’ün Almancası bu kadar iyi olmasa bunu başarabilir miydi? Sürekli Almanca bilmemekle suçlanan misafir işçilerin Almanca bilmesi istenmiyordu. Sessiz kitlelerin sessiz kalmasının temel koşulu uyuşturulmalarıdır. Öğrenmeleri değil, çalışmaları beklenir. 300 Türk işçinin tatilden geç döndükleri gerekçesiyle işten çıkarılmaları, 1973 yazında Ford’da fitili ateşledi. Anonim bir kitleyi siyasi olarak harekete geçirmenin en etkili yolu, onlara başkalarının başına gelenlerin kendi başlarına da gelebileceğini hissettirmektir. Ayrıca yürüyen bantların son montaj hattında zaten fiziksel olarak çok zor olan iş, 300 işçinin olmaması sebebiyle daha da zorlaşmıştı. Bu sebeplerle bölünme yerine dayanışma yaşandı. Ford’daki misafir işçiler politize oldular. Bir anda konu sadece işten çıkarılan işçiler ve onların geri işe dönmelerinden çıkmıştı. Konu, misafir işçilerin onuruna gelmişti, Almanya’ya geldiklerinden beri ellerinden alınan onurlarına gelmişti. 24 Ağustos 1973’te çoğu göçmen olan (en çok Türkiye, İtalya, Yunanistan ve Yugoslavya’dan) yaklaşık 10 bin işçi greve gitmeye karar verdiler. İşçiler, saat başına bir mark daha fazla ücret, yürüyen bandın hızının azaltılması, yıllık tatilin altı haftaya çıkarılması ve alt ücret gruplarının kaldırılması gibi taleplerde bulundular. 

Alman işçilerin çoğu greve katılmadılar. Grev altıncı gününde, 2000’den fazla grevcinin bulunduğu gösteriye sopalar ve muştalarla saldırılması sonucu sona erdi. Ustabaşılar ve amirler, kıdemli işçiler, Belçika’dan getirilen grev kırıcılar ve sivil polisler grevi kırmak için güçlerini birleştirmişti. Aralarında işyeri temsilcisi ve diğer işyeri temsilcilerinin de bulunduğu 300 “karşı gösterici” kavga çıkarınca polis hemen müdahale ederek “elebaşlarını” gözaltına aldı. Greve katılan işçilere yönelik bazıları ağır olmak üzere yüzlerce işçinin yaralandığı geniş çaplı sürgün avları düzenlendi. Polis, Türk işçilere hoparlörden Türkçe olarak fabrika binasını derhal terk etmeleri gerektiğini, aksi takdirde sınır dışı edilecekleri çağrısında bulundu. Greve fabrikanın işgal edilmesiyle devam edilmesi sermaye sahiplerini öfkelendirmişti. İşçiler sadece fabrikayı işgal etmekle kalmadılar, aynı zamanda sessizliklerini bozdular, görünmezliklerine son verdiler, sadece emek gücüne indirgenmiş bedenlerden daha fazlası olduklarını açıkça gösterdiler. Bir şey daha: işgal, aynı zamanda sendikanın ve iş konseyinin yokluğunu da gösterdi.

Grevin şiddetle sona ermesinden bir gün sonra, iş konseyi müzakerelerin sonuçlarını açıkladı. Ford bir defaya mahsus olmak üzere 280 Alman Markı ödemeyi, 13. ayın maaşını biraz artırmayı, grev günleri için ödeme yapmayı ve 300 meslektaşının işten çıkarılmasını kişi kişi ele almayı kabul etti. Ancak son madde sadece kâğıt israfıydı. Bunun dışında sonuçlar tamamen Alman işçilere göre hazırlanmıştı. Zaman açısından planlanması zor olan uzun Türkiye seyahati için yıllık iznin uzatılması mı? Böyle bir şans yoktu. 

Ford’daki grev sessizliği bozdu. Misafir işçiler görünür hale geldi. Aynı zamanda sendika ve Ford’un ortak bir amaç için çalıştıkları da görünür hale geldi. Bundan önce IG Metall, yönetimin her isteğini kabul etmişti. IG Metall, “vahşi” greve karşı çıktığında ve greve “komünist sızma” sloganlarını tekrarladığında grevciler tarafından “Sendika satılmış!” diye bağırıldı. İşyeri konseyi de grevin ardından fabrikanın tasfiye edilmesine karşı çıkmadı. Yüzden fazla misafir işçi işten çıkarıldı. 600’den fazla işçi “gönüllü” olarak istifa etti. Baha Targün grevin lideri olarak tutuklandı ve daha önceki günlerde kendisini alenen “devlet düşmanı” olarak tanımlamış olan Türk Büyükelçiliğine teslim edildi.

IG Metall, grevi tam anlamıyla yasal olmadığı için reddetti. O dönemde Ford’daki IG Metall işyeri temsilcileri komitesinin başkanı olan Wilfried Kuckelkorn grevi haklı bulsa da yasadışı olduğu gerekçesiyle kınadı. Devlete tam anlamıyla sadık olan DGB sendikası, vahşi grevi desteklemek istemedi. Aslında bu bir çelişki değildi, çünkü meşruiyetini işçilerden değil, Anayasa’dan alıyordu. DGB sendikalarının son 30 yılda üyelerinin yaklaşık yarısını kaybetmiş olması hiç de şaşırtıcı değil.

Kısıtlayıcı grev hakkı

İş Anayasası Yasası’na karşı 28 ve 29 Mayıs 1952 tarihlerinde gerçekleştirilen gazete grevi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk politik grevdi. Bu grevin ardından medya girişimcileri mahkemeye başvurarak zararlarının tazmin edilmesini talep etmiş ve bu da Almanya’da tüm Avrupa’daki en kısıtlayıcı grev hakkının tesis edilmesine yol açmıştı. Eski bir Nazi hukukçusu olan ve daha sonra Federal İş Mahkemesi’ne başkanlık eden Hans Carl Nipperdey’in bilirkişi raporuna atıfta bulunan ülke genelindeki iş mahkemeleri, siyasi ve sendikal olmayan grevleri ya da vahşi grevleri yasakladı. İş bırakma eylemlerinin sadece ve sadece toplu pazarlık ile bağlantılı olarak ve sadece sendikaların talebi üzerine düzenlenebileceğini belirtti. Mahkemeler grevlerin dönüştürücü gücünün sendikalara göre daha fazla farkında gibi görünüyor. Bunun nedeni, grev hakkının Almanya’daki yorumunun bugüne kadar işçi ve çalışanların örgütlenme pratiklerini başarılı bir şekilde baltalaması ve işçilerin sermayeye karşı en keskin silahı olan iş bırakma eylemini köreltmesi.

1973’te Ford’da yaşanan tartışmanın aynısı 2021’de Gorillas teslimat servisindeki grevciler tarafından bu kez Verdi Federal Kamu Hizmetleri Sekreteri Andreas Splanemann’ın ağzından duyuldu. Ford grevi ile Gorillas grevinin pek çok ortak noktası var: Her ikisi de mevcut yargı yetkisi altında acı çekti. Yasa dışı grev eylemlerinin yasaklanması bu grevlerin izole edilmesine ve kriminalize edilmesine yardımcı oldu. 1973’ten bu yana çok şey değişmiş gibi görünse de birçok şey aynı kaldı.

İnsan olmanın yeterince acı verici olduğu bir durumda, konut sıkıntısı, ikamet kaygısı, dil engeli, aidiyetsizlik gibi zorluklar göçmenlerin yükünü daha da ağırlaştırır ve hayatlarını daha da yoksullaştırır. Almanya geçtiğimiz on yıllarda dersini iyi öğrenmiş ve daha uyumlu bir misafir işçi toplumu yaratmayı başarmış ya da başka bir deyişle sözde özgürlükler adına hayal kırıklığını erteleyecek kadar aldatmada ustalaşmıştı.

Fabrikalarda en ağır koşullarda yıllarca çalışan, ailelerini de yanlarında getiren ve misafir olmayı reddeden, kalmayı tercih eden (daha doğrusu ülkelerine döndüklerinde ilerlemiş yaşları nedeniyle iş bulamadıkları için kalmak zorunda kalan) ilk nesil “emekçi” misafir işçilerinden farklı olarak, yeni nesil “çeşitlilik” misafir işçileri ailesiz bir toplumdur. Sivil toplumun parçalandığı ve kimliklere bölündüğü yepyeni bir postmodernite dönemi başladı. İşçi sınıfı ve onunla birlikte sınıf bilinci neredeyse yok olmuştur. Fabrikaların yerini karanlık mağazalar aldı, işyerleri dijitalleştirildi ve masa başı hale getirildi. Aile çok uzakta. 

“Misafir işçi 2.0”

“Misafir işçi 2.0” Almanya’yı kalkındırmak ya da “biyo-Almanların” yapmak istemediği işleri yapmak için değil, yaşam tarzını değiştirmek için burada, veya o öyle sanıyor: Okula gidiyor, kulüpleri ziyaret ediyor, seyahat ediyor, ülkesindeki siyasi baskıdan kaçıyor, cinsel kimliğini buluyor. Ve başkalarının evlerini ve apartmanlarını temizliyor. Kapı kapı dolaşıp yiyecek ve erzak dağıtıyor. Şehrin dört bir yanını bisikletle dolaşıyor ama burada isteniyor ve kimseye yük olmuyor. Almancayı çok iyi konuşamamasına rağmen sadece resmi görevliler ve süpermarket çalışanları tarafından aşağılanıyor. Kendi güvenli bölgesinde, mükemmel İngilizce, Fransızca veya İspanyolca konuşuyor. Hatta bazen boş zamanlarında “biyo-Almanlarla” arkadaşlık kuruyor. Ancak eskiden misafir işçilerle Almanları ayıran duvar öylece ortadan kaybolmamış, bedenleri sarmış. Yaklaştığınızda bunu hissedebilirsiniz. Sivil toplum bireylere indirgenmiş ve entegrasyon tekrardan ertelenmiştir. Artık benim Almanya’m ve senin Almanya’n yok, atomize olmuş sayısız Almanya var.

“Misafir işçi 2.0” altı kişilik bir odada kalmıyor; iki ya da üç ayda bir sözleşme yapmadan oda değiştiriyor. Hiçbir eşyası yok ve bağlanmaktan hoşlanmıyor. O bir işçi değil, bir öğretmen, bir doktor, bir mühendis… Sadece Almanca sınavını geçene ve muhtemelen çoktan öğrenmiş olduğu asıl mesleğine dönene kadar geçici olarak başka bir “işte” çalışıyor. O zamana kadar geçici işlerle deneme süresinde hayatta kalma oyununu oynamaya devam edebilir. Aynı işte uzun yıllar kalmak genellikle mümkün olmadığından, start-up’lar fabrikalar gibi olmaz, her an açılıp kapanabilirler bu yüzden de sendikaya katılmanın pek bir anlamı yoktur. Sendika da onu üye olması için zorlamaz. Zaten birkaç yıl içinde başka bir ülkeye gidecek. Ya da çalışma tatili vizesiyle geldiyse, sadece altı ay ucuz işçi olacak ve bunun üzerine tatil yapacak. Örgütlenmesine gerek yok.

Bu oldukça “vahşi” yaşam tarzının ortasında, “misafir işçi 2.0” hala grev yapabilir. Çünkü ne kadar apolitik olursa olsun, insan onuru tehdit edildiğinde onu savunacak cesarete sahiptir. Ancak bunu yapmaya çalışır çalışmaz Ford yönetiminin 1973’te işçilere gönderdiğine benzer bir mektup alır. “Sayın çalışanlar, bazı radikal sol grupların işyerimizde yaratmaya çalıştığı kargaşa…” Gerçek, illüzyonun dokusunu işte böyle yırtar. Elli yıl sonra, misafir işçi statükoyu tehdit ettiğinde, o hala bir “radikal solcu”dur. Ama bu kesinlikle gurur duyulacak bir şey.

Örgütlenmesine yardımcı olduğum Gorillas grevleri, her şeyden önce göçmen işçilerin ve güvencesiz çalışanların eylem olanaklarını kısıtlayan Alman grev hakkının nasıl ele alınacağı sorusunu bir kez daha gündeme getirdi. Şu anda iki meslektaşımla birlikte Gorillas’ı dava ediyor ve kapsamlı bir grev hakkı için mücadele ediyoruz. Birimiz Meksika’dan, diğerimiz Hindistan’dan ve ben de Türkiye’denim. Komik, ironik ama gerçek.

Bir “yargısal hak” olan grev yasağını kaldırmak için cesur bir yargıca ihtiyacımız var. Ancak yargıçlar da çok iyi bilirler ki pratik sorular pratik cevaplarla çözülür. İhtiyacımız olan şey bir imza kampanyası değil. Grevin meşruiyetini yeniden tesis etmek ancak greve çıkmamızla mümkündür, siyasi olarak, vahşice, spontane… Adına ne dersek diyelim. Emek bir görev değil, sermayeye karşı kullanılabilecek tek güçtür. Grev hakkı bir insan hakkıdır.

Çeviren: Gülçin Akkoç

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English