Görüş
Hindistan için Şili neden önemli?

Güney Amerika’nın sosyoekonomik açıdan en istikrarlı ve refah ülkelerinden biri olan Şili’nin 2022’den beri Cumhurbaşkanı olan 39 yaşındaki Gabriel Boric Font, 5 günlük uzun bir ziyaret için 1 Nisan’da Delhi’ye ulaştı. Hindistan Başbakanı Narendra Modi bunu X hesabında şöyle bildirdi: “Hindistan özel bir dostu ağırlıyor! Delhi’de Cumhurbaşkanı Gabriel Boric Font’u ağırlamak büyük bir mutluluk. Şili, Latin Amerika’da bizim için önemli bir dost. Bugünkü görüşmelerimiz Hindistan-Şili ikili dostluğuna önemli bir ivme kazandıracak.”
Hindistan’ın medya ve politik çevrelerindeki genel eğilim, büyük güçlerin liderleri Hindistan’ı ziyaret ettiğinde bir heyecan yaratıyor. Amerika, Japonya, Avrupa Birliği, Çin ve Rusya’dan liderler kamuoyunun büyük ilgisini çekiyor. Rusya Devlet Başkanı Putin’in önerilen ziyareti halihazırda büyük bir heyecan konusu, örneğin. Ancak bununla birlikte Başbakan Modi bu eğilimden uzaklaşıyor gibi ve küçük ve orta güçteki ülke liderlerini davet ediyor ve artık bu noktada da bir trend yakalamaya çalışıyor gibi gözüküyor.
İki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 76. yıldönümünü kutlamak üzere Narendra Modi’nin daveti üzerine Hindistan’a varışının ilerleyen günlerinde Hint medyasına röportaj veren ve çeşitli mecralarda konuşma yapan Gabriel Boric, Modi’nin “herkesle ilişki kurma” biçimine hayranlığını dile getirerek, “Şili’yi Hindistan için bölgede bir merkez haline getirmek istiyorum” dedi. Hindistan’ın demokratik değerlerine övgüde bulunarak, ülkesinin bağları güçlendirme arzusunu dile getirdi ve “Başbakan Modi’nin günümüzde tuhaf bir statüsü var; dünyadaki her liderle, Bay Putin, Bay Trump, Bay Zelensky ile ve Avrupa Birliği ile ve BRICS’teki Latin Amerika liderleri ile veya İran ile konuşabiliyor. Bu, şu anda başka hiçbir liderin yapamayacağı bir şey. Siz (Başbakan Modi) günümüzün jeopolitik atmosferinde kilit bir oyuncusunuz,” diye ekledi. İlk kez Hindistan’a resmi ziyarette bulunan Boric ayrıca “Şili, dünyaya bağlı bir ülkedir. Tek bir ülkeye bağımlı değiliz; ancak Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, bölgemizdeki ülkeler, Latin Amerika, Asya Pasifik ülkeleri, Japonya, Endonezya, Avustralya ile ilişkilerimiz var ve şimdi Hindistan ile ilişkilerimizde daha derin çalışmak istiyoruz ve bugün bazı önemli adımlar attık,” ifadelerini kullandı.
1-5 Nisan tarihleri arasında Hindistan’da bulunan Şili Cumhurbaşkanı, Delhi’nin yanı sıra Şili ile iş yapmak isteyen şirketler, yerel politikacılar ve diğerleri ile görüşmek üzere Agra, Mumbai ve Bengaluru’yu da ziyaret etti. İkili ilişkilerin geliştirilmesinin ana hatları Delhi’de Başbakan ve Kabine meslektaşları ile görüşüldü. Ziyareti sırasında iki ülke çok sayıda Mutabakat Zaptı imzaladı. Ekonomik, politik ve kültürel bağları, Delhi ile hemen her alanda ikili bağları güçlendirmeyi amaçlayan Boric’in bu ziyaretinde kendisine bakanlar, parlamento üyeleri, üst düzey yetkililer, iş liderleri, medya temsilcileri ve Hindistan-Şili değişimlerine katılan kültürel figürlerden oluşan üst düzey kocaman bir heyet eşlik etti. “Son 16 yıldır Şili’den kimse buraya gelmedi ve bu 16 yılda Hindistan çok değişti” diyen Boric, “kültürel değişim, Antarktik keşfi, Şili’nin dünyanın Antarktik kıtasına açılan kapısı olması gibi önemli konularda bazı anlaşmalar ve mutabakat zaptları imzaladık” diye konuştu.
Delhi için Boric’in ziyareti birçok açıdan önemli: Birincisi, kendisi Şili’de öğrenci siyasetinden ülkenin en yüksek makamı olan Cumhurbaşkanlığına yükselen yeni nesil bir politikacı. İkincisi, Boric’in ziyareti Modi’nin Küresel Güney’i birleştirme planına oldukça uygun. Modi, Küresel Güney’in Sesi zirvelerinin üç edisyonuna katılımından dolayı Şili’yi takdir ederken bunu özellikle vurguladı. Ayrıca, üçüncüsü, Şili 1956’da Hindistan ile ticaret anlaşması imzalayan ilk Latin Amerika ülkelerinden biriydi. Daha da önemlisi, dördüncüsü, Hindistan ve Şili, tarihi olarak güçlü diplomatik ilişkilere sahip ve Şili, 1947’de Hindistan’ın Bağımsızlık Günü kutlamalarına özel elçi gönderen tek Latin Amerika ülkesiydi. Ki Her iki ülke de BM Güvenlik Konseyi reformları ve terörle mücadele gibi konularda birbirlerini destekleyerek çok taraflı forumlarda yakın bir şekilde işbirliği yapıyor. Şili, 2003’ten beri Hindistan’ın BM Güvenlik Konseyi’nde kalıcı bir koltuk için teklifini destekliyor.
1949’dan beri ılımlı ikili ilişkilere sahip iki ülke bağlarında başlıca bileşen ticaretti. İkili ticaret için bir çerçeve anlaşması 2005’te başlatıldı. Bu, Kısmi/Tercihli Kapsam/Ticaret Anlaşması’nın (belirli bir mal grubu üzerinde tarife indirimleri içeren temel bir ticaret anlaşması) bir ön koşulu olarak öngörülen her iki ülke arasında yaygın ekonomik işbirliğini teşvik etmeyi amaçlıyordu. Bir yıl sonra, her iki ülke arasında Mart 2006’da Tercihli Ticaret Anlaşması imzalandı ve Eylül 2007’de yürürlüğe girdi. Ve Tercihli Ticaret Anlaşması kapsamında, bu anlaşmanın işleyişini gözden geçirmek ve genişlemesini sağlamak için sürekli olarak hizmet eden bir Ortak İdari Komite oluşturuldu. 2016’da, her iki ülke de imtiyazlı oranlarda ticareti yapılacak ürün sayısında on katlık bir artışa işaret eden yeni bir Hindistan-Şili Tercihli Ticaret Anlaşması imzaladı. Hindistan’ın Şili ile ikili ticareti o yıl 2,6 milyar dolardı; 2024’te 3,8 milyar dolar. İlerleme kaplumbağa hızı ile olsa da Şili, Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde Hindistan’ın beşinci büyük ticaret ortağı. Ve 2024 yılının ilk çeyreği itibarıyla Hindistan, Şili ihracatında altıncı büyük pazar konumuna geldi. Şili’deki Hint yatırımının yaklaşık 620 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Hint şirketleri Şili şirketlerini satın alarak veya ortak girişimler kurarak Şili pazarına girdi. Şili’nin Hindistan’daki yatırımı 118 milyon dolara ulaştı. Ancak Dışişleri Bakanlığı, doğrulanmamış kaynaklara dayanarak, Şili finans kuruluşlarının Hindistan finans sektörüne 3,2 milyar dolardan fazla yatırım yaptığını belirtiyor. Şimdi hem Boric hem de Modi, Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması hakkında görüşmeleri başlatma konusunda anlaştılar.
Günümüzde Şili, Hindistan’ın en hızlı büyüyen ithalat ürünleri arasında yer alan fındık, taze meyve, hazır gıda ve süt ürünleri dikkate alınırsa, fındık, elma, armut, kivi ve kirazın en büyük üç tedarikçisi arasında yer alıyor. Daha da önemlisi Şili, Hindistan’ın elektrik ve endüstriyel sektörleri için önemli bir hammadde olan bakırın dünyadaki en büyük üreticisi. Ayrıca, Delhi’nin elektrikli araçlara ve yenilenebilir enerjiye odağının artması ile birlikte Şili’nin geniş lityum rezervleri Hindistan’ın temiz enerji geçişi için potansiyel bir ortaklık sunuyor. Bakır, molibden ve iyot konusunda dünyanın (Hindistan’ın da) bir numaralı tedarikçisi olmasına karşın lityum konusunda henüz somut bir adımı görülmedi. Ki diğer ülkeler gibi Delhi’nin de lityum tedarik etmesi gerekiyor ve diğer alternatiflere kıyasla Şili kendisini birincil tedarikçi olarak konumlandırma niyetinde.
Bu ziyaret sırasında ikili ilişkilerin tüm yelpazesi gözden geçirildi ve birçok yeni girişimde bulunuldu. Şili Cumhurbaşkanı’nın, ikili ilişkilerin tamamını kapsayacak şekilde çeşitli sektörlerden büyük bir heyetle birlikte olduğunu belirtmiştik. Ki bu heyetin; bakanlar, akademisyenler, yöneticiler, girişimciler, kültürel aktörler, savunma personeli vb. gibi hemen her alandan üst düzey temsilcileri içerdiğini de ifade etmiştik. Ki heyetin büyüklüğü ve çeşitliliği, Başbakan Modi’nin de dikkatinden kaçmamıştı. Şili’nin Latin Amerika’daki diğer ülkelere kıyasla Hindistan’a daha fazla odaklanan bir stratejiye sahip olduğu söylenebilir Kİ ayrıca diğer hususların yanı sıra bölgede başka hiçbir ülkenin imzalamadığı Kısmi Kapsam Anlaşması’nın yürürlükte olduğunu da söylemiştik…
Bu ziyarette birçok Hint’i ilgilendiren önemli bir gelişme vize ile ilgili yaşandı. Şili Cumhurbaşkanı, Hint iş insanlarına çoklu giriş vizeleri duyurdu. Doğrusu diğer ülkeler ile karşılaştırıldığında Şili’deki Hint diasporası oldukça küçük; binin biraz üzerinde. Yeni Delhi, Şili’ye e-vize olanağını zaten genişletmişti. Herhangi bir ikili ilişkide olduğu gibi bu ziyarette de halklar arası temaslara öncelik verildi; değişim ve kültürel programlar da görüşüldü. Özellikle, Şili üniversitelerinden herhangi birinde bir “Hindistan Kültürel İlişkiler Konseyi (ICCR) Hint Çalışmaları Kürsüsü” kurulmasına karar verildi. Ki bu karar, Delhi’nin gelişmiş global yumuşak gücünde artı bir adım.
Bunun yanısıra her iki ülkeden mineral ticareti büyük bir rol oynuyor Ki bu, her iki ülkedeki endüstrileri canlandırmak için gerekli. Her iki ülke arasında geleneksel ilaçlar konusunda bir Mutabakat Zaptı imzalandı. Hindistan, Yoga ve doğal sağlık (Ayurveda veya Ayurvedik tıp) ile birlikte geleneksel ilaçlar konusunda zengin bir geleneğe ve uygulamaya sahip. Bununla beraber Şili, Delhi’nin dikkatini demiryolları gibi altyapı inşa etmeye ve savunma hazırlığına destek vermeye çekti. Ki Hindistan da Şili’nin savunma personelini önde gelen enstitülerinde eğitmeyi teklif etti.
Delhi ayrıca Şili’ye dijital kamu altyapısını inşa etme yardımı teklif etti. Ki Hindistan’ın, dijital platformlar inşa etmede öncü olduğunu belirtmek gerek. Küçük bir çay tezgahında veya meyve satıcısında dahi dijital olarak ödeme yapılabilir, örneğin. Şili’nin, dijital sektörü geliştirmek için Hint teknolojisi ve bilgi birikiminden yararlanmak istediği açık. Ve diğer ilgi alanı ise ilaç endüstrisi; Cumhurbaşkanı, Hint ilaç üreticilerini ülkesinde ticaret yapmaya davet etti.
Latin Amerika ülkelerinden özellikle Şili’nin Hindistan’a özel bir eğilimi var..
Bu, Şili Cumhurbaşkanı’nın 5 gündür yanında kocaman bir heyetle Hindistan’da oluşundan rahatlıkla anlaşılıyor.
Son 20 yıldır yıllık ortalama yüzde 6’ya yakın bir oranda büyüyen (son 3 yıldır yüzde 7 civarı) ve 3,5 trilyon doların üzerinde bir GSYİH’ye sahip, giderek daha dinamik ve çeşitlendirilmiş bir ekonomi ile dikkat çeken ve 220 milyondan fazla insanın yeni deneyimler ve ürünler arayışında olduğu yükselen bir orta sınıfa sahip olması ile Şili ihracatına eşsiz bir fırsat sunan Delhi’nin daha iddialı bir ticaret ve yatırım çekme politikası sayesinde giderek dünyaya açılıyor oluşu, küresel tedarik zincirlerinin yer değiştirmesinden en çok yararlanan ülkelerden biri olarak yalnızca son on yılda nitelik ve kapsam bakımından birbirinden çok farklı 14 serbest ticaret anlaşması imza etmesi ve doğrudan yabancı yatırım açısından dikkat çekici rakamlar gösteriyor oluşu, diğerleri gibi Şili’yi de cezbediyor..
Delhi de Latin Amerika’da Şili’ye ayrı bir önem veriyor, özellikle Antarktik planları çerçevesinde..
“Bizi ayıran engin okyanuslara karşın doğa bizi eşsiz benzerlikler ile birbirine bağladı,” diyerek iki ülkenin Hint ve Pasifik Okyanusları aracılığı ile paylaştığı derin bağlantıyı vurgulamak adına, “Okyanuslar ile ayrılmış olabiliriz ama Himalayalar ve And Dağları, Hint Okyanusu ve Pasifik arasında paralellikler var” diyor Başbakan Modi.
Dışişleri Bakanlığı (Doğu) Sekreteri Periasamy Kumaran ise Hindistan-Şili ikili görüşmelerinin ardından medyaya brifing verirken “Şili, Antarktika’yı ve kutup bölgeleri ile ilişkili zorlukları daha iyi anlamamız için doğal bir ortak olarak kendini sunuyor. Açıkçası, Antarktik araştırmaları alanında Şili ile çalışmaya çok istekliyiz” diye konuştu.
ANTARKTİKA’YA AÇILAN KAPI
İki ülke 1 Nisan’da Delhi’de Modi ve Boric başkanlığında gerçekleşen heyet düzeyindeki görüşmelerin ardından bir Niyet Mektubu imzaladı. Görüşmelerin ardından ortak bir basın brifinginde Modi, “Şili’yi Antarktika’ya açılan kapı olarak görüyoruz,” dedi ve devam etti: “Bu hayati bölgede işbirliğini güçlendirmek için Niyet Mektubu konusunda bugün varılan anlaşmayı memnuniyetle karşılıyoruz.” İki tarafça yayımlanan ortak bildiriye göre, Niyet Mektubu’nun, Antarktik Deniz Canlı Kaynaklarının Korunması gündeminde ortaklığı, ikili diyalogları, ortak girişimleri ve Antarktika ve Antarktik politikaları ile ilgili akademik değişimleri daha da kolaylaştıracak mevcut Antarktik işbirliğini güçlendirmesi öngörülüyor.
“Ömürlük Rüya” olarak nitelenen Hindistan’ın Antarktik Programı, Yer Bilimleri Bakanlığı’na bağlı Ulusal Kutup ve Okyanus Araştırmaları Merkezi’nin denetimi altında multidisipliner ve çok kurumlu bir program. 1981’de Antarktika’ya ilk Hint seferi ile başlatılan Program, Hindistan’ın Antarktik Antlaşması’nı imzalaması ve ardından 1983’te Dakshin Gangotri Antarktik araştırma üssünün inşa edilmesi ile küresel kabul gördü. İki başarılı Hint gezisinin ardından 1983 yılındaki üçüncü gezisi sırasında kurduğu Antarktika’daki ilk bilimsel baz istasyonu Dakshin Gangotri, buza battığı için tedarik üssü olarak kullanılmaya başlanırken bu üs 1989’dan itibaren Maitri üssü ile değiştirildi. 2012’de hizmete giren en yeni üs ise 134 nakliye konteynerinden inşa edilen Bharati. Program kapsamında 43 bilimsel Antarktik keşif gezisi gerçekleştiren Hindistan tarafından atmosferik, biyolojik, toprak, kimyasal ve tıbbi bilimler inceleniyor.
Delhi, bilimsel araştırma ve stratejik çıkarlar için Antarktika’daki varlığını güçlendirirken Şili, Hindistan’ın kutup misyonlarında önemli bir kolaylaştırıcı rolü üstleniyor. Antarktika’ya coğrafi yakınlığı ve iyi gelişmiş lojistik altyapısı ile Şili, Hindistan’a buzlu kıtaya hayati bir erişim noktası sağlıyor. Şili’nin özellikle güneydeki Punta Arenas şehri, Antarktika’ya en yakın ve en erişilebilir noktalardan biri olarak hizmet veriyor. Magellan Boğazı’nın yakınında bulunan Punta Arenas, uluslararası Antarktik misyonları için kritik bir geçiş merkezi. Delhi için bu, personel, ekipman ve malzemeleri Antarktik araştırma istasyonları Maitri ve Bharati’ye taşımak için daha verimli bir rota sunuyor.
Şimdiye kadar Delhi’nin Antarktika seferlerinin başlangıç noktası, tüm programı Ulusal Kutup ve Okyanus Araştırmaları Merkezi’nin yönetmesi ile Hindistan’daki Goa veya Güney Afrika’daki Cape Town arasında değişti. Delhi’nin Antarktik programının çeşitli faaliyetlerine lojistik destek, Hindistan silahlı kuvvetlerinin ilgili kolları tarafından sağlanıyor. Delhi, Şili’nin gelişmiş Antarktik lojistik altyapısından yararlanarak Antarktik seferlerinin verimliliğini ve maliyet etkinliğini artırabilmeyi düşünüyor.
Antarktik Antlaşması Sistemi kapsamında bilimsel ilerlemelerde ve uluslararası işbirliklerinde önemli bir rol üstlenen Hindistan, 1981’den bu yana Antarktika’da aktif olarak araştırma yürütüyor. Kendi Antarktik araştırma programı aracılığı ile iklim değişikliği çalışmaları, buzul bilimi, deniz biyolojisi ve uzay hava durumu araştırmalarına katkıda bulunuyor. Hem Hindistan hem de Şili, Antarktika’da barışçıl bilimsel araştırmaları ve çevre korumayı teşvik eden Antarktik Antlaşması’nın imzacıları. Şili’nin Antarktik operasyonlarındaki yakınlığı ve kapsamlı deneyimi göz önüne alınırsa, iklim değişikliği ile iklim değişikliğinin küresel hava modelleri üzerindeki etkisi, deniz biyoçeşitliliği ile ekolojik çalışmalar ve kutup bölgelerinde sürdürülebilir kaynak yönetimi gibi araştırma alanlarında artan işbirliğinden faydalanabilir. Ve Şili kurumları ile yakın işbirliği yaparak çevre koruma protokollerine uyarken Antarktik araştırma yeteneklerini güçlendirebilir.
Hindistan’ın Antarktik araştırma faaliyetlerinin bilimsel keşiflerin ötesinde stratejik önemi de var. Hindistan, Antarktika’da araştırma istasyonları bulundurarak, Antarktik Antlaşması Sistemi kapsamında Antarktik yönetiminde aktif bir katılımcı olarak rolünü güvence altına alır. Antarktika’da güçlü bir varlık, Hindistan’ın Güney Yarıküre’deki veya Güney Okyanusu’ndaki deniz çıkarları ve uzun vadeli jeopolitik özlemleri ile uyumlu. Şili ile bağların güçlendirilmesi, Hindistan’ın Latin Amerika’da daha güçlü bir yer edinmesini sağlarken aynı zamanda Antarktik meselelerine katılımını da artırır. Şili’nin Antarktik yönetimindeki liderliği dikkate alınınca, iki ülke arasındaki daha yakın işbirliği, Hindistan’ın kutup jeopolitiğinde aktif bir oyuncu olmaya devam etmesini sağlar. Daha güçlü bir Hindistan-Şili ortaklığı, özellikle Güney Okyanusu bölgesinde deniz işbirliğini genişletmek için yollar açar. Hindistan’ın deniz ticaret rotalarını güvence altına alma ve yeni nakliye koridorları keşfetme konusundaki ilgisi hesaba katılırsa, Şili ile artan etkileşim Delhi için aynı zamanda Antarktik bölgesinde artan deniz ve ticari erişim anlamına gelir.
Şili’nin stratejik konumu, lojistik uzmanlığı ve Antarktik deneyimi onu Hindistan’ın kutup hedefleri için paha biçilmez bir ortak haline getiriyor. Şili ile bağları derinleştirerek Delhi yalnızca Antarktik araştırma programlarını güçlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda Güney Yarımküre’deki jeopolitik varlığını da artırmayı planlıyor. Antarktika’daki bilimsel ve stratejik ayak izini genişletirken Hindistan-Şili işbirliği, Delhi’nin buzlu kıtadaki gelecek çabalarını şekillendirmede önemli bir rol oynayacak gibi gözüküyor…
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları










