Bizi Takip Edin

Görüş

Hindistan için Şili neden önemli?

Avatar photo

Yayınlanma

Güney Amerika’nın sosyoekonomik açıdan en istikrarlı ve refah ülkelerinden biri olan Şili’nin 2022’den beri Cumhurbaşkanı olan 39 yaşındaki Gabriel Boric Font, 5 günlük uzun bir ziyaret için 1 Nisan’da Delhi’ye ulaştı. Hindistan Başbakanı Narendra Modi bunu X hesabında şöyle bildirdi: “Hindistan özel bir dostu ağırlıyor! Delhi’de Cumhurbaşkanı Gabriel Boric Font’u ağırlamak büyük bir mutluluk. Şili, Latin Amerika’da bizim için önemli bir dost. Bugünkü görüşmelerimiz Hindistan-Şili ikili dostluğuna önemli bir ivme kazandıracak.”

Hindistan’ın medya ve politik çevrelerindeki genel eğilim, büyük güçlerin liderleri Hindistan’ı ziyaret ettiğinde bir heyecan yaratıyor. Amerika, Japonya, Avrupa Birliği, Çin ve Rusya’dan liderler kamuoyunun büyük ilgisini çekiyor. Rusya Devlet Başkanı Putin’in önerilen ziyareti halihazırda büyük bir heyecan konusu, örneğin. Ancak bununla birlikte Başbakan Modi bu eğilimden uzaklaşıyor gibi ve küçük ve orta güçteki ülke liderlerini davet ediyor ve artık bu noktada da bir trend yakalamaya çalışıyor gibi gözüküyor.

İki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 76. yıldönümünü kutlamak üzere Narendra Modi’nin daveti üzerine Hindistan’a varışının ilerleyen günlerinde Hint medyasına röportaj veren ve çeşitli mecralarda konuşma yapan Gabriel Boric, Modi’nin “herkesle ilişki kurma” biçimine hayranlığını dile getirerek, “Şili’yi Hindistan için bölgede bir merkez haline getirmek istiyorum” dedi. Hindistan’ın demokratik değerlerine övgüde bulunarak, ülkesinin bağları güçlendirme arzusunu dile getirdi ve “Başbakan Modi’nin günümüzde tuhaf bir statüsü var; dünyadaki her liderle, Bay Putin, Bay Trump, Bay Zelensky ile ve Avrupa Birliği ile ve BRICS’teki Latin Amerika liderleri ile veya İran ile konuşabiliyor. Bu, şu anda başka hiçbir liderin yapamayacağı bir şey. Siz (Başbakan Modi) günümüzün jeopolitik atmosferinde kilit bir oyuncusunuz,” diye ekledi. İlk kez Hindistan’a resmi ziyarette bulunan Boric ayrıca “Şili, dünyaya bağlı bir ülkedir. Tek bir ülkeye bağımlı değiliz; ancak Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, bölgemizdeki ülkeler, Latin Amerika, Asya Pasifik ülkeleri, Japonya, Endonezya, Avustralya ile ilişkilerimiz var ve şimdi Hindistan ile ilişkilerimizde daha derin çalışmak istiyoruz ve bugün bazı önemli adımlar attık,” ifadelerini kullandı.

1-5 Nisan tarihleri arasında Hindistan’da bulunan Şili Cumhurbaşkanı, Delhi’nin yanı sıra Şili ile iş yapmak isteyen şirketler, yerel politikacılar ve diğerleri ile görüşmek üzere Agra, Mumbai ve Bengaluru’yu da ziyaret etti. İkili ilişkilerin geliştirilmesinin ana hatları Delhi’de Başbakan ve Kabine meslektaşları ile görüşüldü. Ziyareti sırasında iki ülke çok sayıda Mutabakat Zaptı imzaladı. Ekonomik, politik ve kültürel bağları, Delhi ile hemen her alanda ikili bağları güçlendirmeyi amaçlayan Boric’in bu ziyaretinde kendisine bakanlar, parlamento üyeleri, üst düzey yetkililer, iş liderleri, medya temsilcileri ve Hindistan-Şili değişimlerine katılan kültürel figürlerden oluşan üst düzey kocaman bir heyet eşlik etti. “Son 16 yıldır Şili’den kimse buraya gelmedi ve bu 16 yılda Hindistan çok değişti” diyen Boric, “kültürel değişim, Antarktik keşfi, Şili’nin dünyanın Antarktik kıtasına açılan kapısı olması gibi önemli konularda bazı anlaşmalar ve mutabakat zaptları imzaladık” diye konuştu.

Delhi için Boric’in ziyareti birçok açıdan önemli: Birincisi, kendisi Şili’de öğrenci siyasetinden ülkenin en yüksek makamı olan Cumhurbaşkanlığına yükselen yeni nesil bir politikacı. İkincisi, Boric’in ziyareti Modi’nin Küresel Güney’i birleştirme planına oldukça uygun. Modi, Küresel Güney’in Sesi zirvelerinin üç edisyonuna katılımından dolayı Şili’yi takdir ederken bunu özellikle vurguladı. Ayrıca, üçüncüsü, Şili 1956’da Hindistan ile ticaret anlaşması imzalayan ilk Latin Amerika ülkelerinden biriydi. Daha da önemlisi, dördüncüsü, Hindistan ve Şili, tarihi olarak güçlü diplomatik ilişkilere sahip ve Şili, 1947’de Hindistan’ın Bağımsızlık Günü kutlamalarına özel elçi gönderen tek Latin Amerika ülkesiydi. Ki Her iki ülke de BM Güvenlik Konseyi reformları ve terörle mücadele gibi konularda birbirlerini destekleyerek çok taraflı forumlarda yakın bir şekilde işbirliği yapıyor. Şili, 2003’ten beri Hindistan’ın BM Güvenlik Konseyi’nde kalıcı bir koltuk için teklifini destekliyor.

1949’dan beri ılımlı ikili ilişkilere sahip iki ülke bağlarında başlıca bileşen ticaretti. İkili ticaret için bir çerçeve anlaşması 2005’te başlatıldı. Bu, Kısmi/Tercihli Kapsam/Ticaret Anlaşması’nın (belirli bir mal grubu üzerinde tarife indirimleri içeren temel bir ticaret anlaşması) bir ön koşulu olarak öngörülen her iki ülke arasında yaygın ekonomik işbirliğini teşvik etmeyi amaçlıyordu. Bir yıl sonra, her iki ülke arasında Mart 2006’da Tercihli Ticaret Anlaşması imzalandı ve Eylül 2007’de yürürlüğe girdi. Ve Tercihli Ticaret Anlaşması kapsamında, bu anlaşmanın işleyişini gözden geçirmek ve genişlemesini sağlamak için sürekli olarak hizmet eden bir Ortak İdari Komite oluşturuldu. 2016’da, her iki ülke de imtiyazlı oranlarda ticareti yapılacak ürün sayısında on katlık bir artışa işaret eden yeni bir Hindistan-Şili Tercihli Ticaret Anlaşması imzaladı. Hindistan’ın Şili ile ikili ticareti o yıl 2,6 milyar dolardı; 2024’te 3,8 milyar dolar. İlerleme kaplumbağa hızı ile olsa da Şili, Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde Hindistan’ın beşinci büyük ticaret ortağı. Ve 2024 yılının ilk çeyreği itibarıyla Hindistan, Şili ihracatında altıncı büyük pazar konumuna geldi. Şili’deki Hint yatırımının yaklaşık 620 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Hint şirketleri Şili şirketlerini satın alarak veya ortak girişimler kurarak Şili pazarına girdi. Şili’nin Hindistan’daki yatırımı 118 milyon dolara ulaştı. Ancak Dışişleri Bakanlığı, doğrulanmamış kaynaklara dayanarak, Şili finans kuruluşlarının Hindistan finans sektörüne 3,2 milyar dolardan fazla yatırım yaptığını belirtiyor. Şimdi hem Boric hem de Modi, Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması hakkında görüşmeleri başlatma konusunda anlaştılar.

Günümüzde Şili, Hindistan’ın en hızlı büyüyen ithalat ürünleri arasında yer alan fındık, taze meyve, hazır gıda ve süt ürünleri dikkate alınırsa, fındık, elma, armut, kivi ve kirazın en büyük üç tedarikçisi arasında yer alıyor. Daha da önemlisi Şili, Hindistan’ın elektrik ve endüstriyel sektörleri için önemli bir hammadde olan bakırın dünyadaki en büyük üreticisi. Ayrıca, Delhi’nin elektrikli araçlara ve yenilenebilir enerjiye odağının artması ile birlikte Şili’nin geniş lityum rezervleri Hindistan’ın temiz enerji geçişi için potansiyel bir ortaklık sunuyor. Bakır, molibden ve iyot konusunda dünyanın (Hindistan’ın da) bir numaralı tedarikçisi olmasına karşın lityum konusunda henüz somut bir adımı görülmedi. Ki diğer ülkeler gibi Delhi’nin de lityum tedarik etmesi gerekiyor ve diğer alternatiflere kıyasla Şili kendisini birincil tedarikçi olarak konumlandırma niyetinde.

Bu ziyaret sırasında ikili ilişkilerin tüm yelpazesi gözden geçirildi ve birçok yeni girişimde bulunuldu. Şili Cumhurbaşkanı’nın, ikili ilişkilerin tamamını kapsayacak şekilde çeşitli sektörlerden büyük bir heyetle birlikte olduğunu belirtmiştik. Ki bu heyetin; bakanlar, akademisyenler, yöneticiler, girişimciler, kültürel aktörler, savunma personeli vb. gibi hemen her alandan üst düzey temsilcileri içerdiğini de ifade etmiştik. Ki heyetin büyüklüğü ve çeşitliliği, Başbakan Modi’nin de dikkatinden kaçmamıştı. Şili’nin Latin Amerika’daki diğer ülkelere kıyasla Hindistan’a daha fazla odaklanan bir stratejiye sahip olduğu söylenebilir Kİ ayrıca diğer hususların yanı sıra bölgede başka hiçbir ülkenin imzalamadığı Kısmi Kapsam Anlaşması’nın yürürlükte olduğunu da söylemiştik…

Bu ziyarette birçok Hint’i ilgilendiren önemli bir gelişme vize ile ilgili yaşandı. Şili Cumhurbaşkanı, Hint iş insanlarına çoklu giriş vizeleri duyurdu. Doğrusu diğer ülkeler ile karşılaştırıldığında Şili’deki Hint diasporası oldukça küçük; binin biraz üzerinde. Yeni Delhi, Şili’ye e-vize olanağını zaten genişletmişti. Herhangi bir ikili ilişkide olduğu gibi bu ziyarette de halklar arası temaslara öncelik verildi; değişim ve kültürel programlar da görüşüldü. Özellikle, Şili üniversitelerinden herhangi birinde bir “Hindistan Kültürel İlişkiler Konseyi (ICCR) Hint Çalışmaları Kürsüsü” kurulmasına karar verildi. Ki bu karar, Delhi’nin gelişmiş global yumuşak gücünde artı bir adım.

Bunun yanısıra her iki ülkeden mineral ticareti büyük bir rol oynuyor Ki bu, her iki ülkedeki endüstrileri canlandırmak için gerekli. Her iki ülke arasında geleneksel ilaçlar konusunda bir Mutabakat Zaptı imzalandı. Hindistan, Yoga ve doğal sağlık (Ayurveda veya Ayurvedik tıp) ile birlikte geleneksel ilaçlar konusunda zengin bir geleneğe ve uygulamaya sahip. Bununla beraber Şili, Delhi’nin dikkatini demiryolları gibi altyapı inşa etmeye ve savunma hazırlığına destek vermeye çekti. Ki Hindistan da Şili’nin savunma personelini önde gelen enstitülerinde eğitmeyi teklif etti.

Delhi ayrıca Şili’ye dijital kamu altyapısını inşa etme yardımı teklif etti. Ki Hindistan’ın, dijital platformlar inşa etmede öncü olduğunu belirtmek gerek. Küçük bir çay tezgahında veya meyve satıcısında dahi dijital olarak ödeme yapılabilir, örneğin. Şili’nin, dijital sektörü geliştirmek için Hint teknolojisi ve bilgi birikiminden yararlanmak istediği açık. Ve diğer ilgi alanı ise ilaç endüstrisi; Cumhurbaşkanı, Hint ilaç üreticilerini ülkesinde ticaret yapmaya davet etti.

Latin Amerika ülkelerinden özellikle Şili’nin Hindistan’a özel bir eğilimi var..

Bu, Şili Cumhurbaşkanı’nın 5 gündür yanında kocaman bir heyetle Hindistan’da oluşundan rahatlıkla anlaşılıyor.

Son 20 yıldır yıllık ortalama yüzde 6’ya yakın bir oranda büyüyen (son 3 yıldır yüzde 7 civarı) ve 3,5 trilyon doların üzerinde bir GSYİH’ye sahip, giderek daha dinamik ve çeşitlendirilmiş bir ekonomi ile dikkat çeken ve 220 milyondan fazla insanın yeni deneyimler ve ürünler arayışında olduğu yükselen bir orta sınıfa sahip olması ile Şili ihracatına eşsiz bir fırsat sunan Delhi’nin daha iddialı bir ticaret ve yatırım çekme politikası sayesinde giderek dünyaya açılıyor oluşu, küresel tedarik zincirlerinin yer değiştirmesinden en çok yararlanan ülkelerden biri olarak yalnızca son on yılda nitelik ve kapsam bakımından birbirinden çok farklı 14 serbest ticaret anlaşması imza etmesi ve doğrudan yabancı yatırım açısından dikkat çekici rakamlar gösteriyor oluşu, diğerleri gibi Şili’yi de cezbediyor..

Delhi de Latin Amerika’da Şili’ye ayrı bir önem veriyor, özellikle Antarktik planları çerçevesinde..

“Bizi ayıran engin okyanuslara karşın doğa bizi eşsiz benzerlikler ile birbirine bağladı,” diyerek iki ülkenin Hint ve Pasifik Okyanusları aracılığı ile paylaştığı derin bağlantıyı vurgulamak adına, “Okyanuslar ile ayrılmış olabiliriz ama Himalayalar ve And Dağları, Hint Okyanusu ve Pasifik arasında paralellikler var” diyor Başbakan Modi.

Dışişleri Bakanlığı (Doğu) Sekreteri Periasamy Kumaran ise Hindistan-Şili ikili görüşmelerinin ardından medyaya brifing verirken “Şili, Antarktika’yı ve kutup bölgeleri ile ilişkili zorlukları daha iyi anlamamız için doğal bir ortak olarak kendini sunuyor. Açıkçası, Antarktik araştırmaları alanında Şili ile çalışmaya çok istekliyiz” diye konuştu.

ANTARKTİKA’YA AÇILAN KAPI

İki ülke 1 Nisan’da Delhi’de Modi ve Boric başkanlığında gerçekleşen heyet düzeyindeki görüşmelerin ardından bir Niyet Mektubu imzaladı. Görüşmelerin ardından ortak bir basın brifinginde Modi, “Şili’yi Antarktika’ya açılan kapı olarak görüyoruz,” dedi ve devam etti: “Bu hayati bölgede işbirliğini güçlendirmek için Niyet Mektubu konusunda bugün varılan anlaşmayı memnuniyetle karşılıyoruz.” İki tarafça yayımlanan ortak bildiriye göre, Niyet Mektubu’nun, Antarktik Deniz Canlı Kaynaklarının Korunması gündeminde ortaklığı, ikili diyalogları, ortak girişimleri ve Antarktika ve Antarktik politikaları ile ilgili akademik değişimleri daha da kolaylaştıracak mevcut Antarktik işbirliğini güçlendirmesi öngörülüyor.

“Ömürlük Rüya” olarak nitelenen Hindistan’ın Antarktik Programı, Yer Bilimleri Bakanlığı’na bağlı Ulusal Kutup ve Okyanus Araştırmaları Merkezi’nin denetimi altında multidisipliner ve çok kurumlu bir program. 1981’de Antarktika’ya ilk Hint seferi ile başlatılan Program, Hindistan’ın Antarktik Antlaşması’nı imzalaması ve ardından 1983’te Dakshin Gangotri Antarktik araştırma üssünün inşa edilmesi ile küresel kabul gördü. İki başarılı Hint gezisinin ardından 1983 yılındaki üçüncü gezisi sırasında kurduğu Antarktika’daki ilk bilimsel baz istasyonu Dakshin Gangotri, buza battığı için tedarik üssü olarak kullanılmaya başlanırken bu üs 1989’dan itibaren Maitri üssü ile değiştirildi. 2012’de hizmete giren en yeni üs ise 134 nakliye konteynerinden inşa edilen Bharati. Program kapsamında 43 bilimsel Antarktik keşif gezisi gerçekleştiren Hindistan tarafından atmosferik, biyolojik, toprak, kimyasal ve tıbbi bilimler inceleniyor.

Delhi, bilimsel araştırma ve stratejik çıkarlar için Antarktika’daki varlığını güçlendirirken Şili, Hindistan’ın kutup misyonlarında önemli bir kolaylaştırıcı rolü üstleniyor. Antarktika’ya coğrafi yakınlığı ve iyi gelişmiş lojistik altyapısı ile Şili, Hindistan’a buzlu kıtaya hayati bir erişim noktası sağlıyor. Şili’nin özellikle güneydeki Punta Arenas şehri, Antarktika’ya en yakın ve en erişilebilir noktalardan biri olarak hizmet veriyor. Magellan Boğazı’nın yakınında bulunan Punta Arenas, uluslararası Antarktik misyonları için kritik bir geçiş merkezi. Delhi için bu, personel, ekipman ve malzemeleri Antarktik araştırma istasyonları Maitri ve Bharati’ye taşımak için daha verimli bir rota sunuyor.

Şimdiye kadar Delhi’nin Antarktika seferlerinin başlangıç noktası, tüm programı Ulusal Kutup ve Okyanus Araştırmaları Merkezi’nin yönetmesi ile Hindistan’daki Goa veya Güney Afrika’daki Cape Town arasında değişti. Delhi’nin Antarktik programının çeşitli faaliyetlerine lojistik destek, Hindistan silahlı kuvvetlerinin ilgili kolları tarafından sağlanıyor. Delhi, Şili’nin gelişmiş Antarktik lojistik altyapısından yararlanarak Antarktik seferlerinin verimliliğini ve maliyet etkinliğini artırabilmeyi düşünüyor.

Antarktik Antlaşması Sistemi kapsamında bilimsel ilerlemelerde ve uluslararası işbirliklerinde önemli bir rol üstlenen Hindistan, 1981’den bu yana Antarktika’da aktif olarak araştırma yürütüyor. Kendi Antarktik araştırma programı aracılığı ile iklim değişikliği çalışmaları, buzul bilimi, deniz biyolojisi ve uzay hava durumu araştırmalarına katkıda bulunuyor. Hem Hindistan hem de Şili, Antarktika’da barışçıl bilimsel araştırmaları ve çevre korumayı teşvik eden Antarktik Antlaşması’nın imzacıları. Şili’nin Antarktik operasyonlarındaki yakınlığı ve kapsamlı deneyimi göz önüne alınırsa, iklim değişikliği ile iklim değişikliğinin küresel hava modelleri üzerindeki etkisi, deniz biyoçeşitliliği ile ekolojik çalışmalar ve kutup bölgelerinde sürdürülebilir kaynak yönetimi gibi araştırma alanlarında artan işbirliğinden faydalanabilir. Ve Şili kurumları ile yakın işbirliği yaparak çevre koruma protokollerine uyarken Antarktik araştırma yeteneklerini güçlendirebilir.

Hindistan’ın Antarktik araştırma faaliyetlerinin bilimsel keşiflerin ötesinde stratejik önemi de var. Hindistan, Antarktika’da araştırma istasyonları bulundurarak, Antarktik Antlaşması Sistemi kapsamında Antarktik yönetiminde aktif bir katılımcı olarak rolünü güvence altına alır. Antarktika’da güçlü bir varlık, Hindistan’ın Güney Yarıküre’deki veya Güney Okyanusu’ndaki deniz çıkarları ve uzun vadeli jeopolitik özlemleri ile uyumlu. Şili ile bağların güçlendirilmesi, Hindistan’ın Latin Amerika’da daha güçlü bir yer edinmesini sağlarken aynı zamanda Antarktik meselelerine katılımını da artırır. Şili’nin Antarktik yönetimindeki liderliği dikkate alınınca, iki ülke arasındaki daha yakın işbirliği, Hindistan’ın kutup jeopolitiğinde aktif bir oyuncu olmaya devam etmesini sağlar. Daha güçlü bir Hindistan-Şili ortaklığı, özellikle Güney Okyanusu bölgesinde deniz işbirliğini genişletmek için yollar açar. Hindistan’ın deniz ticaret rotalarını güvence altına alma ve yeni nakliye koridorları keşfetme konusundaki ilgisi hesaba katılırsa, Şili ile artan etkileşim Delhi için aynı zamanda Antarktik bölgesinde artan deniz ve ticari erişim anlamına gelir.

Şili’nin stratejik konumu, lojistik uzmanlığı ve Antarktik deneyimi onu Hindistan’ın kutup hedefleri için paha biçilmez bir ortak haline getiriyor. Şili ile bağları derinleştirerek Delhi yalnızca Antarktik araştırma programlarını güçlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda Güney Yarımküre’deki jeopolitik varlığını da artırmayı planlıyor. Antarktika’daki bilimsel ve stratejik ayak izini genişletirken Hindistan-Şili işbirliği, Delhi’nin buzlu kıtadaki gelecek çabalarını şekillendirmede önemli bir rol oynayacak gibi gözüküyor…

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English