Görüş
Yemen’de 48 saatlik Husi karargâhı ziyareti…

48 saatlik özel keşif: ABD-İsrail’in düşmanı Husiler’in karargâhı
28 Mart’ta, yaklaşık 48 saat sosyal çevremden “kaybolduktan” sonra Yemen’in başkenti Sana’ya döndüm. Tesadüfen bu, ABD ve İngiltere hava kuvvetlerinin yeni bir hava saldırısı dalgası başlattığı zamana denk geldi. Tehlike burnumun dibinde olsa da, zihnim hâlâ geçmiş 48 saatin coşkusu ve anılarıyla doluydu—özellikle de Sada vilayetine gidiş-gelişimiz ve sarp dağları arasında geçen anlarla. Başkentin Husi güçlerinin eline geçmesinden sonra davet edilen ilk yabancılar arasında yer aldığımız gibi, Husilerin ana karargâhını keşfetme şansını da yakalamıştık. Ziyaretimiz kısa ve yüzeysel olsa da, gördüğümüz her şey fazlasıyla yeniydi.
26 Mart, Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap-İslam onlu koalisyonunun Yemen iç savaşına müdahalesinin onuncu yıl dönümüydü. Husilere göre ise bu, Suudi koalisyonuna ve ABD’ye karşı yürüttükleri dini cihadın onuncu yıl dönümüdür. 26 Mart 2015’te Suudi Arabistan “Kararlılık Fırtınası” operasyonunu başlatarak, liderlik ettiği onlu koalisyonun hava kuvvetleriyle Yemen’e bomba ve füzeler yağdırdı. Bunu, Yemen’in meşru hükümetini kurtarma bahanesiyle ve Husilerin başkent Sana’yı ele geçirdikten sonra ülkeyi tamamen kontrol altına almalarını önlemek amacıyla yaptılar.
O gün sabah saat 5’te, ABD, İngiltere, Güney Afrika, Malezya, Lübnan, Irak, Bolivya ve Çin’den eski yetkililer, gazeteciler ve akademisyenlerden oluşan “uluslararası tugay”ımız, Husiler tarafından düzenlenen bir konvoyla, onların “devrim üssü” ve “ayaklanma karargâhı” olan Sada vilayetini ziyaret etmek üzere yola çıktı.
Güvenlik gerekçesiyle yolculuğumuz gizli tutuldu. Hareket saatimiz, caddelerde en az insan ve araç bulunan şafak vakti olarak belirlendi. Daha önce Sana’daki etkinliklerde kullandığımız zırhlı ve kurşun geçirmez araçlar yerine, beyaz Toyota Land Cruiser’larla yola çıktık. Önümüzde, sireni kapalı ama ışıkları yanıp sönen bir araç, sessizce şehir dışına çıkmamıza öncülük etti.
Ramazan’ın bitmesine bir haftadan az kalmıştı. Akşam iftarı ve gece sahuruyla bütün gece boyunca hareketli olan Sana şehri, şafakta sessizliğe gömülmüştü. Karanlık ve tenha sokaklarda rahatça ilerleyip, gökyüzü ağarırken sorunsuzca şehirden çıktık ve Çin’in inşa ettiği Sana-Sada otoyolunu takip ederek kuzeye, 230 km uzaklıktaki Sada kentine doğru yola koyulduk.
Sana ve Sada, Yemen’in kuzeybatı yaylasında iç içe geçmiş iki kara ili. Yol boyunca ne nehir var ne de yüksek dağlar—sadece uzayıp giden kahverengi tepeler, çakıl ve çöl. Arada sırada görünen küçük yeşil vahalar, Yemen’in bu “dünyanın en verimsiz toprakları” olarak bilinen kadim bölgesinde bir yaşam umudu sunuyordu. Manzara tekdüze, donuk ve cansız olsa da bizim için yeni ve unutulmazdı.
Ne kadar ilerlersek ilerleyelim, yolun iki yanında sık sık görünen bodur bitkiler ya doğrudan güneşe maruz kalıyor ya da beyaz ağlarla örtülüyordu—bunlar sıkça dikilmiş gat (qat) ağaçlarıydı. Dallarında Yemenlilerin tutkulu olduğu gat yaprakları vardı. Bu yapraklar halüsinojenik katinon içeriyor ve hem açlığı bastırıp hem de uyanıklık sağlıyor. Yemen’de nüfusun %70’inin buna bağımlı olduğu, tatlı suyun ise %60’ının gat ağaçlarına harcandığı belirtiliyor. Kısaca Yemenliler bir gün aç kalabilir ama gatsız kalamaz.

Yaklaşık 200 km yol aldıktan sonra Sana ve Sada vilayetlerinin sınırına ulaştığımızda, şoförümüz buranın bir zamanlar El Kaide tarafından işgal edildiğini ve ancak 2015’ten sonra Husi güçleri tarafından tamamen temizlendiğini söyledi. Husi kontrolündeki bölge savaş halinde olsa da, yol boyunca savaşın izlerine dair hiçbir belirti göremedik—ne asker, ne askeri araç, ne kışla, ne hava savunma sistemi, ne de çatışma izleri. Girdiğimiz üç-dört güvenlik kontrol noktası bile neredeyse göstermelikti. Geçen yıl Irak’ın güneyinde karşılaştığım kontrol noktalarının sayısı ve sıkılığı ile karşılaştırıldığında, Yemen bana daha az tehlikeli göründü.
Yolculuk boyunca bindiğimiz araçta Yemen pop müziği çalıyordu. Ritmi güçlü ve etkileyiciydi, tam anlamıyla Arap rap tarzında bir savaş müziğiydi. Melodiler modern ve kulağa hoş geliyordu; ezgiler insanın içine işliyor, sözler ise “Gazze” ve “Filistin” gibi anahtar kelimelerle dolu, kanı kaynatan türdendi. Şoför, bunun, Iras Laith (Iras Arapçada İsa’nın karşılığı, Laith ise aslan anlamına gelir) adındaki Husi rap sanatçısının bir başyapıtı olduğunu söyledi. Bu parça, özellikle üçüncü dünya ülkelerinde olmak üzere dünya genelinde çok popüler olmuş. ABD hükümeti, bu sanatçıyı yakalamak için 26 milyon dolarlık bir ödül koymuş.
Irsa’yı tanıyan Yemenli arkadaşlarımız, onun rap yaptığı her seferde çevresindekilerin geleneksel “bel bıçağı” dansını yaptığını ve parçalarının internette büyük indirme sayılarına ulaştığını söyledi. Bir Husi askeri, Irsa’yı korumak için Yemen halkının onu gizlediğini belirtti—tıpkı onların “devrim lideri”, Hüseyin’in kardeşi ve hareketin varisi Abdülmelik Bedreddin el-Husi’yi gizledikleri gibi.
Üç buçuk saatlik yolculuğun ardından, hafif karanlık ve tozlu bir atmosferde, ABD veya Suudi koalisyonun hava saldırılarında hasar gören “Sada Kapısı”ndan geçerek Yemen’in, hatta tüm Orta Doğu’nun “fırtına gözü” olarak nitelenen bu kente ulaştık. Altı yedi katlı “Yemen Star International Hotel” isimli, sözde beş yıldızlı bir otele yerleştik. Otel, Sada’nın ana caddesinin hemen yanındaki bir sokakta yer alıyor, açıkça henüz yeni tadilattan geçmiş ve hatta tamamen bitmemişti. Muhtemelen ilk misafirleriydik. İnterneti olmasa da temel olanaklara sahipti ve çeşitli yabancı dilde yayın yapan uydu kanalları vardı—güneydeki hükümetin işlettiği “Yemen TV” de buna dâhildi.
Sada’da kaldığımız süre boyunca, nadiren yaşanan uzun süreli bir internet kesintisiyle karşılaştık ve bu, ülkedeki yakınlarımızın panik içinde bizi aramasına neden olan bir “fiyaskoya” dönüştü. 27’si sabahı, cep telefonuma düşen cevapsız arama bildirimi sayesinde kızımın ve bazı arkadaşlarımın bana defalarca ulaşmaya çalıştığını, hatta tüm gece boyunca bizi aradıklarını fark ettim. 26’sı sabahı otelden ayrıldığımız andan itibaren, sosyal medya ve WeChat üzerinden ülke içi bağlantılarımız kesilmişti. Aceleyle çıkarken, tam bir iletişim kesintisi yaşanacağını tahmin etmemiştim. Yola çıkmadan önce yalnızca büyükelçilikten bir irtibat kişisine ve Xinhua Ajansı’ndan bir arkadaşa WeChat üzerinden Sada’ya gideceğimi bildirmiştim. Aynı gün Sana’ya dönememiştik ve telefonum da son günlerdeki toplantılar nedeniyle sessiz moddaydı. Sonuç olarak arkadaşlar, aile ve kurumlar arasında gereksiz bir endişeye neden oldum. Gerçekten üzgünüm—ama bu da ayrı bir hikâye.
Kaldığımız otelin penceresinden dışarı baktığımızda, kuzeydeki tepelerle çevrili Sada şehrinin oldukça küçük olduğu görülüyordu. Doğudan batıya yaklaşık bir kilometre, kuzeyden güneye ise üç-dört kilometre uzunluğunda. Şehirde çoğunlukla düşük katlı yapılar, çoğu sac çatılı evler vardı. On katı bulmayan yedi sekiz tane orta yükseklikte bina dikkat çekiyordu. Şehrin birkaç kilometre kuzeyindeki sarı toprak tepelerinde, güneye bakan yamaca beyaz taşlarla devasa Arapça yazılarla “Muhammed”, “Ali” ve “Sebat zaferdir” ifadeleri yazılmıştı. Özellikle “Ali” adının öne çıkarılması, Sada halkının Şii mezhebine olan bağlılığını açıkça gösteriyordu.
Yemen nüfusunun büyük kısmı, Şii İslam’ın en küçük kolu olan “Zeydi mezhebi”ne mensup. Zeydiler, Muhammed ve Ali soyundan gelen beşinci imam Zeyd’i “gizli Mehdi” olarak kabul eder. Bu nedenle “Beş İmamcılar” olarak da bilinirler. Diğer iki büyük mezheple—“Yedi İmamcılar” (İsmailiyye) ve “On İki İmamcılar” (Caferiyye)—birlikte Şii İslam’ın üç büyük kolundan biridir. Zeydilik, günümüzde sadece Yemen’deki Şii nüfus arasında varlığını sürdürmektedir. Ayrıca dört halifenin otoritesini tanımaları bakımından Sünniliğe en yakın Şii mezhebidir ve bu nedenle en ılımlı Şii mezhebi olarak kabul edilir.
Sada’ya ulaştığımız gün, basit bir öğle yemeğinden sonra, eski Enformasyon Bakanı Dayfallah al-Shami, bizi ABD ve Suudi koalisyonunun bombardıman bölgelerini ve Sada Şehitliği’ni gezdirdi. ABD’nin bombaladığı yer, inşaat halindeki bir kanser merkeziydi. En az iki katın çatıları füzeyle delinmişti, alt katlardan biri büyük ölçüde çökmüştü. Ekipten bazıları, bodrumda patlamamış büyük bir bomba buldu. Saha sorumlusu, buranın 24 Mart’ta ABD tarafından bombalanan yer olduğunu söyledi, ancak can kaybı hakkında bilgi vermedi.
ABD bombardıman alanından ayrıldıktan sonra, bizi Suudi koalisyonunun geride bıraktığı bombardıman sahalarını da gezdirmeye götürdüler. Yol boyunca birkaç yıkıntı vardı, ancak ev sahiplerimiz özellikle bizi Sada Üniversitesi’ndeki iki bombardıman enkazına götürdüler; bunlardan biri öğrenci yurduydu. Bombardımanın 2017 civarında gerçekleştiği söyleniyor. Yıkıntıların altındaki sıra sıra masa ve sandalyeler, bu binaların gerçekten de sınıf veya laboratuvar olduğunu gösteriyordu. Dışarıda dağılmış olan oturaklar ise rüzgâr ve yağmurdan aşınarak yalnızca paslı metal iskeletlere dönüşmüştü… ABD ve Suudi koalisyonunun neden sivil yapıları bombaladığı ise muhtemelen bir gün tarih arşivleriyle açığa çıkacak.
24’ünde, Sana’da da hem bir ABD hem de bir Suudi bombardıman alanını ayrı ayrı gezmiştik. ABD’nin vurduğu yerin sivil bir konut olduğu söylendi ama kalıntılar pek ev gibi görünmüyordu—çünkü hiçbir ev eşyası yoktu. Organizatörler, 15 kişinin yaralandığını, 2 kişinin öldüğünü söyledi, ancak hastanede yaralıları görmemiz sağlanmadı. Suudi bombardıman alanı ise birkaç yıl öncesine aitmiş. Çok sayıda kişinin katıldığı bir cenaze töreni “kasten” bombalanmış; 150’den fazla kişi ölmüş, yaklaşık 600 kişi de yaralanmış.
En sarsıcı yer, Sada’daki “Şehitler Mezarlığı”ydı. Burada yüzlerce savaş kurbanı yatıyor. En dokunaklı yer ise “Çocuk Şehitler Köşesi” idi. Onlarca kız ve erkek çocuk burada toprağa verilmişti. Çiçek gibi fotoğraflarının önüne, yas tutanlarca sahte çiçek demetleri bırakılmıştı. Dört çocuğun aynı aileden olduğu anlaşılıyordu—muhtemelen aynı otomobilde hayatlarını kaybetmişlerdi. O otomobilin buruşmuş enkazı, şimdi mezarlarının üstünde asılı duruyor. Daha önce Sana’da da bir “Şehitler Mezarlığı”nı ziyaret etmiştik, ancak oradaki atmosfer Sada’daki çocuk mezarlığı kadar içe işleyici değildi.

Sada’daki ilk günümüzün sonunda, minibüsle hep birlikte otele döndük. Yolda şehir merkezinden geçerken, yıkık dökük binalar tıpkı Sana’dakiler gibiydi. Altyapı çok zayıftı; caddelerdeki dükkânlar genelde sıradan marketler, tamirhaneler, yemek yerleri ve meyve tezgâhlarıydı. Kalabalık sokaklarda insanlar üst üste yürüyordu; yağmurdan kalan su birikintileri ve çamur yolları daha da karmaşık hale getirmişti. Araçlar ve motosikletler birbirine karışmış, kaotik bir trafik vardı. Ana caddelerde bir tane bile trafik lambası yoktu. Az sayıda trafik polisi, araç ve insan kalabalığını güç bela yönlendiriyordu. En çok dikkatimi çeken şey ise neredeyse her motosikletin arkasında 3-4 çocuğun oturmasıydı—bu durum Yemen’deki yüksek doğum oranını ve genç nüfus ağırlığını gözler önüne seriyordu.
Sada’da geçirdiğimiz gece ise pek sakin değildi. Ev sahiplerimiz gece kapımızı çalıp ihtiyacımız olan temizlik ürünlerini sordular. Nazikçe hiçbir şeye ihtiyacımız olmadığını söyledik ve bir daha rahatsız edilmek istemediğimizi ima ettik. Ama gece yarısı tekrar geldiler, hiç açılmamış pijama ve temizlik malzemeleriyle dolu büyük bir torba getirdiler—bu bizi oldukça duygulandırdı. Gece derin uykudayken üçüncü kez kapıyı çaldılar ve kapının önüne sıcak gözleme, nohut ezmesi, haşlanmış yumurta, içecekler ve su dolu koca bir tepsi kahvaltı bıraktılar…
27’si öğle saatlerinde, iftar sonrası şekerlemesini yapmış olan ev sahibimiz otel lobisinde rahatça göründü ve bize “birdenbire” 70 kilometre uzaktaki, Sada vilayetinin kuzey sınırındaki Maran kasabasına gideceğimizi söyledi. Burası, Husi hareketinin kurucusu Hüseyin’in memleketiydi. Bu, bizim için hoş bir sürprizdi. Hemen Toyota arazi araçlarına binip, Sada şehrinden geçerek Suudi Arabistan’a komşu olan vilayetin kuzey dağlarına doğru yola çıktık.
Bir haftadır tüm programlarımız son dakika bildiriliyordu. Kiminle görüşeceğimiz bile önceden açıklanmıyordu. Hatta şoförler bile sadece “takip et” talimatı alıyor, bir sonraki durağın neresi olduğunu bilmiyorlardı. Savaş ortamı ve İsrail ile ABD’nin Husi liderlerine yönelik açık suikast tehditleri nedeniyle, güzergâhın gizli tutulması hem ev sahiplerimizin hem de biz yabancı misafirlerin güvenliği içindi. Bunu tamamen anlayışla karşıladık ve “misafir, ev sahibine uyar” ilkesine sadık kaldık.

Sada’nın kuzeyine doğru ilerlerken 70 kilometrelik yol adeta dağların aşılması gibiydi. Yolculuk ilerledikçe dağlar yükseldi, yollar dikleşti. Dağ yollarının kalitesi, ülkemizdeki eyalet yollarıyla yarışacak düzeydeydi; fakat yine de kıvrımlı ve dolambaçlıydı; tek yön iki saat sürdü. Sana-Sada otoyolunun yarı tepeli, yarı çöl görünümlü doğal manzarasından farklı olarak, bu dağ yolunda geniş yeşil alanlar, teraslı tarlalar, seyrek ağaçlar, hatta derecikler ve küçük barajlar görmek mümkündü. Bu da, Sada’nın kuzeyinin tarım açısından daha gelişmiş, fakat hâlâ büyük ölçüde kendi kendine yeten doğal ekonomi düzeyinde olduğunu gösteriyordu.
Husi hareketinin doğduğu yer olan Maran kasabasına—yani Hüseyin’in isyan başlattığı yere—yaklaştıkça, manzara doğu-batı yönünde sıralanan dik ve uzun dağ sıralarına dönüştü. Her tepenin üzerinde 3 ila 5 tane, yaklaşık 10 metre yüksekliğinde, tipik Yemen toprak binaları vardı. Maran çevresindeki dağlar birbiri ardına uzanıyor, bu toprak binalar birbirini çağırır gibi dağ tepelerinde sıralanıyordu. Ortaya çıkan görüntü, adeta bir “mini Çin Seddi” etkisi yaratıyordu. Bu sahne, eskiden ateşle uyarıların iletildiği, yüzlerce kilometreye yayılan işaret sistemlerini hatırlatıyordu.
Bu “seddin” eteklerinde ise sıra sıra dizilmiş toprak binalar vardı. Bunlar hem çiftçiler için doğaya karşı korunaklı bir yaşam alanıydı, hem de dış tehditlere karşı sağlam bir sığınaktı. Anavatan ve komşu ülkelerin güç merkezlerinden uzak, dağlık ve ulaşılması zor bu bölge, gerilla savaşı için oldukça elverişliydi. Husi hareketi işte bu coğrafyada doğdu, büyüdü, inişler çıkışlar yaşadı ve Yemen’in kuzeybatı köşesinden tüm ülkeye yayıldı.
Sonunda, Suudi Arabistan’ın güneybatı sınırına 20 kilometre uzaklıkta, Cizan ve Necran bölgeleriyle sınırda olan bu dağlık çıkıntıda yer alan Maran’a ulaştık. Dağlarla çevrili, manzarası oldukça güzel olan bu küçük kasaba, Hüseyin’in memleketi ve ebedî istirahatgâhıydı.
Husi güçleri burada, kartal gagasına benzeyen bir zirvede süt beyazı taşlardan oluşan görkemli bir “Şehitler Mezarlığı” inşa etmiş. Aynı zamanda kasabanın en geniş ve düz tepesine—yaklaşık 1000 metrekarelik bir alana—beyaz mermerden büyük bir “Hüseyin Türbesi” meydanı yapılmış. Ortada, Kur’an ayetleriyle süslenmiş, özenle yapılmış dikdörtgen bir tabut yer alıyor. Mezarlığın bulunduğu yamaçta, yüzlerce basamaktan oluşan bir merdiven aşağıya doğru kıvrılıyor. Bu yol üzerinde başka bir mezarlık ve Hüseyin’in “devrim yaparken” hükümet askerlerinden saklandığı mağara da ziyaretçilere açılmış.
Bize eşlik eden eski Enformasyon Bakanı Şami, Hüseyin’in hayatını ve Husi hareketinin efsanelerini tüm canlılığıyla anlattı. Özellikle 2004–2010 yılları arasındaki “ilk savaş” döneminde Husi güçleriyle hükümet ordusu arasındaki ölüm kalım mücadelesini ve bu süreçte öne çıkan kilit kişileri detaylıca aktardı.
Şami’nin özellikle vurguladığı bir şey vardı: Husi hareketi, kinle ve intikamla hareket eden bir yapı değildi. Aşiretçilikten uzak, bağışlayıcı bir yaklaşımları vardı. Eskiden doğrudan çatıştıkları düşmanlarıyla, çatışmalar sonrası barışıp aynı yönetimde çalışmaya başlamışlardı. Bize eşlik eden Husi yetkililerin hiçbiri Sada’lı değildi; hepsi Sana, İbb, Marib gibi farklı hatta uzak vilayetlerden gelmişti. Daha önce birkaç kez görüştüğüm eski Husi Başbakanı Habtur da Adenlidir ve Aden Valiliği yapmış—bu da onun büyük ihtimalle Sünni olduğunu gösteriyor.
Husi arkadaşlarım bana mezhebe veya bölgeye göre ayrım yapmadıklarını, “Yemen tek ailedir” anlayışını benimsediklerini söylediler. Husi hareketinin Yemen’in kuzeybatısını aşarak ülkenin yarısından fazlasını kontrol altına alması, böyle kapsayıcı bir tutum olmadan mümkün olmazdı.
1962 yılında Kuzey Yemen’de cumhuriyetçi bir devrim patlak verdi ve 1000 yılı aşkın süredir devam eden Zeydi imamlık teokratik yönetimi sona erdi. Ardından, iktidarı kaybeden Zeydi elitleri ve halkı, ülke içindeki seküler cumhuriyetçilikle dışarıdan desteklenen Suudi kökenli Sünni Selefiliğin çifte baskısı altında kaldı ve giderek marjinalleştirildi.
1992 yılında, “Zeydiliği yeniden canlandırmak” amacıyla Sada’lı din adamı Hüseyin “İnanan Gençlik” adlı örgütü kurdu. Medreseler ve vaazlar yoluyla dini ve siyasi fikirlerini yaymaya başladı. İçeride Salih liderliğindeki cumhuriyet rejimine karşı çıktı, dışarıda ise Suudi ideolojik yayılmasına direndi. Ayrıca İran tarzı bir İslami yönetim kurmayı planladı.
1994’te, Yemen’in birleşmesinden dört yıl sonra iç savaş çıktı. Aynı büyük aşiret olan Haşid’e mensup Hüseyin, aşiret çıkarları ve siyasi hesaplarla Salih hükümetine destek verdi, Sada aşiretleriyle birlikte güneydeki isyanı bastırmaya yardım etti. Bu sayede etkisini artırdı.
2001’den sonra ABD’nin Afganistan ve Irak savaşlarını başlatmasıyla, Salih hükümeti ABD’ye yakın bir dış politikaya yöneldi, Afganistan ve Irak’a asker gönderdi. Husi hareketi uluslararası terörizmi desteklemese de, anti-Amerikan ve anti-Siyonist bir ideolojiye sahipti; İslam topraklarını kurtarmayı ve İslam’ı yeniden yüceltmeyi hedefliyordu. Böylece taraflar yeniden düşman oldu.
2004’te Husi güçleri ile hükümet arasında 6 yıl sürecek bir iç savaş başladı. Hüseyin savaşın başında hayatını kaybetti. Ardılları, “İnanan Gençlik”in adını “Husiler” olarak değiştirdi ve Hüseyin’in mücadelesine devam etmeye ant içti. Nihayetinde, 2010 yılında Suudi Arabistan’ın arabuluculuğuyla ateşkes sağlandı.
2011’de Arap Baharı Yemen’i de etkisi altına aldı. Ülke siyasi kaosa sürüklendi. Hem halkın hem ordunun desteğini kaybeden, Haşid aşireti tarafından da terk edilen Salih istifa etmek zorunda kaldı. Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin desteğiyle, güneyli grupların ağırlıkta olduğu Hadi hükümeti kuruldu.
2014’te federatif sistem planları yapılırken, Husi hareketi, haklarının yeterince güvence altına alınmadığını öne sürerek tekrar ayaklandı. Hızla başkente girip yönetimi ele geçirdiler. Üçüncü kez Salih ile iş birliği yaparak Hadi hükümetinin yerine geçen paralel bir yönetim ve yasama yapısı kurdular. Hadi ise Suudi Arabistan’a kaçmak zorunda kaldı.
2015’in 25 Mart’ında Suudi Arabistan öncülüğünde 10 Arap ve İslam ülkesinden oluşan bir “onlu koalisyon” kuruldu ve 26 Mart’ta Husi hedeflerine hava saldırıları başlatılarak Yemen iç savaşında yeni bir aşamaya girildi. Husi güçleri, Suudi Arabistan’ı, onun bölgesel müttefiklerini ve arkasındaki Batılı destekçisi ABD’yi açık düşman ilan etti. Ertesi yıl, Ürdün gibi ülkelerin arabuluculuğunda barış görüşmeleri başladı.
2017’de, Salih kişisel çıkarlar peşinde açıkça barıştan yana tutum alınca Husiler onu “düşmanla iş birliği” yapmakla suçladı. Ayrıca askeri komuta üzerinde yaşanan çekişme gerginliği artırdı. Sonunda Salih, Sana’dan ayrılıp memleketine dönerken Husiler tarafından yakalandı ve olay yerinde infaz edildi.
2023’e gelindiğinde, Husi hareketi artık güçlü bir askeri yapıya kavuşmuş ve ülkenin yarısını kontrol eden bir güç haline gelmişti. Hüseyin’in anti-Amerikan ve anti-İsrail ideolojisini ülke dışına taşıyarak ilk kez Filistin-İsrail çatışmasına müdahil oldu. “Direniş Ekseni”nin sağlam bir halkası haline geldi. Kızıldeniz’de cephe açtı, İsrail’i hedef aldı ve hatta İsrail topraklarına doğrudan hava saldırıları düzenledi. Bunun üzerine ABD, İngiltere ve diğer Batılı ülkelerden askeri karşılık geldi…
27’si akşamı, Sada’da iftar yemeğinden sonra, Husilerin ana karargâhına yaptığımız yüzeysel keşif turunu tamamlayıp gece yarısı Sana’ya doğru yola çıktık. Yolculuk yaklaşık dört saat sürdü. Yol boyunca hiçbir sokak lambası yoktu; genç şoför tamamen yol bilgisine dayanarak ilerledi. Tüm gün araç kullandığı için, dikkati dağılır mı diye endişelendik. Fakat Yemenlilerin kendine özgü yöntemleri var: hem şoför hem de ön koltuktaki koruma, uyanık kalmak için sürekli gat yaprağı çiğniyordu; ikisi de savaş tecrübesine sahipti. Koruma henüz 23 yaşındaydı ama 5 yıllık cephe deneyimi vardı.
Biz Sana’dayken, medyada ABD ve İngiltere’nin Sana Uluslararası Havalimanı ve diğer hedeflere yeniden hava saldırısı düzenlediği bildirildi. Gece yarısından sonra gürültülü Sana şehrine döndük, otele yerleştik, henüz 30 dakika bile geçmemişti ki WeChat’ten aileye haber veriyordum. Derken berrak gece gökyüzünde bir dizi bomba patlaması sesi duyuldu. Ardından F-16 savaş uçaklarının daireler çizerek uçtuğu sesler ve arada bir duyulan uçaksavar ateşi… Gazze ve Bağdat cephelerinden edindiğim tecrübe sayesinde, sadece seslerden hangi savaş uçağı, füze, bomba ya da mermi olduğunu neredeyse anlayabiliyorum. O an ilk tepkim: “Amerikan hava saldırısı.” Bu, Yemen’e geldiğimden beri ABD’nin saldırısına ilk kez bu kadar doğrudan tanık oluşumdu.
29’unda planlandığı gibi Yemen’den ayrıldım. Henüz yeni tanıştığım, fazla da aşina olmadığım Husi hareketine veda ettim. Oysa Husiler artık “Direniş Ekseni”nin kilit bir parçası haline gelmiş ve Ortadoğu sahnesinde son derece önemli bir aktör konumuna yükselmiş durumda. Bu Orta Doğu’nun siyasi “yıldızı” ya da “bir anda parlayan yeni zengin” diyebileceğimiz gayriresmî aktör, Yemen’in sefalet içindeki durumu ve sokaklarda hayatta kalmaya çalışan fakir halkı bir kenara bırakmış; kendini “Filistin’i kurtarmanın” öncüsü ve temel direği olarak konumlandırmış durumda.
Bana göre, Filistin bayrağını bu kadar yüksek sesle taşımasının amacı, pan-İslamizm ve pan-Arap milliyetçiliği gibi iki büyük ideolojik bayrak altında kendini korumak; özellikle Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’de yarattığı çalkantı yoluyla, ülke içinde, bölgede ve uluslararası alanda daha geniş bir meşruiyet elde etmek. Nihai hedefi ise uluslararası toplumu, onu Yemen’in tek meşru temsilcisi olarak tanımaya zorlamak ya da en azından bir koalisyon hükümeti kurulurken söz sahibi ve belirleyici aktör olarak kabul ettirmek.
Bu seyahat her şeyi kazandığım bir deneyim olmadı belki, ama yine de çok şey kattı; hatta bazı sürpriz kazanımlar bile oldu. Fakat bazı eksikler de göz ardı edilemezdi. Ne kadar başvuru yaptıysak da, cephe hattına gitme, Husi askerlerini, teçhizatlarını veya kamplarını görme fırsatımız olmadı. Hüseyin’in kardeşi ve mirasçısı olan, hareketin en üst lideri Abdülmelik el-Husi ile görüşemedik. Husilerin kontrolündeki önemli Kızıldeniz liman şehri Hudeyde’yi ziyaret etme imkânımız da olmadı. Aden, Taiz gibi Husi karşıtı güçlerin elindeki şehirlerde ise kapsamlı bir inceleme yapmak zaten söz konusu değildi.
Tüm gezimin organizasyonunu yapan Husi “başbakanının” danışmanı Fuad beni teselli ederek, “Sorun değil, seneye tekrar gelin. Sizi Aden’e de götürürüz, gitmek istediğiniz her yere götürürüz,” dedi. Bu söz sadece onun kişisel dileği değildi; aynı zamanda Husi hareketinin Yemen’in tamamını kontrol altına alma hayalinin bir ifadesiydi.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Husiler’in Savaşı: “Altıncı Orta Doğu Savaşı” ve Filistin Anlatısı
Görüş
Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.
Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.
Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.
Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası
Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.
Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.
Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.
Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?
ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.
Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.
Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Savaşın Maliyeti
Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.
Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:
- Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
- Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
- Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
- Ticari yatırımların gerilemesi.
- Enflasyonist baskıların artması.
- Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.
Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.
Amerika’nın İç Siyaset Hesabı
Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.
Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.
Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.
Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.
NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya
NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.
Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.
Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.
Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi
Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.
Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.
Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.
Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği
Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.
Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.
Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.
Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı
Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.
Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.
ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.
Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?
Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.
Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.
Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.
Sonuç
Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.
Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.
Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.
Kaynaklar:
- ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
- Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
- Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
- Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
- Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
- Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
- NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
- Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
- OECD – Ekonomik Görünüm.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi7 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Asya6 gün önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi6 gün önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti








