Görüş
Yemen’de 48 saatlik Husi karargâhı ziyareti…

48 saatlik özel keşif: ABD-İsrail’in düşmanı Husiler’in karargâhı
28 Mart’ta, yaklaşık 48 saat sosyal çevremden “kaybolduktan” sonra Yemen’in başkenti Sana’ya döndüm. Tesadüfen bu, ABD ve İngiltere hava kuvvetlerinin yeni bir hava saldırısı dalgası başlattığı zamana denk geldi. Tehlike burnumun dibinde olsa da, zihnim hâlâ geçmiş 48 saatin coşkusu ve anılarıyla doluydu—özellikle de Sada vilayetine gidiş-gelişimiz ve sarp dağları arasında geçen anlarla. Başkentin Husi güçlerinin eline geçmesinden sonra davet edilen ilk yabancılar arasında yer aldığımız gibi, Husilerin ana karargâhını keşfetme şansını da yakalamıştık. Ziyaretimiz kısa ve yüzeysel olsa da, gördüğümüz her şey fazlasıyla yeniydi.
26 Mart, Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap-İslam onlu koalisyonunun Yemen iç savaşına müdahalesinin onuncu yıl dönümüydü. Husilere göre ise bu, Suudi koalisyonuna ve ABD’ye karşı yürüttükleri dini cihadın onuncu yıl dönümüdür. 26 Mart 2015’te Suudi Arabistan “Kararlılık Fırtınası” operasyonunu başlatarak, liderlik ettiği onlu koalisyonun hava kuvvetleriyle Yemen’e bomba ve füzeler yağdırdı. Bunu, Yemen’in meşru hükümetini kurtarma bahanesiyle ve Husilerin başkent Sana’yı ele geçirdikten sonra ülkeyi tamamen kontrol altına almalarını önlemek amacıyla yaptılar.
O gün sabah saat 5’te, ABD, İngiltere, Güney Afrika, Malezya, Lübnan, Irak, Bolivya ve Çin’den eski yetkililer, gazeteciler ve akademisyenlerden oluşan “uluslararası tugay”ımız, Husiler tarafından düzenlenen bir konvoyla, onların “devrim üssü” ve “ayaklanma karargâhı” olan Sada vilayetini ziyaret etmek üzere yola çıktı.
Güvenlik gerekçesiyle yolculuğumuz gizli tutuldu. Hareket saatimiz, caddelerde en az insan ve araç bulunan şafak vakti olarak belirlendi. Daha önce Sana’daki etkinliklerde kullandığımız zırhlı ve kurşun geçirmez araçlar yerine, beyaz Toyota Land Cruiser’larla yola çıktık. Önümüzde, sireni kapalı ama ışıkları yanıp sönen bir araç, sessizce şehir dışına çıkmamıza öncülük etti.
Ramazan’ın bitmesine bir haftadan az kalmıştı. Akşam iftarı ve gece sahuruyla bütün gece boyunca hareketli olan Sana şehri, şafakta sessizliğe gömülmüştü. Karanlık ve tenha sokaklarda rahatça ilerleyip, gökyüzü ağarırken sorunsuzca şehirden çıktık ve Çin’in inşa ettiği Sana-Sada otoyolunu takip ederek kuzeye, 230 km uzaklıktaki Sada kentine doğru yola koyulduk.
Sana ve Sada, Yemen’in kuzeybatı yaylasında iç içe geçmiş iki kara ili. Yol boyunca ne nehir var ne de yüksek dağlar—sadece uzayıp giden kahverengi tepeler, çakıl ve çöl. Arada sırada görünen küçük yeşil vahalar, Yemen’in bu “dünyanın en verimsiz toprakları” olarak bilinen kadim bölgesinde bir yaşam umudu sunuyordu. Manzara tekdüze, donuk ve cansız olsa da bizim için yeni ve unutulmazdı.
Ne kadar ilerlersek ilerleyelim, yolun iki yanında sık sık görünen bodur bitkiler ya doğrudan güneşe maruz kalıyor ya da beyaz ağlarla örtülüyordu—bunlar sıkça dikilmiş gat (qat) ağaçlarıydı. Dallarında Yemenlilerin tutkulu olduğu gat yaprakları vardı. Bu yapraklar halüsinojenik katinon içeriyor ve hem açlığı bastırıp hem de uyanıklık sağlıyor. Yemen’de nüfusun %70’inin buna bağımlı olduğu, tatlı suyun ise %60’ının gat ağaçlarına harcandığı belirtiliyor. Kısaca Yemenliler bir gün aç kalabilir ama gatsız kalamaz.

Yaklaşık 200 km yol aldıktan sonra Sana ve Sada vilayetlerinin sınırına ulaştığımızda, şoförümüz buranın bir zamanlar El Kaide tarafından işgal edildiğini ve ancak 2015’ten sonra Husi güçleri tarafından tamamen temizlendiğini söyledi. Husi kontrolündeki bölge savaş halinde olsa da, yol boyunca savaşın izlerine dair hiçbir belirti göremedik—ne asker, ne askeri araç, ne kışla, ne hava savunma sistemi, ne de çatışma izleri. Girdiğimiz üç-dört güvenlik kontrol noktası bile neredeyse göstermelikti. Geçen yıl Irak’ın güneyinde karşılaştığım kontrol noktalarının sayısı ve sıkılığı ile karşılaştırıldığında, Yemen bana daha az tehlikeli göründü.
Yolculuk boyunca bindiğimiz araçta Yemen pop müziği çalıyordu. Ritmi güçlü ve etkileyiciydi, tam anlamıyla Arap rap tarzında bir savaş müziğiydi. Melodiler modern ve kulağa hoş geliyordu; ezgiler insanın içine işliyor, sözler ise “Gazze” ve “Filistin” gibi anahtar kelimelerle dolu, kanı kaynatan türdendi. Şoför, bunun, Iras Laith (Iras Arapçada İsa’nın karşılığı, Laith ise aslan anlamına gelir) adındaki Husi rap sanatçısının bir başyapıtı olduğunu söyledi. Bu parça, özellikle üçüncü dünya ülkelerinde olmak üzere dünya genelinde çok popüler olmuş. ABD hükümeti, bu sanatçıyı yakalamak için 26 milyon dolarlık bir ödül koymuş.
Irsa’yı tanıyan Yemenli arkadaşlarımız, onun rap yaptığı her seferde çevresindekilerin geleneksel “bel bıçağı” dansını yaptığını ve parçalarının internette büyük indirme sayılarına ulaştığını söyledi. Bir Husi askeri, Irsa’yı korumak için Yemen halkının onu gizlediğini belirtti—tıpkı onların “devrim lideri”, Hüseyin’in kardeşi ve hareketin varisi Abdülmelik Bedreddin el-Husi’yi gizledikleri gibi.
Üç buçuk saatlik yolculuğun ardından, hafif karanlık ve tozlu bir atmosferde, ABD veya Suudi koalisyonun hava saldırılarında hasar gören “Sada Kapısı”ndan geçerek Yemen’in, hatta tüm Orta Doğu’nun “fırtına gözü” olarak nitelenen bu kente ulaştık. Altı yedi katlı “Yemen Star International Hotel” isimli, sözde beş yıldızlı bir otele yerleştik. Otel, Sada’nın ana caddesinin hemen yanındaki bir sokakta yer alıyor, açıkça henüz yeni tadilattan geçmiş ve hatta tamamen bitmemişti. Muhtemelen ilk misafirleriydik. İnterneti olmasa da temel olanaklara sahipti ve çeşitli yabancı dilde yayın yapan uydu kanalları vardı—güneydeki hükümetin işlettiği “Yemen TV” de buna dâhildi.
Sada’da kaldığımız süre boyunca, nadiren yaşanan uzun süreli bir internet kesintisiyle karşılaştık ve bu, ülkedeki yakınlarımızın panik içinde bizi aramasına neden olan bir “fiyaskoya” dönüştü. 27’si sabahı, cep telefonuma düşen cevapsız arama bildirimi sayesinde kızımın ve bazı arkadaşlarımın bana defalarca ulaşmaya çalıştığını, hatta tüm gece boyunca bizi aradıklarını fark ettim. 26’sı sabahı otelden ayrıldığımız andan itibaren, sosyal medya ve WeChat üzerinden ülke içi bağlantılarımız kesilmişti. Aceleyle çıkarken, tam bir iletişim kesintisi yaşanacağını tahmin etmemiştim. Yola çıkmadan önce yalnızca büyükelçilikten bir irtibat kişisine ve Xinhua Ajansı’ndan bir arkadaşa WeChat üzerinden Sada’ya gideceğimi bildirmiştim. Aynı gün Sana’ya dönememiştik ve telefonum da son günlerdeki toplantılar nedeniyle sessiz moddaydı. Sonuç olarak arkadaşlar, aile ve kurumlar arasında gereksiz bir endişeye neden oldum. Gerçekten üzgünüm—ama bu da ayrı bir hikâye.
Kaldığımız otelin penceresinden dışarı baktığımızda, kuzeydeki tepelerle çevrili Sada şehrinin oldukça küçük olduğu görülüyordu. Doğudan batıya yaklaşık bir kilometre, kuzeyden güneye ise üç-dört kilometre uzunluğunda. Şehirde çoğunlukla düşük katlı yapılar, çoğu sac çatılı evler vardı. On katı bulmayan yedi sekiz tane orta yükseklikte bina dikkat çekiyordu. Şehrin birkaç kilometre kuzeyindeki sarı toprak tepelerinde, güneye bakan yamaca beyaz taşlarla devasa Arapça yazılarla “Muhammed”, “Ali” ve “Sebat zaferdir” ifadeleri yazılmıştı. Özellikle “Ali” adının öne çıkarılması, Sada halkının Şii mezhebine olan bağlılığını açıkça gösteriyordu.
Yemen nüfusunun büyük kısmı, Şii İslam’ın en küçük kolu olan “Zeydi mezhebi”ne mensup. Zeydiler, Muhammed ve Ali soyundan gelen beşinci imam Zeyd’i “gizli Mehdi” olarak kabul eder. Bu nedenle “Beş İmamcılar” olarak da bilinirler. Diğer iki büyük mezheple—“Yedi İmamcılar” (İsmailiyye) ve “On İki İmamcılar” (Caferiyye)—birlikte Şii İslam’ın üç büyük kolundan biridir. Zeydilik, günümüzde sadece Yemen’deki Şii nüfus arasında varlığını sürdürmektedir. Ayrıca dört halifenin otoritesini tanımaları bakımından Sünniliğe en yakın Şii mezhebidir ve bu nedenle en ılımlı Şii mezhebi olarak kabul edilir.
Sada’ya ulaştığımız gün, basit bir öğle yemeğinden sonra, eski Enformasyon Bakanı Dayfallah al-Shami, bizi ABD ve Suudi koalisyonunun bombardıman bölgelerini ve Sada Şehitliği’ni gezdirdi. ABD’nin bombaladığı yer, inşaat halindeki bir kanser merkeziydi. En az iki katın çatıları füzeyle delinmişti, alt katlardan biri büyük ölçüde çökmüştü. Ekipten bazıları, bodrumda patlamamış büyük bir bomba buldu. Saha sorumlusu, buranın 24 Mart’ta ABD tarafından bombalanan yer olduğunu söyledi, ancak can kaybı hakkında bilgi vermedi.
ABD bombardıman alanından ayrıldıktan sonra, bizi Suudi koalisyonunun geride bıraktığı bombardıman sahalarını da gezdirmeye götürdüler. Yol boyunca birkaç yıkıntı vardı, ancak ev sahiplerimiz özellikle bizi Sada Üniversitesi’ndeki iki bombardıman enkazına götürdüler; bunlardan biri öğrenci yurduydu. Bombardımanın 2017 civarında gerçekleştiği söyleniyor. Yıkıntıların altındaki sıra sıra masa ve sandalyeler, bu binaların gerçekten de sınıf veya laboratuvar olduğunu gösteriyordu. Dışarıda dağılmış olan oturaklar ise rüzgâr ve yağmurdan aşınarak yalnızca paslı metal iskeletlere dönüşmüştü… ABD ve Suudi koalisyonunun neden sivil yapıları bombaladığı ise muhtemelen bir gün tarih arşivleriyle açığa çıkacak.
24’ünde, Sana’da da hem bir ABD hem de bir Suudi bombardıman alanını ayrı ayrı gezmiştik. ABD’nin vurduğu yerin sivil bir konut olduğu söylendi ama kalıntılar pek ev gibi görünmüyordu—çünkü hiçbir ev eşyası yoktu. Organizatörler, 15 kişinin yaralandığını, 2 kişinin öldüğünü söyledi, ancak hastanede yaralıları görmemiz sağlanmadı. Suudi bombardıman alanı ise birkaç yıl öncesine aitmiş. Çok sayıda kişinin katıldığı bir cenaze töreni “kasten” bombalanmış; 150’den fazla kişi ölmüş, yaklaşık 600 kişi de yaralanmış.
En sarsıcı yer, Sada’daki “Şehitler Mezarlığı”ydı. Burada yüzlerce savaş kurbanı yatıyor. En dokunaklı yer ise “Çocuk Şehitler Köşesi” idi. Onlarca kız ve erkek çocuk burada toprağa verilmişti. Çiçek gibi fotoğraflarının önüne, yas tutanlarca sahte çiçek demetleri bırakılmıştı. Dört çocuğun aynı aileden olduğu anlaşılıyordu—muhtemelen aynı otomobilde hayatlarını kaybetmişlerdi. O otomobilin buruşmuş enkazı, şimdi mezarlarının üstünde asılı duruyor. Daha önce Sana’da da bir “Şehitler Mezarlığı”nı ziyaret etmiştik, ancak oradaki atmosfer Sada’daki çocuk mezarlığı kadar içe işleyici değildi.

Sada’daki ilk günümüzün sonunda, minibüsle hep birlikte otele döndük. Yolda şehir merkezinden geçerken, yıkık dökük binalar tıpkı Sana’dakiler gibiydi. Altyapı çok zayıftı; caddelerdeki dükkânlar genelde sıradan marketler, tamirhaneler, yemek yerleri ve meyve tezgâhlarıydı. Kalabalık sokaklarda insanlar üst üste yürüyordu; yağmurdan kalan su birikintileri ve çamur yolları daha da karmaşık hale getirmişti. Araçlar ve motosikletler birbirine karışmış, kaotik bir trafik vardı. Ana caddelerde bir tane bile trafik lambası yoktu. Az sayıda trafik polisi, araç ve insan kalabalığını güç bela yönlendiriyordu. En çok dikkatimi çeken şey ise neredeyse her motosikletin arkasında 3-4 çocuğun oturmasıydı—bu durum Yemen’deki yüksek doğum oranını ve genç nüfus ağırlığını gözler önüne seriyordu.
Sada’da geçirdiğimiz gece ise pek sakin değildi. Ev sahiplerimiz gece kapımızı çalıp ihtiyacımız olan temizlik ürünlerini sordular. Nazikçe hiçbir şeye ihtiyacımız olmadığını söyledik ve bir daha rahatsız edilmek istemediğimizi ima ettik. Ama gece yarısı tekrar geldiler, hiç açılmamış pijama ve temizlik malzemeleriyle dolu büyük bir torba getirdiler—bu bizi oldukça duygulandırdı. Gece derin uykudayken üçüncü kez kapıyı çaldılar ve kapının önüne sıcak gözleme, nohut ezmesi, haşlanmış yumurta, içecekler ve su dolu koca bir tepsi kahvaltı bıraktılar…
27’si öğle saatlerinde, iftar sonrası şekerlemesini yapmış olan ev sahibimiz otel lobisinde rahatça göründü ve bize “birdenbire” 70 kilometre uzaktaki, Sada vilayetinin kuzey sınırındaki Maran kasabasına gideceğimizi söyledi. Burası, Husi hareketinin kurucusu Hüseyin’in memleketiydi. Bu, bizim için hoş bir sürprizdi. Hemen Toyota arazi araçlarına binip, Sada şehrinden geçerek Suudi Arabistan’a komşu olan vilayetin kuzey dağlarına doğru yola çıktık.
Bir haftadır tüm programlarımız son dakika bildiriliyordu. Kiminle görüşeceğimiz bile önceden açıklanmıyordu. Hatta şoförler bile sadece “takip et” talimatı alıyor, bir sonraki durağın neresi olduğunu bilmiyorlardı. Savaş ortamı ve İsrail ile ABD’nin Husi liderlerine yönelik açık suikast tehditleri nedeniyle, güzergâhın gizli tutulması hem ev sahiplerimizin hem de biz yabancı misafirlerin güvenliği içindi. Bunu tamamen anlayışla karşıladık ve “misafir, ev sahibine uyar” ilkesine sadık kaldık.

Sada’nın kuzeyine doğru ilerlerken 70 kilometrelik yol adeta dağların aşılması gibiydi. Yolculuk ilerledikçe dağlar yükseldi, yollar dikleşti. Dağ yollarının kalitesi, ülkemizdeki eyalet yollarıyla yarışacak düzeydeydi; fakat yine de kıvrımlı ve dolambaçlıydı; tek yön iki saat sürdü. Sana-Sada otoyolunun yarı tepeli, yarı çöl görünümlü doğal manzarasından farklı olarak, bu dağ yolunda geniş yeşil alanlar, teraslı tarlalar, seyrek ağaçlar, hatta derecikler ve küçük barajlar görmek mümkündü. Bu da, Sada’nın kuzeyinin tarım açısından daha gelişmiş, fakat hâlâ büyük ölçüde kendi kendine yeten doğal ekonomi düzeyinde olduğunu gösteriyordu.
Husi hareketinin doğduğu yer olan Maran kasabasına—yani Hüseyin’in isyan başlattığı yere—yaklaştıkça, manzara doğu-batı yönünde sıralanan dik ve uzun dağ sıralarına dönüştü. Her tepenin üzerinde 3 ila 5 tane, yaklaşık 10 metre yüksekliğinde, tipik Yemen toprak binaları vardı. Maran çevresindeki dağlar birbiri ardına uzanıyor, bu toprak binalar birbirini çağırır gibi dağ tepelerinde sıralanıyordu. Ortaya çıkan görüntü, adeta bir “mini Çin Seddi” etkisi yaratıyordu. Bu sahne, eskiden ateşle uyarıların iletildiği, yüzlerce kilometreye yayılan işaret sistemlerini hatırlatıyordu.
Bu “seddin” eteklerinde ise sıra sıra dizilmiş toprak binalar vardı. Bunlar hem çiftçiler için doğaya karşı korunaklı bir yaşam alanıydı, hem de dış tehditlere karşı sağlam bir sığınaktı. Anavatan ve komşu ülkelerin güç merkezlerinden uzak, dağlık ve ulaşılması zor bu bölge, gerilla savaşı için oldukça elverişliydi. Husi hareketi işte bu coğrafyada doğdu, büyüdü, inişler çıkışlar yaşadı ve Yemen’in kuzeybatı köşesinden tüm ülkeye yayıldı.
Sonunda, Suudi Arabistan’ın güneybatı sınırına 20 kilometre uzaklıkta, Cizan ve Necran bölgeleriyle sınırda olan bu dağlık çıkıntıda yer alan Maran’a ulaştık. Dağlarla çevrili, manzarası oldukça güzel olan bu küçük kasaba, Hüseyin’in memleketi ve ebedî istirahatgâhıydı.
Husi güçleri burada, kartal gagasına benzeyen bir zirvede süt beyazı taşlardan oluşan görkemli bir “Şehitler Mezarlığı” inşa etmiş. Aynı zamanda kasabanın en geniş ve düz tepesine—yaklaşık 1000 metrekarelik bir alana—beyaz mermerden büyük bir “Hüseyin Türbesi” meydanı yapılmış. Ortada, Kur’an ayetleriyle süslenmiş, özenle yapılmış dikdörtgen bir tabut yer alıyor. Mezarlığın bulunduğu yamaçta, yüzlerce basamaktan oluşan bir merdiven aşağıya doğru kıvrılıyor. Bu yol üzerinde başka bir mezarlık ve Hüseyin’in “devrim yaparken” hükümet askerlerinden saklandığı mağara da ziyaretçilere açılmış.
Bize eşlik eden eski Enformasyon Bakanı Şami, Hüseyin’in hayatını ve Husi hareketinin efsanelerini tüm canlılığıyla anlattı. Özellikle 2004–2010 yılları arasındaki “ilk savaş” döneminde Husi güçleriyle hükümet ordusu arasındaki ölüm kalım mücadelesini ve bu süreçte öne çıkan kilit kişileri detaylıca aktardı.
Şami’nin özellikle vurguladığı bir şey vardı: Husi hareketi, kinle ve intikamla hareket eden bir yapı değildi. Aşiretçilikten uzak, bağışlayıcı bir yaklaşımları vardı. Eskiden doğrudan çatıştıkları düşmanlarıyla, çatışmalar sonrası barışıp aynı yönetimde çalışmaya başlamışlardı. Bize eşlik eden Husi yetkililerin hiçbiri Sada’lı değildi; hepsi Sana, İbb, Marib gibi farklı hatta uzak vilayetlerden gelmişti. Daha önce birkaç kez görüştüğüm eski Husi Başbakanı Habtur da Adenlidir ve Aden Valiliği yapmış—bu da onun büyük ihtimalle Sünni olduğunu gösteriyor.
Husi arkadaşlarım bana mezhebe veya bölgeye göre ayrım yapmadıklarını, “Yemen tek ailedir” anlayışını benimsediklerini söylediler. Husi hareketinin Yemen’in kuzeybatısını aşarak ülkenin yarısından fazlasını kontrol altına alması, böyle kapsayıcı bir tutum olmadan mümkün olmazdı.
1962 yılında Kuzey Yemen’de cumhuriyetçi bir devrim patlak verdi ve 1000 yılı aşkın süredir devam eden Zeydi imamlık teokratik yönetimi sona erdi. Ardından, iktidarı kaybeden Zeydi elitleri ve halkı, ülke içindeki seküler cumhuriyetçilikle dışarıdan desteklenen Suudi kökenli Sünni Selefiliğin çifte baskısı altında kaldı ve giderek marjinalleştirildi.
1992 yılında, “Zeydiliği yeniden canlandırmak” amacıyla Sada’lı din adamı Hüseyin “İnanan Gençlik” adlı örgütü kurdu. Medreseler ve vaazlar yoluyla dini ve siyasi fikirlerini yaymaya başladı. İçeride Salih liderliğindeki cumhuriyet rejimine karşı çıktı, dışarıda ise Suudi ideolojik yayılmasına direndi. Ayrıca İran tarzı bir İslami yönetim kurmayı planladı.
1994’te, Yemen’in birleşmesinden dört yıl sonra iç savaş çıktı. Aynı büyük aşiret olan Haşid’e mensup Hüseyin, aşiret çıkarları ve siyasi hesaplarla Salih hükümetine destek verdi, Sada aşiretleriyle birlikte güneydeki isyanı bastırmaya yardım etti. Bu sayede etkisini artırdı.
2001’den sonra ABD’nin Afganistan ve Irak savaşlarını başlatmasıyla, Salih hükümeti ABD’ye yakın bir dış politikaya yöneldi, Afganistan ve Irak’a asker gönderdi. Husi hareketi uluslararası terörizmi desteklemese de, anti-Amerikan ve anti-Siyonist bir ideolojiye sahipti; İslam topraklarını kurtarmayı ve İslam’ı yeniden yüceltmeyi hedefliyordu. Böylece taraflar yeniden düşman oldu.
2004’te Husi güçleri ile hükümet arasında 6 yıl sürecek bir iç savaş başladı. Hüseyin savaşın başında hayatını kaybetti. Ardılları, “İnanan Gençlik”in adını “Husiler” olarak değiştirdi ve Hüseyin’in mücadelesine devam etmeye ant içti. Nihayetinde, 2010 yılında Suudi Arabistan’ın arabuluculuğuyla ateşkes sağlandı.
2011’de Arap Baharı Yemen’i de etkisi altına aldı. Ülke siyasi kaosa sürüklendi. Hem halkın hem ordunun desteğini kaybeden, Haşid aşireti tarafından da terk edilen Salih istifa etmek zorunda kaldı. Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin desteğiyle, güneyli grupların ağırlıkta olduğu Hadi hükümeti kuruldu.
2014’te federatif sistem planları yapılırken, Husi hareketi, haklarının yeterince güvence altına alınmadığını öne sürerek tekrar ayaklandı. Hızla başkente girip yönetimi ele geçirdiler. Üçüncü kez Salih ile iş birliği yaparak Hadi hükümetinin yerine geçen paralel bir yönetim ve yasama yapısı kurdular. Hadi ise Suudi Arabistan’a kaçmak zorunda kaldı.
2015’in 25 Mart’ında Suudi Arabistan öncülüğünde 10 Arap ve İslam ülkesinden oluşan bir “onlu koalisyon” kuruldu ve 26 Mart’ta Husi hedeflerine hava saldırıları başlatılarak Yemen iç savaşında yeni bir aşamaya girildi. Husi güçleri, Suudi Arabistan’ı, onun bölgesel müttefiklerini ve arkasındaki Batılı destekçisi ABD’yi açık düşman ilan etti. Ertesi yıl, Ürdün gibi ülkelerin arabuluculuğunda barış görüşmeleri başladı.
2017’de, Salih kişisel çıkarlar peşinde açıkça barıştan yana tutum alınca Husiler onu “düşmanla iş birliği” yapmakla suçladı. Ayrıca askeri komuta üzerinde yaşanan çekişme gerginliği artırdı. Sonunda Salih, Sana’dan ayrılıp memleketine dönerken Husiler tarafından yakalandı ve olay yerinde infaz edildi.
2023’e gelindiğinde, Husi hareketi artık güçlü bir askeri yapıya kavuşmuş ve ülkenin yarısını kontrol eden bir güç haline gelmişti. Hüseyin’in anti-Amerikan ve anti-İsrail ideolojisini ülke dışına taşıyarak ilk kez Filistin-İsrail çatışmasına müdahil oldu. “Direniş Ekseni”nin sağlam bir halkası haline geldi. Kızıldeniz’de cephe açtı, İsrail’i hedef aldı ve hatta İsrail topraklarına doğrudan hava saldırıları düzenledi. Bunun üzerine ABD, İngiltere ve diğer Batılı ülkelerden askeri karşılık geldi…
27’si akşamı, Sada’da iftar yemeğinden sonra, Husilerin ana karargâhına yaptığımız yüzeysel keşif turunu tamamlayıp gece yarısı Sana’ya doğru yola çıktık. Yolculuk yaklaşık dört saat sürdü. Yol boyunca hiçbir sokak lambası yoktu; genç şoför tamamen yol bilgisine dayanarak ilerledi. Tüm gün araç kullandığı için, dikkati dağılır mı diye endişelendik. Fakat Yemenlilerin kendine özgü yöntemleri var: hem şoför hem de ön koltuktaki koruma, uyanık kalmak için sürekli gat yaprağı çiğniyordu; ikisi de savaş tecrübesine sahipti. Koruma henüz 23 yaşındaydı ama 5 yıllık cephe deneyimi vardı.
Biz Sana’dayken, medyada ABD ve İngiltere’nin Sana Uluslararası Havalimanı ve diğer hedeflere yeniden hava saldırısı düzenlediği bildirildi. Gece yarısından sonra gürültülü Sana şehrine döndük, otele yerleştik, henüz 30 dakika bile geçmemişti ki WeChat’ten aileye haber veriyordum. Derken berrak gece gökyüzünde bir dizi bomba patlaması sesi duyuldu. Ardından F-16 savaş uçaklarının daireler çizerek uçtuğu sesler ve arada bir duyulan uçaksavar ateşi… Gazze ve Bağdat cephelerinden edindiğim tecrübe sayesinde, sadece seslerden hangi savaş uçağı, füze, bomba ya da mermi olduğunu neredeyse anlayabiliyorum. O an ilk tepkim: “Amerikan hava saldırısı.” Bu, Yemen’e geldiğimden beri ABD’nin saldırısına ilk kez bu kadar doğrudan tanık oluşumdu.
29’unda planlandığı gibi Yemen’den ayrıldım. Henüz yeni tanıştığım, fazla da aşina olmadığım Husi hareketine veda ettim. Oysa Husiler artık “Direniş Ekseni”nin kilit bir parçası haline gelmiş ve Ortadoğu sahnesinde son derece önemli bir aktör konumuna yükselmiş durumda. Bu Orta Doğu’nun siyasi “yıldızı” ya da “bir anda parlayan yeni zengin” diyebileceğimiz gayriresmî aktör, Yemen’in sefalet içindeki durumu ve sokaklarda hayatta kalmaya çalışan fakir halkı bir kenara bırakmış; kendini “Filistin’i kurtarmanın” öncüsü ve temel direği olarak konumlandırmış durumda.
Bana göre, Filistin bayrağını bu kadar yüksek sesle taşımasının amacı, pan-İslamizm ve pan-Arap milliyetçiliği gibi iki büyük ideolojik bayrak altında kendini korumak; özellikle Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’de yarattığı çalkantı yoluyla, ülke içinde, bölgede ve uluslararası alanda daha geniş bir meşruiyet elde etmek. Nihai hedefi ise uluslararası toplumu, onu Yemen’in tek meşru temsilcisi olarak tanımaya zorlamak ya da en azından bir koalisyon hükümeti kurulurken söz sahibi ve belirleyici aktör olarak kabul ettirmek.
Bu seyahat her şeyi kazandığım bir deneyim olmadı belki, ama yine de çok şey kattı; hatta bazı sürpriz kazanımlar bile oldu. Fakat bazı eksikler de göz ardı edilemezdi. Ne kadar başvuru yaptıysak da, cephe hattına gitme, Husi askerlerini, teçhizatlarını veya kamplarını görme fırsatımız olmadı. Hüseyin’in kardeşi ve mirasçısı olan, hareketin en üst lideri Abdülmelik el-Husi ile görüşemedik. Husilerin kontrolündeki önemli Kızıldeniz liman şehri Hudeyde’yi ziyaret etme imkânımız da olmadı. Aden, Taiz gibi Husi karşıtı güçlerin elindeki şehirlerde ise kapsamlı bir inceleme yapmak zaten söz konusu değildi.
Tüm gezimin organizasyonunu yapan Husi “başbakanının” danışmanı Fuad beni teselli ederek, “Sorun değil, seneye tekrar gelin. Sizi Aden’e de götürürüz, gitmek istediğiniz her yere götürürüz,” dedi. Bu söz sadece onun kişisel dileği değildi; aynı zamanda Husi hareketinin Yemen’in tamamını kontrol altına alma hayalinin bir ifadesiydi.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Husiler’in Savaşı: “Altıncı Orta Doğu Savaşı” ve Filistin Anlatısı
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Görüş
İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Thomas Karat, davranış analisti
İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.
Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, “Bu Orwellvari bir durum“, dedi. Az bile söylemişti.
Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.
Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.
Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için “henüz çok erken“ olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının “ulusal çıkarlara hizmet ettiği“ gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.
İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, “davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.
Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.
Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı “ölçüsüz ve gereksiz“ olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.
Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.
Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.
Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.
Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.
Görüş
Japonya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var

Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesinden bu yana uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında bulunan pek çok ülke savunma konusuna önem vermeye başladı. Bu durum, çevresinde ABD dışında dişe dokunur bir müttefiki bulunmayan, dünyanın en pasifist ülkelerinden biri olan Japonya için de büyük önem arz ediyor. Japonya İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana silahlanma karşıtı bir ülke olarak “barışçıl” dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Japon Anayasası’nın 9. Maddesi Japonya’nın savaş ilan etmesini, savaşa hazır bir ordu bulundurmasını yasaklıyor. Buna rağmen Japonya, geçtiğimiz birkaç yıldır hızla silahlanıyor ve “militaristleşiyor”. Japonya Savunma Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı Savunma Beyaz Kitabı’nı da bu bağlamda günümüz konjonktürüne göre değerlenmek lazım.

Japonya savunma beyaz kitabının kapağı
Kabine, 598 sayfalık rekor uzunluktaki raporu 4 Ağustos’ta onayladı. Rapor, Çin’in artan askeri faaliyetlerinin Japonya’nın güvenlik sorunun merkezinde olduğunu ve bunun “kapsamlı ulusal güç ile müttefikler ve fikirdaş ülkelerle iş birliği yoluyla” ele alınması gerektiğini savunuyor. Çin’e tek başına karşı koyma düşüncesi kesinlikle yok. Ancak diğer ülkelere olan bağlılığı azaltma hedefi var Japonya’nın. Bu tek çerçeve, Çin’in Pasifik’teki erişiminden vergi artışına, silah ihracatından dron savaşına kadar belgedeki her başlığın omurgasını oluşturuyor.
Kitabın ana odak noktalarından biri “Kapsamlı ulusal güç” (総合的な国力), Japonya’nın güvenliği artık sadece askeri güçle değil, altı ayrı alanı birden güçlendirerek sağlayacağı fikrine dayanıyor: diplomasi gücü, savunma gücü, ekonomi gücü, teknoloji gücü, istihbarat gücü ve insan gücü. Yani Japonya savunmasını sadece daha büyük ve daha ölümcül silahlara bağlamış değil.
En Büyük Tehdit Çin
Çin yine “benzeri görülmemiş, en büyük stratejik meydan okuma” olarak tanımlanıyor. Bu 2022 yılından bu yana tekrar eden bir söylem ama bu yılki baskı, “birinci ada zinciri” ötesindeki erişime ayrılmış özel bir bölüm içeren ilk baskı.
Haziran 2025’te Iwo Jima’nın doğusunda faaliyet gösteren Liaoning uçak gemisi, sonraki operasyonlarında ilk kez “ikinci ada zinciri”nin ötesine geçti; bir Çin askeri uçağı bir JMSDF (Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri) devriye uçağını yaklaşık 30 dakika boyunca lazerle hedef aldı; Tayvan çevresinde büyük çaplı tatbikatlar art arda tekrarlandı. Çin’in 2026 savunma bütçesi resmi verilere göre yüzde 7 arttı. Üçüncü uçak gemisi Fujian ise geçen kasım envantere girdi.
Japonya’ya göre Çin her geçen gün agresifleşiyor, güçleniyor. Japon halkının hükümetin pasifizmden uzaklaşan politikalarını desteklemesindeki en büyük sebep de bu. Olası bir savaşta ABD yardımı olmadan Japonya’nın karşı koymasının mümkünatı yok mevcut durumda. Bu nedenle en azından kendimizi savunabilecek güce ulaşmalıyız diye düşünüyor Japon hükümeti.
Çin–Rusya–Kuzey Kore üçgeni
Bu yıla özgü bir yenilik ise Çin bölümünde. Çin ve Rusya, iki ülkenin askeri yakınlaşmasını uzun uzun anlatan bir alt bölüm var. Rusya, Çin’e Su-35 savaş uçağı ve S-400 hava savunma sistemi sattı, üstelik S-400’ü ihraç ettiği ilk ülke Çin oldu. 2019’dan beri toplam 10 kez ortak uzun menzilli bombardıman uçağı uçuşu yaptılar, Kasım 2024’teki uçuşta ilk kez nükleer başlık taşıyabilen H-6N bombardıman uçağı görüldü. Aralık 2025’te ilk kez ortak uçuş Doğu Çin Denizi’nden Pasifik’e, Shikoku açıklarına kadar uzandı. Ağustos 2025’teki ortak deniz seyrine de ilk kez bir denizaltı katıldı. Kuzey Kore 2023’ten beri Rusya’ya füze ve mühimmat gönderiyor, askerlerini savaştırıyor. Japonya Savunma Bakanlığı, Rusya yardımının Kuzey Kore’nin askeri yeteneklerinin şu an değil ama orta-uzun vadede yükseltme riski taşıdığını söylüyor.
Hedefler ve Zorluklar
2026 mali yılı savunma harcamaları, ABD askeri varlığının yeniden konuşlandırılmasına ilişkin kalemler dahil edildiğinde ilk kez 9 trilyon yeni aştı. Bu artış, hükümetin GSYH’nin yüzde 2’sine ulaşma hedefinin bir parçası. Bu artışın faturası ise Ocak 2027’den itibaren vatandaşa çıkarılacak; gelir, kurumlar ve tütün vergisini kapsayan yeni bir “özel savunma vergisi” paketiyle finanse edilecek. Asıl dikkat çekici gelişme takvimde gizli. Normalde 2027’de yapılması beklenen “Üç Belge” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi, Savunma Kalkınma Programı) revizyonu, hükümet tarafından bir yıl öne çekilerek 2026’ya sıkıştırıldı.
Sanayi politikasında da köklü bir kırılma var. Japonya 2014’ten bu yana öldürücü nitelikte tam teçhizat ihracatını yalnızca beş “zararsız” kategoriyle sınırlıyordu: arama-kurtarma, nakliye, erken uyarı, gözetleme, mayın temizleme. Nisan 2026’da bu “beş kategori” kısıtlaması tamamen kaldırıldı; artık savaş uçağı ve savaş gemisi gibi öldürücü silahlar da, Japonya’nın ekipman/teknoloji transfer anlaşması bulunduğu 17 ülkeye ilke olarak ihraç edilebiliyor. Bu, 1967’den beri süregelen fiilî ihracat yasağının pratikte sona erdiği bir dönüm noktası. Beyaz kitap da bunu destekler biçimde, savunma üretimi ve teknoloji altyapısına ayrılan bölümü bu yıl ilk kez bir “Bölüm”den çıkarıp kitabın en üst yapısal birimi olan bir “Kısım”a yükseltti. Bu değişiklik, Japonya Savunma Bakanlığı’nın artık savunma sanayiini ittifak veya caydırıcılık stratejisiyle aynı düzeyde ana bir başlık olarak gördüğünü gösteriyor. Start-up’ları sektöre çekmek için Nisan’da ilk “Savunma İnovasyon Toplantısı” de düzenlendi.
Bütün bu tabloda tek bir çatlak var, ordunun kendisi. Koizumi önsözde bu yıl ilk kez “JSDF Personelinin Profesyonelliği” adında ayrı bir bölüm açtıklarını, kuruluşundan bu yana ilk kez maaş yapısını kökten değiştirdiklerini gururla anlatıyor. Ama rakamlar başka bir hikaye anlatıyor. Mart 2026 itibarıyla fiili personel sayısı 217.701’e düşerek 1981’den bu yana ilk kez 220 binin altına inmiş oldu. Kadro doluluk oranı yüzde 88,1’le en az 1998’den beri en düşük seviyede, hedeflenen kadronun yaklaşık 30 bin kişi altında kalınmış durumda. Yani Tokyo aynı anda hem bütçesini hem silah ihracatını büyütürken, o bütçeyle alacağı silahları kullanacak askeri bulmakta zorlanıyor.
Yeni savaş biçimleri ve ittifaklar
Ukrayna savaşından, bu yıl açıkça Orta Doğu’daki çatışmalardan da çıkarılan dron, yapay zeka ve mühimmat stoklama dersleri, beyaz kitapta ilk kez kendi başına bir bölüme kavuştu. Rakamlar çarpıcı: Ukrayna’nın Haziran 2025’teki “Örümcek Ağı” operasyonunda 117 insansız hava aracı kullanıldı; yalnızca Kasım 2025’te Ukrayna hava savunması yaklaşık 9.600 İHA ve 120 füzeyi düşürdüğünü açıkladı. Ama belge bir noktanın altını özellikle çiziyor: tank, topçu ve siper savaşı da sürüyor, yani rapor “dronlar her şeyin yerini alıyor” tezini savunmuyor; yeni ve eski savaş biçimlerinin iç içe geçtiğini söylüyor.
İttifak tarafında en büyük önem Amerika Birleşik Devletleri ama kitapta söylenen Japonya tek başına Washington’a değil, örülü bir ağa yaslanıyor diyebiliriz. Ocak ayında Savunma Bakanı Koizumi, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile bir araya geldi. Bunun yanında Japonya-ABD-Avustralya, Japonya-ABD-Güney Kore, Japonya-ABD-Avustralya-Filipinler gibi üçlü ve dörtlü mekanizmalar, ayrıca NATO’nun Hint-Pasifik’teki dört ortağını (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) kapsayan “NATO-IP4” çerçevesi, beyaz kitapta ittifak stratejisinin merkezine oturuyor. Kitap, Asya-Pasifik bölgesindeki dost ülkelerle bir araya gelmek ve işbirliği yapmanın altını çiziyor kısaca.
Tepkiler
Tepkiler gecikmedi elbette. Pekin’den gelen ilk refleks öncekilerle aynı. Çin Dışişleri ve Savunma bakanlıkları rapora sert bir dille tepki gösterdi, devlet ajansı Xinhua ise işi bir adım öteye taşıyıp bunu Japonya’nın yeniden militarize olduğunun kanıtı ilan etti. Japonya’nın beyaz kitapta kendi savunması için “gerekli” dediği şeyleri, yani uzun menzilli füzelerini ve stand-off vuruş kapasitesini arttırmayı, Japonya’nın militarize olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor Çinli Xinhua Haber ajansı. Ancak aynı, hatta daha gelişmiş silahların Çin’in de elinde olduğunu unutmamak lazım.
Güney Kore tarafı daha da hareketli. Mesele, beyaz kitabın Japonların Takeshima, Korelilerin Dokdo dediği o tartışmalı adacıklara dair kısım ile ilgili. Seul önce resmi protesto çekti, Japon büyükelçisini çağırdı; birkaç gün sonra, 6 Ağustos’ta, Güney Kore ordusu bölgede bir “Dokdo tatbikatı” yaptı, Tokyo da buna karşılık protesto verdi. Yani bu, geçen hafta patlak veren ve hâlâ soğumamış bir gerginlik.
Kamuoyu tarafı biraz daha belirsiz. Temmuz’da Takaichi kabinesinin desteği sekiz büyük ankette birden düştü, bazılarında çift haneli puan kaybıyla, göreve geldiğinden bu yana en düşük seviyeye indi. Düşüşün sebebi ise ekonomi. Halkın hükümetten talep ettiği ilk şey enflasyonla mücadele, hükümet de bir yandan gıdada tüketim vergisini indirmeyi tartışırken öte yandan yeni bir “özel savunma vergisi” getiriyor. Bu çelişkinin kamuoyunda nasıl karşılanacağını önümüzdeki aylar gösterecek.
Sonuç
Sonuçta bu beyaz kitap, yıl içinde gerçekleşecek Üç Belge revizyonu öncesinde kamuoyu desteği toplamak için yazılmış bir belge. Kapaktaki anime görseli, açıklayıcı videolar, Koizumi’nin önsözünde ısrarla vurguladığı “Japon halkının geneline ulaşma” hedefi, hepsi aynı çizgiye bağlanıyor. Ama Tokyo bunu tam da işin zorlaştığı bir anda yapıyor. Bir yandan orduyu dolduracak insanı bulamıyor, öte yandan ikna etmesi gereken halkın derdi füze değil market fişi, Takaichi’nin son aylardaki destek kaybı da bunu gösteriyor. “Kapsamlı ulusal güç” kağıt üzerinde iddialı bir strateji. Sahada karşılığını bulup bulamayacağını göreceğiz.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını4 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya5 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı







