Bizi Takip Edin

Görüş

Hindistan’da genel seçimlere doğru-2 / Hindutva ideolojisi

Avatar photo

Yayınlanma

Hindutva, Hinduluk anlamına gelen Neo-Sanskritik bir terimdir. İç ayrılıklarla, dış tehditlerle ve geleneksel sosyal hiyerarşileri koruyarak kayıp bir uygarlık ihtişamını geri kazanmakla meşgul olan gerici bir kimlik politikasından, “uygarlıkçılıktan” oluşan Hindu milliyetçiliğinin güçlü paternalist biçimidir. Batı Hindistan’da, sömürge yönetimine, Hindu olmayanların din değiştirtmesine ve sömürge döneminde laik, Hindu olmayan ve alt kastın sömürge karşıtı seferberliğine karşı üst sınıf, orta sınıf bir Hindu tepkisi olarak ortaya çıktı. Bu gelişmeler mevcut toplumsal düzeni bozdu ve on dokuzuncu yüzyılda bazı Hindu geleneklerini milliyetçilikle birleştiren hareketlerin ortaya çıkmasına neden oldu.

İlk olarak 1923’te V.D. Savarkar tarafından kavramsallaştırıldığı şekliyle Hindutva doktrini, devleti, ulusu ve bölgeyi Hindu kimliğiyle ilişkilendiriyordu. Savarkar, antik Mısırlılar ve Babillilerden önce antik Hinduların “büyük ve kalıcı bir uygarlığın” temelini attığını savundu. Bu büyük uygarlık, başlangıçta Budizm’in yayılması ve sonrasında askeri gücün azalması ve ardından da “Hindutva inanışına göre, Hindistan’ı karanlık bir baskı ve zulüm çağına sokan, onu İngiliz sömürgeciliğini önleyemez hâle getiren despot Müslümanlar” tarafından tekrarlanan istilalar nedeniyle yozlaşmıştı. Savarkar, bir Hindu’yu Hindistan’ı “kutsal toprakları” ve aynı zamanda “anavatanları” olarak gören biri olarak tanımladığından bu yana Müslümanlar ve Hristiyanlar başka uygarlıklara mensup sayıldı ve Hinduizm’e geçmedikleri sürece Hindistan’ın birlik ve ilerlemesine birer tehdit unsuru hâline getirildi. Kast ayrımları da bir tehdit olarak görüldüğünden, örneğin alt kastların okullara erişimini artırarak ve sistemi hiyerarşik olarak farklılaşmış olsa da her kastın değerlendiği düzenleyici bir sistem olarak yeniden tanımlayarak kast hiyerarşilerini terk etmese de iyileştirmeye çalıştı.

Savarkar’dan etkilenen Rashtriya Swayamsevak Sangh (RSS: Ulusal Gönüllüler Derneği), Maharashtra’dan alt-orta, orta ve üst-orta sınıf Brahmin erkekler tarafından 1925’te kuruldu. RSS, sömürgecilik karşıtı hareketi reddetti ve yerine, fiziksel ve askeri eğitime önem veren erkek gönüllü derneklerinin kurulması yoluyla birleşik, saldırgan bir Hindu kimliği oluşturmak için politik olmayan, karakter geliştirici çalışmaları destekledi. Bir kadın örgütü olan Rashtra Sevika Samiti (Hint Kadınlar Örgütü), kadınlara ve onlar aracılığıyla çocuklarına Hindu ulusunun hizmetkârlarının gerektirdiği disiplini ve itaati aşılamak için 1936’da kuruldu. Kadınlar fiziksel ve ideolojik eğitim yoluyla bekar savaşçılar, iffetli eşler veya kahraman anneler hâline gelecekti. RSS bağlantılı örgütler 1948’den sonra çoğaldı ve bunların başında, siyasi parti Bharatiya Jana Sangh (BJS – Halkın Partisi), politik seferberliği teşvik etmek için Vishwa Hindu Parishad (VHP – Dünya Hindu Konseyi) ve ticaret birliği olan Bharatiya Mazdoor Sangh (BMS- Hindistan İşçi Sendikası) geliyordu. Bu örgütler, özellikle Müslüman ve Hristiyan dönüşümüne karşı savunmasız görülenlere ve “yabancı” sol ideolojileri benimseyen “batılılaşmış” Hindu elitlerine Hindutva medeniyetçiliğini aşılamak için tasarlandı.

RSS lideri Deendayal Upadhyaya’nın, BJS’nin ve onun ardılı BJP’nin ideolojisinin de temeli olan “bütünsel hümanizm” felsefesi, ulusu birleştirmek için toplumsal reforma öncelik verdi ve ardından bunu, kitlesel seçim desteğinin kendiliğinden takip edeceği varsayıldı. Bu, shakhaların veya yerel şubelerin kurulması, Hindutva uygarlığının yerel olarak tanıtılması ve sosyal hizmetlerin sağlanması yoluyla yerel bir aktivist ağının oluşturulmasını gerektiriyordu. RSS lideri D.P. Thengadi, kast sistemine benzer bir sosyal düzen, bireylerin “doğal yeteneklerine” göre dâhil edildiği sosyo-ekonomik ve politik “ailelerin” örgütlenmesini savundu. Hindutva liderleri sivil toplumun önderlik ettiği toplumsal değişimi vurgulasa da devletin aynı zamanda disiplin, düzen, birlik, “Hindu ulusal ruhu” ve “kanun” olarak farklı şekillerde anlaşılan muğlak bir terim olan Dharma’nın savunucusu ve temsilcisi olarak paternalist bir rolü vardı.

Ve BJS’nin yerini, 1980’de daha ana akım bir siyasi parti olarak kurulan, tabandan gelen refah faaliyetleri aracılığıyla “kalpleri ve zihinleri” kazanmayı amaçlayan ve partinin temel ilkelerine demokrasi ve Gandhi sosyalizmi gibi Hindutva dışı popüler kavramları ekleyen BJP aldı.

Hindistan’da genel seçimlere doğru–1 / Politik Sistem

***

Hindutva’nın öne çıkan iki temel ilkesinden biri Hint-Aryan göç teorisini reddetmek ve “Hindistan’dan çıkış” tezini savunmak, diğeri Akhand Bharat fikrini savunmaktır.

***

Hint-Aryan göç teorisi

Hindutva, Hint uygarlığının kaynağının Hinduizm’in en eski dini metinleri Vedalar’ı oluşturan Aryanlar olduğunu düşünüyor. Aryanların da Hindistan’dan geldiklerini ve daha sonra Asya ve Avrupa’nın büyük bölgelerine yayılarak Avrupalıların ve Hintlerin bugün hâlâ konuştuğu Hint-Avrupa dilleri ailesinin kurulmasına yardımcı olduklarını ileri sürüyor. Pek çok Hint bilim insanı, Hint-Avrupa dilini konuşanların (veya Aryanların) muhtemelen daha önceki bir uygarlığın çöküşünden sonra Hindistan’a gelen birçok tarih öncesi göçmen akımından sadece biri olduğunu ileri sürerek “Hindistan’dan çıkış” tezini sorguladı. Bu, şu anda kuzeybatı Hindistan ve Pakistan’da Mısırlılar ve Mezopotamyalılarla hemen hemen aynı zamanlarda gelişen Harappan (veya İndus Vadisi) uygarlığıydı. Ancak Hindutva, Harappan uygarlığının aynı zamanda bir Aryan veya Vedik uygarlığı olduğuna inanıyor.

Ancak son yapılan araştırmalar son 10 bin yılda Hindistan’a iki büyük göçün yaşandığını gösteriyor. Bunlardan ilki İran’ın güneybatısındaki Zagros bölgesinden (keçi evcilleştirilmesine dair dünyada ilk kanıtın bulunduğu bölge) ortaya çıktı ve tarımcıları, büyük ihtimalle çobanları Hindistan’a getirdi. Bunun, M.Ö. 7 bin ile 3 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu Zagroslu çobanlar, alt kıtanın ilk sakinleriyle (İlk Hintler, Hindistan’a yaklaşık 65 bin yıl önce ulaşan “Afrika’dan çıkış” göçmenlerin torunları) karıştılar ve birlikte Harappan uygarlığını yaratmaya devam ettiler. M.Ö. 2 binden sonraki yüzyıllarda Avrasya bozkırlarından, muhtemelen şu anda Kazakistan olarak bilinen bölgeden ikinci göçmen grubu (Aryanlar) geldi. Büyük olasılıkla yanlarında Sanskrit dilinin eski bir versiyonunu, atlar üzerindeki ustalığı ve kurban ritüelleri gibi bir dizi yeni kültürel uygulamayı getirmişlerdi ki bunların hepsi erken Hindu/Vedik kültürünün temelini oluşturdu. (Bin yıl önce, Bozkırdan gelen insanlar da Avrupa’ya taşınmış, oradaki tarımcıların yerini alıp onlara karışmış, yeni kültürler doğurmuş ve Hint-Avrupa dillerini yaymışlardı).

Ancak Hindutva için bu bulgular tatsız. Okul müfredatını değiştirmek ve ders kitaplarından Aryan göçüne dair her türlü anlatıyı çıkarmak için kampanya yürütüyor. Ki Hindutva için Aryanların Hindistan’ın ilk sakinleri olmadığını ve Harappan uygarlığının onların gelişinden çok önce var olduğunu kabul etmek demek, Aryanların veya onların Vedik kültürünün Hint uygarlığının tek kaynağı olmadığını ve en eski kaynaklarının başka yerlerde bulunduğunu kabul etmek anlamına gelir. Hindistan’ın eğitim ve su bakanlıklarında BJP’nin eski devlet bakanı olan Satyapal Singh’in birkaç yıl önce medyada şu sözleri yer almıştı: “Yalnızca Vedik eğitim çocuklarımızı iyi yetiştirebilir ve onları zihinsel disipline sahip vatanseverler yapabilir.”

Farklı nüfus gruplarının karışması fikri, “ırksal saflığa” önem veren Hindutva’ya çekici gelmiyor. Aryanları, Hindistan’ın son zamanlardaki Müslüman fatihleri olan Babürlerle aynı kefeye koyan göç teorisi gibi ek bir sorun daha var. Ve bunlar sadece teorik tartışmalar değil. Ki Hindistan’ın başkenti Delhi’ye komşu olan Haryana devletindeki iktidardaki BJP hükümeti, Harappan Uygarlığı’nın “Saraswati Nehri Uygarlığı” olarak yeniden adlandırılmasını talep etmişti. Saraswati, dört Vedik metnin en eskisinde söz edilen önemli bir nehir olduğundan böyle bir yeniden isimlendirme, uygarlık ile Aryanlar arasındaki bağı vurgulamaya hizmet eder.

***

Bilimsel kayıtlarda, Pakistan Beluçistan’da yer alan neolitik dönem arkeolojik sit alanı, Güney Asya’da çiftçilik ve hayvancılığın kanıtlarını gösteren bilinen en eski yerleşim yeri olarak Mehrgarh yer alıyor. Ve bugünkü Afganistan, Pakistan, Kuzeybatı Hindistan bölgelerine denk düşen “Indus Vadisi Uygarlığı”, günümüz Pakistan’ın Punjab bölgesinde yer alan 20. yüzyılın başlarında, 1920’lerde kazılan ilk alan olan “Harappa arkeolojik sit alanı” nedeni ile “Harappan Uygarlığı” olarak da anılıyor. Ve aynı bölgede Erken Harappan ve Geç Harappan olarak adlandırılan daha önceki ve sonraki kültürlerin varlığı da kanıtlanmıştır. Pakistan’ın Sindh bölgesinde yer alan Mohenjo-daro arkeolojik sit alanı Erken Harappan kültürlerinin en eski ve en iyi bilineni. Ve Harappan Uygarlığı onu daha önceki kültürlerden ayırmak için bazen Olgun Harappan olarak ifade edilir.

Ayrıca, Ghaggar-Hakra terimi, kuzeybatı Hindistan ve doğu Pakistan’daki yalnızca muson mevsiminde akan mevsimlik Ghaggar-Hakra Nehri boyunca bulunan çok sayıda alan nedeniyle İndus Uygarlığı’na uygulanan modern isimlendirmelerde belirgin bir şekilde yer alıyor. Ve İndus-Sarasvati Uygarlığı ve Sindhu-Saraswati Uygarlığı terimleri, M.Ö. 2 bin yılında antik Sanskrit dilinde yazılmış bir ilahiler koleksiyonu olan Rigveda’nın ilk bölümlerinde Ghaggar-Hakra’nın Saraswati Nehri ile özdeşleştirilmesinden sonra literatürde kullanılmıştır. Ancak Sarasvati’nin Ghaggar-Hakra sistemi ile tanımlanması sorunlu ve tartışmalı çünkü Gagghar-Hakra nehir sisteminin Rigveda’nın oluşturulma zamanından çok önce kuruduğu düşünülüyor.

Ancak 21. yüzyıl başlarından itibaren bazı Hindutva savunucuları Rigveda’nın daha erken tarihlendirildiğini öne sürüyor ve İndus Vadisi Uygarlığı’nı Sarasvati kültürü, Sarasvati Uygarlığı, İndus-Sarasvati Uygarlığı veya Sindhu-Sarasvati Uygarlığı olarak yeniden isimlendirerek İndus Vadisi ve Vedik kültürlerin eşitlenebilir olduğunu savunuyor ki “ārya” (asil) olarak anılan ortak kültürel normlar ve dil ile birleşmiş Hint-Avrupa dili konuşan insanların Hindistan yarımadasına kabaca M.Ö. 2 bin ve M.Ö. bin 400 yılları arasında uzun bir göç dönemi olduğunu öne süren Hint-Aryan göç teorisini reddediyor.

***

Başka bir açıdan, Hinduizm’e ve belirli uygarlık söylemlerine ayrıcalık tanınması, UNESCO Dünya Mirası programında da belirgin olarak görülüyor. Hindistan için UNESCO, ulusun mirası olarak tanımlanan kültürel geleneklerden ve maddi kültür biçimlerinden prestij ve finansal gelir elde etme konusunda oldukça etkili bir platform. Hindistan, 2000 yılından bu yana listeye 17 kültürel varlık ekledi. Bunlardan yedisi dini varlık: Champaner-Pavagadh Arkeolojik Park (2004), Chatrapati  Shivaji Terminus (2004), Rani-ki-Vav Kraliçe’nin Basamaklı Kuyusu (2014);  Tarihi Ahmedabad Şehri (2017), Dholavira: Harappan Şehri (2021), Kakatiya Rudreshwara Tapınağı (2021), Hoysalaların Kutsal Tapınakları (2023)—Hinduizmin tarihi yerleşim yerleri olarak önemi nedeniyle aday gösterildi. Ancak 2000’den 2014’e kadar geçen 15 yılda Hindistan hükümeti sadece beş yeri UNESCO’nun geçici listesine kaydettirirken 2014 yılında Modi’nin göreve gelmesiyle birlikte dahil edilen yerlerin türlerinde gözle görülür bir değişim ve ivmede ani bir yükseliş meydana geldi. Modi’nin başbakan seçilmesini takip eden dokuz yıl içinde BJP, 17’si Hinduizm ile bağlantılı ve geriye kalanının önemli bir oranının İndus Vadisi Uygarlığı ile bağlantılı olan 27 arkeolojik alana onay verdiği görülüyor.

***

Akhand Bharat ideası

Hindistan’ın iktidardaki partisi BJP ile yakın bağları olan Hindu milliyetçi örgütü RSS, onlarca yıldır Akhand Bharat veya “bozulmamış/bölünmemiş Hindistan” fikrini öne sürüyor. Önerilen varlık, Hindistan’ın batı kanadındaki Afganistan’dan Hindistan’ın doğusuna kadar Myanmar’a kadar uzanıyor ve aynı zamanda tüm Pakistan, Bangladeş, Tibet, Nepal, Bhutan, Sri Lanka ve Maldivler’i kapsıyor. Başbakan Narendra Modi’nin kendisi de bu fikirden bahsetmişti: 2012’de henüz Gujarat’ın başbakanı iken verdiği bir röportajda Akhand Bharat’ın “kültürel bir birlik” anlamına geldiğini savunmuştu.

Akhand Bharat zaman zaman kültürel bir varlık, tek bir orduya ve ortak bir başkana sahip bir siyasi grup, bir federasyon veya siyasi bir yekpare varlık olarak tanımlanıyor.

Akhand Bharat fikri, Hindutva ideolojisinin temel ilkesi. Artık kendi haritası ve terminolojisiyle ülke genelinde RSS tarafından yönetilen okullarda öğrencilere öğretiliyor. Savunucuları, Akhand Bharat’a ulaşmanın Hindistan’ın fiili bir Hindu Rashtra veya “Hindu ulusu” olarak yeniden şekillendirilmesinden sonra gerçekleşeceğini umuyor. Modi sık sık kendisini bir Hindu hükümdarı olarak sunuyor ve bu değişime Hindistan’da Müslümanlara karşı artan şiddet de eşlik ediyor.

Çoğu zaman 1947’de Hindistan’ın Britanya tarafından bölünme öncesi varsayılsa da Akhand Bharat fikri aslında 2 bin yıldan daha eski bir Hint krallığını çağrıştırıyor. Bir RSS ders kitabı Hindistan’ın bir zamanlar doğuda Myanmar ve Bangladeş’i, batıda Pakistan ve Afganistan’ı, kuzeyde Tibet, Nepal ve Bhutan’ı ve güneyde Sri Lanka’yı kapsadığını öğretir. Metin, okyanuslar ve denizler için kendi Sanskrit isimlerini kullanıyor ve onları algılanan İslami etkilerden arındırıyor: Bengal Körfezi Ganga Sagar’a (Ganj denizi) ve Hint Okyanusu Hindu Mahasagar’a (Hinduların okyanusu) dönüşüyor. Bir RSS yayınevi, Afganistan, Myanmar, Sri Lanka ve Tibet’e de yeni isimler verilen Hindistan’ın “kutsal topraklarına” gönderme yapan bir harita hazırlamıştı. Bu terminoloji en azından ikinci RSS Şefi M.S. Golwalkar’ın bunu kitabına dahil ettiği 1960’lara kadar uzanır.

Modi hükümeti tarafından uygulamaya konulan politikalar, Hindutva’nın mevcut sınırların ötesine geçtiğini öne süren bu arzu edilen siyasi coğrafyayı giderek daha fazla yansıtıyor. 2019’da Hindistan, Afganistan, Bangladeş ve Pakistan’daki dini azınlıklar (özellikle Hindular) için seçici olarak vatandaşlığa giden bir yol oluşturan ve Müslümanları hariç tutan bir Vatandaşlık (Değişiklik) Yasası’nı kabul etti. İçişleri Bakanı Amit Shah daha sonra bu kriterleri Ulusal Vatandaş Kayıtları’na bağladı ve bu durum Müslümanlar arasında vatandaşlığın reddedilebileceği korkusunu artırdı. Aynı yıl Modi hükümeti, Hindistan’ın çoğunluğu Müslüman olan tek devleti olan Jammu ve Keşmir’in özerkliğini elinden aldı ve burayı doğrudan Birlik/Merkez yönetimi altına aldı.

Bu anlatıya karşın çoğu tarihçi, günümüz Hindistanı’nın eski zamanlarda dahi Bhutan, Myanmar, Nepal, Tibet veya Sri Lanka’yı asla içermediğini düşünüyor. Hindistan’a ait olan bölgeler (Afganistan, Bangladeş ve Pakistan), İngiliz sömürge yönetimi dışında hiçbir zaman aynı liderin doğrudan yönetimine girmedi. O zaman dahi hükümet, kendi sınırlı egemenliklerine sahip çok sayıda prens devlet aracılığıyla faaliyet gösteriyordu. Hindistan’ı çok daha eski bir politik varlık olarak ele almak güçlü bir revizyonizm eylemi: Akhand Bharat haritasının kenarından geçen sınırlar, hiçbir şeyin olmadığı tek bir Hindu cumhuriyetinin egemenliğine işaret ediyor. Bunun yerine, Güney Asya’nın tarihi esasen farklı diller konuşan, çeşitli etnik kökenlerden yöneticilerin bulunduğu çok sayıda krallıktan oluşuyor.

Dahası, Hindistan’ın geçmişi keskin dini çizgiler boyunca sürekli çatışmalarla dolu bir geçmiş değil. Geçmişte Hindu liderler, Müslüman yöneticilere karşı savaşmak için Müslüman generalleri görevlendiriyordu ve bunun tersi de geçerliydi. Ancak RSS ideologları, -Modi’nin de 2014 seçimlerinden sonra yaptığı gibi- Hindistan’ı bin 200 yıllık Müslüman yönetimi altında “acı çeken bir ülke” olarak tanımlayarak, Hindistan’ın eski ihtişamına kavuşturulması gereken bir Hindu ülkesi olduğunu savunuyor. Oysa Müslüman işgalciler tarafından sona erdirilen görkemli Hindu yönetimine işaret eden bu fikir, aslında bölgeyi bölüp yönetmeyi amaçlayan bir İngiliz sömürge yapısıydı ve RSS bunu hızlandırmış oldu…

***

Gerçek şu ki Akhand Bharat uzun zamandır Hindutva ideolojisinin bir parçası ve RSS’nin temel ilkeleri olan sangathan (organize birlik) ve shuddhi (ırkın saflaştırılması) ile bağlantılı. Yerel RSS birimleri, Hindistan ve Pakistan’ın 1947’de bağımsız ülkeler haline gelmesinden önceki gün olan 14 Ağustos’u Akhand Bharat Sankalp Diwas (Bölünmemiş Hindistan için Yemin Günü) olarak kutluyor.

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Avatar photo

Yayınlanma

Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığı devam ederken, Harici’de yayınlanan üç bölümlük “Uçurumun eşiğinde” yazı dizisini 20 Mart’ta şu sözlerle bitirmiştim:

“Bu yazı, ‘nereye varır bu işin sonu?’ sorusuna bir cevap. Bir açıdan, öyle çok değişik faktör rol oynuyor ki, nereye varacağını kestirmek zor; ama diğer bir açıdan, şu açık: ABD-İsrail koalisyonunun yenilgiyi itiraf etmeye tahammülü yok, bu nedenle bölgeyi ateş topuna çevirmeye çalışacaktır; İran’ın ise yenilmeye tahammülü yok, çünkü yenilginin sonu, emperyalist haydutluğa teslim olmayı reddeden bu onurlu halkın bağımsızlığını kaybetmesi olacaktır.”

Aradan geçen iki buçuk ayı bulan sürede yaşanan gelişmelere etraflıca bakmakta ve bundan sonraki olası senaryoları değerlendirmekte yarar var.

Bu nedenle bu yazı, kaçınılmaz olarak, son iki ayın etraflı bir tarihini kapsayacak.

Dezenformasyon

Gelinen noktada belirsizlik devam ediyor; en azından bir aydır bu konuda yazıp çizenlerin önemli bir bölümü neredeyse papatya falı çeviriyor: anlaşma olacak mı, olmayacak mı?

Bir anlaşma çabası olduğu, nisan başında Pakistan görüşmelerinin başladığından beri çok açık; ancak meselenin fala çevrilmesi, öyle anlaşılıyor ki büyük ölçüde bilinçli bir dezenformasyon çabasının parçası ve bunun başını da Axios ve onun İsrail istihbaratı kökenli “muhabiri” Ravid Barak (twitter mesajlarıyla) çekiyor.

Bu başarılı dezenformasyonun kısa bir özetini geçen gün The Cradle Türkiye sundu: 8 Nisan’da iki haftalık ateşkesin ardından Barak 16 Nisan’da anlaşmaya bir milim, 20 Nisan’da bir veya iki gün kaldığını; 6 Mayıs’ta savaşı bitirmek için bir sayfalık memorandumun hazırlandığını; 12 Mayıs’ta Trump’ın “imzaya yakın” olduğunu; 22 Mayıs’ta “kısa zamanda anlaşmaya varılacağını”; 28 Mayıs’ta anlaşmanın hazırlandığını ve sadece Trump’ın imzasının beklendiğini yazdı.

“İran ABD’nin temel şartlarını kabul etti, ancak ABD daha fazlasını istiyor” veya “İran’da ‘muhafazakârlar’ şimdilik direniyor ama üzerlerindeki baskı artıyor” yolunda yürüyen bu dezenformasyon, öyle anlaşılıyor ki, öncelikle İran’da yönetimin antiemperyalist kanadını tehdit ve anlaşma yanlısı kanadını teşvik; ama bundan başka, moda deyimle “piyasalara güven verme” amacını da güdüyor. Böylece petrol fiyatlarının tırmanış eğrisini dizginlemeyi hedefliyorlar ve bunda başarılı da oluyorlar.[1]

Gene de, dezenformasyon dalgalarının med ve cezirine bakarak Amerikan siyasetine dair değerlendirmelerde bulunmak mümkün.

İlkin İran’a karşı “çokuluslu deniz gücü” çağrısında bulundular; ancak çağrı karşılık bulmadı. Önce Avrupalılar caydı — ne var ki zaten güçleri de yok; güneş batmayan imparatorluğun bugünkü karikatürü bile Hürmüz’e birlik konuşlandırmaya cesaret edemez, en çok Umman denizinin açıklarında ve Hint okyanusu sularında gezinebilir. Buna rağmen görüntü her şeydir: ABD başkanından paparayı yiyen Britanya yönetimi de mart ayı sonunda tam da bu nedenle “iyi bari gönderelim” havasına girdi ve HMS Anson nükleer denizaltısını oralarda gezdirdiğini ilan etti; birkaç gün geçmeden numaradan efelenip “ortağı” Fransa ile birlikte ve elbette “ABD’nin yardımıyla” boğazı açmak için bir koalisyonun “başına geçmeye hazırlandığını” açıkladı. Numaradan efelenme programı da, Avrupa devletlerinin ABD’nin yapamadığını yapacak ne askeri ne siyasi gücü olmasından başka, çalı dikip koyundan yün çalmayı hatırlatırcasına, hepsi de gelecek zaman kipiyle, kiralık mayın temizleyici sivil gemi kiralayacağı, robot dronlar ve yüzer platformlar kuracağı iddiasından ibaretti. Üstelik, aşağıda tekrar hatırlatacağım gibi, boğazın şu aşamada mayınlanmadığını bilince böyle efelenmeler de daha ucuza geliyor.

İlk günler “mümkün olduğunca geniş bir güce” katılacağını bildiren BAE de Avrupalıların ardından yan çizdi. Oysa (27 Mart’ta Financial Times’a göre) BAE başlangıçta pek iştahlıydı ve her ne kadar “İran’la savaş söz konusu değil” ise de “İran’ın barışçıl ekonomiye savaş açtığını ve insanların buna karşı koymak zorunda olduğunu” bildirmişti.

Çin

Çin’le ilişkilerin bu dönemki kronolojisine de bakmak gerek, zira Çin’in İran’la ilişkilerine dayanarak çatışmaya şu veya bu şekilde İran’ın yanında müdahale etme potansiyeli öyle anlaşılıyor ki ta en başından beri belirsizliğini koruyordu. Bir aylık yoğun füze misillemeleri sırasında sık sık, Pekin’in Tahran’a hava savunma sistemleri ve istihbarat desteği sunduğu ileri sürüldü; ne var ki her ikisi de kanıtlanamayacak ve tartışmalı iddialardı. Kaldı ki Çin tarafı birçok defa İran’a askeri destek vermediğini beyan etti.[2]

Bu meyanda ABD’nin eski Pekin büyükelçisi (2022-2025) Nicholas Burns’ün 28 Mart’ta Bloomberg’e verdiği mülakat, ABD’nin Çin faktöründen endişe etmemesi için bir çağrıyı andırıyordu; Burns, Çin’in Venezuela ve İran saldırılarına sessiz kaldığını ve her iki ülkeye de diplomatik destek sunmadığını, dolayısıyla “bu ülkelerin güvenilmez bir dostu” olarak göründüğünü söylemişti.

İran’ın Hürmüz boğazından geçiş için koyduğu şartlardan biri bu su yolunu kullanacak petrol tankerlerinin uluslararası ticarette yuan kullanmasıydı ve bu açıkça Çin’den siyasi destek beklentisiyle ilişkiliydi. Bense birçok defa yazdığım gibi Çin’in yapısal olarak malul olduğunu ve böyle açık bir siyasi destek veremeyeceğini düşündüm ve düşünmeye devam ediyorum. Çin ve Rusya’nın tutumları arasındaki farklılığı “Uçurumun eşiğinde” hangi ülkelerin ilk diplomatik tepkileri gösterdiğini anlatırken göstermiştim; Çin’in bu açık destekten kaçınan son derece pragmatist tutumu sonraki günlerde de defalarca ortaya çıktı. Örneğin 25 Mart’ta Aragçi, Çin dışişleri bakanı Van İ ile görüşmesinde “kararlı bir tutum” ve “kınama” istedi; buna karşılık Van renksiz bir diyalog çağrısıyla yetindi ve, İran devlet televizyonunun yazdığına göre, “mücadelenin devam etmesindense diyaloğun evla olduğunu ve bunun İran halkının menfaatleriyle, keza uluslararası topluluğun genel beklentileriyle örtüştüğünü” söyledi. Çin bu tutumunu kararlılıkla korudu; dışişleri 13 Nisan’da bir kez daha, ABD’nin abluka ilanının hemen arkasından, Hürmüz’de serbest seyrüseferin bütün ülkelerin menfaatine olduğunu açıkladı. Hürmüz’ü bloke eden uzaylılar değil İran olduğuna göre Çin’in “Hürmüz açılmalı” çağrılarının hedefi de ABD değil İran’dı. Van 6 Mayıs’ta bir kez daha Pekin’de Aragçi ile görüştü. Aragçi burada, “Çin tarafının her zaman tarihin doğru yanında yer aldığını, durumun kötüleşmesini ve taşmasını önlemek için yapıcı bir tutumla aralıksız çaba gösterdiğini”, İran’ın Çin’e güvendiğini, savaşı durdurmakta olumlu rol oynamaya devam etmesini beklediğini, zaten İran’ın “Çin’in kapsamlı stratejik ortağı” olduğunu, Tayvan meselesinde Çin’i daima desteklediği söyledi. Buna karşılık Van, İran’a destek anlamına gelecek “meşru savunma”, “saldırganlık” gibi ifadeler kullanmaktan kaçındı (Rusya ile tutum farklılığını göstermek açısından önemlidir bu); Çin’in bu çatışmanın başından beri arabuluculuk yaptığını ve diyaloğu teşvik ettiğini, “kapsamlı ateşkesin gecikmeden sağlanması gerektiğini” belirtti, “görüşmelerde ısrarın önemini” vurguladı, “İran’ın diplomatik yollarla çözüm arama isteğini takdir ettiklerini” söyledi. İran’ın sivil nükleeri geliştirmeye hakkı olduğunu düşündüklerini ekledi ve bununla da yetinmeyip, İran’a, Körfez ülkeleriyle daha çok diyalog kurmayı ve onlarla ortak bölgesel barış ve güvenlik çerçevesi oluşturmayı tavsiye etti. Gerçeklikten alabildiğine uzak şeyler. Ancak ilgisi, bu tür ayrıntılardan çok Hürmüz ile ilgiliydi: “uluslararası toplumun, boğazdan normal ve güvenli geçişin yeniden sağlanmasına yönelik ortak bir kaygı taşıdığını, Çin’in ilgili tarafların uluslararası toplumun güçlü çağrısına en kısa sürede yanıt vermesini beklediğini” anlattı. ABD başkanının Pekin ziyareti öncesindeki bu görüşme, Çin’in tutumunu yansıtması açısından daha büyük önem taşıyordu.

Bu açıdan, Beyaz Saray’ın 17 Mayıs’ta açıkladığı Çin ziyareti sonuç raporu her ne kadar kendine yontuyor olsa bile tamamen boş değildir. Buna göre (en önemlisi) taraflar İran meselesiyle ilgili Hürmüz boğazının açılması çağrısında bulunuyorlar. Bunun yanı sıra “KDHC’nin nükleersizleştirilmesi” meselesinde hemfikirler. Buna karşılık Çin’in görece önemsiz bir miktar olan 2028’e kadar ABD’den 17 milyar dolarlık tarım ürünü taahhüdünden başka net bir taahhüdü yok; özellikle silah yapımında kullanılan değerli maden ihracatındaki tutumunu koruduğu anlaşılıyor. Görüşmenin sonuçları itibariyle daha belirsiz olan, Tayvan meselesiyle ilgili ABD’nin hangi tavizleri verdiği.

Bununla birlikte Çin, İran petrolünün yüzde 80’ini alıyor; 2021’de imzalanan 25 yıllık kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasıyla altyapı ve sanayi yatırımları yapıyor ve İran’a yatırımlarının toplamının 400 milyar dolara yaklaştığı biliniyor. Dahası, Çin dışişleri her ne kadar Hürmüz’ün derhal açılması, yani (Medvedev’in deyişiyle) İran’ın elindeki bu en güçlü nükleer silahtan vazgeçmesi için çağrı üstüne çağrı yapıyorsa da Hürmüz’den geçen tankerlerinin güvenliğini esas olarak İran’a borçlular. Dolayısıyla, İran’ın yıkılması, Çin’in enerji güvenliğinin sarsılması anlamına gelir.

Bütün bunlara bakarak Çin’in İran’a açık siyasi ve silah yahut istihbarat gibi dolaylı ancak önemli destekten kaçınma siyasetine devam ettiği, ancak İran’ın yıkılmasına da kategorik olarak karşı çıktığı anlaşılıyor. Yeni bir Venezuela senaryosu, üstelik de şimdi Venezuela gibi iflasın eşiğinde bir devlet değil İran gibi teslim olmama kararlılığını elindeki bütün vasıtalarla ve ustalıkla koruyan bir devlet varken kabul edilemez. Bu durumda Çin’in İran’a sunabileceği en önemli destek, bu yazı dizisinin son bölümünde ele alacağım beşinci senaryo çerçevesinde olacaktır.

Savaş, siyaset ve hedefler

Savaş siyasetin şiddet araçlarıyla devamıdır; her savaş, tarafların siyasi hedeflerine tank, uçak, seyir füzesi, dron vb. araçlarla ulaşmaya çalıştığı bir siyasi mücadeledir. Savaşın (Clausewitz’in deyişiyle “pozitif”) nihai hedefi, düşmanın silahlı güçlerinin yok edilmesi, böylece siyasi iradesinin kırılması ve kapitülasyona zorlanmasıdır; ama bu hedefe nadiren ulaşılır. Bu durumda savaş sadece ötelenir, ertelenir, yerini başka vasıtalar veya başka savaşlar alır. Savaşın siyasi planlayıcısı çatışmaya giriştiğinde olası siyasi, askeri ve iktisadi sonuçları hesap etmiş olabilir veya olmayabilir, ancak bunlar hesap edilmediğinde, yani siyasi planlama doğru yapılmadığında bile hedef vardır; bununla birlikte savaşın gidişatı içerisinde bu hedeflere varma yolları değişir.

Epstein koalisyonunun hedefi var mıydı, neydi?

Epstein koalisyonunun nihai hedefi İran’da “rejim” değişikliğiydi. Buna varmak için kullanmayı hedeflediği yol iki aşamalıydı. Birincisi, İran’ın antiemperyalist kararlılığını koruyan siyasi önderliğini, askeri ve ekonomik altyapısını yok ederek ve “beşinci kolun” fitilini ateşleyeceği iç çatışmayla siyasi birliğini parçalamak; ikincisi, oluşacak kaos ortamında ve fiili bir iç savaşın ardından mümkünse İran’ın parçalanması, değilse Tahran’da işbirlikçi bir rejimin kurulması.

Bu, gerçekte, Rusya’ya büyük hayallerle işletilen formülden ilkesel olarak farklı değildir.

Önderliğin yok edilmesi yoluyla karışıklık ve böylece kolay bir zafer umudu taşıdıklarını açık seçik biliyoruz. Daha 23 Mart’ta Reuters, Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığından sadece 48 saat önce ABD başkanı ile İsrail’in faşist başbakanı Netanyahu’nun telefonlaşıp Ali Hamaney’i kastederek “kafa koparıcı bir saldırıda” mutabık kaldıklarını yazmıştı. Başka deyişle, Hamaney’i öldürürlerse İran’ın başsız kalacağına öyle inanıyorlardı ki, öldürebileceklerine kesinlikle emin olduktan sonra saldırı emrini verdiler; böylece İran’ın kısa sürede hizaya geleceğini düşünüyorlardı. Bunu yaparken “liberal” hükümete oynuyorlardı; ama İran’daki siyasi dengelerin tahminlerinin tersi yönde gelişebileceğini hesap etmemişlerdi.

Gene de, İran’ın altyapısına (ve bu kapsamda, tayin edici değilse bile, askeri altyapısına da) büyük zarar vermeyi başardılar. Zaten başlamış bulunan ekonomik kriz bu ortamda derinleşti; artık kimi yerlerde emekçi halk 50-100 dolara çalışmak zorunda kalıyor; petrol ve sanayi altyapısında ağır tahribat var; petrol ihracatı imkanları daraldı; Epstein koalisyonunun saldırılarının İran halkının hayatına doğrudan bir başka etkisi de 50 bine yakın konutun kullanılamaz hale gelmesi oldu.

Ne var ki bu durum bir sosyal ve siyasi krize yol açmadı — oysa hedef, daha geçen yılki şiddet olaylarının gösterdiği gibi, tam da buydu. Birincisi, Financial Times’ın deyişiyle 40 yıldır bir “direniş ekonomisi” ortaya çıkmıştı ve bu kurumsallaşmış yapı, (Alptekin Dursunoğlu’nun “oligarşi” dediği yeni burjuvazinin bütün yıkıcı çabalarına rağmen) işliyordu. Financial Times, adıyla müsemma burjuvazinin bu asırlık sesi, nihai tutumu The Wall Street Journal’dan farklı olmasa bile çok daha sağduyuludur ve geleneksel, gerçek anlamda habercilik izleğini hiç terk etmedi; dolayısıyla çizdiği tablo baktığı yerin perspektifini yansıtsa da çoğu zaman nesneldir. 29 Mart’ta İran ekonomisini yıkmanın kolay olmadığını söylerken şunları vurguluyordu: ithalatı güç ürünleri (ilaç, araç yedek parça, mutfak gereçleri, vb.) kendisi üretiyor; dış ticarette barter uyguluyor (özellikle petrol karşılığı gıda ve araç gereç); enerji altyapısı bütün ülkeye dağılmış olduğu için yok edilmesi güç; baskıya rağmen istikrarlı bir ekonomisi var; yetkililer ekonomi yönetimini desantralize etti, ithalat hızlandı, bürokratik engeller azaltıldı; karayolu taşımacılığı devam ediyor, marketlerde kıtlık yok, yakıt sıkıntısı yok. Bununla birlikte enflasyon yüzde 40 seviyesinde, halkı boğan ekonomik problemler de savaştan önce derinleşmeye başlamıştı zaten. Bunlar da (Financial Times açıkça söylüyor bunu) geçen yıldaki gösterilerin başlıca nedeniydi.

Özetle, Financial Times’ın haklı olarak işaret ettiği gibi mevcut model krizi ortadan kaldıramıyor ama Epstein koalisyonun saldırıları altında sarsılırken bile sistemin ayakta kalmasına imkân sağlıyor. 9 Mayıs’ta The Washington Post da, yumurta artık iyice kapıya dayanmışken, bu gerçeği keşfetti: CIA’e göre İran 90-120 gün hatta daha uzun süre ablukadan ötürü ciddi ekonomik sonuçlarla karşılaşmadan çıkabilirdi. Aynı gün Financial Times ABD yönetiminden “üst düzey bir yetkiliye” dayanarak CIA’in İran’ın ekonomik esnekliğini küçümsediğini yazdı: “Eğer İran deniz ulaştırmasının yerine demiryolunu koymayı başarırsa kendisine ekonomik anlamda bir güvenlik yastığı oluşturur.” Veya (biz başka türlü özetleyelim durumu) İran ekonomisi zaten sürekli ama kontrollü bir kriz içinde ve bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörler olmadıkça ayakta kalmayı başarıyor.

Savaş, bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörlerin en önemlisi olarak öngörülmüştü; oysa güdülen bu hedefe rağmen tam tersi bir tablo ortaya çıktı: İran çok uzun zamandır belki de ilk defa milli birliğini hiç olmadığı kadar pekiştirdi. Bu sıradışı durum çok çarpıcıdır; dahası savaşın ilk defa İran’da gerçek anlamda bir iç barışı ortaya çıkardığı, iktidara en çok muhalif olanların bile onun çevresinde kenetlenmeye başladığı ve buna karşılık iktidarın da daha önce (eski moda deyişle) ısrarla “ötekileştirdiği” kesimlere yaklaşımını değiştirdiği ileri sürülebilir.

Özetle, askeri strateji siyasi hedefe uyum sağlayamadı. Bu durumda iki seçenek ortaya çıkar: ya siyasi hedefi değiştireceksin, ya da mevcut askeri stratejinin yerine başka bir şey koyacaksın.

[1] Yeri gelmişken, bu “muhafazakârlar ve reformcular” kategorilerinin siyasi ve bilimsel anlamı olmadığını, gerçekte antiemperyalizm ve egemenlik ilkeleriyle uzlaşma ve en iyi ihtimalde egemenliğin paylaşılması beklentileri arasında bir çatışmadan söz edilebileceğini; siyasi muhafazakarlık ve hayat tarzında muhafazakarlığın birbirine eşitlenemeyeceğini; İran’da çok uzun süredir devam eden “reformist” yönetimlerde siyasi muhafazakarlığın derinleştiğini; buna karşılık yönetimde antiemperyalist eğilimler güçlendikçe siyasi olarak halk kitlelerinin de birbirine yaklaştığını ve bu durumda, böylelikle milli birliğin pekiştiğini şimdilik kısaca not etmek gerek.

[2] Buna karşılık Rusya, askeri desteğin kapsam ve niteliğini belirtmemekle birlikte, geçen yıl imzalanan kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasının gereklerini yerine getirdiğini vurgulamıştı. (Rusya-İran ilişkilerinin son bir yılıyla ilgili çok kısa bir kronoloji: 17 Ocak 2025, Rusya ve İran arasında kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması imzalandı. 8 Nisan 2025, Duma onayladı. 21 Nisan 2025, Putin imzaladı. 21 Mayıs 2025, İran meclisi onayladı. 11 Haziran 2025, Velayet Konseyi onayladı. 2 Ekim 2025, yürürlüğe girdi. 4/1: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri milli güvenliklerini pekiştirmek ve ortak tehditlere karşı koymak amacıyla istihbarat ve tecrübe alışverişinde bulunur ve işbirliği seviyesini yükseltir.” 4/2: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri muhtelif mutabakatlar çerçevesinde karşılıklı işbirliğini hayata geçirir.”

Okumaya Devam Et

Görüş

Xi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor

Avatar photo

Yayınlanma

2025’in sonlarından başlayarak 2026 boyunca dünya siyasetinde dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri büyük güçlerin art arda Pekin’e yönelmesi oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi küresel sistemin merkezindeki aktörlerin Çin ile doğrudan üst düzey temas kurması uluslararası düzenin değişmekte olduğuna dair güçlü bir işaret olarak görülüyor. Bu ziyaretlerin sıradan diplomatik temaslar olmadığı kesin. Açıkçası bu ziyaretler dünyanın güç merkezlerinin yeniden şekillendiğini gösteren sembolik ve stratejik hamleler. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimî üyelerinden dördünün kısa süre içerisinde Çin ile yoğun temas kurması Pekin’in artık ekonomik bir güç olmasının ötesinde küresel diplomasinin ana merkezlerinden biri hâline geldiğini ortaya koydu.

Uzun yıllar boyunca dünya düzeni büyük ölçüde Amerika merkezliydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ABD hem askerî hem ekonomik hem de diplomatik olarak rakipsiz bir konuma ulaşmıştı. Çin ise hızla büyüyen ama daha çok üretim gücü ve ucuz işgücüyle tanımlanan bir ekonomi olarak görülüyordu. Pekin’in küresel sistemde etkisi vardı ancak dünya siyasetinin ana karar mekanizmaları hâlâ Washington merkezli işliyordu. Fakat son yirmi yılda yaşanan dönüşüm Çin’i yalnızca ekonomik bir dev olmaktan çıkarıp küresel stratejik rekabetin merkezine yerleştirdi.

Bugün Çin dünya ticaretinin en önemli aktörlerinden biri. Küresel tedarik zincirlerinin büyük kısmı Çin bağlantılı çalışıyor. Elektrikli araçlardan batarya teknolojilerine, yapay zekâdan güneş enerjisine kadar birçok kritik sektörde Çin hem üretici hem de standart belirleyici bir güç hâline gelmiş durumda. Bu ekonomik kapasite doğal olarak siyasi ve diplomatik etkiyi de beraberinde getirdi. Artık dünya liderleri Çin’i görmezden gelerek küresel sorunları yönetemeyeceklerini biliyorlar.

Çin’e gerçekleşen ziyaretlerin temel anlamı tam da burada ortaya çıkıyor. Donald Trump’ın Pekin’e giderek Xi Jinping ile görüşmesi Washington ile Pekin arasındaki sert rekabete rağmen doğrudan temasın zorunlu hâle geldiğini gösterdi. Aynı şekilde Vladimir Putin’in Çin ile stratejik yakınlığı zaten uzun süredir biliniyordu ancak Moskova’nın Batı ile yaşadığı derin kriz sonrası Çin ile daha fazla işbirliği yapması Pekin’in Avrasya’daki ağırlığını ciddi biçimde artırdı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın ziyareti ise Avrupa’nın Çin politikasında daha pragmatik bir çizgiye yöneldiğinin işareti olarak yorumlandı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daha önce gerçekleştirdiği temaslar da Avrupa’nın Çin’le tamamen kopmak istemediğini ortaya koymuştu. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Pekin görüşmeleri ise özellikle ekonomik açıdan dikkat çekiciydi. Çünkü Alman sanayisi için Çin pazarı hâlâ vazgeçilmez öneme sahip. Buna ek olarak Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in Çin ile sürdürdüğü yoğun diplomatik temaslar da Pekin’in Avrupa kıtasındaki etkisinin yalnızca büyük Batı Avrupa devletleriyle sınırlı olmadığını gösterdi. Sırbistan son yıllarda altyapı yatırımları, ulaştırma projeleri, teknoloji transferi ve savunma alanındaki işbirlikleri sayesinde Çin’in Avrupa’daki en yakın ortaklarından biri hâline geldi.

Bu ziyaretlerin ortak noktası hepsinin Xi Jinping ile doğrudan temas arayışı taşımasıydı. Xi artık sadece Çin’in lideri olarak görülmüyor. Birçok ülke açısından Xi, küresel sistemin geleceğini şekillendiren ana figürlerden biri hâline gelmiş durumda. Özellikle Xi döneminde Çin’in daha merkeziyetçi, daha vizyoner ve daha uzun vadeli stratejik planlama yapan bir yapıya dönüşmesi liderliğin kişisel önemini artırdı. Bugün dış dünya büyük ölçüde Xi Jinping’in kararlarına odaklanıyor. Bu nedenle Pekin’e yapılan ziyaretler aynı zamanda “Xi ile doğrudan kanal kurma” çabası anlamına geliyor.

Burada semboller büyük önem taşıyor. Çünkü uluslararası siyasette “kimin kimin ayağına gittiği” bile güç algısının parçasıdır. Eğer dünya liderleri sürekli Pekin’e gidiyor, Xi ise sınırlı hareket ediyor ama herkes onunla görüşmek istiyorsa bu doğal olarak şu mesajı güçlendiriyor: “Xi Jinping artık Çin’in lideri olmanın ötesinde küresel sistemin ana karar vericilerinden biri.” Daha da dikkat çekici olan nokta ise Xi’nin daha az hareket etmesinin Çin’in etkisini azaltmaması. Tam tersine Pekin’in “ziyaret edilen merkez” hâline gelmesi Çin’in öz güvenini büyüten bir görüntü oluşturdu. Bu durum birçok gözlemci açısından dünya düzeninin değiştiğinin en görünür sembollerinden biri olarak değerlendiriliyor. Çünkü artık küresel liderler Washington kadar Pekin’e de giderek “Küresel denklem burada kuruluyor.” mesajı veriyorlar.

Bunun birde somut jeopolitik nedenleri bulunuyor. Dünya artık birbirine son derece bağımlı bir sistem içinde hareket ediyor. ABD ile Çin arasında büyük bir rekabet var ancak aynı zamanda iki ekonomi birbirinden tamamen kopamıyor. Ticaret, yarı iletken teknolojileri, yapay zekâ, enerji güvenliği, Tayvan meselesi, Rusya-Ukrayna savaşı, İran krizi ve küresel tedarik zincirleri gibi konuların tamamında Çin belirleyici bir aktör hâline geldi. Dolayısıyla Washington dâhil hiçbir büyük güç Çin’i devre dışı bırakarak küresel strateji kuramıyor.

Özellikle Avrupa açısından Çin meselesi daha karmaşık bir hâl aldı. 2022–2024 döneminde Avrupa’da Çin’e karşı daha sert ve mesafeli bir yaklaşım vardı. Ancak ekonomik büyümenin yavaşlaması, enerji krizleri ve ABD ile yaşanan ticari sürtüşmeler Avrupa’yı daha dengeli bir politika arayışına itti. Avrupa liderlerinin Pekin’e yönelmesi Çin ile ekonomik bağların tamamen kopmasının Avrupa için büyük maliyet yaratacağını gösteriyor. Bu durum aynı zamanda ABD liderliğindeki Batı bloğunun kendi içinde de farklı önceliklere sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Çin’in yükselişi yalnızca Batı ile ilişkiler üzerinden okunmamalı. Pekin’in Küresel Güney’de kurduğu etki alanı da son derece önemli. Afrika, Latin Amerika, Orta Asya, Körfez ülkeleri ve Güney Asya’da Çin’in etkisi son yıllarda büyük ölçüde arttı. Bu çerçevede Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in Çin’e gerçekleştirdiği ziyarette dikkat çekici bir anlam taşıyor. Çünkü Çin-Pakistan ilişkileri uzun süredir “demir dostluk” olarak tanımlanıyor. Kuşak ve Yol Girişimi sayesinde Çin başta Pakistan olmak üzere birçok ülkede limanlar, demiryolları, enerji tesisleri ve altyapı projeleri inşa etti. Pekin ayrıca Batılı finans kuruluşlarının aksine daha az siyasi şart öne sürerek kredi ve yatırım sağlayabiliyor. Bu nedenle birçok gelişmekte olan ülke Çin’i ekonomik ortak görmekle birlikte aynı zamanda Batı’ya karşı dengeleyici bir güç olarak görüyor.

Tüm bunlar “Çin yükseliyor mu?” sorusunu gündeme getiriyor. Bugünkü tabloya bakıldığında buna “evet” demek gerekiyor. Çünkü artık dünya liderleri için Washington kadar Pekin de kritik bir diplomasi merkezi hâline geldi. Ayrıca Çin ekonomik büyüklüğüyle birlikte kriz çözme kapasitesiyle de dikkat çekiyor. İran-Suudi Arabistan normalleşmesinde oynadığı rol Rusya ile ilişkileri ve Küresel Güney üzerindeki etkisi Pekin’in diplomatik ağırlığını artırdı.

2026 yılı boyunca yaşanan diplomatik trafik çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. Bugün dünya artık tek merkezli-tek medeniyetli değil. ABD karşısında ekonomik, teknolojik, kültürel ve diplomatik açıdan ona meydan okuyabilen bir Çin bulunuyor. Bu nedenle yeni dönem, “Amerikan Yüzyılı’nın” tek merkezli yapısından farklı olarak herkesin herkesle işbirliği yaptığı gibi herkesin herkes ile rekabet içinde olduğu çok merkezli-çok medeniyetli bir düzeni andırıyor.

Xi Jinping’in konumu da bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Bugün birçok lider için Pekin’de Xi ile görüşmek ikili ilişkiler açısından önemli ancak küresel güç dengelerinde yer edinmek açısından da önem taşıyor. Bu durum Xi’nin kişisel prestijini ciddi biçimde artırmış durumda. Artık uluslararası sistemde birçok kritik meselede, “Pekin masada değilse çözüm eksik kalır.” düşüncesi giderek yaygınlaşıyor. 2025 sonundan itibaren hızlanan Çin ziyaretleri sadece diplomatik takvim yoğunluğu değildir. Dünya düzeninin değişiminin somut bir göstergesi olarak okunmalı. Pekin ekonomik bir merkez olmanın yanında küresel siyasetin ana güç merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda. Çin lideri Xi Jinping ise artık yeni çok merkezli-çok medeniyetli dünya düzeninin en etkili figürlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Bugün Pekin’e yönelen diplomatik trafik yalnızca ABD, Rusya veya Avrupa’nın büyük devletleriyle sınırlı değil. Sırbistan’dan Pakistan’a, Körfez ülkelerinden Afrika devletlerine kadar çok geniş bir coğrafyadan liderlerin Çin ile doğrudan temas kurmaya çalışması Pekin’in küresel sistemdeki merkezi konumunu daha görünür hâle getiriyor. Bu nedenle son dönemde gerçekleşen ziyaretler yeni uluslararası düzenin güç haritasının da yeniden çizildiğinin işaretleri olarak okunuyor. Artık birçok başkent için küresel gelişmeleri anlamanın ve geleceğe dair strateji üretmenin yolu Washington kadar Pekin’den de geçiyor. Bu nedenle “Bütün yollar Pekin’e çıkıyor” ifadesi günümüz uluslararası siyasetinde giderek daha fazla karşılık bulan bir gerçekliğe dönüşüyor.

Umur Tugay Yücel-Siyaset Bilimci – “Amerikan Gücünün Gerilemesi ve Yükselen Güçler” (Çin-Rusya-Hindistan-Brezilya) kitabının yazarıdır.

X: @umur_tugay

Okumaya Devam Et

Görüş

Çok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?

Yayınlanma

ABD’de ikinci Trump dönemiyle birlikte Batı bloğu çok kutupluluğu kısmi biçimde kabul etti. Bu kabul ediş, Çok kutupluluğun doğasına uygun realist politikalar ve bununla beraber bir kaos çağının başlangıcı anlamına geliyordu. Bugünü tarif ederken 19. Yüzyıla ait jeopolitik denklemlerin tekrardan gün yüzüne çıktığını söylesek abartmış olmayız herhalde. Ulusların, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’ın aksine, nüfuz ve mücadele motivasyonları artık ideoloji soslu değil, doğrudan çıkar odaklı bir duruma evrildi. Bu çıkar odaklı ilişkiler bütünü, ulusları tarihin farklı dönemlerinde gömdükleri baltaları çıkarmaya, bölgesel ve hatta küresel boyutta agresif politikalar izlemeye itiyor. Sanırım bu durumla ilgili herkes kötümser bir algıya sahip. Bu kadar savaş ve kaos çok kutupluluğun bir yapıtaşı mı demek?

Çok kutuplu dünyanın doğasındaki çift yönlü asimetrinin getirebileceği denge, tırmanan gerginliğin durulabileceğini gösteriyor. Asimetrinin negatif yönünde büyük devletlerin geçmiş zamana kıyasla çok daha karmaşık dengeleri koruyabilmek için müttefik ya da vekil güçleri korumakta daha az istekli davranması orta ve ufak ölçekteki devletleri hedef haline getiriyor. Zaten bugün izlediğimiz savaşların hemen hepsinde de bu denge söz konusu. Ancak bu asimetrinin bir de pozitif yönü var; modern teknolojiler savunan tarafın lehine gelişiyor. Biraz örneklendirmeme izin verin.

Çok kutupluluk neden savaş getirdi?

Bugünlerde yapılan genel yorum bu kadar farklı milletin, bir büyük ittifakın parçası olarak hareket etmekten ziyade kendi ulusal çıkarlarına odaklanmasının ister istemez bir çatışma ortamı yaratıcığıdır. Pax Americana ve onun savunucuları da zaten bunu söylüyor. Onlara göre ABD’nin Avrupa güvenlik mimarisini kendi kanatları altına kurması yüzlerce yıldır dünyayı savaşlarla kasıp kavuran Avrupa devletlerini kalıcı bir barışa itmiştir.

Bu argüman tartışmalı olsa bile bir gerçeği ortaya koyuyor; Çok kutuplu dünyada neden daha fazla savaş var? Soğuk Savaşın aksine çok kutuplulukta her bir savaş beraberinde epey karmaşık ilişkiler bütünü getiriyor. Bu karmaşık ilişkiler, eski dönemde caydırıcı gücünü kullanarak savaşları önleyebilecek büyük devletlerin biraz daha çekingen kalmasına yol açıyor. Dahası, bu devletler kendisinin içinde bulunmadığı her çatışmayı çözülmesi gereken bir krizden ziyade bir fırsat olarak değerlendiriyor. Böylece, orta ve ufak ölçekteki devletler daha yalnız ve kırılgan bir pozisyona düşüyor.

Mesela halihazırda devam eden İran Savaşı’nı örnek alalım. İran, 1979 devriminden bu yana Batı’nın hedef tahtasına oturttuğu ülkelerin başında geliyor. Bu İran’ı doğal olarak Amerikan hegemonyasına muhalefet eden Çin ve Rusya’nın bir müttefiki yapar, değil mi? Neticede Çin, petrol ihracatının yüzde 12 ila 14 arasını İran’dan karşılıyor. Rusya ise Suriye’de İran’la ortaklaşa çalışmış, Ukrayna Savaşı’nda İran’ın Shahed SİHA’larına lisans çıkararak kendisi üretmeye başlamış ve savaş eforunda önemli bir fark yaratmıştı.

Tüm bu yakın ilişkilere rağmen birçokları Rusya ve Çin’in İran’a destekte zayıf kaldığını düşünüyor. Peki neden?

Çünkü iki ülkenin de İran’la savaş halindeki ülkelerle sanılandan daha karmaşık ilişkileri var. Çin ithalatının yüzde 14’ünü İran’dan karşılıyorsa yüzde 30’dan fazlasını da körfez ülkelerinden karşılıyor. Çin, körfeze Kuşak Yol Projesi kapsamında yalnızca 2024 yılında 39 milyar dolarlık yatırım yaptı. Suudi Arabistan’da fabrikalardan güneş enerjisi yatırımına, liman inşasından akıllı kentlerin altyapısına birçok noktada Çin yatırımlarını görmek mümkün. BAE’de ise neredeyse 8 bin Çin firması aktif bir şekilde çalışıyor.

Rusya için körfez belki daha da kritik. Ukrayna Savaşı’nın başından bu yana Rus iş insanlarının yaptırımları atlatmasında BAE büyük rol oynadı. Rusların assetlerini taşıdığı bir “güvenli liman” olmasının yanında BAE savunma açısından da Ruslarla epey yakınlaştı. BAE, Rusya’dan İran’ın almadığı (ya da alamadığı) 50 tane Pantsir hava savunma sistemi bile aldı. Bunun yanında Wagner PMC gibi yapılarla ilintili maden ve enerji şirketleri, Sudan gibi ülkelerde altın madenleri için BAE’yle aynı safta yer alarak Hızlı Destek Birlikleri’ni (RSF) destekledi.

Bunu sadece NATO’ya alternatif olmaya çalışan ülkelerin bir zayıflığı olarak da görmek doğru değil, çünkü çok kutupluluğu yeni kabul eden ABD de benzer bir yol izliyor. Tek kutuplu dünyada ısrarcı Biden dönemi direniş gösterse de Trump’ın gelişiyle ABD’nin Ukrayna politikası yukarıda bahsettiğim örneklerle benzerlikler gösteriyor. Önceki dönemdeki “Demokrasi – Otokrasi” vurguları, Rusya’ya giderek genişleyen yaptırımlar ve Ukrayna’ya kayıtsız şartsız devam eden askeri yardım, yerini Trump’ın “huyuna gitme” stratejisine bırakmıştı. Henry Kissinger’ın Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmasını önlemek için Çin’e uyguladığı stratejinin bir benzeriydi bu. Soğuk Savaş için istisnai bir durum olarak görülebilir, ancak çok kutuplu dünyada gayet olağan bir hamle. Trump döneminde ABD; Rusya ile yüksek seviyede diplomasiyi yeniden başlattı. AB’nin Rusya’ya yönelik yeni yaptırım paketlerine katılmamaya başladı. Hürmüz krizi sonrası Rusya üzerindeki petrol yasaklarını hafifletti. Ukrayna’ya bir daha büyük askeri yardım paketi duyurulmadı, sadece Avrupa’nın satın alması yoluyla düşük miktarda silah gönderildi. Rusya’nın İran’ı destelemiş olabileceğine ilişkin bir soruya Trump; “Biz de aynısını onlara yapmıştık” diye yanıt verdi.

Tüm bu ilişkiler ağından kesin bir sonuç çıkarmak mümkün; Soğuk Savaş’ın aksine küreselleşmiş bir dünyadaki nüfuz alanları, iktisadi ilişkiler ve stratejik ortaklıklar ileri düzeydeki karmaşık doğasından ötürü dünya çapında net bir cepheleşmeyi zorlaştırıyor ve büyük ülkeleri müttefiklerini desteklemede isteksizleştiriyor.

Orta ve ufak ölçekteki ülkeler bu sebeplerden ötürü dezavantajlı konuma düşse de onların kendi varlığını savunmasını sağlayacak tam tersi yönde bir asimetri daha mevcut; teknoloji.

Orman kanununda güçsüzler kendini nasıl koruyacak?

Soğuk Savaş sonrası güvenlik doktrinleri, büyük konvansiyonel ordular yerine, daha ufak, sofistike teknolojilere sahip, yoğun eğitimlerle hedef odaklı çalışan seferi kuvvetlere odaklanmayı tercih etmişti. Geleceğe yönelik tahminler tartışmasızdı; teknolojiler, know-how sahibi endüstriyel güçlerle daha zayıf ülkeler arasındaki makası açacak küresel bir baskı ortamı oluşturacaktı. Öyle olmadı.

Modern çağın güvenlik doktrinleri birçok beklentiyi boşa çıkardı. Birim fiyatı 6 bin dolar civarındaki SİHA’lar sahada tam anlamıyla bir devrim yaptı. Bu bir devrimdi çünkü geliştirilmesi yıllar sürmüş o sofistike teçhizatların hepsi sahaya SİHA’ların inmesiyle kendini yenilemek zorunda kaldı, hatta büyük bir kısmı bunu hala başaramadı. Çok geniş olmayan bir askeri endüstri bile bu SİHA’lardan artık bolca üretebiliyor. Dev fabrikalardan ziyade müstakil evlerin arkasındaki garajların da üretim merkezlerine dönüşebildiği bir dönemden bahsediyorum. Biraz örneklendirelim.

Ukrayna Savaşı, kısa sürede eski tip konvansiyonel bir harbe dönüştü. Niceliğin ön plana çıktığı, çok sayıda piyadenin çok sayıda obüs desteğiyle ilerleme sağlayabildiği bir çatışma ortamıydı bu. Doğal olarak savaşın başında kayıpların büyük kısmı aynı eski savaşlar gibi topçu ateşinden kaynaklandığı söylenebilirdi. Ancak Ukrayna’nın SİHA konusundaki atılımlarıyla bu aritmetik değişmeye başladı. Ukrayna Genelkurmay Başkanı Sirski’ye göre 2026 itibariyle sahada kullanılan ateş gücünün %60’ı SİHA’lardan, %40’ı ise geleneksel obüs atışlarından oluşuyor. Ukrayna, kendi başına yılda 4 ila 5 milyon arası SİHA üretebilmeye başladı. Yani biraz da genel bir hesapla, Ukrayna’nın sahip olduğu askeri ihtiyaçların yarısını kendi ürettiği söylenebilir. 2026 itibariyle Batı desteğinin azalmasına rağmen cephedeki Rus ilerleyişinin yavaşlamasını belki de böyle açıklayabiliriz.

Ancak bu durum, Ukrayna’ya özel değil. Bugün İran’ın savunma kabiliyetlerinde de bir benzerlik göze çarpıyor. İran uğradığı yaptırımlardan ötürü zayıf bir askeri endüstriye sahip. Üretim kabiliyetleri sınırlı, deniz gücü İran Savaşı’nın ilk günlerinde imha edildi. Hava gücü Şah döneminden kalma eski uçaklarla dolu. Toplam 10 milyar dolarlık yıllık savunma bütçesine sahip. Buna rağmen İran, SİHA/SİDA temelli bir güvenlik doktrini geliştirdi. Ukrayna Savaşı’nda kendini ispat eden Shahed SİHA’ları Ortadoğu’da da onlarca stratejik hedefi başarıyla imha etti. Dahası, hava sahasındaki yoğunluğuyla hava savunma sistemlerini tüketerek daha pahalı balistik füzelerin büyük hasarlar vermesini sağladı. İngiliz düşünce kuruluşu RUSI’ye göre bu şekilde ABD-İsrail ortaklığının hava savunma mühimmatlarının önemli bir kısmı tüketildi. İran’ın İDA teknolojileri Hürmüz boğazının kapatılmasına, Amerikan donanmasının bölgeye yaklaşamamasına yol açtı. ABD’nin 20 yıldır yaptığı simülasyonlara göre İran İDA’ları, Amerikan donanmasına tahmin edilemez boyutlarda hasar verebilecek kabiliyetlere sahip.

İran’ın vekil güçleri olarak bilinen Direniş Ekseni’nin İsrail’le kara çatışmasına giren üyesi Hizbullah, her geçen gün FPV SİHA kullanımını arttırıyor. İsrail ordusunun yüksek teknolojili zırhlı araçları ve bu araçların pasif / aktif koruma sistemleri FPV SİHA’lara karşı çaresiz kalıyor.

Unutmamak gerekir ki Hizbullah, Suriye’nin düşüşünden bu yana İran’dan destek alamaz hale geldi. İran’ın kendisi de yukarıda bahsettiğim gerekçelerden ötürü Rusya ve Çin gibi müttefiklerinden net bir destek alamıyor. Ancak buna rağmen aynı Ukrayna gibi kendi üretimiyle düşman ülkelere ciddi kayıplar verdirebiliyor.

Özetle; küreselleşmenin yarattığı karmaşık ilişkiler dolayısıyla devler tarafından yalnız bırakılan orta kuvvetteki ülkeler, savunma teknolojilerinin taarruz teknolojilerine kıyasla daha hızlı gelişmesi sayesinde kendilerini korumayı başarıyorlar. SİHA/SİDA teknolojileri sayesinde bu kuvvetteki ülkelerle savaşmak daha pahalı ve tercih edilmez politikalara dönüşüyor. Bu görüntü, Ukrayna Savaşı’ndan Rusya’nın kabiliyetleriyle açıklanmaya çalışılsa da ABD’nin İran’da benzer bir çıkmaza sürüklenmesi bunun bir istisna yerine dönemin normu olduğunu gözler önüne seriyor. Bu nedenle, yaşanan çatışma ortamlarından doğru dersler çıkarılırsa küresel çaptaki çatışmaların büyük savaşlara evrilmesi söz konusu olmayabilir. Bölgesel çatışmalar olacaktır, özellikle modern strateji ve savaş konseptleri konusunda ödevlerini yapmayan ülkelerin ağır bedeller ödemesi söz konusu olabilir.

Eğer orta boyutlu ülkeler kendilerini koruyamazsa zaten bu çok kutupluluğun sonu, Soğuk Savaş gibi iki kutuplu bir düzenin başladığı anlamına gelir. Bu dönemin belki de önemli bir özelliği denklemlerin, ittifakların ve hatta düşmanlıkların hızlı bir biçimde değişebiliyor oluşudur. Çok kutupluluğun en azından ilk dönemindeki dengeler, o kadar da kötümser olmamak gerektiğini gösteriyor. Çok kutupluluk Dünya Savaşı getirecek diye bir kaide yok!

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English