Bizi Takip Edin

Görüş

Hindistan’da genel seçimlere doğru–1 / Politik Sistem

Avatar photo

Yayınlanma

Hindistan’da genel seçimler yaklaşıyor. Ve ülkenin her konuda olduğu gibi politik işleyişi de kafa karıştırıcı olabiliyor. Bu nedenle genel seçimler öncesi Hindistan’ın bu yönüne ilişkin çok boyutlu bir arka plan oluşturmak yararlı olabilir. Bu amaçla “Hindistan’da genel seçimlere doğru” ana başlığı altında “politik sistem” alt başlığı taşıyan bu yazı ile beraber “Hindutva ideolojisi”, “politik ekonomi” ve “dış politika” alt başlıklarını taşıyan gelecekteki üç yazı ile dört yazılık bir yazı dizisinin kaleme alınması yerinde olur. Öncelikle bu yazı ile Hindistan’ın politik işleyişine ana hatlarıyla bir göz atalım: Ve daha fazlası için “Harici”yi takip etmeye devam ediniz…

***

Tarihsel açıdan, Hindistan bağımsız hale geldiğinde birbiriyle kavgalı devletlerden oluşan bir kitle vardı. İngilizler birçok prens devleti çeşitli Britanya Eyaletlerini oluşturan İngiliz Hindistanı’na katmayı başarmıştı, ancak daha İngilizlerin nihai egemenliğini kabul eden ama bunun dışında bağımsız hükümdarlar tarafından yönetilen küçüklü büyüklü 500’den fazla devlet vardı. Tarihsel güçler ve Mountbatten ve daha sonra Patel’in ikna çabaları ile çoğu bir biçimde Hindistan’a katılmayı kabul etti. Çoğu devlet kendi işleri üzerinde bir dereceye kadar otorite talep ediyordu; merkezi hükümetin onların haklarını tamamen devralmayacağına dair bir miktar güvence istiyorlardı. Bu dönemin; bölünmenin neden olduğu isyanlar, İngiliz subaylarının sivil, polis, demiryolu gibi hizmetlerden ayrılarak anavatanlarına dönmeleri ve bir yönetim boşluğuna neden olmaları, devletlerin bağımsızlık ilan etmeye çalışması gibi birçok nedenden dolayı çok fazla karışıklığın olduğu bir dönem olduğunu unutmayın. Dolayısıyla istikrar tek odak noktasıydı ve bu nedenle bir çeşit birleşik ve merkezci bir federasyon(umsu) denilebilecek bir yapılanmaya gidildi. Ve Hindistan, istikrarı sağlamak amacı ile merkezin kapsayıcı gücünü belirtmek için “Birlik” sözcüğünü seçti ve “Devletler Birliği” olarak yapılandı. Kısacası, Hindistan Birliği olarak da bilinen Hindistan (Birlik/Merkez) hükümeti, devleti yönetmek için Westminster parlamenter sistemini örnek alarak modellendi ancak Hindistan Parlamentosu (Bhāratīya Sansad), doğası gereği hem bir çeşit yarı federal (federalimsi) hem de üniter temeller üzerine yapılandı.

***

Bugün Hindistan Birliği veya Hindistan Cumhuriyeti ya da kısaca Hindistan dediğimizde, 28 devlet ve 8 Birlik toprağından oluşan bir yapıdan söz ediyoruz. Devlet ile Birlik bölgesi arasındaki temel fark, bir devletin ayrı bir yönetim organına, kendi Yasama Meclisi ve Başbakanına sahip olmasıdır ve Vali devletlerde Cumhurbaşkanının temsilcisi olarak görev yapar; Birlik bölgesinin ise doğrudan merkezi hükümet veya Birlik hükümeti tarafından yönetilmesidir ve Hindistan Cumhurbaşkanının temsilcisi olan ve Birlik hükümeti tarafından atanan yönetici olarak bir Vali Yardımcısı bulunur. Birlik bölgelerinin Rajya Sabha’da Delhi ve Puducherry dışında hiçbir temsili yoktur. Kısacası, Hindistan’da tüm devletler ve üç Birlik bölgesi, yani Puducherry, Delhi, Jammu ve Keşmir, seçilmiş yasama organına ve hükümete sahip; bunlara Anayasa değişikliği ile kısmi devlet hakkı verilmiştir.

Öncelikle Hindistan’da üç düzeyde hükümet var: Merkezi hükümet veya Birlik hükümeti, Devlet hükümeti ve Yerel yönetim (Panchayati Raj ve Belediyeler). Birlik hükümetinde Cumhurbaşkanı, Lok Sabha ve Rajya Sabha’dan oluşan iki meclisli yasama organı olan Parlamento, yani Birlik Yasama Meclisi var; Devlet hükümetinde, Birlik hükümetinde Parlamento olduğu gibi, Devlet Yasama Meclisleri de var; yani Birlik düzeyinde Lok Sabha olduğu gibi Devlet düzeyinde Vidhan Sabha (Devlet Yasama Meclisi) var. Dolayısıyla Hindistan’ın politik sistemini anlamak için öncelikle Hindistan Yasama Meclisinin işlevsel omurgasını oluşturan üç organı; “Lok Sabha”, “Rajya Sabha” ve “Vidhan Sabha” üçlemesini bilmek gerek.

Hindistan’ın en büyük kanun yapma meclisi veya baş yasama otoritesi Hindistan Parlamentosu‘dur ve iki meclislidir. Hindistan Cumhurbaşkanı Parlamento’nun başıdır. Hindistan’daki Parlamento egemen bir organ değil; yazılı bir Anayasa’nın sınırları dahilinde çalışır. Parlamento’nun yetkisi/otoritesi ve yargı yetkisi, Birlik ile Devletler arasındaki yetki dağılımı ve Anayasa’ya yargılanabilir temel haklar kanununun dahil edilmesi ile sınırlı. Ayrıca, Parlamento tarafından kabul edilen tüm yasaların Anayasa hükümlerine uygun olması ve anayasaya uygunluğunun bağımsız bir Yargı tarafından test edilmesi gerektiği anlamına gelen yargısal denetim hükmü de bulunuyor. Bütün bu hükümler Parlamento’nun yetkisinin/otoritesinin ve yargı yetkisinin niteliğini ve kapsamını belirleme eğilimindedir. Cumhurbaşkanı, Lok Sabha ve Rajya Sabha Hindistan Parlamentosu’nun, yani Merkezi/Birlik yasama organının üç bileşeni. Vali, Vidhan Sabha ve Vidhan Parishad ise Birliğin devlet yasama organının üç bileşeni. Ancak Vidhan Parishad, Birliğin yalnız iki meclisli yasama organına sahip devletlerinde bulunur. Birlik yasama organı gibi Hindistan’ın bazı devletleri de yasama organının iki ayrı meclise bölündüğü iki meclisli bir sistemi izliyor.

“Lok Sabha” (Halk Meclisi), Hindistan Parlamentosu’nun alt meclisi, popüler meclis veya birinci meclis. Birliğin tüm halkı tarafından, yani ulusal çapta doğrudan seçilen üyelerden oluşuyor. Bu nedenle Halk Meclisi olarak da bilinir ve halkın iradesini temsil eder. Seçimler Birlik/Merkez düzeyinde yapılır; yani tüm ülke için yapılan “genel seçimler” Lok Sabha seçimleridir; örneğin, bizim genellikle üzerine konuştuğumuz 2014 ve 2019 genel seçimleri gibi veya şu an yaklaşan genel seçimler gibi ulusal seçimler Lok Sabha seçimleridir. Lok Sabha seçimleri yoluyla Birlik Başbakanı (Prime Minister), onun Bakanlar Kurulu ve diğer Lok Sabha üyeleri seçilir. Lok Sabha üyelerine Parlamento üyeleri veya Milletvekilleri denir. Maksimum sandalye sayısına sahip olan parti, başkanı Başbakan olmak üzere Birlik hükümetini kurar. Seçimleri beş yılda bir oluyor. Seçilen hükümet tarafından lider olarak seçilen Sözcü aynı zamanda Lok Sabha’nın Başkanı ve en yüksek otoritesidir. Lok Sabha, olağanüstü hal durumunda Cumhurbaşkanı tarafından feshedilebilir. Daha önce feshedilmediği sürece 5 yıl süreyle faaliyet gösterir ve her 5 yılda bir dağılır. Lok Sabha mali konularda güce sahip. Diğer konularda Rajya Sabha eşit güce sahip. Hindistan Anayasası, mecliste en fazla 550 üyeye izin veriyor; 530 üye, devletleri ve 20 üye, Birlik bölgelerini temsil ediyor. Şu anda Lok Sabha’nın seçilmiş temsilciler tarafından doldurulmuş 543 sandalyesi var.

“Rajya Sabha” (Devletler Konseyi), Hindistan Parlamentosu’nun üst meclisi, büyükler meclisi veya ikinci meclis. Üyelerine Parlamento üyeleri veya Milletvekilleri denir. Üyeleri dolaylı seçimle seçilir; her devletten halk tarafından seçilen devletler ve Birlik bölgelerinin (yalnız Puducherry ve Delhi bölgeleri) Vidhan Sabha üyeleri, Rajya Sabha üyelerini seçer. Bu nedenle Devletler Konseyi olarak da bilinir ve Birlikteki devletlerin iradesini temsil eder. Lok Sabha gibi 5 yılda bir dağılmıyor, üyeleri kademeli olarak 6 yıl görev yapıyor ve her iki yılda bir üyelerin üçte biri emekli oluyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı resen Rajya Sabha’nın Başkanı ve Sözcüsü olarak görev yapıyor. Rajya Sabha, Parlamento’nun feshedilmesi söz konusu olmayan kalıcı organıdır. Hükümet kurma konusunda söz sahibi olmasa da ülkenin refahı için mali yasa tasarıları dışında önemli yasa tasarılarını geçirir; mali yasa tasarılarına hayır diyemez. Rajya Sabha üyeleri, Lok Sabha üyeleri gibi herhangi bir seçim bölgesini temsil etmez; belirli bir devleti/Birlik bölgesini temsil eder. Dolayısıyla Lok Sabha’nın temel işlevi hükümetin yasa tasarıları ve yasaları geçirmenin yanı sıra işlevlerini yerine getirmesini sağlamak iken Rajya Sabha, Birlik yasama organına yanıt olarak bir devletin haklarını korumaktan sorumludur. En fazla 250 üyeden oluşmalıdır; 238 üye devletleri ve Birlik bölgelerini temsil eder ve 12 üye Cumhurbaşkanı tarafından atanır.

“Vidhan Sabha” (Devlet Yasama Meclisi), devlet yasama organının bir parçası. Tek meclisli bir yasama organı olması durumunda devlet yasama meclisinin tek meclisi, iki meclisli bir yasama organı olması durumunda devlet yasama meclisinin alt meclisi. Birlik devletindeki halk tarafından doğrudan seçilen üyelerden oluşan meclistir. Vidhan Sabha bir anlamda Birlik devletinin veya Birlik bölgesinin Lok Sabhası gibidir. Birlik düzeyinde Lok Sabha olduğu gibi, Hindistan yarı federal özelliklere sahip, demokratik parlamenter bir hükümet biçimi olduğundan, bazı mekanizmaların devlet düzeyinde de orada olması gerekiyor. Yani her devlette devlet yasama organı veya Vidhan Sabha var. Vidhan Sabha seçimleri yoluyla o devletin Başbakanı (Chief Minister), onun Bakanlar Kurulu ve diğer Vidhan Sabha üyeleri seçilir. Maksimum sandalye sayısına sahip olan parti, başkanı o devletin Başbakanı olmak üzere o devletin hükümetini kurar. Seçimleri beş yılda bir oluyor. Vidhan Sabha lideri o devletin Başbakanıdır; Vidhan Sabha Sözcüsü, Vidhan Sabha’nın baş başkanlık görevlisidir. Vidhan Sabha, olağanüstü hal durumunda Hindistan Valisi tarafından feshedilebilir. Vidhan Sabha, ait olduğu belirli bir devlet ile ilgili konularla ilgilenir. Parlamento tarafından çıkarılan yasaların yargı yetkisi tüm ülkedir ve Vidhan sabha tarafından çıkarılan yasaların yargı yetkisi tüm devlettir.

“Vidhan Parishad” (Yasama Konseyi), Hindistan’ın iki meclisli yasama organına sahip devletlerindeki üst meclistir. Birliğin çok az devletinde bir dereceye kadar Rajya Sabha’ya benzeyen Vidhan Parishad var; Birliğin 28 devletinin 6’sında: Andhra Pradesh, Bihar, Karnataka, Maharashtra, Telangana ve Uttar Pradesh.

Bu kısmı toparlamak gerekirse tüm vatandaşlara anında genel oy hakkı tanıyan, yeni doğmuş demokrasinin coşkusu ve idealizmi doğrultusunda Lok Sabha daha güçlü hale getirildi. Rajya Sabha’nın iki katından fazla temsilcisi var. Hemen hemen tüm mali kararlar onun kontrolü altındadır. Rajya Sabha onlara yalnız öneride bulunabilir, onları engelleyemez. Mali konular dışındaki kanun tasarılarının yasalaşması için Parlamentonun her iki kanadından da geçmesi (ve Cumhurbaşkanı tarafından imzalanması) gerekir. Burada ayrıca Meclisler arasında anlaşmazlık olması durumunda, Parlamentonun ortak bir oturumu vardır ve burada sayılarının fazla olması nedeni ile Lok Sabha genel olarak iradesini gösterebilir.  Lok Sabha’da doğrudan halk tarafından, Hindistan’ın her yerinden 550’ye kadar milletvekili seçiliyor ancak bunların içinde ayrıca Cumhurbaşkanı tarafından aday gösterilen iki Anglo-Hint üye de bulunuyor, ancak bunlar seçilmeyip aday gösterildikleri için bir partinin hükümeti oluşturmak için ihtiyaç duyduğu çoğunluğa dahil değiller. Rajya Sabha’nın 250 milletvekili bulunuyor ancak bunlardan 12’si sanat, edebiyat, bilim, sosyal hizmet gibi alanlara özel katkı sağlamak üzere Cumhurbaşkanı tarafından aday gösteriliyor. Birlik ile devletler arasındaki yetki dağılımının değiştirilmesi gibi devletleri ilgilendiren konular mutlaka Rajya Sabha’nın onayını gerektirir. Örneğin, Anayasa’nın VII. eki uyarınca polis bir devlet tebaası olduğundan Goa polisi, Punjab polisi, Maharashtra polisi gibi birimler var. Birlik hükümeti bunların hepsini ortadan kaldırmaya ve bir “Hindistan polisi” oluşturmaya karar verirse, devletlerin yarısının onayının yanı sıra üçte iki çoğunlukla Rajya Sabha’nın onayına sahip olması gerekiyor. Bu nedenle iki meclisli yasama organının temel amacı devletlerin çıkarlarını korumaktır. İkinci meclis aynı zamanda kararların enine boyuna düşünülmesini ve aceleyle ileri götürülmemesini de sağlar. Lok Sabha seçimlerden önce feshedilirken Rajya Sabha’nın asla feshedilememesinin işlevi, istikrarı sağlamaktır. Örneğin, Lok Sabha dağılırken ve seçimler devam ederken herhangi bir ülke Hindistan’ı işgal ederse Rajya Sabha hala orada olacaktır; ancak eski hükümet, yeni kabine yemin edene kadar geçici bir hükümet olarak görev yapar. Rajya Sabha’daki milletvekilleri daha deneyimli olma eğilimindedir; hukuk ve ulusal kalkınma konularında daha derin bakış açıları sunarlar.

***

Bugün Hint politikasına yön veren temel iki aktörden biri ülkenin kurucu partisi “Hindistan Ulusal Kongresi” (INC) veya “Kongre Partisi” ya da kısaca “Kongre” ile 2014’ten beri iktidar kanadı olan “Hindistan Halk Partisi” (BJP). Her iki parti ülkedeki başat iki parti koalisyonundan birine mensup. Şu ana kadar 2004’te oluşturulan merkez sol çizgideki “Birleşik İlerici İttifakı” (UPA) şemsiyesi altında politika yürüten ana muhalefet partisi Kongre, 2014 ve 2019 genel seçimlerini kaybetmesi üzerine 2024 genel seçimleri için geçtiğimiz temmuz ayında 26 muhalefet partisinden oluşan “Hindistan Ulusal Kalkınma Kapsayıcı İttifakı” (INDIA) oluşturulduğunu duyurdu. Ülkenin iktidar partisi BJP ise 1998’de kurulmuş olan ve şu an 38 partinin bulunduğu merkez sağ yelpazesindeki “Ulusal Demokratik İttifakı” (NDA) koalisyonunun desteğini alıyor.

Başlangıçta ülkede parti koalisyonlarının kurulmasındaki itici güç, 1990’lı yılların ortalarına kadar ülkedeki tek hakim parti konumundaki Kongre’nin gücünün zayıflamaya başlaması ile bir partinin kendi başına mutlak çoğunluk kazanmasının zora düşmüş olması. BJP liderliğindeki NDA hükümetinin 30 yıl sonra salt çoğunluk hükümeti olduğunu belirtelim. Kongre’nin ülkenin kendine özgü toplumsal harmonisine yanıt verebilen çizgisine nazaran BJP’nin Hindu milliyetçiliğinin yükselmesinde itici güç olması da dikkate değer. İktidara geldiği 2014 yılında 7 devlet kontrolü altında iken bugün Hindistan’ı oluşturan 28 devlet ve 2 Birlik toprağı olmak üzere 30 idari birimin doğrudan veya bağlı olduğu itttifak üzerinden dolaylı olarak 15’inde BJP yönetimi hakim, ülke nüfusunun yüzde 45,5’ini idare eder durumda; Kongre ise yine doğrudan veya dolaylı olarak bunların 6’sını, ülke nüfusunun yüzde 30’undan biraz fazlasını. Ancak ülkede sürekli bir seçim sirkülasyonu olduğu için bu sayılar sürekli bir tarafın lehine ve diğer tarafın aleyhine olmak üzere değişkenlik gösterebiliyor.

Kongre lideri Rahul Gandhi, Hindistan’ın bağımsızlığından bu yana politikanın öncü konumunda olan ve Nehru-Gandhi ailesi olarak bilinen uzun soluklu politikacılar çevresinden geliyor. Eski Kongre lideri Sonia Gandhi ile 1984-89 yılları arasında Hindistan’ın altıncı başbakanlığını yapmış Rajiv Gandhi’nin oğlu. Tarihsel olarak Hint politikasına hakim olan Kongre için 2014 ve 2019 yılları tam bir felaketti. Kongre’nin iki genel seçimde de kaybetmesinin temel iki nedeni var: parti içi anlaşmazlıklardan kaynaklanan işlevsizleşme girdabı ve buna paralel olarak gün yüzüne çıkan yolsuzluk skandalları. Aynı zamanda şu anki iktidar dönemlerinde de söz konusu olan hatalı ekonomik yönetim, yükselen işsizlik oranları, gelir dağılımındaki artan adaletsizlik, yükselen milliyetçilik de önemli nedenler.

Narendra Modi’nin Hindistan’daki iktidarının neredeyse on yılı da zor durumdaki bir ekonomi, artan işsizlik, Hindu milliyetçilerinin ülkedeki azınlıklara, özellikle de Müslümanlara yönelik saldırıları ve muhalefet ve özgür medya için daralan alan ile kendini gösterdi. “Hindutva” (Hinduluk) ideolojisinin başat figürleri olan BJP ve Modi ülkede önemli ölçüde Hindu milliyetçiliğinin yükselmesine neden oldu. “Hindistan Hindularındır” ve “tek millet, tek kültür, tek din, tek dil” mottoları ile dikkat çeken BJP’nin lideri olan Modi tartışmalı bir kişilik. Hindistan’da üç kez yasaklanan Ulusal Gönüllü Organizasyonu “Rashtriya Swayamsevak Sangh” (RSS) şemsiyesi altında aktif bir üye. 1925’te kurulan ve fanatik Hindu milliyetçiliğinin temeli olan RSS ile ilgili tüm kuruluşların birliği, yani RSS ailesi olarak bilinen “Sangh Parivar”, bugün Hindistan’daki en güçlü yapılanma. BJP ise Sangh Parivar’ın parlamenter politik kanadı olan ve 1951’de kurulan ancak 1977’de çalışmalarına son veren Bharatiya Jana Sangh’ın (Hindistan Halk Birliği) halefi.

Hindistan Birliği’nin Gujarat devletindeki başbakanlık döneminde burada yaşanan Müslümanlara yönelik sistematik şiddet girişimlerinde yeterli müdahalenin gösterilmemiş olması Modi’yi tepkilerin odağına koymuştu. Yakın zamanda Birlik Başbakanı olarak gerçekleştirdiği vatandaşlık konulu üçleme ülkede uzun soluklu sürecek tartışmaları beraberinde getirdi: 2019’da yayımlanan ve önce Hindistan’ın Assam devletini kapsayan Ulusal Vatandaş Kaydı (NRC) güncellemesi, onun ülke genelinde genişletilmesinin ilk adımı olarak düşünülen Ulusal Nüfus Kaydı (NPR) güncellemesi ve 2019 tarihli Vatandaşlık (Değişiklik) Yasası (CAA). 2020’de yürürlüğe giren CAA dinin Hint vatandaşlığı için bir kriter olarak kullanıldığı ilk örnek; yabancılara vatandaşlık verilmesinde dini inancın bir kriter olmasını sağlayarak anayasal eşitliğe zarar verdiği gerekçesi ile çok tartışma yarattı. Ayrıca yine 2019’da anayasanın geçici olan 370. maddesi kaldırıldı ve özel bir statü ile yönetilen Jammu ve Keşmir doğrudan ülke topraklarına katıldı. Bu tarihe kadar kendi bayrağına, kendi anayasasına sahip olması ile Hindistan Birliği’nin özerk ve aynı zamanda ayrıcalıklı statüsündeki Jammu ve Keşmir devleti olan bölge bu tarihten itibaren Birlik hükümetinin doğrudan yönetebildiği Jammu ve Keşmir ile Ladakh olmak üzere iki birlik bölgesine dönüştü. (Ancak burada Jammu ve Kashmir Birlik bölgesinin kendine ait bir yasama organının hâlâ bulunuyor olduğuna ancak statü değişikliği sonrası bölgede seçimler henüz yapılmadığı için boş bulunduğuna veya şu an için işlevsiz olduğuna dikkati çekelim.) Bu değişikliğin getirdiği en kritik nokta ise yürürlükten kalkan özel statü ile birlikte Birliğin diğer devletlerindeki vatandaşların toprak veya mülk satın almasının önündeki engelin kalkması. Yine 2019’da Hinduların en önemli yedi hac bölgesinden ilki olarak görülen Ayodhya şehrindeki aşırılıkçı Hindular tarafından 1992’de yıkılan Babri Camisi’nin arazisine tartışmalı bir biçimde camiden önce bulunduğu iddia edilen Ram Tapınağı’nın yapılması kararı alındı. Bir önceki yılda, 2018’de ünlü Taj Mahal’de cuma günleri dışında günlük namazların kılınması yasaklandı. Ve yine 2018’de Müslüman erkeklere anında tek taraflı boşanma yetkisi veren üçlü talak yasaklandı.

Tüm bunlar Modi’nin ülkedeki din, dil, etnisite gibi sayısız çeşitliliğin göreli ahengine zarar verebilecek adımları anlamına geliyor. Ancak bir anlamda sağladığı ekonomik iyileştirme, ülkedeki güçlü kesimin desteğini alabiliyor olması, geniş Hint diasporasından yararlanabilmesi, dünya politikasında ülkenin çıtasını yükseltmesi, iç ve dış politikada yenilikçi tarzı, açılımlarını dikkat çekici bir biçimde lanse edebilmesi ve medyayı proaktif olarak kullanabiliyor olması, Modi’nin öyle ya da böyle ülkedeki popülaritesini artırdı/artırıyor.

Ancak başka bir açıdan, Hindistan’ın politik sisteminde, büyük bir muhalefet bloğunun oy payı iktidar partisininkinden daha az olsa dahi daha fazla sandalye kazanarak zafere ulaşma şansı da yüksek olabilir. 2019 genel seçimlerinde Modi’nin BJP liderliğindeki ittifakı, kullanılan oyların yalnızca yüzde 37’sini kazandı ancak yine de 543 sandalyenin 303’ünü aldı. Ancak 2024 genel seçimlerinde de değişimin düşük, Modi liderliğindeki BJP’nin iktidar sürecinin üçüncü bir dönem için de kalıcılığının yüksek olduğunu belirtelim.

Bu arada, neredeyse yılın her ayında bir seçim söz konusu olan ülkenin sonu gelmez bir seçim döngüsü içinde yaşadığına tekrar dikkati çekelim. Dahası, Birliğin bazı devletlerinde politikanın parçalı doğası dikkate alındığında, barışı korumak için çok sayıda güvenlik gücünü harekete geçirmek amacı ile seçimler günlere ve haftalara yayılıyor. Bu durum öncelikle ülkenin kalkınmasını engelliyor. Sürekli seçimler sonu gelmeyen bir seçim süreci için kamunun üretken olmayan kalemlere ayırdığı parayı tüketiyor. Seçimlerin bir arada yapılması durumunda bu tür harcamalardan kaçınılabilir veya önemli ölçüde azaltılabilir. İkinci olarak, güvenlik güçleri seçimle ilgili hareketlerde uzun süreler boyunca bir anlamda alıkonuluyor ve böylece ulusal güvenliği koruma ve önemli kanun ve düzen durumlarına hazır bulunmaya dönük temel görevlerini yerine getirmekte zayıflıyor.

Tam da bu gibi nedenlerle ülkede uzun süredir ara ara gündeme gelen ancak henüz somutlaşmamış bir öneri söz konusu: genel seçimler ile devlet meclis seçimlerinin eş zamanlı yapılmasını öngören “Tek Ulus, Tek Seçim” fikri. Konsept özünde Lok Sabha’ya veya Parlamentonun alt meclisine ve tüm Vidhan Sabhalara veya devlet yasama meclislerine seçimlerin belirli bir zaman dilimi içinde tek bir yılda ve beş yılda bir yapılmasını öneriyor. Birlik Parlamento İşleri Bakanı Pralhad Joshi tarafından “Hint demokrasisinin evrimi” olarak niteleniyor. Bu konuda çalışmalar yürütmesi için ülkede eski Cumhurbaşkanı RamNath Kovind başkanlığında bir komite de kuruldu ve komite ilk toplantısını 23 Eylül 2023’te gerçekleştirdi.

Ancak ülkenin politik tarihinde eş zamanlı seçim döngüsü hiç yaşanmamış değil. Bağımsız Hindistan’ın ilk on yıllarında, 1952, 1957, 1962 ve 1967’de eş zamanlı seçimler yapıldı. Bu yıllardaki tüm devlet yasama meclisi seçimleri parlamento seçimleri ile eş zamanlı olarak yapıldı. Ancak daha sonraki yıllarda politikanın değişkenlikleri ve diğer koşullar bu birleşik döngüyü kırdı. 1968 ve 1969’da birkaç yasama meclisinin zamanından önce dağıtılması bu senkronize seçim modelini bozdu. 1970 yılında dördüncü Lok Sabha görev süresini tamamlamadan feshedildi. Bir süre sonra seçimler yayıldı ve bu olguyu Hindistan demokrasisinin daimi bir özelliği haline getirdi.

Bir de bu fikrin karşıt argümanları var. Öncelikle anayasa ve seçim yasasında bir dizi karmaşık değişiklik yapılması gerekiyor. Dahası, ulusal federal(imsi) yapıya zarar verecek ve Birliğin daha küçük devletlerindeki siyasi partilere karşı ağır bir yük oluşturacak, çünkü ulusal ve devlet seçimleri bir araya toplandığında belirli bir devlet için geçerli olan konular bağımsız bir nefes alma alanı ve müzakere alanı bulamayacak; zorunlu olarak aşırı güçlü ulusal meselelerin gölgesinde kenara itilecekler.

Ülkede başka bir açıdan bu fikri savunan argümanlar da söz konusu. Buna göre seçim, yaşayan bir demokrasinin kutlanmasının işareti olmalı; sosyoekonomik toksisiteye dayalı kutuplaşmayı maksimuma çıkaran bir egzersize dönüşmemeli. Çünkü her yıl yapılan seçimler Hindistan’ın bölge, kast, dil, toplum ve seçmen memnuniyeti gibi çeşitliliğinin çirkin yanını ortaya çıkarıyor. Kazanımlarını korumaya ve ellerini güçlendirmeye hevesli olan ve seçim zaferi arayışındaki siyasi partiler uykuda olan toplumsal bölünmelerden yararlanma konusunda aşırıya kaçıyor ve birçok durumda toplumda yeni bölünmeler yaratmak için anlaşmazlıklar üretiyor. Bunlar ulusal dokuya zarar veriyor ve birlikten çok anlaşmazlıkları besliyor. Beş yılda bir eş zamanlı seçimler yapılırsa bu eğilimlerin oyun alanı çok daha az olacaktır. Aynı zamanda uyumsuzluk konularının normal günlük söylemden çıkarılmasına da yardımcı olacak.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English