Görüş
Hindistan’da genel seçimlere doğru–1 / Politik Sistem

Hindistan’da genel seçimler yaklaşıyor. Ve ülkenin her konuda olduğu gibi politik işleyişi de kafa karıştırıcı olabiliyor. Bu nedenle genel seçimler öncesi Hindistan’ın bu yönüne ilişkin çok boyutlu bir arka plan oluşturmak yararlı olabilir. Bu amaçla “Hindistan’da genel seçimlere doğru” ana başlığı altında “politik sistem” alt başlığı taşıyan bu yazı ile beraber “Hindutva ideolojisi”, “politik ekonomi” ve “dış politika” alt başlıklarını taşıyan gelecekteki üç yazı ile dört yazılık bir yazı dizisinin kaleme alınması yerinde olur. Öncelikle bu yazı ile Hindistan’ın politik işleyişine ana hatlarıyla bir göz atalım: Ve daha fazlası için “Harici”yi takip etmeye devam ediniz…
***
Tarihsel açıdan, Hindistan bağımsız hale geldiğinde birbiriyle kavgalı devletlerden oluşan bir kitle vardı. İngilizler birçok prens devleti çeşitli Britanya Eyaletlerini oluşturan İngiliz Hindistanı’na katmayı başarmıştı, ancak daha İngilizlerin nihai egemenliğini kabul eden ama bunun dışında bağımsız hükümdarlar tarafından yönetilen küçüklü büyüklü 500’den fazla devlet vardı. Tarihsel güçler ve Mountbatten ve daha sonra Patel’in ikna çabaları ile çoğu bir biçimde Hindistan’a katılmayı kabul etti. Çoğu devlet kendi işleri üzerinde bir dereceye kadar otorite talep ediyordu; merkezi hükümetin onların haklarını tamamen devralmayacağına dair bir miktar güvence istiyorlardı. Bu dönemin; bölünmenin neden olduğu isyanlar, İngiliz subaylarının sivil, polis, demiryolu gibi hizmetlerden ayrılarak anavatanlarına dönmeleri ve bir yönetim boşluğuna neden olmaları, devletlerin bağımsızlık ilan etmeye çalışması gibi birçok nedenden dolayı çok fazla karışıklığın olduğu bir dönem olduğunu unutmayın. Dolayısıyla istikrar tek odak noktasıydı ve bu nedenle bir çeşit birleşik ve merkezci bir federasyon(umsu) denilebilecek bir yapılanmaya gidildi. Ve Hindistan, istikrarı sağlamak amacı ile merkezin kapsayıcı gücünü belirtmek için “Birlik” sözcüğünü seçti ve “Devletler Birliği” olarak yapılandı. Kısacası, Hindistan Birliği olarak da bilinen Hindistan (Birlik/Merkez) hükümeti, devleti yönetmek için Westminster parlamenter sistemini örnek alarak modellendi ancak Hindistan Parlamentosu (Bhāratīya Sansad), doğası gereği hem bir çeşit yarı federal (federalimsi) hem de üniter temeller üzerine yapılandı.
***
Bugün Hindistan Birliği veya Hindistan Cumhuriyeti ya da kısaca Hindistan dediğimizde, 28 devlet ve 8 Birlik toprağından oluşan bir yapıdan söz ediyoruz. Devlet ile Birlik bölgesi arasındaki temel fark, bir devletin ayrı bir yönetim organına, kendi Yasama Meclisi ve Başbakanına sahip olmasıdır ve Vali devletlerde Cumhurbaşkanının temsilcisi olarak görev yapar; Birlik bölgesinin ise doğrudan merkezi hükümet veya Birlik hükümeti tarafından yönetilmesidir ve Hindistan Cumhurbaşkanının temsilcisi olan ve Birlik hükümeti tarafından atanan yönetici olarak bir Vali Yardımcısı bulunur. Birlik bölgelerinin Rajya Sabha’da Delhi ve Puducherry dışında hiçbir temsili yoktur. Kısacası, Hindistan’da tüm devletler ve üç Birlik bölgesi, yani Puducherry, Delhi, Jammu ve Keşmir, seçilmiş yasama organına ve hükümete sahip; bunlara Anayasa değişikliği ile kısmi devlet hakkı verilmiştir.
Öncelikle Hindistan’da üç düzeyde hükümet var: Merkezi hükümet veya Birlik hükümeti, Devlet hükümeti ve Yerel yönetim (Panchayati Raj ve Belediyeler). Birlik hükümetinde Cumhurbaşkanı, Lok Sabha ve Rajya Sabha’dan oluşan iki meclisli yasama organı olan Parlamento, yani Birlik Yasama Meclisi var; Devlet hükümetinde, Birlik hükümetinde Parlamento olduğu gibi, Devlet Yasama Meclisleri de var; yani Birlik düzeyinde Lok Sabha olduğu gibi Devlet düzeyinde Vidhan Sabha (Devlet Yasama Meclisi) var. Dolayısıyla Hindistan’ın politik sistemini anlamak için öncelikle Hindistan Yasama Meclisinin işlevsel omurgasını oluşturan üç organı; “Lok Sabha”, “Rajya Sabha” ve “Vidhan Sabha” üçlemesini bilmek gerek.
Hindistan’ın en büyük kanun yapma meclisi veya baş yasama otoritesi Hindistan Parlamentosu‘dur ve iki meclislidir. Hindistan Cumhurbaşkanı Parlamento’nun başıdır. Hindistan’daki Parlamento egemen bir organ değil; yazılı bir Anayasa’nın sınırları dahilinde çalışır. Parlamento’nun yetkisi/otoritesi ve yargı yetkisi, Birlik ile Devletler arasındaki yetki dağılımı ve Anayasa’ya yargılanabilir temel haklar kanununun dahil edilmesi ile sınırlı. Ayrıca, Parlamento tarafından kabul edilen tüm yasaların Anayasa hükümlerine uygun olması ve anayasaya uygunluğunun bağımsız bir Yargı tarafından test edilmesi gerektiği anlamına gelen yargısal denetim hükmü de bulunuyor. Bütün bu hükümler Parlamento’nun yetkisinin/otoritesinin ve yargı yetkisinin niteliğini ve kapsamını belirleme eğilimindedir. Cumhurbaşkanı, Lok Sabha ve Rajya Sabha Hindistan Parlamentosu’nun, yani Merkezi/Birlik yasama organının üç bileşeni. Vali, Vidhan Sabha ve Vidhan Parishad ise Birliğin devlet yasama organının üç bileşeni. Ancak Vidhan Parishad, Birliğin yalnız iki meclisli yasama organına sahip devletlerinde bulunur. Birlik yasama organı gibi Hindistan’ın bazı devletleri de yasama organının iki ayrı meclise bölündüğü iki meclisli bir sistemi izliyor.
“Lok Sabha” (Halk Meclisi), Hindistan Parlamentosu’nun alt meclisi, popüler meclis veya birinci meclis. Birliğin tüm halkı tarafından, yani ulusal çapta doğrudan seçilen üyelerden oluşuyor. Bu nedenle Halk Meclisi olarak da bilinir ve halkın iradesini temsil eder. Seçimler Birlik/Merkez düzeyinde yapılır; yani tüm ülke için yapılan “genel seçimler” Lok Sabha seçimleridir; örneğin, bizim genellikle üzerine konuştuğumuz 2014 ve 2019 genel seçimleri gibi veya şu an yaklaşan genel seçimler gibi ulusal seçimler Lok Sabha seçimleridir. Lok Sabha seçimleri yoluyla Birlik Başbakanı (Prime Minister), onun Bakanlar Kurulu ve diğer Lok Sabha üyeleri seçilir. Lok Sabha üyelerine Parlamento üyeleri veya Milletvekilleri denir. Maksimum sandalye sayısına sahip olan parti, başkanı Başbakan olmak üzere Birlik hükümetini kurar. Seçimleri beş yılda bir oluyor. Seçilen hükümet tarafından lider olarak seçilen Sözcü aynı zamanda Lok Sabha’nın Başkanı ve en yüksek otoritesidir. Lok Sabha, olağanüstü hal durumunda Cumhurbaşkanı tarafından feshedilebilir. Daha önce feshedilmediği sürece 5 yıl süreyle faaliyet gösterir ve her 5 yılda bir dağılır. Lok Sabha mali konularda güce sahip. Diğer konularda Rajya Sabha eşit güce sahip. Hindistan Anayasası, mecliste en fazla 550 üyeye izin veriyor; 530 üye, devletleri ve 20 üye, Birlik bölgelerini temsil ediyor. Şu anda Lok Sabha’nın seçilmiş temsilciler tarafından doldurulmuş 543 sandalyesi var.
“Rajya Sabha” (Devletler Konseyi), Hindistan Parlamentosu’nun üst meclisi, büyükler meclisi veya ikinci meclis. Üyelerine Parlamento üyeleri veya Milletvekilleri denir. Üyeleri dolaylı seçimle seçilir; her devletten halk tarafından seçilen devletler ve Birlik bölgelerinin (yalnız Puducherry ve Delhi bölgeleri) Vidhan Sabha üyeleri, Rajya Sabha üyelerini seçer. Bu nedenle Devletler Konseyi olarak da bilinir ve Birlikteki devletlerin iradesini temsil eder. Lok Sabha gibi 5 yılda bir dağılmıyor, üyeleri kademeli olarak 6 yıl görev yapıyor ve her iki yılda bir üyelerin üçte biri emekli oluyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı resen Rajya Sabha’nın Başkanı ve Sözcüsü olarak görev yapıyor. Rajya Sabha, Parlamento’nun feshedilmesi söz konusu olmayan kalıcı organıdır. Hükümet kurma konusunda söz sahibi olmasa da ülkenin refahı için mali yasa tasarıları dışında önemli yasa tasarılarını geçirir; mali yasa tasarılarına hayır diyemez. Rajya Sabha üyeleri, Lok Sabha üyeleri gibi herhangi bir seçim bölgesini temsil etmez; belirli bir devleti/Birlik bölgesini temsil eder. Dolayısıyla Lok Sabha’nın temel işlevi hükümetin yasa tasarıları ve yasaları geçirmenin yanı sıra işlevlerini yerine getirmesini sağlamak iken Rajya Sabha, Birlik yasama organına yanıt olarak bir devletin haklarını korumaktan sorumludur. En fazla 250 üyeden oluşmalıdır; 238 üye devletleri ve Birlik bölgelerini temsil eder ve 12 üye Cumhurbaşkanı tarafından atanır.
“Vidhan Sabha” (Devlet Yasama Meclisi), devlet yasama organının bir parçası. Tek meclisli bir yasama organı olması durumunda devlet yasama meclisinin tek meclisi, iki meclisli bir yasama organı olması durumunda devlet yasama meclisinin alt meclisi. Birlik devletindeki halk tarafından doğrudan seçilen üyelerden oluşan meclistir. Vidhan Sabha bir anlamda Birlik devletinin veya Birlik bölgesinin Lok Sabhası gibidir. Birlik düzeyinde Lok Sabha olduğu gibi, Hindistan yarı federal özelliklere sahip, demokratik parlamenter bir hükümet biçimi olduğundan, bazı mekanizmaların devlet düzeyinde de orada olması gerekiyor. Yani her devlette devlet yasama organı veya Vidhan Sabha var. Vidhan Sabha seçimleri yoluyla o devletin Başbakanı (Chief Minister), onun Bakanlar Kurulu ve diğer Vidhan Sabha üyeleri seçilir. Maksimum sandalye sayısına sahip olan parti, başkanı o devletin Başbakanı olmak üzere o devletin hükümetini kurar. Seçimleri beş yılda bir oluyor. Vidhan Sabha lideri o devletin Başbakanıdır; Vidhan Sabha Sözcüsü, Vidhan Sabha’nın baş başkanlık görevlisidir. Vidhan Sabha, olağanüstü hal durumunda Hindistan Valisi tarafından feshedilebilir. Vidhan Sabha, ait olduğu belirli bir devlet ile ilgili konularla ilgilenir. Parlamento tarafından çıkarılan yasaların yargı yetkisi tüm ülkedir ve Vidhan sabha tarafından çıkarılan yasaların yargı yetkisi tüm devlettir.
“Vidhan Parishad” (Yasama Konseyi), Hindistan’ın iki meclisli yasama organına sahip devletlerindeki üst meclistir. Birliğin çok az devletinde bir dereceye kadar Rajya Sabha’ya benzeyen Vidhan Parishad var; Birliğin 28 devletinin 6’sında: Andhra Pradesh, Bihar, Karnataka, Maharashtra, Telangana ve Uttar Pradesh.
Bu kısmı toparlamak gerekirse tüm vatandaşlara anında genel oy hakkı tanıyan, yeni doğmuş demokrasinin coşkusu ve idealizmi doğrultusunda Lok Sabha daha güçlü hale getirildi. Rajya Sabha’nın iki katından fazla temsilcisi var. Hemen hemen tüm mali kararlar onun kontrolü altındadır. Rajya Sabha onlara yalnız öneride bulunabilir, onları engelleyemez. Mali konular dışındaki kanun tasarılarının yasalaşması için Parlamentonun her iki kanadından da geçmesi (ve Cumhurbaşkanı tarafından imzalanması) gerekir. Burada ayrıca Meclisler arasında anlaşmazlık olması durumunda, Parlamentonun ortak bir oturumu vardır ve burada sayılarının fazla olması nedeni ile Lok Sabha genel olarak iradesini gösterebilir. Lok Sabha’da doğrudan halk tarafından, Hindistan’ın her yerinden 550’ye kadar milletvekili seçiliyor ancak bunların içinde ayrıca Cumhurbaşkanı tarafından aday gösterilen iki Anglo-Hint üye de bulunuyor, ancak bunlar seçilmeyip aday gösterildikleri için bir partinin hükümeti oluşturmak için ihtiyaç duyduğu çoğunluğa dahil değiller. Rajya Sabha’nın 250 milletvekili bulunuyor ancak bunlardan 12’si sanat, edebiyat, bilim, sosyal hizmet gibi alanlara özel katkı sağlamak üzere Cumhurbaşkanı tarafından aday gösteriliyor. Birlik ile devletler arasındaki yetki dağılımının değiştirilmesi gibi devletleri ilgilendiren konular mutlaka Rajya Sabha’nın onayını gerektirir. Örneğin, Anayasa’nın VII. eki uyarınca polis bir devlet tebaası olduğundan Goa polisi, Punjab polisi, Maharashtra polisi gibi birimler var. Birlik hükümeti bunların hepsini ortadan kaldırmaya ve bir “Hindistan polisi” oluşturmaya karar verirse, devletlerin yarısının onayının yanı sıra üçte iki çoğunlukla Rajya Sabha’nın onayına sahip olması gerekiyor. Bu nedenle iki meclisli yasama organının temel amacı devletlerin çıkarlarını korumaktır. İkinci meclis aynı zamanda kararların enine boyuna düşünülmesini ve aceleyle ileri götürülmemesini de sağlar. Lok Sabha seçimlerden önce feshedilirken Rajya Sabha’nın asla feshedilememesinin işlevi, istikrarı sağlamaktır. Örneğin, Lok Sabha dağılırken ve seçimler devam ederken herhangi bir ülke Hindistan’ı işgal ederse Rajya Sabha hala orada olacaktır; ancak eski hükümet, yeni kabine yemin edene kadar geçici bir hükümet olarak görev yapar. Rajya Sabha’daki milletvekilleri daha deneyimli olma eğilimindedir; hukuk ve ulusal kalkınma konularında daha derin bakış açıları sunarlar.
***
Bugün Hint politikasına yön veren temel iki aktörden biri ülkenin kurucu partisi “Hindistan Ulusal Kongresi” (INC) veya “Kongre Partisi” ya da kısaca “Kongre” ile 2014’ten beri iktidar kanadı olan “Hindistan Halk Partisi” (BJP). Her iki parti ülkedeki başat iki parti koalisyonundan birine mensup. Şu ana kadar 2004’te oluşturulan merkez sol çizgideki “Birleşik İlerici İttifakı” (UPA) şemsiyesi altında politika yürüten ana muhalefet partisi Kongre, 2014 ve 2019 genel seçimlerini kaybetmesi üzerine 2024 genel seçimleri için geçtiğimiz temmuz ayında 26 muhalefet partisinden oluşan “Hindistan Ulusal Kalkınma Kapsayıcı İttifakı” (INDIA) oluşturulduğunu duyurdu. Ülkenin iktidar partisi BJP ise 1998’de kurulmuş olan ve şu an 38 partinin bulunduğu merkez sağ yelpazesindeki “Ulusal Demokratik İttifakı” (NDA) koalisyonunun desteğini alıyor.
Başlangıçta ülkede parti koalisyonlarının kurulmasındaki itici güç, 1990’lı yılların ortalarına kadar ülkedeki tek hakim parti konumundaki Kongre’nin gücünün zayıflamaya başlaması ile bir partinin kendi başına mutlak çoğunluk kazanmasının zora düşmüş olması. BJP liderliğindeki NDA hükümetinin 30 yıl sonra salt çoğunluk hükümeti olduğunu belirtelim. Kongre’nin ülkenin kendine özgü toplumsal harmonisine yanıt verebilen çizgisine nazaran BJP’nin Hindu milliyetçiliğinin yükselmesinde itici güç olması da dikkate değer. İktidara geldiği 2014 yılında 7 devlet kontrolü altında iken bugün Hindistan’ı oluşturan 28 devlet ve 2 Birlik toprağı olmak üzere 30 idari birimin doğrudan veya bağlı olduğu itttifak üzerinden dolaylı olarak 15’inde BJP yönetimi hakim, ülke nüfusunun yüzde 45,5’ini idare eder durumda; Kongre ise yine doğrudan veya dolaylı olarak bunların 6’sını, ülke nüfusunun yüzde 30’undan biraz fazlasını. Ancak ülkede sürekli bir seçim sirkülasyonu olduğu için bu sayılar sürekli bir tarafın lehine ve diğer tarafın aleyhine olmak üzere değişkenlik gösterebiliyor.
Kongre lideri Rahul Gandhi, Hindistan’ın bağımsızlığından bu yana politikanın öncü konumunda olan ve Nehru-Gandhi ailesi olarak bilinen uzun soluklu politikacılar çevresinden geliyor. Eski Kongre lideri Sonia Gandhi ile 1984-89 yılları arasında Hindistan’ın altıncı başbakanlığını yapmış Rajiv Gandhi’nin oğlu. Tarihsel olarak Hint politikasına hakim olan Kongre için 2014 ve 2019 yılları tam bir felaketti. Kongre’nin iki genel seçimde de kaybetmesinin temel iki nedeni var: parti içi anlaşmazlıklardan kaynaklanan işlevsizleşme girdabı ve buna paralel olarak gün yüzüne çıkan yolsuzluk skandalları. Aynı zamanda şu anki iktidar dönemlerinde de söz konusu olan hatalı ekonomik yönetim, yükselen işsizlik oranları, gelir dağılımındaki artan adaletsizlik, yükselen milliyetçilik de önemli nedenler.
Narendra Modi’nin Hindistan’daki iktidarının neredeyse on yılı da zor durumdaki bir ekonomi, artan işsizlik, Hindu milliyetçilerinin ülkedeki azınlıklara, özellikle de Müslümanlara yönelik saldırıları ve muhalefet ve özgür medya için daralan alan ile kendini gösterdi. “Hindutva” (Hinduluk) ideolojisinin başat figürleri olan BJP ve Modi ülkede önemli ölçüde Hindu milliyetçiliğinin yükselmesine neden oldu. “Hindistan Hindularındır” ve “tek millet, tek kültür, tek din, tek dil” mottoları ile dikkat çeken BJP’nin lideri olan Modi tartışmalı bir kişilik. Hindistan’da üç kez yasaklanan Ulusal Gönüllü Organizasyonu “Rashtriya Swayamsevak Sangh” (RSS) şemsiyesi altında aktif bir üye. 1925’te kurulan ve fanatik Hindu milliyetçiliğinin temeli olan RSS ile ilgili tüm kuruluşların birliği, yani RSS ailesi olarak bilinen “Sangh Parivar”, bugün Hindistan’daki en güçlü yapılanma. BJP ise Sangh Parivar’ın parlamenter politik kanadı olan ve 1951’de kurulan ancak 1977’de çalışmalarına son veren Bharatiya Jana Sangh’ın (Hindistan Halk Birliği) halefi.
Hindistan Birliği’nin Gujarat devletindeki başbakanlık döneminde burada yaşanan Müslümanlara yönelik sistematik şiddet girişimlerinde yeterli müdahalenin gösterilmemiş olması Modi’yi tepkilerin odağına koymuştu. Yakın zamanda Birlik Başbakanı olarak gerçekleştirdiği vatandaşlık konulu üçleme ülkede uzun soluklu sürecek tartışmaları beraberinde getirdi: 2019’da yayımlanan ve önce Hindistan’ın Assam devletini kapsayan Ulusal Vatandaş Kaydı (NRC) güncellemesi, onun ülke genelinde genişletilmesinin ilk adımı olarak düşünülen Ulusal Nüfus Kaydı (NPR) güncellemesi ve 2019 tarihli Vatandaşlık (Değişiklik) Yasası (CAA). 2020’de yürürlüğe giren CAA dinin Hint vatandaşlığı için bir kriter olarak kullanıldığı ilk örnek; yabancılara vatandaşlık verilmesinde dini inancın bir kriter olmasını sağlayarak anayasal eşitliğe zarar verdiği gerekçesi ile çok tartışma yarattı. Ayrıca yine 2019’da anayasanın geçici olan 370. maddesi kaldırıldı ve özel bir statü ile yönetilen Jammu ve Keşmir doğrudan ülke topraklarına katıldı. Bu tarihe kadar kendi bayrağına, kendi anayasasına sahip olması ile Hindistan Birliği’nin özerk ve aynı zamanda ayrıcalıklı statüsündeki Jammu ve Keşmir devleti olan bölge bu tarihten itibaren Birlik hükümetinin doğrudan yönetebildiği Jammu ve Keşmir ile Ladakh olmak üzere iki birlik bölgesine dönüştü. (Ancak burada Jammu ve Kashmir Birlik bölgesinin kendine ait bir yasama organının hâlâ bulunuyor olduğuna ancak statü değişikliği sonrası bölgede seçimler henüz yapılmadığı için boş bulunduğuna veya şu an için işlevsiz olduğuna dikkati çekelim.) Bu değişikliğin getirdiği en kritik nokta ise yürürlükten kalkan özel statü ile birlikte Birliğin diğer devletlerindeki vatandaşların toprak veya mülk satın almasının önündeki engelin kalkması. Yine 2019’da Hinduların en önemli yedi hac bölgesinden ilki olarak görülen Ayodhya şehrindeki aşırılıkçı Hindular tarafından 1992’de yıkılan Babri Camisi’nin arazisine tartışmalı bir biçimde camiden önce bulunduğu iddia edilen Ram Tapınağı’nın yapılması kararı alındı. Bir önceki yılda, 2018’de ünlü Taj Mahal’de cuma günleri dışında günlük namazların kılınması yasaklandı. Ve yine 2018’de Müslüman erkeklere anında tek taraflı boşanma yetkisi veren üçlü talak yasaklandı.
Tüm bunlar Modi’nin ülkedeki din, dil, etnisite gibi sayısız çeşitliliğin göreli ahengine zarar verebilecek adımları anlamına geliyor. Ancak bir anlamda sağladığı ekonomik iyileştirme, ülkedeki güçlü kesimin desteğini alabiliyor olması, geniş Hint diasporasından yararlanabilmesi, dünya politikasında ülkenin çıtasını yükseltmesi, iç ve dış politikada yenilikçi tarzı, açılımlarını dikkat çekici bir biçimde lanse edebilmesi ve medyayı proaktif olarak kullanabiliyor olması, Modi’nin öyle ya da böyle ülkedeki popülaritesini artırdı/artırıyor.
Ancak başka bir açıdan, Hindistan’ın politik sisteminde, büyük bir muhalefet bloğunun oy payı iktidar partisininkinden daha az olsa dahi daha fazla sandalye kazanarak zafere ulaşma şansı da yüksek olabilir. 2019 genel seçimlerinde Modi’nin BJP liderliğindeki ittifakı, kullanılan oyların yalnızca yüzde 37’sini kazandı ancak yine de 543 sandalyenin 303’ünü aldı. Ancak 2024 genel seçimlerinde de değişimin düşük, Modi liderliğindeki BJP’nin iktidar sürecinin üçüncü bir dönem için de kalıcılığının yüksek olduğunu belirtelim.
Bu arada, neredeyse yılın her ayında bir seçim söz konusu olan ülkenin sonu gelmez bir seçim döngüsü içinde yaşadığına tekrar dikkati çekelim. Dahası, Birliğin bazı devletlerinde politikanın parçalı doğası dikkate alındığında, barışı korumak için çok sayıda güvenlik gücünü harekete geçirmek amacı ile seçimler günlere ve haftalara yayılıyor. Bu durum öncelikle ülkenin kalkınmasını engelliyor. Sürekli seçimler sonu gelmeyen bir seçim süreci için kamunun üretken olmayan kalemlere ayırdığı parayı tüketiyor. Seçimlerin bir arada yapılması durumunda bu tür harcamalardan kaçınılabilir veya önemli ölçüde azaltılabilir. İkinci olarak, güvenlik güçleri seçimle ilgili hareketlerde uzun süreler boyunca bir anlamda alıkonuluyor ve böylece ulusal güvenliği koruma ve önemli kanun ve düzen durumlarına hazır bulunmaya dönük temel görevlerini yerine getirmekte zayıflıyor.
Tam da bu gibi nedenlerle ülkede uzun süredir ara ara gündeme gelen ancak henüz somutlaşmamış bir öneri söz konusu: genel seçimler ile devlet meclis seçimlerinin eş zamanlı yapılmasını öngören “Tek Ulus, Tek Seçim” fikri. Konsept özünde Lok Sabha’ya veya Parlamentonun alt meclisine ve tüm Vidhan Sabhalara veya devlet yasama meclislerine seçimlerin belirli bir zaman dilimi içinde tek bir yılda ve beş yılda bir yapılmasını öneriyor. Birlik Parlamento İşleri Bakanı Pralhad Joshi tarafından “Hint demokrasisinin evrimi” olarak niteleniyor. Bu konuda çalışmalar yürütmesi için ülkede eski Cumhurbaşkanı RamNath Kovind başkanlığında bir komite de kuruldu ve komite ilk toplantısını 23 Eylül 2023’te gerçekleştirdi.
Ancak ülkenin politik tarihinde eş zamanlı seçim döngüsü hiç yaşanmamış değil. Bağımsız Hindistan’ın ilk on yıllarında, 1952, 1957, 1962 ve 1967’de eş zamanlı seçimler yapıldı. Bu yıllardaki tüm devlet yasama meclisi seçimleri parlamento seçimleri ile eş zamanlı olarak yapıldı. Ancak daha sonraki yıllarda politikanın değişkenlikleri ve diğer koşullar bu birleşik döngüyü kırdı. 1968 ve 1969’da birkaç yasama meclisinin zamanından önce dağıtılması bu senkronize seçim modelini bozdu. 1970 yılında dördüncü Lok Sabha görev süresini tamamlamadan feshedildi. Bir süre sonra seçimler yayıldı ve bu olguyu Hindistan demokrasisinin daimi bir özelliği haline getirdi.
Bir de bu fikrin karşıt argümanları var. Öncelikle anayasa ve seçim yasasında bir dizi karmaşık değişiklik yapılması gerekiyor. Dahası, ulusal federal(imsi) yapıya zarar verecek ve Birliğin daha küçük devletlerindeki siyasi partilere karşı ağır bir yük oluşturacak, çünkü ulusal ve devlet seçimleri bir araya toplandığında belirli bir devlet için geçerli olan konular bağımsız bir nefes alma alanı ve müzakere alanı bulamayacak; zorunlu olarak aşırı güçlü ulusal meselelerin gölgesinde kenara itilecekler.
Ülkede başka bir açıdan bu fikri savunan argümanlar da söz konusu. Buna göre seçim, yaşayan bir demokrasinin kutlanmasının işareti olmalı; sosyoekonomik toksisiteye dayalı kutuplaşmayı maksimuma çıkaran bir egzersize dönüşmemeli. Çünkü her yıl yapılan seçimler Hindistan’ın bölge, kast, dil, toplum ve seçmen memnuniyeti gibi çeşitliliğinin çirkin yanını ortaya çıkarıyor. Kazanımlarını korumaya ve ellerini güçlendirmeye hevesli olan ve seçim zaferi arayışındaki siyasi partiler uykuda olan toplumsal bölünmelerden yararlanma konusunda aşırıya kaçıyor ve birçok durumda toplumda yeni bölünmeler yaratmak için anlaşmazlıklar üretiyor. Bunlar ulusal dokuya zarar veriyor ve birlikten çok anlaşmazlıkları besliyor. Beş yılda bir eş zamanlı seçimler yapılırsa bu eğilimlerin oyun alanı çok daha az olacaktır. Aynı zamanda uyumsuzluk konularının normal günlük söylemden çıkarılmasına da yardımcı olacak.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş
Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.
Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa
Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.
Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.
Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu
Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek
Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.
İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu
Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.
Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.
Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı
Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.
Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.
Filistin davası ve Arap eşgüdümü
Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.
Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor












