Dünya Basını
Rusya: askeri güvenlikte değişiklik eğilimleri – 2

2017’den beri Rusya Genelkurmay Askeri Akademisi komutanı Vladimir Zarudnitskiy’in Rusya silahlı kuvvetlerinin teorik yayın organı Voennaya mısl’da (Askeri Düşünce) yayımlanan yazısının ikinci bölümü Hazal Yalın’ın çevirisiyle.
***
Vladimir Zarudnitskiy
İlk eğilim, askeri güvenliğin sağlanması sistemindeki organları askeri tehditlerin ölçeği ve tipine uyumlu haline getirme zaruretidir. Bu eğilimde başlıca unsur değerlendirmede objektivitedir. Küçümseme, devletin bütün potansiyelinin askeri alana konsantrasyon seviyesinde düşmeye yol açar; abartı ise tersine ülkenin çabalarının askeri faaliyetlerin yürütülmesi için ifrat ölçüsünde konsantre edilmesine. Hem ilki hem de ikincisi neticede askeri güvenliğin durumuna zarar verici olabilir.
Askeri güvenliğin sağlanması sisteminin yapısı, bu alandaki görevlerin yerine getirilmesinde yer alan kuvvet ve vasıtalar, Rusya’nın askeri güvenliğine yönelik öngörülebilir tehditlerin garantili bir şekilde tasfiyesini temin etmelidir. Bu bağlamda, askeri tehditlerin tip ve ölçeğine bağlı olarak yapı, bunların tasfiyesi için zaruri kuvvetler ve vasıtalar toplamı, keza askeri güvenlik sistemi tarafından çözülecek ödevler değişmelidir. Kimi varyasyonlarda öncelik devletin güvenliğinin sağlanmasında askeri olmayan tedbirlere, başka varyasyonlarda ise askeri kuvvet kullanımına verilebilir. Seçilen varyasyona uygun olarak askeri güvenliği sağlama sisteminin yapısı da dönüşmeli, ortaya çıkan ödevlerin yerine getirilmesi için zaruri kuvvet ve vasıtalar tespit edilmelidir.
Askeri güvenliğin sağlanmasındaki bu eğilim muhakkak ki en önemlilerinden biridir ve bunun hayata geçirilmesi de bu hayata geçirmeyi derinden etkileyen belirsizlik faktörlerinin varlığıyla ilişkilidir. Belirsizlik faktörü, durumun gelişimine veya Rusya’nın çıkarları için öncelikli olan bir bölgedeki askeri-stratejik ortamı önemli ölçüde değiştirebilecek veya devletin askeri güvenliğine doğrudan tehdit teşkil edebilecek siyasi-askeri durumlara dair kesin bir tahmin oluşturma imkânını ortadan kaldırır.
Dolayısıyla bugün, çözümleri fiilen her zaman askeri kuvvet kullanımına yol açan çelişkilerin artmasıyla ilişkili olan ortamın gelişimine dair tahminde bulunmak güçtür. Ukrayna’daki çatışmanın Rusya’yla askeri cepheleşme için kullanılan vekil kuvvetlerden çıkıp genişleyerek Avrupa’da büyük bir savaşa evrilmesi de ihtimal dışı değildir.
Rusya Federasyonu’nun çıkarları için stratejik önem taşıyan, çatışma potansiyeli de belli şartlar altında Rusya’yı askeri çatışmalara sürükleyebilecek olan bölgelerdeki ortam da daha az karmaşık değildir.
İç güvenliğin askeri tehditler açısından önemi de küçümsenemez. ABD ve batılı ülkeler devletimizi zayıflatmak için mümkün olan her yolla Rusya’daki sosyal-siyasi ortamı istikrarsızlaştırmaya çalışıyor, dini, etnik ve uygarlıksal karşıtlıkları kullanıyor; bu karşıtlıklar da askeri kuvvet kullanımına yol açabilir.
Bu yüzden, askeri güvenliğin sağlanması sisteminin yapı, kuvvet ve vasıtaları, ortamdaki olası değişikliklere dair tahminlerin her birine denk düşmelidir. Dolayısıyla, askeri güvenliğin sağlanması sisteminin potansiyel kabiliyetlerinin tayinine yönelik yaklaşım, ülkenin elde bulunan potansiyeline değil, Rusya Federasyonu’nun jeostratejik ihtiyaçlarına ve askeri kuvvetin yeterliliği ilkesine dayanmalıdır. Bu, savaşları önlemek ve her ölçek ve yoğunluktaki askeri çatışmaları çözmek için, ülkenin askeri güvenliğinin sağlanması sisteminin yapısını askeri tehditlerin ölçek ve tiplerine uyumlu kılma eğilimini de ifade etmektedir.
İkinci eğilim, askeri güvenlik önlemlerinin uygulanmasında modüler ilkeye geçişi tayin eder.
Rusya’ya yönelik askeri tehlike ve tehditler, ortamdaki gelişme şartlarının ve ilk eğilimin sonucu olarak, giderek daha da geniş ölçekli ve çeşitli hale geliyor. Doğal olarak, askeri güvenliğe yönelik tehditlerdeki dönüşüm de muhtelif niteliklerdeki küresel tehditlerin gelişmesinde ortaya çıkan değişikliklerin etkisi altında meydana geliyor. Bunun sonucu, silahlı savunmaya hazırlık ve ülkenin silahlı savunması, sadece askeri tedbirlerle tamamlanamaz ve fiilen bütün toplumun, devlet iktidarının bütün kurum ve organlarının çabalarında konsolidasyon gerektirir.
Rusya’nın güvenliğine yönelik bütün askeri tehditlerin mevcut ortamda sadece askeri kuvvetle tasfiye edilmesi objektif olarak mümkün görünmüyor. Ancak bütün devlet tedbirlerinin kompleks bir şekilde hayata geçirilmesi, bütün toplumun faaliyeti, askeri güvenliğin ödevlerini kesin bir şekilde çözmeye imkân sunar.
Devletin ve toplumun faaliyet istikametlerinden her birinin kendine has işlevleri, yapısı ve dinamiği vardır. Bunlar modüller olarak mülahaza edilmek suretiyle, ortamın gelişiminin, askeri tehditlerin tip ve ölçeğinin tahminine bağlı olarak, askeri tehditlerin tasfiye yolları ve bunun için zaruri modül setleri tayin edilir. Örneğin, bir dizi siyasi tedbirin hayata geçirilmesi sürecinde bu amaçla devlet faaliyetinin enformatif, iktisadi, mali, askeri ve diğer alanlarındaki ödevler çözülür, bunun için de uygun modül setleri yaratılır. Buna karşılık, askeri ödevlerin gereğince çözülmesinde söz konusu ödevler bunun için zaruri olan devlet kurumları tarafından bütün özgül modül setleriyle birlikte kompleks şekilde ele alınır.
Bu yapılırken, modüllerde içkin faaliyetlerin özgünlüğü ihlal edilmez ve kişinin kendi kabiliyetlerinin ötesine geçme ihtimali azaltılır. Farklı modüllerin işlevselliğinin kompleks niteliği ve önceliği de devletin eylem ve stratejik hedefler planlamasına bağlı olarak neticede ülkenin askeri güvenliğini temin eder.
Bu eğilim, askeri güvenliği sağlanması görevinin yerine getirilmesine katılan zaruri kuvvet ve vasıtalar listesinin genişlediği günümüzdeki ortamda özel bir önem taşır.
Üçüncü eğilim, milli güvenlik önceliğinin askeri güvenliğin sağlanması alanına kaymasını tayin eder.
Rusya Federasyonu’nun milli güvenliği hiç tartışmasız, stratejik milli öncelikler tarafından öngörülmüş olan hedeflere ulaşılması ve görevlerin yerine getirilmesi yoluyla, kamu iktidarı organlarının, toplumun örgüt ve kurumlarının kaynak ve çabalarının yoğunlaştırılmasıyla sağlanır. Stratejik milli önceliklerin hayata geçirilmesi, esasen devletin gelişiminde ve askeri güvenliğinin sağlanmasında ifadesini bulan milli menfaatleri temin eder.
Tarihi tecrübe, devletin bütün hayati faaliyet alanlarında menfaatleri mutlak surette savunabilme gücüne sahip olma gayesinin kural olarak çok zorlu bir görev olduğunu gösterir. Bu nedenle, pratikte, özellikle de bugün Rusya ve batı arasındaki çatışma devam ederken olduğu gibi, devletin muhtelif kaynak türlerinin sınırlılığı şartlarında, milli güvenliğin idaresi bazı menfaatlerin güvenliğinin (savunulabilirliğinin) gereken, diğerlerinin ise kabul edilebilir seviyede sağlanmasıyla hayata geçirilmelidir.
Bugünkü aşamada, ortamın bundan sonraki gelişmesine dair tahminleri dikkate alarak, stratejik milli öncelik, yani ülkenin savunması, tayin edici hale geliyor; milli güvenliğin sağlanması hedefi de askeri güvenlik alanıyla giderek daha çok iç içe giriyor. Rusya Federasyonu’nun barışçıl sosyal-iktisadi gelişmesi için şartlar, askeri güvenliği kesin olarak sağlanmadıkça temin edilemez.
Bu nedenle, bu eğilim askeri güvenliğin sağlanması için devlet tarafından yürütülen tedbirlerin amansız bir konsantrasyonunu öngörür. Rusya’nın varoluşuna karşı doğrudan bir tehdit mevcut oldukça, devlet ve toplumun askeri güvenlik ödevlerinin çözülmesiyle ilgili olmayan bütün faaliyetleri destekleyici nitelikte olmalı ve buna uygun bir şekilde düzenlenmelidir.
Dördüncü eğilim, ortamdaki değişme dinamiğiyle ilişkilidir ve askeri güvenliğin sağlanması sisteminin idaresinin yüksek bir operasyonel verimlilik ve merkezileştirilmesini tayin eder.
Askeri güvenliği sağlama sistemi, daha önce de belirtildiği gibi, milli güvenliğin bir unsurudur ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı’nın liderliğinde kamu iktidarı organları, sivil toplum örgüt ve kurumlarının koordineli eylemleri yoluyla stratejik planlama çerçevesinde geliştirilen siyasi, örgütsel, sosyal-iktisadi, hukuki, enformatif, askeri, özel ve diğer tedbirlerin entegre bir şekilde uygulanmasıyla, planlı bir temelde işler.
Devletimizde milli güvenlik ve askeri güvenlik alanında yönetime dair kabul edilmiş olan yaklaşım, barış zamanında, hiç kuşkusuz, konulan hedeflere erişilmesini sağlıyor ve Rusya’nın güvenliğine yönelik yeni (ortaya çıkan) tehditlere cevap verilmesini de mümkün kılıyor.
Ülkenin başkanı, Güvenlik Konseyi, Federal Meclis, hükümet, diğer devlet kurumları, bu bağlamda Savunma Bakanlığı da plan seviyesinde (zaruret ve ortamın değişmesi halinde) askeri güvenliğin sağlanması alanında stratejik planlama belgelerini, ilkeleri ve en genel yöntemleri, keza ülkenin askeri güvenlik hedeflerine ulaşması için hayata geçirebileceği faaliyet istikametlerini netleştirir.
Çağdaş şartlarda askeri güvenliğin sağlanması sisteminin işlevselliği esasen barış zamanından farklı ve ABD ve müttefikleri tarafından hayata geçirilen, ülkemizdeki sosyal-siyasi ortamı istikrarsızlaştırmayı, iktidar değişikliğini ve Rusya’nın toprak bütünlüğünü yıkmak için elverişli şartları oluşturmayı hedefleyen Rusya karşıtı siyasetle tayin olunuyor.
Ukrayna’da çatışmanın başlamasından sonra ortamdaki değişiklik dinamiği köklü şekilde yükseldi. Batılı ülkeler sınırlarımız boyunca ve Rusya’nın milli menfaat alanlarındaki kriz durumlarını kasıtlı olarak provoke ediyor, ülkedeki ortamı mümkün olan her yöntemle istikrarsızlaştırmaya çalışıyor, askeri güvenliğe yönelik yeni tehdit kaynaklarının ortaya çıkış sürecini hızlandırıyor ve bunların tayfını genişletiyor.
Bu da, sadece yeni tehditlerin ortaya çıkmasına cevap vermek için değil muhtelif devlet ve toplum yapılarını zamanın kıt olduğu bu şartlarda merkezi şekilde idare etmek için de gerekli olan askeri güvenliğin sağlanması sisteminin idare parametrelerinde köklü zaman sınırlamaları getiriyor.
Bununla ilişkili olarak askeri güvenliğin sağlanması görevleri için koşulacak kuvvet ve vasıtaların uygulanmasının tek başlı yönetim ve planlamasının örgütlenmesine yönelik ek ihtiyaçlar da ortaya çıkıyor.
Bu suretle, operasyonel verimliliği ve askeri güvenliğin sağlanması sisteminin idaresinin merkezileştirilmesini hızlandırma eğilimi, muhtelif işlevler taşıyan devlet organlarının, bu kapsamda askeri örgütlerin ve silahlı kuvvetlerin operasyonel idaresi ve tek başlı planlaması zaruretini de, Rusya Federasyonu’nun askeri güvenliğinin sağlanması gereğinden ötürü tayin ediyor.
Beşinci eğilim, askeri güvenlik ödevlerinin çözülmesinde dost devletlerin potansiyelinin artan önemini tayin ediyor.
Bu eğilim, uluslararası ortamda meydana gelen değişiklikler ve askeri güvenliğin sağlanması sisteminin iyileştirilmesinde yakın vadedeki beklentilerle doğrudan ilişkilidir.
Bir açıdan, mevcut dünya düzeninde başlamış bulunan dönüşüm süreci, batının hegemonyasına karşı kendine yeterlilik ve bağımsızlık hedefleyen devletler arasında yeni ilişkilerin kurulmasını da öngörüyor. Pek çok yeni ittifak (koalisyon) ve devletlerarası ikili ilişkiler ortaya çıktı. Ancak dünya kesin bir şekilde bölünmüş değil ve bu, ABD ve müttefiklerinden siyasi ve askeri bağımsızlığını (özerkliğini) kazanmayı hedefleyen büyük bir grup tarafsız devletin ortaya çıkmasına yol açtı. Bunlar pek az istisnayla Rusya’nın kısa vadeli müttefikleridir; ama bu ülkelerin potansiyelini, askeri potansiyel dahil olmak üzere, devletimizin askeri güvenliğinin sağlanması tedbirlerinin planlanmasında hesaba katmak zaruridir. Bu alanda hiç şüphe götürmeyecek ilgi odağı, Afrika kıtasındaki muhtelif ülkeler, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’daki bir dizi devlettir.
Diğer bir açıdan, devletimiz tarafından batı için stratejik önem taşıyan bölgelerde, öncelikle de ABD sınırlarının yakınında ittifak anlaşmalarının imzalanması, Rusya’nın halihazırda dış siyasette kuvvete dayananlar dışında argüman tanımayan hasımlarının caydırılmasına da yol açar. Bu, Batı’nın stratejik olarak caydırılmasına yönelik çok önemli bir askeri argümandır ve askeri güvenliğe yönelik yeni tehlike ve tehditlere önleyici cevap verme yoluyla Rusya’nın askeri politikasının daha da geliştirilmesi için de bir temeldir.
Bu nedenle, yakın vadede askeri güvenlik görevlerinin yerine getirilmesinde dost ülkelerin potansiyelinin artan önemi, Rusya’nın askeri güvenliğinin sağlanması sistemindeki değişikliğinin öncelikli eğilimlerinden biri olacaktır.
Sonuç olarak: Ukrayna’da çatışmanın bitmesi, Rusya ve batı arasında kriz niteliğindeki karşı karşıya gelişin sonu demek değil. Halihazırda başlamış bulunan, mevcut dünya düzenindeki dönüşüm sürecine, çözümü fiilen her zaman askeri kuvvet kullanımına yol açan çelişkilerin büyümesi eşlik ediyor. Ukrayna’da çatışmanın tırmanarak Avrupa’da büyük kapsamlı bir savaşa dönüşmesi imkânsız değil. Devletimizin kasıtlı olarak yeni askeri çatışmaların içine çekilmesi ihtimali de hızla artıyor.
ABD ve batılı ortakları varlıklarının yolu haline gelen hegemonyalarını bütün vasıtalarla, dünyanın geri kalan kısmı pahasına kendi korumaya çalışıyor. Bunlar tarafından gayet somut bir hedef konulmuş durumda: Rusya’yı “stratejik bozguna” uğratmak, ülkemizdeki ortamı istikrarsızlaştırmak, iktidar değişikliği sağlamak ve Rusya’nın egemenliğini sınırlamak ve toprak bütünlüğünü yıkmak için şartları ortaya çıkarmak.
Rusya’nın varoluşuna karşı bu doğrudan tehdit, askeri güvenliğin sağlanması sistemine yönelik artan talepleri tayin ediyor. Başlıca ödev, askeri güvenliğin sağlanması sisteminin yeni askeri-siyasi ve stratejik ortama ve Rusya’nın yeni statüsüne uygun olmasıdır. Askeri güvenliğin sağlanması sistemi ancak bu durumda şunlara imkân verir: birincisi, devletimize yönelik askeri tehdit kaynaklarının bertaraf edilmesi (bloke edilmesi) ödevlerinin çözümü; ikincisi, küresel ilişkilerin dönüşümü döneminde ülkenin tedrici kalkınmasının sağlanması; üçüncüsü, günümüzdeki aşamada kurulmakta olan yeni (perspektifsel) küresel ve bölgesel güvenlik modellerine organik bir şekilde giriş.
Yazar tarafından gösterilen askeri güvenliğin sağlanması sistemindeki değişiklik eğilimleri yeni araştırmalar gerektiriyor ve herhalde bu eğilimler, sistemin yakın gelecekte iyileştirilmesi için de temel teşkil edecektir. Meydana gelmekte olan ortamı ve devletimizin askeri güvenliğine yönelik yeni tehditlerin dinamik şekilde oluşmasını dikkate alarak, kimi istikametleri bugünkü aşamada hayata geçirmek de uygun olacaktır.
Военная мысль (Askeri Düşünce), № 2 — 2024.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4











