Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Rusya: askeri güvenlikte değişiklik eğilimleri – 2

Avatar photo

Yayınlanma

2017’den beri Rusya Genelkurmay Askeri Akademisi komutanı Vladimir Zarudnitskiy’in Rusya silahlı kuvvetlerinin teorik yayın organı Voennaya mısl’da (Askeri Düşünce) yayımlanan yazısının ikinci bölümü Hazal Yalın’ın çevirisiyle.

Rusya: askeri güvenlikte değişiklik eğilimleri – 1

***

Vladimir Zarudnitskiy

İlk eğilim, askeri güvenliğin sağlanması sistemindeki organları askeri tehditlerin ölçeği ve tipine uyumlu haline getirme zaruretidir. Bu eğilimde başlıca unsur değerlendirmede objektivitedir. Küçümseme, devletin bütün potansiyelinin askeri alana konsantrasyon seviyesinde düşmeye yol açar; abartı ise tersine ülkenin çabalarının askeri faaliyetlerin yürütülmesi için ifrat ölçüsünde konsantre edilmesine. Hem ilki hem de ikincisi neticede askeri güvenliğin durumuna zarar verici olabilir.

Askeri güvenliğin sağlanması sisteminin yapısı, bu alandaki görevlerin yerine getirilmesinde yer alan kuvvet ve vasıtalar, Rusya’nın askeri güvenliğine yönelik öngörülebilir tehditlerin garantili bir şekilde tasfiyesini temin etmelidir. Bu bağlamda, askeri tehditlerin tip ve ölçeğine bağlı olarak yapı, bunların tasfiyesi için zaruri kuvvetler ve vasıtalar toplamı, keza askeri güvenlik sistemi tarafından çözülecek ödevler değişmelidir. Kimi varyasyonlarda öncelik devletin güvenliğinin sağlanmasında askeri olmayan tedbirlere, başka varyasyonlarda ise askeri kuvvet kullanımına verilebilir. Seçilen varyasyona uygun olarak askeri güvenliği sağlama sisteminin yapısı da dönüşmeli, ortaya çıkan ödevlerin yerine getirilmesi için zaruri kuvvet ve vasıtalar tespit edilmelidir.

Askeri güvenliğin sağlanmasındaki bu eğilim muhakkak ki en önemlilerinden biridir ve bunun hayata geçirilmesi de bu hayata geçirmeyi derinden etkileyen belirsizlik faktörlerinin varlığıyla ilişkilidir. Belirsizlik faktörü, durumun gelişimine veya Rusya’nın çıkarları için öncelikli olan bir bölgedeki askeri-stratejik ortamı önemli ölçüde değiştirebilecek veya devletin askeri güvenliğine doğrudan tehdit teşkil edebilecek siyasi-askeri durumlara dair kesin bir tahmin oluşturma imkânını ortadan kaldırır.

Dolayısıyla bugün, çözümleri fiilen her zaman askeri kuvvet kullanımına yol açan çelişkilerin artmasıyla ilişkili olan ortamın gelişimine dair tahminde bulunmak güçtür. Ukrayna’daki çatışmanın Rusya’yla askeri cepheleşme için kullanılan vekil kuvvetlerden çıkıp genişleyerek Avrupa’da büyük bir savaşa evrilmesi de ihtimal dışı değildir.

Rusya Federasyonu’nun çıkarları için stratejik önem taşıyan, çatışma potansiyeli de belli şartlar altında Rusya’yı askeri çatışmalara sürükleyebilecek olan bölgelerdeki ortam da daha az karmaşık değildir.

İç güvenliğin askeri tehditler açısından önemi de küçümsenemez. ABD ve batılı ülkeler devletimizi zayıflatmak için mümkün olan her yolla Rusya’daki sosyal-siyasi ortamı istikrarsızlaştırmaya çalışıyor, dini, etnik ve uygarlıksal karşıtlıkları kullanıyor; bu karşıtlıklar da askeri kuvvet kullanımına yol açabilir.

Bu yüzden, askeri güvenliğin sağlanması sisteminin yapı, kuvvet ve vasıtaları, ortamdaki olası değişikliklere dair tahminlerin her birine denk düşmelidir. Dolayısıyla, askeri güvenliğin sağlanması sisteminin potansiyel kabiliyetlerinin tayinine yönelik yaklaşım, ülkenin elde bulunan potansiyeline değil, Rusya Federasyonu’nun jeostratejik ihtiyaçlarına ve askeri kuvvetin yeterliliği ilkesine dayanmalıdır. Bu, savaşları önlemek ve her ölçek ve yoğunluktaki askeri çatışmaları çözmek için, ülkenin askeri güvenliğinin sağlanması sisteminin yapısını askeri tehditlerin ölçek ve tiplerine uyumlu kılma eğilimini de ifade etmektedir.

İkinci eğilim, askeri güvenlik önlemlerinin uygulanmasında modüler ilkeye geçişi tayin eder.

Rusya’ya yönelik askeri tehlike ve tehditler, ortamdaki gelişme şartlarının ve ilk eğilimin sonucu olarak, giderek daha da geniş ölçekli ve çeşitli hale geliyor. Doğal olarak, askeri güvenliğe yönelik tehditlerdeki dönüşüm de muhtelif niteliklerdeki küresel tehditlerin gelişmesinde ortaya çıkan değişikliklerin etkisi altında meydana geliyor. Bunun sonucu, silahlı savunmaya hazırlık ve ülkenin silahlı savunması, sadece askeri tedbirlerle tamamlanamaz ve fiilen bütün toplumun, devlet iktidarının bütün kurum ve organlarının çabalarında konsolidasyon gerektirir.

Rusya’nın güvenliğine yönelik bütün askeri tehditlerin mevcut ortamda sadece askeri kuvvetle tasfiye edilmesi objektif olarak mümkün görünmüyor. Ancak bütün devlet tedbirlerinin kompleks bir şekilde hayata geçirilmesi, bütün toplumun faaliyeti, askeri güvenliğin ödevlerini kesin bir şekilde çözmeye imkân sunar.

Devletin ve toplumun faaliyet istikametlerinden her birinin kendine has işlevleri, yapısı ve dinamiği vardır. Bunlar modüller olarak mülahaza edilmek suretiyle, ortamın gelişiminin, askeri tehditlerin tip ve ölçeğinin tahminine bağlı olarak, askeri tehditlerin tasfiye yolları ve bunun için zaruri modül setleri tayin edilir. Örneğin, bir dizi siyasi tedbirin hayata geçirilmesi sürecinde bu amaçla devlet faaliyetinin enformatif, iktisadi, mali, askeri ve diğer alanlarındaki ödevler çözülür, bunun için de uygun modül setleri yaratılır. Buna karşılık, askeri ödevlerin gereğince çözülmesinde söz konusu ödevler bunun için zaruri olan devlet kurumları tarafından bütün özgül modül setleriyle birlikte kompleks şekilde ele alınır.

Bu yapılırken, modüllerde içkin faaliyetlerin özgünlüğü ihlal edilmez ve kişinin kendi kabiliyetlerinin ötesine geçme ihtimali azaltılır. Farklı modüllerin işlevselliğinin kompleks niteliği ve önceliği de devletin eylem ve stratejik hedefler planlamasına bağlı olarak neticede ülkenin askeri güvenliğini temin eder.

Bu eğilim, askeri güvenliği sağlanması görevinin yerine getirilmesine katılan zaruri kuvvet ve vasıtalar listesinin genişlediği günümüzdeki ortamda özel bir önem taşır.

Üçüncü eğilim, milli güvenlik önceliğinin askeri güvenliğin sağlanması alanına kaymasını tayin eder.

Rusya Federasyonu’nun milli güvenliği hiç tartışmasız, stratejik milli öncelikler tarafından öngörülmüş olan hedeflere ulaşılması ve görevlerin yerine getirilmesi yoluyla, kamu iktidarı organlarının, toplumun örgüt ve kurumlarının kaynak ve çabalarının yoğunlaştırılmasıyla sağlanır. Stratejik milli önceliklerin hayata geçirilmesi, esasen devletin gelişiminde ve askeri güvenliğinin sağlanmasında ifadesini bulan milli menfaatleri temin eder.

Tarihi tecrübe, devletin bütün hayati faaliyet alanlarında menfaatleri mutlak surette savunabilme gücüne sahip olma gayesinin kural olarak çok zorlu bir görev olduğunu gösterir. Bu nedenle, pratikte, özellikle de bugün Rusya ve batı arasındaki çatışma devam ederken olduğu gibi, devletin muhtelif kaynak türlerinin sınırlılığı şartlarında, milli güvenliğin idaresi bazı menfaatlerin güvenliğinin (savunulabilirliğinin) gereken, diğerlerinin ise kabul edilebilir seviyede sağlanmasıyla hayata geçirilmelidir.

Bugünkü aşamada, ortamın bundan sonraki gelişmesine dair tahminleri dikkate alarak, stratejik milli öncelik, yani ülkenin savunması, tayin edici hale geliyor; milli güvenliğin sağlanması hedefi de askeri güvenlik alanıyla giderek daha çok iç içe giriyor. Rusya Federasyonu’nun barışçıl sosyal-iktisadi gelişmesi için şartlar, askeri güvenliği kesin olarak sağlanmadıkça temin edilemez.

Bu nedenle, bu eğilim askeri güvenliğin sağlanması için devlet tarafından yürütülen tedbirlerin amansız bir konsantrasyonunu öngörür. Rusya’nın varoluşuna karşı doğrudan bir tehdit mevcut oldukça, devlet ve toplumun askeri güvenlik ödevlerinin çözülmesiyle ilgili olmayan bütün faaliyetleri destekleyici nitelikte olmalı ve buna uygun bir şekilde düzenlenmelidir.

Dördüncü eğilim, ortamdaki değişme dinamiğiyle ilişkilidir ve askeri güvenliğin sağlanması sisteminin idaresinin yüksek bir operasyonel verimlilik ve merkezileştirilmesini tayin eder.

Askeri güvenliği sağlama sistemi, daha önce de belirtildiği gibi, milli güvenliğin bir unsurudur ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı’nın liderliğinde kamu iktidarı organları, sivil toplum örgüt ve kurumlarının koordineli eylemleri yoluyla stratejik planlama çerçevesinde geliştirilen siyasi, örgütsel, sosyal-iktisadi, hukuki, enformatif, askeri, özel ve diğer tedbirlerin entegre bir şekilde uygulanmasıyla, planlı bir temelde işler.

Devletimizde milli güvenlik ve askeri güvenlik alanında yönetime dair kabul edilmiş olan yaklaşım, barış zamanında, hiç kuşkusuz, konulan hedeflere erişilmesini sağlıyor ve Rusya’nın güvenliğine yönelik yeni (ortaya çıkan) tehditlere cevap verilmesini de mümkün kılıyor.

Ülkenin başkanı, Güvenlik Konseyi, Federal Meclis, hükümet, diğer devlet kurumları, bu bağlamda Savunma Bakanlığı da plan seviyesinde (zaruret ve ortamın değişmesi halinde) askeri güvenliğin sağlanması alanında stratejik planlama belgelerini, ilkeleri ve en genel yöntemleri, keza ülkenin askeri güvenlik hedeflerine ulaşması için hayata geçirebileceği faaliyet istikametlerini netleştirir.

Çağdaş şartlarda askeri güvenliğin sağlanması sisteminin işlevselliği esasen barış zamanından farklı ve ABD ve müttefikleri tarafından hayata geçirilen, ülkemizdeki sosyal-siyasi ortamı istikrarsızlaştırmayı, iktidar değişikliğini ve Rusya’nın toprak bütünlüğünü yıkmak için elverişli şartları oluşturmayı hedefleyen Rusya karşıtı siyasetle tayin olunuyor.

Ukrayna’da çatışmanın başlamasından sonra ortamdaki değişiklik dinamiği köklü şekilde yükseldi. Batılı ülkeler sınırlarımız boyunca ve Rusya’nın milli menfaat alanlarındaki kriz durumlarını kasıtlı olarak provoke ediyor, ülkedeki ortamı mümkün olan her yöntemle istikrarsızlaştırmaya çalışıyor, askeri güvenliğe yönelik yeni tehdit kaynaklarının ortaya çıkış sürecini hızlandırıyor ve bunların tayfını genişletiyor.

Bu da, sadece yeni tehditlerin ortaya çıkmasına cevap vermek için değil muhtelif devlet ve toplum yapılarını zamanın kıt olduğu bu şartlarda merkezi şekilde idare etmek için de gerekli olan askeri güvenliğin sağlanması sisteminin idare parametrelerinde köklü zaman sınırlamaları getiriyor.

Bununla ilişkili olarak askeri güvenliğin sağlanması görevleri için koşulacak kuvvet ve vasıtaların uygulanmasının tek başlı yönetim ve planlamasının örgütlenmesine yönelik ek ihtiyaçlar da ortaya çıkıyor.

Bu suretle, operasyonel verimliliği ve askeri güvenliğin sağlanması sisteminin idaresinin merkezileştirilmesini hızlandırma eğilimi, muhtelif işlevler taşıyan devlet organlarının, bu kapsamda askeri örgütlerin ve silahlı kuvvetlerin operasyonel idaresi ve tek başlı planlaması zaruretini de, Rusya Federasyonu’nun askeri güvenliğinin sağlanması gereğinden ötürü tayin ediyor.

Beşinci eğilim, askeri güvenlik ödevlerinin çözülmesinde dost devletlerin potansiyelinin artan önemini tayin ediyor.

Bu eğilim, uluslararası ortamda meydana gelen değişiklikler ve askeri güvenliğin sağlanması sisteminin iyileştirilmesinde yakın vadedeki beklentilerle doğrudan ilişkilidir.

Bir açıdan, mevcut dünya düzeninde başlamış bulunan dönüşüm süreci, batının hegemonyasına karşı kendine yeterlilik ve bağımsızlık hedefleyen devletler arasında yeni ilişkilerin kurulmasını da öngörüyor. Pek çok yeni ittifak (koalisyon) ve devletlerarası ikili ilişkiler ortaya çıktı. Ancak dünya kesin bir şekilde bölünmüş değil ve bu, ABD ve müttefiklerinden siyasi ve askeri bağımsızlığını (özerkliğini) kazanmayı hedefleyen büyük bir grup tarafsız devletin ortaya çıkmasına yol açtı. Bunlar pek az istisnayla Rusya’nın kısa vadeli müttefikleridir; ama bu ülkelerin potansiyelini, askeri potansiyel dahil olmak üzere, devletimizin askeri güvenliğinin sağlanması tedbirlerinin planlanmasında hesaba katmak zaruridir. Bu alanda hiç şüphe götürmeyecek ilgi odağı, Afrika kıtasındaki muhtelif ülkeler, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’daki bir dizi devlettir.

Diğer bir açıdan, devletimiz tarafından batı için stratejik önem taşıyan bölgelerde, öncelikle de ABD sınırlarının yakınında ittifak anlaşmalarının imzalanması, Rusya’nın halihazırda dış siyasette kuvvete dayananlar dışında argüman tanımayan hasımlarının caydırılmasına da yol açar. Bu, Batı’nın stratejik olarak caydırılmasına yönelik çok önemli bir askeri argümandır ve askeri güvenliğe yönelik yeni tehlike ve tehditlere önleyici cevap verme yoluyla Rusya’nın askeri politikasının daha da geliştirilmesi için de bir temeldir.

Bu nedenle, yakın vadede askeri güvenlik görevlerinin yerine getirilmesinde dost ülkelerin potansiyelinin artan önemi, Rusya’nın askeri güvenliğinin sağlanması sistemindeki değişikliğinin öncelikli eğilimlerinden biri olacaktır.

Sonuç olarak: Ukrayna’da çatışmanın bitmesi, Rusya ve batı arasında kriz niteliğindeki karşı karşıya gelişin sonu demek değil. Halihazırda başlamış bulunan, mevcut dünya düzenindeki dönüşüm sürecine, çözümü fiilen her zaman askeri kuvvet kullanımına yol açan çelişkilerin büyümesi eşlik ediyor. Ukrayna’da çatışmanın tırmanarak Avrupa’da büyük kapsamlı bir savaşa dönüşmesi imkânsız değil. Devletimizin kasıtlı olarak yeni askeri çatışmaların içine çekilmesi ihtimali de hızla artıyor.

ABD ve batılı ortakları varlıklarının yolu haline gelen hegemonyalarını bütün vasıtalarla, dünyanın geri kalan kısmı pahasına kendi korumaya çalışıyor. Bunlar tarafından gayet somut bir hedef konulmuş durumda: Rusya’yı “stratejik bozguna” uğratmak, ülkemizdeki ortamı istikrarsızlaştırmak, iktidar değişikliği sağlamak ve Rusya’nın egemenliğini sınırlamak ve toprak bütünlüğünü yıkmak için şartları ortaya çıkarmak.

Rusya’nın varoluşuna karşı bu doğrudan tehdit, askeri güvenliğin sağlanması sistemine yönelik artan talepleri tayin ediyor. Başlıca ödev, askeri güvenliğin sağlanması sisteminin yeni askeri-siyasi ve stratejik ortama ve Rusya’nın yeni statüsüne uygun olmasıdır. Askeri güvenliğin sağlanması sistemi ancak bu durumda şunlara imkân verir: birincisi, devletimize yönelik askeri tehdit kaynaklarının bertaraf edilmesi (bloke edilmesi) ödevlerinin çözümü; ikincisi, küresel ilişkilerin dönüşümü döneminde ülkenin tedrici kalkınmasının sağlanması; üçüncüsü, günümüzdeki aşamada kurulmakta olan yeni (perspektifsel) küresel ve bölgesel güvenlik modellerine organik bir şekilde giriş.

Yazar tarafından gösterilen askeri güvenliğin sağlanması sistemindeki değişiklik eğilimleri yeni araştırmalar gerektiriyor ve herhalde bu eğilimler, sistemin yakın gelecekte iyileştirilmesi için de temel teşkil edecektir. Meydana gelmekte olan ortamı ve devletimizin askeri güvenliğine yönelik yeni tehditlerin dinamik şekilde oluşmasını dikkate alarak, kimi istikametleri bugünkü aşamada hayata geçirmek de uygun olacaktır.

Военная мысль (Askeri Düşünce), № 2 — 2024.

Dünya Basını

Ray Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi

Yayınlanma

Dünyanın en büyük hedge fonu Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio, YouTube yayınında Steven Bartlett’a açıklamalarda bulundu. Dalio, yapay zeka teknolojilerindeki aşırı değerlemelerin bir yatırım balonuna dönüştüğünü ve küresel ekonomide tarihi bir kırılma yaşandığını bildirdi.

Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’i 1975 yılında iki odalı bir dairede kuran ve kurumsal yatırımcılara 53 milyar doları aşkın kümülatif net kazanç sağlayan ünlü küresel makro yatırımcı Ray Dalio, “A Diary of a CEO” adlı söyleşi programında Steven Bartlett’ın sorularını yanıtladı.

2008 küresel finans krizini öngören az sayıdaki fon yöneticisinden biri olan ve S&P 500 endeksinin yüzde 40’a yakın değer kaybettiği o dönemde Bridgewater bünyesinde yüzde 9,5 pozitif getiri elde eden Dalio, güncel piyasa dinamikleri, yapay zeka yatırımları ve küresel ekonomi hakkındaki tespitlerini paylaştı.

Yatırımcı Jeremy Grantham’ın “tarihin en büyük yatırım balonuyla karşı karşıya olunduğu” yönündeki görüşünün hatırlatılması üzerine Dalio, bu değerlendirmeye katıldığını belirtti. Piyasalardaki mevcut durumu analiz eden Dalio, “Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum” dedi.

“Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum”

Tarihteki borsa balonlarının oluşum ve patlama mekanizmalarını detaylandıran Dalio, devrim niteliğindeki yeni teknolojilerin piyasalarda aşırı coşku yarattığını söyledi.

1929 Büyük Buhranı öncesinde evlere ilk kez elektrik, aydınlatma, buzdolabı girmesinin, otomobillerin, uçakların ve radyonun yaygınlaşmasının büyük bir gelecek beklentisi oluşturduğunu hatırlatan Dalio, 2000 yılındaki internet balonu sürecinde de benzer bir dinamiğin yaşandığına dikkat çekti.

Yapay zeka teknolojisinin insan vücudunun fiziksel işlevlerinin yanı sıra zihnin düşünme ve muhakeme süreçlerini de ikame etmeye başladığını kaydeden Dalio, yatırımcıların gelecekteki kârlılığı gözetmeksizin piyasaya akın ettiğini vurguladı.

Dalio, “İnsanlar mucizevi bir teknoloji gördüklerinde ona yatırım yaparlar, hatta borç para alarak bahis oynarlar. Ancak varlığın fiyatının önemli olduğunu gözden kaçırırlar. Şu anda yapay zeka konusunda çok heyecanlıyız ve heyecanlı olmalıyız da çünkü devrim niteliğinde değişimler getirecektir” değerlendirmesinde bulundu.

“Servet ile para aynı şey değildir”

Finansal balonların teknik arka planını açıklayan Dalio, servet ile nakit para arasındaki farka işaret etti. Muhasebe üzerindeki değerlemelerin harcanabilir nakit olmadığını belirten Dalio, “Servet ile para aynı şey değildir. Birçok insanın zenginleştiğini görürsünüz ancak bu serveti doğrudan harcayamazsınız. Harcama yapabilmek için serveti satıp paraya çevirmeniz gerekir” dedi.

Şirketlerin finansman sağlama süreçlerini örnek gösteren Dalio, 50 milyon dolar sermaye toplayan bir girişimcinin şirket değerlemesini 1 milyar dolara çıkarabileceğini, kağıt üzerinde milyarder olabileceğini ancak gerçekte harcanan paranın yalnızca 50 milyon dolar kaldığını vurguladı. Balonların patlama tetikleyicilerini sıralayan Dalio, şu ifadeleri kullandı:

“Balonu patlatan şey genellikle insanların borçlarını ödemek veya vergi yükümlülüklerini karşılamak için ellerindeki varlıkları satıp paraya çevirme ihtiyacı duymasıdır. Bu durum çoğunlukla faiz oranlarının yükselmesiyle gerçekleşir. Enflasyon baskısı arttığında merkez bankaları frene basmak ister. Faizler yükseldiğinde borcu olanlar daha fazla nakit bulmak zorunda kalır. Satışlar başladığında süreç tersine işler. Varlık fiyatları düşer, teminatlar erir, borçları ödemek için daha fazla satış yapılır ve bu da tüketim harcamalarının kesilmesine yol açar.”

Bartlett’ın sunduğu senaryoyu doğrulayan Dalio, piyasada zayıf ve tecrübesiz yatırımcıların borçla veya kaldıraçlı borsa yatırım fonları üzerinden pozisyon almasının balona işaret eden en belirgin göstergelerden biri olduğunu söyledi.

Yapay zeka şirketlerinin gelecekte elde edecekleri gelirleri kesin olarak öngöremediğini belirten Dalio, firmaların ya yetersiz yatırım yaparak rekabette geride kalma ya da aşırı yatırım yaparak maliyet baskısı altında kalma dilemmasıyla karşı karşıya olduğunu kaydetti.

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

“Nakitte kalmak enflasyon karşısında en kötü yatırımdır”

Bireysel yatırımcıların ve girişimcilerin olası bir ekonomik çöküşe karşı nasıl hazırlanması gerektiğine değinen Dalio, piyasaları zamanlamanın son derece güç olduğunu, en etkili yöntemin portföy çeşitlendirmesi olduğunu vurguladı.

Parasını mevduat hesabında veya para piyasası fonlarında tutan kişilerin güvende olmadığını savunan Dalio, “İnsanlar parayı bankada tutmanın en güvenli liman olduğunu düşünür. Bu doğru değildir. Uzun vadede enflasyon karşısında erimeye mahkum en kötü yatırımdır. Yıllık yüzde 3,5 ila 4 seviyesindeki enflasyon paranın alım gücünü eksiltir. Alınan faizden ödenen vergiler de düşüldüğünde reel getiri oldukça zayıf kalır” dedi.

Çeşitlendirilmiş bir varlık sepetinin önemine değinen Dalio; hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, altın ve kripto varlıklar arasındaki ilişkiyi aktardı. Portföyünde yüzde 1 oranında Bitcoin bulundurduğunu belirten Dalio, altın tercihini şu sözlerle açıkladı:

“Sert para kategorisinde portföylerin yüzde 5 ila 15’inin bu tür varlıklara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben külçe altını Bitcoin’e tercih ediyorum. Altın basılamayan bir paradır. 1971 yılına kadar resmi para sisteminin merkezindeydi ve halen merkez bankalarının en büyük ikinci rezerv varlığıdır. Altın başkasının yükümlülüğü olmayan tek finansal varlıktır. Bitcoin ise basılamayan bir diğer tür para olmakla birlikte kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik risklere, hükümetlerin düzenleme, vergilendirme ve yasaklama baskılarına açıktır. Merkez bankaları işlemlerinin gizli ve kendi kontrollerinde kalmasını istedikleri için önemli miktarda Bitcoin tutmayacaktır.”

“Aklınız ve bedeniniz ikame edildiğinde satacak neyiniz kalır?”

Yapay zeka ve robotik teknolojilerin istihdam piyasası üzerindeki etkilerini değerlendiren Dalio, otomasyonun tarihsel gelişimini özetledi.

İnsanlığın tarım toplumundan sanayi devrimine geçişinde makinelerin kas gücünün yerini aldığını, günümüzde ise yapay zekanın insan zihninin üst düzey düşünme ve muhakeme yetilerini üstlendiğini dile getirdi.

Bu dönüşümün sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki gelir dağılımı makasını daha da açacağını belirten Dalio, “İşletmelerin elde ettiği gelirden çalışanlara giden pay azalırken iş yeri sahiplerine giden pay artmaktadır. İnsan bedeninin ve zihninin yerini makineler aldığında insanların satacak neyi kalacak sorusuyla yüzleşeceğiz. İnsana özgü kalan unsurlar duygular ve sezgilerdir” dedi.

Yapay zeka devriminden yalnızca en üstteki yüzde 0,1 ile yüzde 10’luk dilimde yer alan, bu teknolojiyi kullanabilen yetenekli grubun kazançlı çıkacağını ifade eden Dalio, üniversite mezunlarının dahi iş bulmakta zorlandığı bir döneme girildiğini belirtti. Birçok işletme için yeni mezun yetiştirmenin maliyetli hale geldiğini, bu görevlerin yapay zeka vasıtasıyla hızla tamamlanabildiğini aktardı.

Gençlere ve gelecek nesillere tavsiyelerde bulunan Dalio, şunları kaydetti:

“Tarih göstermiştir ki en başarılı olanlar en zeki olanlar ya da en çok çalışanlar değil, değişime en iyi uyum sağlayanlardır. Geleceğin ne getireceğini kesin olarak bilemezsiniz. Kodlama öğrenmenin çözüm olduğu söyleniyordu ancak yapay zeka modelleri artık kodlama yapabiliyor. Önemli olan insanın kendi doğasını tanıması, yapay zeka araçlarını en üst düzeyde kullanmayı öğrenmesi ve adaptasyon kabiliyetini geliştirmesidir.”

“Büyük bir borç krizinin ve çöküş döneminin içindeyiz”

Ekonomik hareketlerin arkasındaki yapısal mekanizmaları “Büyük Döngü” kavramıyla açıklayan Dalio, yaklaşık 80 yıllık bir insan ömrüne karşılık gelen uzun vadeli borç ve güç döngülerinin son safhasına gelindiğini belirtti.

1945 yılında kurulan dünya düzeninin para, iç siyaset ve jeopolitika alanlarında kırılma yaşadığını savundu.

ABD ve İngiltere gibi ülkelerin aşırı borçlandığını, kamu bütçe açıkları verdiğini ve gelir eşitsizliğinin hat safhaya ulaştığını kaydeden Dalio, İngiltere’deki siyasi tabloyu örnek gösterdi.

İngiltere’de son yedi yılın altısında yeni bir başbakanın göreve geldiğini hatırlatan Dalio, “İngiltere aşırı borçlanmış, üretkenliği düşmüş ve seçenekleri tükenmiş klasik bir döngü örneğidir. Yeterli para olmadığında vaatler tutulamaz, liderler sürekli değişir. Zenginler yüksek vergi bölgelerinden kaçar. Bütçe açıklarını finanse edecek alacaklı bulmak zorlaşır” dedi.

Connecticut eyaletindeki sosyo-ekonomik durumu da paylaşan Dalio, eyaletin kişi başına düşen gelirde ABD’nin en zengin ikinci bölgesi olmasına rağmen lise öğrencilerinin yüzde 22’sinin okulu bıraktığını veya devamsızlık yaptığını, çete ve uyuşturucu sorunları nedeniyle hapishane bütçesinin eğitim bütçesini aştığını ifade etti.

Sistemlerin toplumun geneli için çalışmadığı dönemlerde iç çatışmaların arttığını vurgulayan Dalio, ABD ve Çin arasındaki küresel güç dengesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:

“İçinde bulunduğumuz evre bir gerileme ve çöküş dönemidir. Tarihte tek bir hakim gücün düzeni sağladığı dönemler daha barışçıl olmuştur. Bugün Çin, birçok ülke için ABD’den daha büyük bir ticaret ortağı konumundadır. Orta Doğu’daki ve İran civarındaki gelişmeler, ABD toplumunun uzun süreli kara savaşlarına veya benzin fiyatlarındaki artışlara tahammülünün olmadığını göstermiştir. Bu durum ABD’nin küresel güç kullanma ve caydırıcılık kabiliyetinin sınırlarını ortaya koymakta, İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Krizi sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir kaymaya işaret etmektedir.”

Küresel ekonomideki mevcut zorlukların aşılması için partiler üstü, ekonomik gerçekleri kavrayan yapılar tarafından zorlu yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Ray Dalio, genç girişimcilerin sınır bağımlı kalmadan eğitim, üretkenlik ve toplumsal huzurun yüksek olduğu küresel merkezlerde varlık göstermeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Yayınlanma

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.

Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.

Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.

Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.

“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”

Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.

Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.

“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”

Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.

Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.

“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”

Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.

“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”

Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.

“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”

Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.

“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”

Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”

“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”

Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.

Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.

İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.

“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”

Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”

Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.

Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.

İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.

“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”

Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.

“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”

İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.

Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.

Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.

Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.

Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.

“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”

ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.

“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”

Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.

Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English