Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Sahra Wagenknecht ile yeni partisi ve Almanya’nın geleceği üzerine

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Almanya’da Sol Parti’den ayrıldıktan sonra kendi partisini kuran ve anketlerde şimdiden %7,5 civarında oy alıyor görünen Sahra Wagenknecht, yayınlandıktan sonra büyük ilgi (ve hatta tepki) çeken New Left Review mülakatında, Almanya’nın iç ve dış siyasetinden AfD’nin yükselişine, Ukrayna ve Gazze savaşlarından kişisel formasyonunu oluşturan isimlere ve unsurlara kadar geniş bir alanı tarıyor. Hemen başlarda, Wagenknecht’in Alman ekonomisinin ‘belkemiği’ olarak nitelendirilen, tam olarak ‘KOBİ’ statüsünde olmayan (çünkü bazıları büyük ihracat pazarlarında önemli paylara sahiptir) ama büyük tekellere (finansmana erişim bağlamında) de benzemeyen Mittelstand şirketlerinin sözcülüğüne soyunması manidar; zira bu siteyi takip edenler daha önce Wagenknecht partisinin hedef ‘tabanının’ Mittelstand olacağına dikkat çektiğimizi hatırlayacaktır. Alman siyasetçinin Almanya’da işçi sınıfının ‘bilinç düzeyine’ dair söyledikleri de araştırılmaya muhtaçtır. Wagenknecht’in CDU ve SPD’nin geçmişine dair iyimser bakışı tartışmaya açıktır; ama bu partilerin ‘halk’ tabanının eridiğine, dahası anaakım siyasetin ‘halksız’ hale geldiğine dair tespitleri yerinde görünüyor. Buna rağmen, BSW’nin de bir ‘halk’ tabanından ziyade ‘seçmen’ tabanına sesleneceği, bu bağlamda neoliberal dönemde yerleşen siyaset yapma biçimini fazla zorlamayacağı da anlaşılıyor. Yeşil dönüşüme itiraz, sanayi altyapısının korunması, Mittelstand’ın sözcülüğü, göçün sınırlandırılması, ‘kimlikçi’ siyasetten uzaklaşmak, dışarıda ‘barış’ ve Rusya’nın dahil olduğu yeni bir Avrupa güvenlik mimarisi planı… Sahra Wagenknecht ve arkadaşlarının partilerine biçtikleri rol budur. Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Almanya’nın Durumu

Thomas Meaney & Joshua Rahtz
New Left Review
Mart/Nisan 2024

Almanya ekonomisi hem yapısal hem de konjonktürel olarak birbiriyle bağlantılı birçok krizle karşı karşıya. Rusya ile savaş nedeniyle artan enerji maliyetleri; yüksek enflasyon, yüksek faiz oranları ve düşen reel ücretlerle birlikte hayat pahalılığı şoku; Amerikalı rakipleri mali genişlemeye giderken anayasal borç freninin dayattığı kemer sıkma; otomobil endüstrisi, çelik ve kimyasallar gibi kilit sektörleri vuracak yeşil dönüşüm ve Almanya’nın en önemli ticaret ortaklarından biri olan Çin’in elektrikli araçlar gibi sektörlerde bir rakibe dönüşmesi. Öncelikle bize krizden en çok hangi bölgelerin etkilendiğini söyleyebilir misiniz?

Almanya’nın diğer büyük ekonomilerden daha kötü durumda olduğu, son on yılların en şiddetli genel krizi yaşanıyor. En çok etkilenen bölgeler, bugüne kadar Alman modelinin belkemiği olan sanayi bölgeleri – Büyük Münih, Baden-Württemberg, Ren-Neckar, Ruhr. Pandemi sırasında en kötü etkilenenler perakende ve hizmet sektörleriydi. Fakat şimdi Mittelstand firmalarımız büyük bir baskı altında. 2022 ve 2023 yıllarında enerji yoğun sanayi firmaları üretimde yüzde 25’lik bir düşüş yaşadı. Bu daha önce görülmemiş bir şey. Toplu işten çıkarmaları daha yeni duyurmaya başladılar. Birçoğu uzman mühendislik işleri ya da makine aletleri, otomobil parçaları, elektrikli ekipman üreticileri olan bu küçük ve orta ölçekli aile şirketleri Almanya için gerçekten çok önemli. Çoğunlukla sahiplerinin yönetiminde ya da aile tarafından işletiliyorlar, yani borsada işlem görmüyorlar ve genellikle oldukça sert bir karaktere sahipler. Fakat kendilerine has bir iş kültürleri var ve üç aylık getirilerden ziyade uzun vadeye, gelecek kuşağa odaklanıyorlar. Yerel topluluklarına bağlılar ve genellikle işletmeler arası ticaret yapıyorlar. Büyük şirketler gibi her boşluktan yararlanmak yerine çalışanlarını ellerinde tutmak istiyorlar – ki bunlardan bizde de çok sayıda var.

Mevcut krizden asıl zarar gören Mittelstand firmaları. Yüksek enerji fiyatlarının devam etmesiyle birlikte, imalat işlerinin büyük ölçekte yok olma tehlikesi bulunmaktadır. Ve endüstri yok olduğunda her şey yok olur; uygun ücretli işler, satın alma gücü, toplumsal uyum. Sadece İngiltere’nin kuzeyine ya da doğudaki eyaletlerin [Länder] sanayisizleşmesine bakmanız yeterli. Bu sağlam sanayi temeline sahip olmamız, hâlâ nispeten yüksek sayıda iyi ücretli işe sahip olduğumuz anlamına geliyor. Fakat Mittelstand firmaları uzun süredir baskı altında. Almanya’’da çok popüler oldukları için ana akım politikacılar onlara övgüler düzmeyi severler; şirket satın almaları ve küreselleşme baskılarına karşı bu küçük, yüksek vasıflı aile şirketlerini korumak büyük bir başarıdır. Kısmen ucuz avro ve düşük fiyatlı Rus doğalgazının da yardımıyla bu şirketlerden bazıları gizli şampiyonlar ve dünya pazarının liderleri haline geldi. Fakat küresel sermaye tarafından kışkırtılan Alman hükümetleri, bu şirketlerin faaliyet gösterdikleri koşulları sıkılaştırıyor. Bu, milenyumun başında Gerhard Schröder’in kırmızı-yeşil koalisyonu altındaki neoliberal dönüşün bir parçasıydı. Schröder, yerel bankaların yerel şirketlerde büyük bloklar halinde hisse sahibi olduğu eski modeli kaldırdı; bunun en azından hisselerin çoğunun serbestçe alınıp satılmaması gibi bir avantajı vardı, dolayısıyla finansal grupların ya da hedge fonların getirileri maksimize etmeye yönelik hissedar-değeri baskısı yoktu. Schröder ayrıca bankaları sanayi hisselerini satmaya teşvik etmek için kâr vergisi muafiyeti tanıdı; bunu yapmasaydı, model muhtemelen bozulmayacaktı.

Mittelstand’ı idealize etmek istemiyorum. Çalışanlarını oldukça acımasızca sömüren aile şirketleri de var. Fakat yine de bu kültür, sadece çift haneli getiri peşinde koşan uluslararası ve ağırlıklı olarak kurumsal yatırımcılara sahip borsada işlem gören şirketlerden farklı bir kültür. Mittelstand’ın yok olmasına izin vermek gerçek bir siyasi hata olur, çünkü ekonomik krizin pek çok yönünün kökleri kötü siyasi kararlara dayanıyor: Rusya ile savaş, yeşil dönüşümün ele alınış şekli, Çin’e karşı düşmanca tutum gibi kararlar, bunların hepsi açıkça Almanya’nın ekonomik çıkarlarına aykırı. Schröder, der Genosse der Bosse, yani bizim deyimimizle patronların yoldaşıydı ama en azından duruma baktı ve uygun fiyatlı boru hattı gazı akışının sağlanmasının önemini anladı. Mevcut hükümet tamamen siyasi nedenlerle yüksek fiyatlı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına geçiş yaptı. İktidardaki koalisyonda yer alan üç parti de (SPD, FDP ve Yeşiller) anketlerde dibe vurdu çünkü insanlar ülkenin yönetilme şeklinden bıkmış durumda.

Berlin’deki savaş karşıtı mitinge Sahra Wagenknecht partisi damga vurdu

Bu siyasi kararlara teker teker bakacak olursak. İlk olarak, Alman enerji maliyetlerindeki muazzam artış Ukrayna’daki savaşın doğrudan bir sonucu. Size göre Rus işgali önlenebilir miydi? Yaygın olarak söylenen, bunun rövanşist Büyük Rus milliyetçiliği tarafından yönlendirildiği ve ancak silah gücüyle durdurulabileceğidir.

Benim izlenimim Washington’un Rus işgalini askeri yöntemler dışında durdurmaya çalışmadığı yönünde. Ukrayna’nın AB ve NATO üyeliğine doğru hızla ilerlemesiyle birlikte, Rus devletinin ulusal güvenlik çıkarları için güvence olarak üzerinde anlaşılmış bir tür güvenlik rejimine ihtiyaç duyulduğu açık olmalıydı. Fakat ABD 2020’de tüm silah kontrol anlaşmalarını ve güven arttırıcı önlemleri sona erdirdi ve 2021-22 kışında Biden Yönetimi Rusya ile Ukrayna’nın gelecekteki statüsü hakkında konuşmayı reddetti. Rusya’nın Ukrayna’nın NATO için önemli bir üs haline getirilmesine neden daha fazla seyirci kalamayacağını düşündüğünü açıklamak için ‘rövanşist Büyük Rus milliyetçiliğine’ ihtiyacınız yok.

Almanya, Çin ile iktisadi bağlarını zayıflatması için ABD’den büyük baskı görüyor. Siz bu ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?

Durum Rusya’ya kıyasla biraz daha belirsiz. Çin’in bir rakip haline gelmesi Almanya’nın suçu değil, bu açık. Fakat kendimizi ucuz enerjiden mahrum bırakmanın yanı sıra Çin pazarından da mahrum bırakırsak, o zaman Almanya’da ışıklar gerçekten söner. Bu nedenle büyük şirketler arasında bile izolasyonist bir strateji benimsememe konusunda belli bir baskı var. GSYİH’nin yüzdesi olarak Çin’e ABD’den çok daha fazla ihracat yapıyoruz, dolayısıyla ekonomimiz Çin’e çok daha fazla bağlı. Fakat Yeşiller bu konuda fanatik bir tutum sergileyerek ABD’ye o kadar bağlı ki, şiddetle Çin karşıtı bir tutum benimsedi. Yeşil Dışişleri Bakanı [Annalena] Baerbock gerçek diplomatik hatalar yaptı. En azından bir örnekte, Saarland’da, çok sayıda istihdam sağlayan önemli bir Çin yatırımını korkuttu. Dolayısıyla bu endişe verici yeni bir gelişme. Çinliler Almanya’da çok sayıda şirkete sahipler ve bu şirketler genellikle Amerikan hedge fonları tarafından devralınan şirketlerden daha iyi durumda. Kural olarak Çinliler, birçok Amerikan finans şirketini karakterize eden üç aylık düşünme tarzını değil, uzun vadeli yatırımları planlıyorlar. Elbette kâr elde etmek istiyorlar ve teknolojiler de çıkarsız değil; ama aynı zamanda güvenli istihdam da sağlıyorlar.

Bu ekonomimiz için çok önemli. Scholz’un kendisini nasıl konumlandıracağına henüz tam olarak karar verdiğini sanmıyorum. FDP de Alman iş dünyasının güçlü baskısı altında manevralar yapıyor. Rusya’nın dondurulmuş döviz rezervleri konusunda paralel bir tartışma yürütüyorlar ve eğer bunlara, hatta sadece gelirlerine el koyarlarsa, Çin’e mümkünse avro cinsinden rezervlerden kaçınması için açık bir sinyal göndermiş olacaklar. Bazıları zaten altınla değiştiriliyor. ABD’nin Rus rezervlerine el koymamasının iyi bir nedeni var. Yani bir kez daha, kendilerini aptal yerine koyanlar sadece Avrupalılar. İktisadi beklentilerimizi mahvediyoruz ki Çinliler –çünkü aslında bunu hedefliyorlar– giderek daha fazla kendi kendilerine yetebilsinler. Ticarete hâlâ ihtiyaçları var ama belki de yirmi yıl içinde bizim onlara duyduğumuz ihtiyaçtan daha az ihtiyaç duyacaklar.

Sahra Wagenknecht ve arkadaşlarından ortak açıklama: Sol Parti’den neden ayrıldık?

Ekonomi Bakanı ve Yeşiller’in eski eş lideri Robert Habeck’e göre, Almanya’nın en büyük iktisadi meselesi, hem vasıflı hem de vasıfsız işçi açığı ve yaklaşık 700.000 boş pozisyon doldurulamadı. Yaşlanan toplumu göz önüne alındığında, hükümet 2035 yılına kadar ülkenin 7 milyon işçi açığı olacağını tahmin ediyor. Eğer Alman kapitalizminin selameti yeni partiniz BSW için bir öncelikse, bu önemli düzeyde bir göçü gerektirmez mi?

Alman eğitim sistemi içler acısı bir durumda. Okul diploması olmayan genç yetişkinlerin sayısı 2015’ten bu yana sürekli artıyor. 2022 yılında, 20 ila 34 yaş arasındaki 2,86 milyon kişi resmi bir yeterliliğe sahip değildi ve bunların arasında göçmen kökenli birçok kişi de bulunuyordu. Bu, bu yaş grubundaki tüm insanların neredeyse beşte birine karşılık gelmektedir. Almanya’da her yıl 50.000’den fazla öğrenci diploma almadan okuldan ayrılıyor ve bunun hem kendileri hem de toplum için dramatik sonuçları oluyor. Onlar için nitelikli eleman eksikliği tartışması bir alay konusu gibi geliyor. Bizim önceliğimiz bu insanları mesleki eğitime kazandırmak.

Bununla birlikte, Almanya’daki demografik durum göz önüne alındığında bir miktar göçe ihtiyaç var. Fakat bu göçün tüm tarafların çıkarlarını gözetecek şekilde yönetilmesi gerekmektedir – göç veren ülkeler, göç alan ülke nüfusu ve göçmenlerin kendileri. Bunun için hazırlık gerekiyor; şu anda böyle bir hazırlık yok. Herkesin istediği yere gidebildiği ve sonra da bir şekilde uyum sağlayıp hayatta kalmaya çalıştığı neoliberal bir göç rejiminin iyi bir fikir olduğunu düşünmüyoruz. Ülkemizde çalışmak ve yaşamak isteyen insanları hoş karşılamalıyız ve bunu yapmayı öğrenmeliyiz. Fakat bu, halihazırda burada yaşayanların hayatlarının altüst olmasıyla sonuçlanmamalı ve insanların uğruna çalışıp vergi ödediği kolektif kaynakları aşırı zorlamamalıdır. Aksi takdirde yerlici [nativist] sağ siyasetin yükselişi kaçınılmaz olacaktır. Aslında AfD bugünkü haliyle büyük ölçüde Angela Merkel’in mirasıdır. Almanya’da özellikle düşük gelirli insanlar için dramatik bir konut sıkıntısı yaşıyoruz ve devlet okullarındaki eğitim kalitesi yer yer korkunç bir hal aldı. Göçmenlere ekonomimize ve toplumumuza eşit katılım şansı verme kapasitemiz sonsuz değil. Ayrıca, insanların kendi ülkelerinde eğitim ve iş bulabilmelerinin çok daha iyi olduğunu düşünüyoruz ve demografik boşluklarımızı doldurmak için bu ülkelerdeki en girişimci ve yetenekli gençlerin bazılarını ekonomimize çekmek yerine, en azından yatırım sermayesine daha iyi erişim ve adil bir ticaret rejimi ile onlara bu konuda yardımcı olmak zorunda hissetmeliyiz. Ayrıca doktorlar gibi Almanya’ya taşınan yüksek vasıflı işçilerin eğitim masraflarını da menşe ülkelere geri ödemeliyiz. Ve göçün insan kaçakçılığı boyutunu, gerçekten sığınmaya ihtiyacı olmayan insanların Avrupa’ya girmesine yardım ederek milyonlar kazanan çeteleri ele almalıyız.

BSW’ye sempati duyabilecek pek çok kişi, geçtiğimiz kasım ayında Berlin’de düzenlenen göç politikası zirvesi hakkında yaptığınız yorumda olduğu gibi ”Almanya bunalmış durumda, Almanya’nın daha fazla yeri yok” yabancı düşmanı bir atmosfere katkıda bulunduğunuzdan endişe duyuyor. Adil bir göç politikasının ne olabileceğini tartışırken ırkçılık veya yabancı düşmanlığı imalarından kaçınmak konusunda net olmak önemli değil mi?

Irkçılıkla her zaman mücadele edilmeli; ondan sadece kaçınılmamalı, aynı zamanda mücadele edilmeli. Fakat gerçek toplumsal eksikliklere –talebin kapasiteyi aşması– işaret etmek yabancı düşmanlığı değil. Bunlar sadece gerçekler. Örneğin Almanya’da 700.000 konut açığı bulunuyor. On binlerce öğretmenlik pozisyonu boş durumda. Elbette savaşlardan kaçan çok sayıda sığınmacının aniden gelmesi –2015’te Suriye, Irak ve Afganistan’dan bir milyon; 2022’de Ukrayna’dan bir milyon– kapasitede herhangi bir artışla karşılanmayan büyük bir talep artışı yaratıyor. Bu da kıt kaynaklar için yoğun bir rekabet yaratıyor ve yabancı düşmanlığını körüklüyor. Bu yeni gelenler için adil değil ama aynı zamanda uygun fiyatlı konuta ihtiyaç duyan ya da sınıfın yarısı Almanca bilmediği için çocukları öğretmenlerin tamamen bunaldığı okullara giden Alman aileler için de adil değil. Ve bu durum her zaman insanların zaten stres altında olduğu yoksul yerleşim bölgelerinde yaşanıyor.

Bu sorunları inkar etmenin ya da görmezden gelmenin bir faydası yok. Diğer partilerin yapmaya çalıştığı da buydu ve sonuçta AfD’yi güçlendirdi. Göç her zaman açık bir dünyada gerçekleşecektir ve çoğu zaman her iki taraf için de zenginleştirici olabilir. Fakat bunun ölçeğinin kontrolden çıkmaması ve ani göç dalgalarının kontrol altında tutulması çok önemlidir.

Irkçılıkla mücadele edilmesi gerektiğini söylüyorsunuz, fakat BSW Avrupa Parlamentosu manifestosu Fransa ve Almanya’da ‘çocukların Batı kültüründen nefret ederek büyüdüğü’ ‘İslamcı etkiye sahip paralel toplumlar’ olduğunu ilan ettiğinde, bu tamamen şeytanlaştırma gibi geliyor. Ama aynı zamanda, BSW’nin lider kadrosu ve parlamentodaki temsili şüphesiz Alman partileri arasında en çok kültürlülüğe sahip olanı. Buna nasıl yanıt verirsiniz?

Almanya’da da bu tür yerler var, İsveç ya da Fransa’daki kadar çok değiller ama dikkat çekiyorlar. İnsanları sadece üretim faktörleri, toplumu da sadece polis gücüyle korunan bir ekonomi olarak görürseniz, bunun sizi çok rahatsız etmesine gerek yok. Karşılıklı güvensizlik ve düşmanlık sarmalından kaçınmak istiyoruz. Grubumuzdaki sizin ‘çok kültürlü geçmişe sahip’ dediğiniz kişiler her iki tarafı da tanıyor ve tüm insanların sömürüden uzak, barış içinde bir arada yaşayabileceği bir toplumda hayati bir çıkara sahipler. Neoliberal göç politikalarının –“açık sınırlar” tam olarak budur– vaatleri yerine getirme konusunda ne kadar boş olduğunu ilk elden biliyorlar. Ve özellikle grubumuzdaki kadınlar, ataerkilliği büyük ölçüde aşmış bir ülkede yaşamaktan mutlular ve bunun arka kapıdan yeniden gündeme getirildiğini görmek istemiyorlar.

Almanya’da Sarah Wagenknecht partisinin başarı şansı var mı?

Yeşil dönüşüm politikalarının Almanya’nın iktisadi çıkarlarına aykırı olduğunu belirttiniz. Aklınızda ne vardı?

Yeşillerin çevre politikasına yaklaşımı çoğu insan için iktisadi olarak cezalandırıcıdır. Yüksek CO2 fiyatlarından yanalar, fosil yakıtları daha pahalı hale getirerek bu yakıtlardan vazgeçmek için bir teşvik yaratıyorlar. Bu, elektrikli araba almaya gücü yeten varlıklı insanlar için işe yarayabilir, fakat fazla paranız yoksa, sadece daha kötü durumda olmanız anlamına gelir. Yeşiller daha yoksul insanlara karşı kibir yayıyor ve bu nedenle nüfusun büyük bir kısmı tarafından nefret ediliyor. Bu da AfD’nin Yeşiller’e ya da Yeşiller’in izlediği politikalara duyulan nefretten beslendiği bir şey. İnsanlar siyasetçiler tarafından ne yiyeceklerinin, nasıl konuşacaklarının, nasıl düşüneceklerinin söylenmesinden hoşlanmazlar. Yeşiller de sözde ilerici gündemlerini dayatırken bu misyoner tavrın tipik bir örneğini sergiliyorlar. Elbette, elektrikli bir araba alabiliyorsanız, bir tane almalısınız. Fakat başka bir şeye gücü yetmediği için eski bir dizel orta sınıf araba kullanan birinden daha iyi bir insan olduğunuza inanmamalısınız. Bugünlerde, Yeşil seçmenler çok varlıklı olma eğilimindeler: anketlere göre en ‘iktisadi olarak tatmin olmuş’ seçmenler, hatta FDP seçmenlerinden bile daha fazla. Geçim sıkıntısı çeken insanların hayat pahalılığını artırırken bile bir kendinden memnun olma duygusunu temsil ediyorlar: “Biz erdemli olanlarız, çünkü organik gıda almaya gücümüz yetiyor. Bir kargo bisikleti alabiliyoruz. Bir ısı pompası kurmaya gücümüz yetiyor. Hepsini karşılayabiliriz.”

Yeşiller’in yaklaşımını eleştiriyorsunuz ama siz olsaydınız hangi çevre politikalarını izlerdiniz?

Ülkemizdeki insanların büyük çoğunluğunun iktisadi ve toplumsal olarak birlikte yaşayabileceği politikalar. Şehir planlamasından ormancılığa, tarımdan toplu taşımaya kadar iklim değişikliğinin acil sonuçları için kapsamlı kamu hizmetlerine ihtiyacımız var. Bu pahalıya mal olacaktır. İklim değişikliğinin azaltılmasına yönelik kamu harcamalarını, örneğin ‘savunma’ bütçemizi GSYİH’nin %3’ü ya da daha fazlasına çıkarmaya tercih ediyoruz. Her şeyi aynı anda ödeyemeyiz. ‘Küresel ısınmaya’ karşı savaş ilan edebilmemiz için komşularımızla barışa ihtiyacımız var. Sadece keyfi emisyon standartlarını karşılamak için elektrikli otomobilleri zorunlu hale getirerek yerli otomobil endüstrisini yok etmek desteklediğimiz bir şey değil. Şu anda hayatta olan hiç kimse, karbon emisyonlarını ne kadar azaltırsak azaltalım, ortalama sıcaklıkların tekrar düştüğünü görecek kadar yaşamayacak. Öncelikle yaşlıların evlerini, hastaneleri ve çocuk bakım merkezlerini, masrafları kamu tarafından karşılanmak üzere klima ile donatın ve nehirlere ve akarsulara yakın yerleri sellere karşı güvenli hale getirin. İddialı emisyon azaltım tarihlerini takip etmenin maliyetinin, zaten geçimlerini sağlamakta zorlanan sıradan insanlara yüklenmemesini sağlayın.

Almanya aynı zamanda şu anda İsrail’in Gazze’de 30.000’den fazla Filistinliyi katletmesi nedeniyle kültürel bir krizle çalkalanıyor. Almanya’da İsrail’e yönelik eleştirilerin yasaklanmasına karşı çıkan ve ABD ve Birleşik Krallık ile birlikte Almanya’nın Netanyahu hükümetine silah sağlamasına karşı çıkan az sayıdaki siyasetçiden birisiniz. Mevcut Siyonist yanlısı kültürel saldırı Almanya’daki popüler görüşü temsil ediyor mu?

Elbette Almanya’nın farklı bir tarihi geçmişi var, bu nedenle İsrail ile diğer ülkelerden farklı bir ilişki içinde olmamız anlaşılabilir ve doğru. Almanya’nın Holokost’un faili olduğunu unutamazsınız, bu gerçeği asla unutmamalısınız. Fakat bu durum Gazze Şeridi’nde işlenen korkunç savaş suçları için silah temin etmemizi haklı çıkarmaz. Kamuoyu yoklamalarına bakarsanız, halkın çoğunluğunun bunu desteklemediğini görürsünüz. Elbette medya haberleri her zaman seçicidir, ama yine de insanların buradan ayrılamadığı, acımasızca bombalandıkları aşikârdır. İnsanlar açlıktan ölüyor, hastalıklar kol geziyor, hastaneler saldırı altında ve son derece yetersiz donanıma sahip. Tüm bunlar ortada ve Almanya’da sahada kesinlikle çok eleştirel pozisyonlar var. Fakat siyasette, eleştirilerini dile getiren herkes hemen antisemitizm sopasıyla dövülüyor. Aynı durum Berlinale [Berlin Film Festivali] ödül töreninde olduğu gibi toplumsal ve kültürel söylemde de geçerli: İsrail hükümetinin icraatlarını eleştirdiğiniz anda –ki elbette pek çok Yahudi eleştiriyor– antisemitik olarak damgalanıyorsunuz. Bu da doğal olarak korkutucu bir durum, çünkü kim antisemitik olmak ister ki?

Ekim 2021’de pek çok kişi, Merkel’in on altı yıllık başbakanlığının ardından, SPD liderliğindeki bir hükümetin sola dönüşü temsil edeceğini düşünüyordu. Bunun yerine Almanya sağa savruldu. ‘Trafik lambası koalisyonu’ savunma bütçesini 100 milyar avro arttırdı. Alman dış politikası agresif bir şekilde Atlantikçi bir hal aldı. Scholz’un Zeitenwende’si [dönüm noktası] sizin için sürpriz oldu mu? SPD’nin koalisyon ortakları bu yola itilmesinde nasıl bir rol oynadı?

Bu eğilimler bir süredir mevcuttu. SPD Almanya’yı 1999’da Yugoslavya’ya karşı savaşa, ardından 2001’de Afganistan’ın askeri işgaline sürükledi. Schröder en azından Irak’ın işgali konusunda Amerikalılara karşı çıktı ve SPD içinden güçlü bir destek aldı. Fakat SPD eski kişiliğini tamamen kaybetti ve şimdi bir tür savaş partisi haline geldi. Asıl korkutucu olan ise parti içinde çok az muhalefet olması. Partinin şu anki liderleri gerçekten de kendilerine ait hiçbir pozisyonları olmayan kişiler. CDU-CSU’da olabilirler, Liberallerle birlikte olabilirler. Bu yüzden SPD’nin kamuoyundaki imajı büyük ölçüde yok oldu. Artık hiçbir özgün yanı kalmadı. Artık toplumsal adaleti temsil etmiyor, aksine ülke giderek daha adaletsiz hale geldi, toplumsal uçurum büyüdü ve gerçekten yoksul olan ya da yoksulluk riski altında olan insanların sayısı giderek arttı. Ve yumuşama [détente] politikasını tamamen terk etti. Tabii ki SPD de Yeşiller ve FDP tarafından bu istikamette yönlendiriliyor. Yeşiller şu anda Almanya’daki en şahin parti konumunda. 1980’lerdeki büyük barış gösterilerinden doğan bir grup için dikkate değer bir gelişme. Bugün en büyük militaristler onlar; her zaman silah ihracatını ve savunma harcamalarının artırılmasını savunuyorlar. Bu da SPD içindeki eğilimi güçlendiriyor.

Rusya’ya karşı yapılanma bu dinamik tarafından yönlendirildi. Başlangıçta Scholz’un bazı konularda baskıya boyun eğdiği, ama diğerlerinde boyun eğmediği görülüyordu. Örneğin Ukrayna için özel bir fon oluşturdu ancak çatışmanın içine çekilmekten çekindi ve başlangıçta sadece 5.000 kask teslim etti. Fakat daha sonra bu durum değişti ve bir model ortaya çıktı. Scholz ilk başta tereddüt etti. Ardından CDU-CSU muhalefetinin lideri Friedrich Merz tarafından saldırıya uğradı. Ardından koalisyon ortakları Yeşiller ve FDP baskıyı artırdı. Sonunda Scholz bir konuşma yaparak bir kırmızı çizginin daha aşıldığını duyurdu. Tartışma zırhlı personel taşıyıcılarına, ardından savaş tanklarına, sonra da savaş uçaklarına taşındı. Scholz önce hep ‘Nein’ [Hayır] dedi, sonra hayır ‘Jein’e, [yani] ‘Havet’e ve bir noktada da ‘Ja’ya [Evet] dönüştü.

Şimdi iş, NATO ülkeleri ve Ukrayna’nın Almanya’dan Moskova’ya kadar uzaktaki hedeflere saldırabilen Taurus seyir füzeleri tedarik etmesini istediği noktaya geldi. Bunlar bugüne kadarki en tehlikeli tırmanışı temsil ediyor çünkü açıkça Rus hedeflerine karşı saldırı amaçlı kullanılacaklar. Almanya’nın bunları teslim etmesinin gerçekten Amerika’nın çıkarına olup olmadığından emin değilim çünkü risk son derece yüksek. Kırım ile anakara arasındaki Kerç Köprüsü gibi Rus hedeflerini imha etmek için Alman silahlarını tedarik edersek, Rusya Almanya’ya tepki gösterecektir. Umarım bu, onların tedarik edilmeyeceği anlamına gelir. Fakat Scholz’un omurgasızlığı ve pes etme eğilimi göz önüne alındığında emin olamazsınız. Bu kadar kötü bir sicile sahip bir şansölye düşünmek zor. Tüm koalisyon da öyle; Almanya’da sadece iki buçuk yıldır iktidarda olmasına rağmen bu kadar cansız bir hükümet hiç olmamıştı. Ve tabii ki CDU-CSU bir alternatif değil. Merz savaş ve barış konusunda daha da kötü ve iktisadi konularda da daha kötü. Sağın bir stratejisi yok ama hükümetin kötü sicilinden en çok yararlanan da o olacak.

Wolfgang Münchau: Wagenknecht’in partisi ciddiye alınmalı

Belki de Luftwaffe şeflerinin Taurus füzeleri için karada Alman botlarına ihtiyaç olup olmayacağını tartıştıkları ve İngiliz ve Fransız birliklerinin Ukrayna’da Storm Shadow ve Scalp füzelerini ateşleyerek zaten aktif olduklarını ortaya çıkaran dinleme kaydı bunu şimdilik askıya alacaktır. Fakat Merz’in stratejisi sağa kaymak, AfD seçmenlerini çekmek değil mi? Bunda oldukça başarılı olmadı mı?

Merz’in çoğu konuda inandırıcı bir pozisyonu yok. AfD üç konuda destek kazandı: Birincisi göç, yani Almanya’daki sığınmacı sayısı; ikincisi pandemi sırasındaki sokağa çıkma yasakları; üçüncüsü de Ukrayna’daki savaş. Merz sığınmacılar konusunda çok farklı düşünüyor. Bazen AfD’liye dönüşüp küçük paşalar [pashas] hakkında atıp tutuyor, sonra saldırıya uğruyor ve her şeyi geri alıyor. Ama elbette bu Merkel’in mirasıydı, bu yüzden CDU bu açıdan inandırıcı değil. Covid krizinde de aynı şey oldu: CDU-CSU da sokağa çıkma yasakları ve zorunlu aşılamadan yanaydı ve herkes kadar kötü davrandı. Sonra barış meselesi ortaya çıktı ve bu Almanya’da fazlasıyla kalleşçe olan şey de budur. BSW’yi başlatmadan önce AfD, müzakere edilmiş bir çözümü tutarlı bir şekilde savunan ve doğudaki pek çok seçmen için hayati bir konu olan Ukrayna’ya silah sevkiyatına karşı çıkan tek partiydi. CDU-CSU daha fazla silah tedarik etmek istiyordu ve Sol Parti [Die Linke] bu konuda bölünmüş durumdaydı. Eğer yumuşama politikasına geri dönülmesini istiyorsanız, müzakere istiyorsanız, silah sağlayarak savaşın bir tarafı olmak istemiyorsanız, başvurabileceğiniz başka kimse yoktu. Elbette İsrail konusunda AfD daha da fazla silah sağlamaya kararlı çünkü İslam karşıtı bir parti ve orada yaşanan korkunç şeyleri açıkça onaylıyor. Nihayetinde yeni bir parti kurma adımını atmamızın temel nedenlerinden biri de buydu; böylece ana akımdan meşru bir şekilde memnun olmayan ama aşırı sağcı olmayan insanlar –ki AfD seçmenlerinin büyük bir kısmı da buna dahildir– başvurabilecekleri ciddi bir partiye sahip olacaklardı.

Peki şu anki CDU’yu Helmut Kohl’ün partisiyle nasıl kıyaslarsınız? Yeni eyaletleri entegre etmek için Grundgesetz’i [Anayasa] ayaklar altına alan oydu.

Kohl yönetimindeki CDU’nun her zaman güçlü bir sosyal kanadı, güçlü bir işçi kanadı olmuştur. Norbert Blüm ve ilk günlerinde Heiner Geißler’in savunduğu şey buydu. Sosyal hakları ve sosyal güvenliği savundular ve bu da CDU’yu bir tür halk partisi haline getirdi. Her zaman işçilerden, kleinen Leute olarak adlandırılan düşük gelirli sıradan insanlardan güçlü bir destek aldı. Merz, sadece BlackRock için çalıştığı için değil, siyasal iktisat açısından bu bakış açısını temsil ettiği için BlackRock kapitalizmini savunuyor. Emeklilik yaşını yükseltmek istiyor, bu da yeni bir emeklilik kesintisi anlamına geliyor. Sosyal yardımları azaltmak istiyor; refah devletinin çok büyük olduğunu ve parçalanması gerektiğini söylüyor. Daha yüksek bir asgari ücrete karşı çıkıyor  – CDU’nun eskiden desteklediği şeylerin hepsi. Bu, CDU’da yeri olan Katolik sosyal doktrininin bir parçasıydı. Evcilleştirilmiş bir kapitalizmi, güçlü bir sosyal bileşene, güçlü bir refah devletine sahip bir iktisadi düzeni savunuyorlardı. Ve inandırıcıydılar çünkü Almanya’da sosyal haklara yönelik gerçek saldırı 2004 yılında Schröder ve SPD-Yeşiller hükümeti döneminde gerçekleşti. Yani İngiltere’den biraz farklı. CDU aslında neoliberal saldırıyı geciktirdi. Merz onlar için bir dönüm noktası.

Bunca yılın ardından Sol Parti’den ayrılmaya neden karar verdiğiniz açıklayabilir misiniz?

Asıl önemli olan Sol Parti’nin kendisinin değişmiş olmasıydı. Artık Yeşiller’den daha yeşil olmak istiyor ve onların modelini kopyalıyor. Kimlik siyaseti ağır basıyor ve sosyal konular bir kenara itilmiş durumda. Sol Parti eskiden oldukça başarılıydı –2009’da yüzde 12 ile 5 milyonun üzerinde oy almıştı– fakat 2021’e gelindiğinde oyları sadece 2,2 milyon ile yüzde 5 barajının altına düştü. Bu ayrıcalıklı söylemler, eğer böyle adlandırabilirsem, metropol akademik çevrelerinde popüler, fakat eskiden sola oy veren sıradan insanlar arasında popüler değiller. Onları uzaklaştırıyorsunuz. Sol Parti eskiden Doğu Almanya’da güçlü bir yere sahipti, fakat oradaki insanlar çeşitlilikle ilgili bu tartışmalarla, en azından bu tartışmaların yapıldığı dille başa çıkamazlar; bu tartışmalar düzgün emeklilik maaşları, düzgün ücretler ve elbette eşit haklar isteyen seçmenleri yabancılaştırıyor. Biz herkesin dilediği gibi yaşayabilmesi ve sevebilmesinden yanayız. Fakat abartılı bir kimlik siyaseti var ki, bir konu hakkında konuştuğunuzda eğer göçmen kökenli değilseniz özür dilemeniz gerekiyor ya da heteroseksüel olduğunuz için özür dilemeniz gerekiyor. Sol Parti bu tür bir söylemin içine daldı ve bunun sonucunda oy kaybetti. Bazıları oy vermeyenler kampına, bazıları da sağa kaydı.

Artık partide çoğunluğa sahip değildik çünkü Sol Parti’yi destekleyen çevre değişmişti. Partinin kurtarılamayacağı açıktı. Bir grubumuz kendi kendimize, ya partinin batışını izlemeye devam edeceğiz ya da bir şeyler yapmamız gerekecek dedik. Memnun olmayanların gidebilecekleri bir yer olması önemli. Pek çok insan artık kime oy vereceğimizi bilmiyoruz, AfD’ye oy vermek istemiyoruz ama başka kimseye de oy veremeyiz diyordu. Kendi başımıza bir şeyler yapalım ve yeni bir parti kuralım dememizin motivasyonu buydu. Hepimiz soldan gelmiyoruz; tabiri caizse sol bir dirilişten biraz daha fazlasıyız. Diğer gelenekleri de bir ölçüde bünyemize kattık. Bunu kitabım Die Selbstgerechten’de [Kendini Beğenmişler] ‘muhafazakâr-sol’ olarak tanımladım.

Başka bir deyişle: toplumsal ve siyasi olarak solda yer alıyoruz, fakat sosyal-kültürel açıdan insanlarla oldukları yerde buluşmak istiyoruz, onlara reddettikleri şeyler hakkında propaganda yapmak değil.

2018’de başlattığınız Aufstehen [Ayağa Kalk] hareketinin deneyimlerinden olumlu ya da olumsuz ne gibi dersler çıkardınız?

Aufstehen kurulduğunda 170.000’den fazla kişinin ilgisini çekerek büyük bir yankı uyandırdı. Beklentiler çok büyüktü. O zamanki en büyük hatam, buna gerektiği gibi hazırlanmamış olmamdı. Başladığımızda yapıların oluşacağı yanılsaması içindeydim; çok sayıda insan olur olmaz her şey çalışmaya başlayacaktı. Fakat çok geçmeden, işleyen bir hareket için gereken yapıların –eyaletler, şehirler, belediyeler– bir gecede kurulamayacağı anlaşıldı. Bunlar zaman ve özen gerektirir. Bu BSW’nin gelişimi için önemli bir dersti: tek bir kişi bir parti kuramaz, iyi organizatörlere, tecrübeli insanlara ve güvenilir bir ekibe ihtiyaç vardır.

BSW etkileyici bir parlamenter grubu tarafından hayata geçirildi. Ne tür uzmanlıklara sahipler, uzmanlıkları ve özel angajman alanları nelerdir?

Federal Meclis’teki BSW grubu güçlü bir kadroya sahip. Başkan yardımcısı Klaus Ernst, IG Metall’den deneyimli bir sendikacı, WASG’nin(*) ve daha sonra Sol Parti’nin kurucularından ve başkanlarından biri. Alexander Ulrich de bir başka sendikacı ve aynı zamanda deneyimli bir parti politikacısı. Sol Parti’nin parlamento grubuna başkanlık eden Amira Mohamed Ali, aktif siyasete atılmadan önce büyük bir firmada avukat olarak çalıştı. Sevim Dağdelen, Almanya ve dünya çapında geniş bir ağa sahip deneyimli bir dış siyaset uzmanıdır. Diğer BSW parlamenterleri Christian Leye, Jessica Tatti, Żaklin Nastić, Ali Al Dailami ve Andrej Hunko’dur. Federal Meclis dışında da önemli isimler var.

Alman ekonomisi: Avrupa’nın iktisadi motoru dağılıyor mu?

BSW’nin programı nedir?

Kurucu belgemizin dört temel maddesi var. Bunlardan ilki iktisadi sağduyu politikası. Bu kulağa bulanık geliyor ama Almanya’da hükümet politikalarının endüstriyel ekonomimizi yok ettiği durumu ele alıyor. Ve eğer sanayi yok olursa, bu aynı zamanda çalışanlar ve refah devleti için de kötü bir durumdur. Yani: mantıklı bir enerji politikası, mantıklı bir sanayi politikası; ilk öncelik budur.

Bu, 1970’lerde Tony Benn’in etrafındaki İngiliz solunun geliştirdiği gibi emek temelli alternatif bir iktisadi strateji anlamına mı geliyor, yoksa geleneksel bir milli-endüstriyel siyaset olarak mı düşünülüyor?

Almanya’da, bugün artık var olmasa da, 1970’ler ve 80’lerde madencilerin grevi sırasında Britanya’da olduğu gibi bir işçi sınıfı kimliği bilinci hiçbir zaman olmadı. Federal Cumhuriyet her zaman daha çok bir orta sınıf toplumuydu ve işçiler kendilerini orta sınıfın bir parçası olarak görme eğilimindeydi. Almanya’da önemli olan Mittelstand, yani kendilerini büyük şirketlere karşı konumlandırabilen küçük firmaların oluşturduğu güçlü bloktur. Bu karşıtlık, sermaye ve emek arasındaki karşıtlık kadar önemlidir. Almanya’da bunu ciddiye almak zorundasınız. İnsanlara sadece sınıf temelinde hitap ederseniz, bir yanıt alamazsınız. Fakat onlara, kârları hissedarlara ve üst düzey yöneticilere aktarılan, işçilere neredeyse hiçbir şey aktarılmayan dev şirketlerin aksine, mülk sahibi şirketler de dahil olmak üzere toplumun zenginlik yaratan kesiminin bir parçası olarak seslenirseniz, bu karşılık bulur. İnsanlar ne söylediğinizi anlayabiliyor, kendilerini bununla özdeşleştirebiliyor ve kendilerini savunmak için bu temelde harekete geçebiliyorlar. Küçük firmalarda aynı muhalefeti bulamazsınız, çünkü genellikle kendileri de mücadele ediyorlar. Büyük oyuncular tarafından kendilerine düşük fiyatlar dikte edildiği için ücretleri yükseltecek hareket alanlarına sahip değiller. Fakat Almanya’nın bu açıdan Fransa, İngiltere veya diğer ülkelere kıyasla biraz farklı olduğunu biliyorum. Dolayısıyla, sağduyulu bir enerji politikası ve sanayi politikası Mittelstand’ın ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak başlayacaktır; bu da şirket sahiplerini ve ailelerini, şirketlerini finansal yatırımcılara satmak yerine ayakta kalmaya teşvik edecektir.

Bu, en azından son yirmi yıldaki hükümet politikasının zımni temeli ile –Mittelstand hakkındaki tüm parlak konuşmalara rağmen– Merkel’in stratejisinin açıkça büyük şirketlere ve biraz çevrecilikle birlikte büyük şehirlere yönelik olduğu bir ayrıma işaret edecektir. Aynı şey elbette FDP ve pratikte Yeşiller için de geçerli. Yani sizin için en önemli sınır mali sermaye ile bölgesel ya da orta kademe sermaye arasındaki fark mı?

Evet, ama dediğim gibi bunu da idealize etmek istemiyorum. Kesinlikle her seviyede sömürü var. Fakat yine de, örneğin Amazon ya da bazı DAX(**) şirketleriyle karşılaştırıldığında arada bir fark var. Örneğin bugün, ekonomi küçülüyor olsa da, DAX şirketleri her zamankinden daha fazla temettü dağıtıyor. Bazı durumlarda şirketler yıllık kârlarının tamamını, hatta daha fazlasını dağıtıyor. Almanya’nın yatırım oranı yıllardır çok düşük, çünkü küresel finans gruplarının baskısı nedeniyle çok fazla para ödeniyor. Mittelstand şirketleri oransal olarak çok daha fazla yatırım yapıyor.

BSW’nin programında yer alan diğer başlıklar nelerdir?

İkinci başlık sosyal adalet. Bu bizim için kesinlikle merkezi bir öneme sahip. Ekonominin iyi gittiği zamanlarda bile, artan yoksulluk ve sosyal eşitsizlikle birlikte büyüyen bir düşük ücretli sektörümüz vardı. Güçlü bir refah devleti hayati önem taşıyor. Alman sağlık hizmetleri muazzam bir baskı altında. Bir uzmana görünmek için bile aylarca bekleyebiliyorsunuz. Hemşirelik personeli korkunç derecede fazla çalıştırılıyor ve düşük ücret alıyor. 2021’deki grevlerini güçlü bir şekilde destekledik. Okul sistemi de başarısız. Daha önce de söylediğim gibi, Realschule veya Hauptschule’den(***) ayrılan gençlerin önemli bir kısmı çırak veya stajyer olarak işe alınabilecek temel bilgilere sahip değil. Almanya’nın altyapısı da giderek bakımsızlaşıyor. Onarılmayan ve bir noktada yıkılmak zorunda kalacak olan yaklaşık üç bin harap köprü var. Demiryolu hizmeti veren Deutsche Bahn devamlı kesintiye uğruyor. Kamu idaresi eski ekipmanlara sahip. Ana akım politikacılar tüm bunların farkında ama bu konuda hiçbir şey yapmıyorlar.

Üçüncü başlık ise barış. Alman dış siyasetinin askerileşmesine ve çatışmaların savaşa doğru tırmanmasına karşıyız. Hedefimiz, uzun vadede Rusya’yı da içermesi gereken yeni bir Avrupa güvenlik düzenidir. Nükleer bir güç olan Rusya ile çatışma masadan kalkmadıkça Avrupa’da barış ve güvenlik istikrarlı ve kalıcı bir şekilde garanti altına alınamaz. Ayrıca Avrupa’nın ABD ve Çin arasındaki herhangi bir çatışmanın içine çekilmesine izin vermemesi gerektiğini, fakat çeşitli ticaret ve enerji ortaklıkları yoluyla kendi çıkarlarını gözetmesi gerektiğini savunuyoruz. Ukrayna konusunda ise ateşkes ve barış müzakereleri çağrısında bulunuyoruz. Savaş, ABD ve Rusya arasında kanlı bir vekalet savaşı. Bugüne kadar Batı tarafından müzakere yoluyla sona erdirilmesi için ciddi bir çaba sarf edilmedi. Var olan fırsatlar da heba edildi. Sonuç olarak Ukrayna’nın müzakere pozisyonu önemli ölçüde kötüleşti. Bu savaş nasıl sona ererse ersin, Avrupa’ya yaralı, yoksullaşmış ve nüfusu azalmış bir ülke bırakacak. Fakat en azından mevcut insani acılar sona erdirilebilir.

Ve dördüncü başlık?

Dördüncü başlık ifade özgürlüğü. Burada izin verilen görüşlerin daralan spektrumuna uymak için giderek daha da ağırlaşan bir baskı var. Gazze hakkında konuştuk ama mesele bunun çok ötesinde. SPD’li İçişleri Bakanı Nancy Faeser, hükümetle alay etmeyi suç haline getirecek bir ‘Demokrasiyi Teşvik’ yasa tasarısı sundu. Biz buna doğal olarak demokratik gerekçelerle karşı çıkıyoruz. Federal Cumhuriyet’in her zaman yeni çiçekler açan çirkin bir geleneği var. ‘Aşırı solcuların’ kamu sektöründeki işlerden men edilmeye çalışıldığı 1970’li yıllardaki baskılara geri dönmeye gerek yok.(****) Pandemi sırasında ideolojik baskıya hemen başvurulmuştu ve şimdi Ukrayna ve Gazze’de daha da fazla başvuruluyor. İşte bunlar dört ana başlık. Genel hedefimiz yeni bir siyasi başlangıca ön ayak olmak ve hoşnutsuzluğun son yıllarda olduğu gibi sağa kaymaya devam etmemesini sağlamaktır.

BSW’nin önümüzdeki Avrupa Parlamentosu ve Eyalet seçimleri için seçim planları nelerdir? Eyalet parlamentolarında hangi koalisyonları göz önünde bulunduracaksınız?

Koalisyonlara gelince, dediğimiz gibi, ayı öldürülmeden postunu paylaşmayalım. Koalisyonlar ya da hoşgörü veya esnek çoğunluklar gibi yönetime katılımın diğer biçimleri hakkında yapmak isteyebilecekleri herhangi bir öneriyi değerlendirebilmek için diğer tüm partilerden yeterince farklıyız. Şimdilik sadece mümkün olduğunca çok sayıda yurttaşımızı çıkarlarının bizimle emin ellerde olduğuna ikna etmek istiyoruz. Yeni bir parti olarak, yeni siyaset yaklaşımımıza destek aramak için ilk fırsatımız olan Avrupa seçimlerinde güçlü bir performans sergilemek istiyoruz. Seçmenlere, Avrupa toplumlarının ve ekonomilerinin sorunlarının çözümünde Brüksel bürokrasisi ve jüristokrasisinin değil, AB’nin demokratik üye devletlerinin esas sorumlu olması gerektiğini anlatacağız.

AfD ve Almanya: Avrupa İhracatçılar Federasyonu mu?

Kendinizi ‘muhafazakâr-sol’ olarak tanımlamanızla ilgili olarak: eski CDU geleneğinden, onun sosyal doktrininden ve ‘evcilleştirilmiş kapitalizm’den sıcak bir şekilde bahsettiniz. Eğer Willy Brandt’ın dış siyasetiyle ittifak halinde olsaydınız, BSW’yi eski CDU’dan nasıl ayırırdınız?

Savaş sonrası Hıristiyan Demokrasisi neoliberal olmamak anlamında muhafazakârdı. Eski CDU-CSU hem muhafazakâr hem de radikal-liberal bir unsuru bir araya getiriyordu; bunu yapabilmesi Konrad Adenauer gibi bir adamın siyasi hayal gücüne bağlıydı – her ne kadar buna benzer bir şey İtalya ve bir dereceye kadar Fransa’da da mevcut olsa da. O dönemde muhafazakârlık, neoliberal (sözde) muhafazakârlıkta olduğu gibi toplumu kapitalizmin ihtiyaçlarına göre ayarlamanın aksine, toplumu kapitalist ilerlemenin girdabından korumak anlamına geliyordu. Toplumun bakış açısından neoliberalizm muhafazakâr değil devrimcidir. Bugün Merz gibi biri tarafından yönetilen CDU, ekonominin topluma hizmet etmesi gerektiği, bunun tersinin geçerli olmadığı şeklindeki eski Hıristiyan-Demokrat anlayışın kökünü başarıyla kazımıştır. Eskinin SPD’si olan sosyal demokrasi de muhafazakâr bir unsura sahipti ve merkezde bir bütün olarak toplum yerine işçi sınıfı vardı. Bu durum Birleşik Krallık’ta Üçüncü Yol ve Almanya’da Schröder’in işgücü piyasasını ve ekonomiyi küreselci-teknokratik bir piyasa demokrasisine teslim etmesiyle sona erdi. Tıpkı dış siyasette olduğu gibi, kendimizi hem savaş sonrası muhafazakârlığın ‘evcilleştirilmiş kapitalizminin’ hem de Brandt, Kreisky ve Palme döneminin hem iç hem de dış siyasetteki sosyal demokrat ilerlemeciliğinin günümüzün değişen siyasi koşullarına uygulanmış meşru mirasçıları olarak görmeye hakkımız olduğuna inanıyoruz.

Uluslararası alanda, AB’de ya da ötesinde hangi güçleri BSW için potansiyel müttefik olarak görüyorsunuz?

Bu konuda soru sormak için en uygun kişi ben değilim, zira benim odak noktam iç siyaset. İnsanların yurt dışından bizi genellikle çarpıtılmış bir şekilde gördüklerini biliyorum ve umarım ben de diğer ülkeleri çarpıtılmış bir şekilde görmüyorumdur. İlk günlerde La France insoumise [Boyun Eğmeyen Fransa] ile yakın ilişkilerimiz vardı ama son yıllarda nasıl gelişti bilmiyorum. Sonra İtalya’da Beş Yıldız Hareketi vardı, bu yine biraz farklı ama orada da bazı örtüşmeler var. Genel olarak, sosyal adalete güçlü bir şekilde yönelen ancak kimlikçi söyleme kapılmayan herhangi bir sol parti ile aynı dalga boyunda oluruz.

Sol Parti’nin toplumsal meseleleri marjinalleştirerek ‘Yeşillerden daha yeşil’ hale geldiğini söylüyorsunuz. Ama Yeşiller’in bir zamanlar güçlü bir toplumsal programı vardı; güçlü bir toplumsal bileşene sahip yeşil bir sanayi stratejisi ve elbette Avrupa’nın askerden arındırılması. Sizce 1990’larda ne oldu da bu boyutu kaybettiler?

Birçok eski sol parti için de durum aynıydı. Cevabın bir kısmı, destekleyici çevrenin değişmiş olmasıdır. Sol partiler, entelektüeller tarafından yönetiliyor olsalar bile geleneksel olarak işçi sınıfına dayanmaktaydı. Fakat seçmenleri değişmiştir. Piketty, Capital and Ideology [Sermaye ve İdeoloji] kitabında bunun izini ayrıntılı bir şekilde sürüyor. Son otuz yılda yeni, üniversite eğitimli, profesyonel bir sınıf kitlesel olarak genişledi, neoliberalizmden nispeten zarar görmedi çünkü iyi bir gelire ve artan servete sahip ve refah devletine bağımlı olmak zorunda değil. Bu ortamda yetişen gençler hiçbir zaman toplumsal korku ya da sıkıntı yaşamadı, çünkü en başından beri korunuyorlardı. Şu anda Yeşiller’in ana çevresi budur; nispeten iyi durumda, iklim konusunda endişeli –ki bu onların lehine bir durumdur– fakat sorunu bireysel tüketici kararlarıyla çözmeyi amaçlayan insanlar. Hiç yokluk çekmemiş insanlar, yokluk çekmenin günlük yaşamın bir parçası olduğu kişilere feragat vaaz ediyor.

Ama anaakım partiler için de durum böyle değil mi? Yeşiller belki de 1980’lerdeki durumlarına kıyasla en dramatik olanı. Fakat dediğiniz gibi CDU sosyal bileşenini terk etti. SPD neoliberal dönüşe öncülük etti. Bu sağa ya da mali veya küresel sermayeye doğru hareketin daha derin bir nedeni var mı?

Birincisi, Andreas Reckwitz gibi sosyologların çok iyi analiz ettiği gibi, burada kamuoyunun şekillenmesinde öncü rol oynayan güçlü ve büyüyen bir sosyal çevreyle karşı karşıyayız. Bu çevre medyada, siyasette ve kanaatlerin oluştuğu büyük şehirlerde baskındır. Bunlar büyük şirketlerin sahipleri değil; bu farklı bir katman. Fakat bu güçlü bir etki ve tüm siyasi partilerdeki oyuncuları şekillendiriyor. Burada, Berlin’de, tüm siyasetçiler bu çevre içinde hareket ediyor –CDU, SPD– ve bu da onlar üzerinde güçlü bir etki yaratıyor. Küçük insanlar, küçük kasaba ve köylerde yaşayanlar, üniversite mezunu olmayanlar, siyasete giderek daha az erişebiliyorlar. Eskiden partiler geniş tabanlı, gerçek halk partileriydi – kiliseler aracılığıyla CDU, sendikalar aracılığıyla SPD. Şimdi bunların hepsi yok oldu. Partiler çok daha küçük ve adayları daha dar bir tabandan, genellikle üniversite eğitimli orta sınıftan seçiliyor. Genellikle deneyimleri konferans salonu, düşünce kuruluşu ve genel kurul odasıyla sınırlı. Profesyonel siyasi hayatın ötesindeki dünyayı hiç tecrübe etmeden milletvekili oluyorlar.

BSW ile, bu ortamdan olabildiğince uzaklaşmak için, başka alanlarda, toplumun diğer pek çok alanında çalışmış yeni siyasetçiler getirmeye çalışıyoruz. Fakat eski halk partisi modeli ortadan kalktı, çünkü bunun tabanı artık mevcut değil.

Son olarak size kendi siyasi ve kişisel formasyonunuz hakkında sorular sorabilir miyiz? Dünya görüşünüz üzerinde en önemli etkilerin neler olduğunu düşünüyorsunuz tecrübeye dayalı, entelektüel?

Hayatım boyunca çok okudum ve yeni bir yönde düşünmeye başladığım aydınlanma anları oldu. Goethe’yi derinlemesine inceledim ve o zaman siyaset ve toplum hakkında, insanların bir arada yaşaması ve olası gelecekler hakkında düşünmeye başladım. Rosa Luxemburg benim için her zaman önemli bir figür oldu, özellikle de mektupları; onunla özdeşleşebiliyordum. Thomas Mann, elbette bana belirgin bir biçimde nüfuz etti ve etkiledi. Gençliğimde yazar ve oyun yazarı Peter Hacks önemli bir entelektüel muhatabımdı. Marx benim üzerimde büyük bir etkiye sahipti ve kapitalist krizler ve mülkiyet ilişkileri üzerine yaptığı analizleri hâlâ çok faydalı buluyorum. Topyekûn millileştirme ya da merkezi planlamadan yana değilim, fakat özel mülkiyet ile devlet mülkiyeti arasında üçüncü seçenekleri araştırmakla ilgileniyorum. Örneğin, bir şirketin hissedarlar tarafından yağmalanmasını önleyen vakıflar veya vekillikler; Prosperity without Greed’de [Açgözlülükten Uzak Refah] tartıştığım noktalar.

Bir başka biçimlendirici deneyim de düzenlediğimiz etkinliklerde insanlarla etkileşimde bulunmak oldu. Ülkeyi dolaşmak, çok sayıda toplantı yapmak ve insanlarla konuşmak için her fırsatı değerlendirmek, onları neyin harekete geçirdiğini, nasıl düşündüklerini ve neden bu şekilde düşündüklerini anlamak için bilinçli bir karardı. Sadece bir balonun içinde dolaşmamak, sadece zaten tanıdığınız insanları görmemek çok önemli. Bu benim siyasetimi şekillendirdi ve belki de beni biraz değiştirdi. Bir siyasetçi olarak her şeyi seçmenlerden daha iyi anladığınızı düşünmemeniz gerektiğine inanıyorum. İlgi alanları ve bakış açıları arasında her zaman birebir olmasa da bir örtüşme vardır, fakat üzerinde düşünürseniz insanların yaptıkları şeyleri neden söylediklerini anlayabilirsiniz.

1990’lardan bu yana siyasi yolculuğunuzu nasıl tanımlarsınız?

Otuz yıldır siyasetin içindeyim. PDS(*****) ve Sol Parti’de önemli görevlerde bulundum. 2009’dan beri Federal Meclis üyesiyim ve 2015’ten 2019’a kadar Sol Parti’nin parlamento grubunun eş başkanlığını yaptım. Fakat siyasete ilk girdiğim hedeflere sadık kaldığımı söyleyebilirim. Kârı değil insanı merkeze koyan farklı bir iktisadi sisteme ihtiyacımız var. Günümüzde yaşam koşulları aşağılayıcı olabiliyor; yaşlı insanların geçimlerini sağlamak için çöp kutularını karıştırıp depozitolu şişe araması alışılmadık bir durum değil. Bu tür şeyleri görmezden gelmek istemiyorum, bunların altında yatan koşulları daha iyi hale getirmek istiyorum. Çok sık seyahat ediyorum ve nereye gidersem gideyim, artık hiçbir parti tarafından temsil edilmediğini düşünen çok sayıda insan olduğunu hissediyorum. Büyük bir siyasi boşluk var. Bu da insanların öfkelenmesine yol açıyor ki bu demokrasi için iyi bir şey değil. Yeni bir şey inşa etmenin ve ciddi bir siyasi müdahalede bulunmanın zamanı geldi. Bir noktada kendime şunu söylemek zorunda kalmak istemiyorum: Bir şeyleri değiştirebileceğin bir fırsat penceresi vardı ve sen bunu yapmadın. Yeni partimizi, Berlin balonunun beceriksizliği ve küstahlığıyla birlikte ülkemizi bölen ve geleceğini riske atan mevcut politikaların üstesinden gelebilmek için kuruyoruz.


(*) Alm. Arbeit und soziale Gerechtigkeit – Die Wahlalternative (WASG): Emek ve Sosyal Adalet – Seçim Alternatifi. 2005 yılında iktidardaki SPD-Yeşiller koalisyon hükümetinden hoşnut olmayanlar tarafından kurulan siyasi parti. WASG, 16 Haziran 2007 tarihinde Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) ile birleşerek Sol Parti’yi (Die Linke) oluşturdu. (ç.n.)

(**) Alm. Deutscher Aktien Index: Frankfurt Borsası’nda işlem gören en büyük 30 şirketi temsil eden endeks. (ç.n.)

(***) Alman eğitim sisteminde ortaöğretime tekabül eden okullar. Alman gençler Hauptschule veya Realschule türündeki okullardan sonra meslek öğrenimine başlayabiliyorlar. (ç.n.)

(****) 1972 yılında, dönemin SPD’li Şansölyesi Willy Brandt tarafından yürürlüğe konan ‘Radikaller Kararnamesi’ kastediliyor. Bu antikomünist kararnameden 3 milyonun üzerinde Federal Alman Cumhuriyeti yurttaşı etkilenmiş, onbinlerce insan hakkında soruşturma açılmış, yüzlerce kamu görevlisi mesleklerinden uzaklaştırılıp, kovuşturmaya tabi tutulumuş hatta hapis cezası ile cezalandırılmıştır. (ç.n.)

(*****) Alm. Partei des Demokratischen Sozialismus (PDS): Demokratik Sosyalizm Partisi. Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (DDR) yönetici partisi Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) devamcısıydı. 2005’te bazı başka partilerle de bir araya gelerek Sol Parti’yi oluşturdu. (ç.n.)

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English