Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Almanya’da Sarah Wagenknecht partisinin başarı şansı var mı?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Oliver Nachtwey, Basel Üniversitesi’nde Sosyal Yapı Analizi profesörüdür ve Frankfurt’taki Sosyal Araştırma Enstitüsü’nde öğretim üyesidir. Araştırma alanları arasında emek ve endüstri sosyolojisi, siyaset sosyolojisi, kapitalizmin karşılaştırmalı incelenmesi ve toplumsal hareketler yer almaktadır. Oliver Nachtwey, Sahra Wagenknecht ve Wagenknecht’in yeni projeleri hakkındaki düşüncelerini Almanya’nın önde gelen gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Gazetesine (FAZ) aktardı. Söyleşinin tamamını sizler için çevirdik. Nachtwey, Alman siyasetinin ilgi odağındaki Wagenknecht’in ne olduğuna ve ne olmadığına ilişkin önemli ipuçları sunuyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Sahra Wagenknecht’in Projesi: BRD noir

Sahra Wagenkencht’in biyografisi, insanın karşıt pozisyonlarda bulunurken nasıl yükselebileceğini gösteriyor. O, siyasette var olmayan bir arzda bulunuyor. Parti kurma girişimi başarıyla sonuçlanabilir mi?

‘’Ve yakında hala topallıyor olacak’’, bu anlamsız ve kaba sözün 90’lı yıllarda Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) lideri Lothar Bisky tarafından, o dönem PDS içinde ve dışında en çok ilgi gören komünist olan Sahra Wagenknecht hakkında söylendiği dillendiriliyor. Bisky, sakatlığı sebebiyle ayağını sürüyen Rosa Luxemburg’u ima ediyordu. Wagenkencht’in giyim tarzı, eskiden sık sık giydiği dantel bluzları ve saç modeli Almanya’nın en tanınmış sosyalistinin kamusal imajına, göze çarpacak kadar benziyordu. Wagenknecht de Luxemburg gibi hitabeti iyi ve sağgörülü biriydi ve parti yönetimiyle sık sık anlaşmazlıklar yaşıyordu. Fakat Bisky’nin iması yalnızca Wagenknect’in siyasi pozisyonlarını değil, o dönemde zaten mevcut olan estetik-politik oyun düzeni anlayışını da hedef alıyordu. O başından beri başarılı bir şekilde kullandığı bir markaydı. Daha 2002 yılı Federal Meclis seçim kampanyasında yaptığı konuşmalar için partiden ücret talep etmişti.

Sahra Wagenknecht, doğası gereği aykırı bir kişiliktir. Doğu Almanya’da demokratik devrim patlak verdiğinde, 1989 yılında Almanya Sosyalist Birlik Partisi’ne (SED) girdi. Doğu Almanya’daki yönetimden kurtulmak için yapılan siyasi devrim, onu etkilemedi. Onun açısından bu bir ‘karşı devrimdi’. Kapitalist Batı’nın artık Doğu Almanya’da bile sanayiyi, yaşam öykülerini ve yaşam standartlarını tahrip ediyor olmasını herkesten daha kesin şekilde eleştiriyordu. Ancak Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) içindeki ‘Komünist Platform’un en tanınmış üyesi olarak, özür dilemeyen Stalinist rolünü de seviyordu. Stalin’in ‘etkileyici modernleşme politikasına’ hayranlık duyuyor, Doğu Almanya’yı Alman tarihindeki ‘en insan dostu yönetim’ olarak tanımlıyordu. PDS 2002 yılında ‘Duvar’daki ölümler için hiçbir gerekçe olmadığını’ ilan ettiğinde, parti yönetiminde muhalif bir ses vardı: Sahra Wagenknecht.

Wagenknecht, 1990’lı yıllarda Walter Ulbricht’in ‘Milli Ekonominin Planlanmasında ve Yönetiminde Yeni Ekonomik Sistem’ine hâlâ hayranlık duyuyordu. 2008 ekonomik kriziyle birlikte, onun ekonomik-politik metamorfozu başladı. Artık parti sınırlarının ötesinde, çağdaş kapitalizmin yetenekli bir eleştirmeni olarak dikkat çekiyordu. Doğu Almanya nostaljisi yerini kapitalizmin altın çağındaki BRD (Almanya Federal Cumhuriyeti) nostaljisine bırakıyor.

‘Freiheit Statt Kapitalismus’’(Kapitalizm Yerine Özgürlük, 2012) kitabında kendisini ilerici sosyal piyasa ekonomisinin destekçisi olarak tanıtıyor. Her ne kadar ‘yaratıcı sosyalizm’den bahsetse de düzen konusundaki fikirlerini Walter Eucken, Alfred Müller-Armack ve Ludwig Erhard gibi ordoliberalizmin düşünürlerinden alıyor. Temel olarak Ulbricht’in ekonomi politikasındaki gibi ordoliberalizmde de aynı niteliklere değer vermektedir. “Yüksek verimli bir ekonominin, eşzamanlı sosyal güvenlikte verimin canlanmasını sağladığını” belirtmiştir. “Reichtum ohne Gier” (Açgözlülük Olmadan Zenginlik, 2016) kitabında artık sosyalizm kelimesi geçmiyor. Kapitalizm hakkında eleştirdiği şey, performansı, yeniliği ve (gerçek) rekabeti engelleyen büyük şirketlerin yarı-feodal egemenliğidir. Karl Marx’tan ziyade Joseph Schumpeter’e daha yakındır. İşçilere ya da sendikacılara değil, daha çok serbest meslek sahiplerine, girişimcilere, yöneticilere, üsttekilerin bunu yapamayacağına dair kendilerini rahatlatmak ve kendilerini biraz daha eğitimli hissetmek için istasyondaki kitapçıdan bir kitap alanlara hitap ediyor.

İlgi odağı olmak için yaratılmış

Wagenknecht uzun bir süre boyunca çok dikkat çeken bir yabancıldı, ancak kitapları ve talk-show programları sayesinde siyasi bir yıldız haline geldi. Karizması var. Wagenknecht, kendisi de alttan gelen tecrübeli bir tırmanıcı. Böyle takdir toplamasının sebebi; dosyalarını iyi bilmesi, hazır cevap olması ve tartışma turlarında rakiplerini soğukkanlı şekilde duvara toslatması. Üst sınıfa geçişini ve muhafazakâr habitusunu kutluyor. Ve imajını, burjuva kültürünü küçümsemeyen aksine ona saygı duyan solcu bir entelektüel olarak geliştiriyor. O, Marx’ı tamamen okumuş ve Goethe’nin Faust’unu ezbere biliyor. Weimar klasisizmini burjuva eşrafından daha iyi anlayan bir komünist. Bu da ona hem yukarıdan hem aşağıdan bir görüntü veriyor, sıradan insanların çıkarlarını temsil eden ve düzene dışarıdan bakan biri. Televizyona çıktığında, insanlar ekrandan ayrılmıyorlar. Wagenknecht, siyasi ortamda kimsenin yapmadığı ilginç bir şekilde siyasi alternatifler üzerine konuşuyor.

Wagenknecht’in Sol Parti’de her zaman destekçileri oldu ve parti içinde önemli görevler aldı. 2019’dan beri Federal Meclis Grup Başkanı Dietmar Bartsch ile yaptığı Makyevelist güç paylaşımıyla kötü bir şöhret kazandı. Bartsch ile dönemin parti liderleri Kipping ve Riexinger’e muhalefet dışında pek ortak noktaları yoktu. Yine de milletvekili olmanın günlük zahmetlerini bir dayatma olarak gördüğü için parti içinde bir yabancı olarak kalmaya devam ediyor. Parti etkinliklerine katıldığında geç kalıyor. Hem görkemli bir giriş yapmak için hem de kimseyle konuşmak zorunda kalmamak için. Sonuç olarak, kamuoyundaki ve parti içindeki tanınırlığı ters orantılı, yalnızca sadık olan destekçi çevresi itaatkar.

Wagenknecht kendisini, sosyal sorunlardan kopmuş ‘sol-liberal’ parti yönetimine karşı parti içi muhalefet olarak tanımlıyor. Doğru olan şudur: Sol Parti, iklim hareketinin sorunlarını ele alıyor ve ayrımcılık karşıtlığı birçok aktivist için çok önemli. Ancak Sol Parti’nin sosyal sorunlardan koptuğu iddiası grotesk bir çarpıtmadır. Wagenknecht, parti yönetimine yönelik sert eleştirilerini “Welt”, “Bild” veya “Cicero” gibi tanınmış işçi yanlısı yayınların sayfalarında yayınlamayı seviyor. Wagenknecht, 2021 seçim kampanyasında, artık solcular için seçilebilir olmamakla suçladığı solun en duyulabilir sesi. Aynı zamanda Wagenknecht işçi sınıfından, sadece ticaret odasının değil aynı zamanda itfaiyenin de üyesi olan herhangi bir yerel CDU politikacısına kıyasla daha uzaktır. Sol Parti lideri Wissler ya da önceki lideri Riexinger’in aksine Wagenknecht’in sendikalarla da pek bir alakası yok.

Başarısız sol bonapartizm

Merkel döneminde bile Wagenknecht’in şansölye olmak için gereken özelliklere sahip olduğu söylenirdi. Wagenknecht partisiyle birlikte bunun öngörülebilir bir gelecekte gerçekleşmeyeceğini biliyor. Bunun için kendini partiden özgürleştirmesi gerekiyor. Wagenknecht, partisi Die Linke’nin -özellikle de Wagenknecht’in eylemleri nedeniyle- olumsuz bir girdaba düşmesinden bu yana, düzen karşıtı hareketlenmeler için bir araç olması beklenen parti dışı bir sol hareket olan ‘Aufstehen’i [Ayağa Kalk] kurdu. Bu, kendi parti kuruluşu, sol bonapartizm için bir test çalışmasıdır ve dramatik bir şekilde başarısız oluyor. Aufstehen’in başarısız olmasının en önemli nedeni, örgütçü bir politikacı olarak çok az yeteneği ve isteği olan Wagenknecht değil. Toplantılar, anlaşmalar ve vasat muhalifler dehşet. Diğer partilerden birkaç entelektüeli ve (eski) siyasetçiyi çekmeyi başaran Aufstehen hızla dağılır, Wagenknecht tükenmişlik yaşar ve Sol Parti’nin meclis grup başkanlığından çekilir.

Wagenknecht fenomeni, genişletilmiş bir temsil krizinin ifadesidir. Sol Parti’nin başlangıçtaki ivmesi, Gündem 2010, kaybolmuştur. Yapılan reformlar sertliği ortadan kaldırdı, işgücü piyasası önemli ölçüde iyileşti (ancak büyüyen düşük ücretli sektörü kontrol altına alınamadı). Geriye, ekonomik güvensizliğin çok ötesine geçen, orta sınıflara kadar uzanan genel bir kırılganlık hissi kaldı.

Çaresiz orta sınıf

Gündem 2010, dışa açılan bir dünya ekonomisinde rekabet edebilirlik sorununa bir cevap niteliğinde olsa da; savaşlar, mülteci akınları, salgın hastalıklar ve iklim gibi çoklu krizlerin sebep olduğu finansal kriz, kapitalizmin ayağını kaydırdı. Orta sınıf yaşam tarzının tehdit altında olduğunu görüyor. Ve yerleşik siyaset çaresiz.

Wagenknecht, 2015’teki mülteci krizi sırasında mültecilerin sınırsızca kabul edilmesine, düşük ücretlilerin zaten güvencesiz olan yaşam koşullarını daha da kötüleştireceği gerekçesiyle, karşı çıktı. İşgücü piyasasında kıyasıya bir rekabet olmadığı ve konut piyasasındaki sorun esas olarak devletin konut politikasında yattığı için bu kısmen doğruydu. Ancak Wagenknecht kemer sıkma politikasının otoriter yönünü açığa çıkardı: Mali kriz sırasında bankalara yardım yapılırken, şimdi mültecileri yerleştirmek için fonlar ayrılıyor ve sürekli olarak sosyal devlet için para olmadığı söyleniyor.

Wagenknecht, artık eski halk partileri tarafından temsil edilmediğini düşünen yabancılaşmış kişileri temsil etmektedir. Halk partileri ekonomik ve sosyo-politik olarak giderek daha fazla birbirine benzer hale gelmişti. Artık hepsi merkezdeydi ama merkezin kenarları artık temsil edilmiyordu. AfD sağa, hatta aşırı sağa hizmet ederken, Wagenknecht’in ilkesi şudur: merkezin hem sağ hem de sol uçlarını temsil etmek. Wagenknecht kendi siyasi yaklaşımını sol muhafazakârlık olarak adlandırıyor. Sosyo-politik olarak ilerici, toplumsal olarak muhafazakâr. Kanadı sol karşıtı liberalizmdir ve onlara göre bu, mültecilere karşı açık tavrıyla Merkel’in CDU’sunun bazı kısımlarını da içermektedir. Sol liberalizm karşıtlığının özünde, ABD’li filozof Nancy Fraser’ın devlet kurumlarından Yeşil Parti’ye kadar karşılaşılan iş dünyası yanlısı çeşitlilik kültürünü adlandırdığı gibi ‘ilerici neoliberalizm’ karşıtlığı yatmaktadır: Maddi eşitlik mücadelesinin yerini bir eşitlik politikası alır. Neoliberalizm çeşitliliği kutlarken, Wagenknecht bu basit olumsuzlama üzerine odaklanır: ortalama, benzerlik, ‘normallik’. İlerici neoliberalizme karşıtlık o kadar derin ki, Wagenknecht’in kapitalizm eleştirisi artık genellikle bir kenara bırakılıyor.

Merkezin dışındakiler

Sol partiler, Lenin’le birlikte, her zaman proletaryanın öncülerini, en ilerici işçileri örgütlemek istemişlerdir. Wagenknecht, anti-avangard, yükselen ve artık kaybedecek bir şeyleri olan muhafazakar kesim üzerine oynuyor. Burada da kesinlikle haklı olduğu bir nokta var. Diğer partilerin de aklında bu kesim yok değil ama kimse onlara Wagenknecht gibi kültürel olarak değer vermiyor, kimse onların karanlık duygularını ifade etmekte ondan daha güçlü değil: merkeze ait olmaları gerekirken kendilerini dışlanmış hissediyorlar.

Wagenknecht, küresel çoklu kriz karşısında liberalizmin çaresizliğinden yararlanıyor. Kendisini yeşil ve liberal varyantlardaki yüksek gelirlilerin ahlakına bir alternatif olarak sunuyor. Kınayıcı ahlakçılık saf bir icat değildir. Ancak Wagenknecht, haklı eleştirileri kötü niyetle zenginleştiriyor. Sonuç genellikle sağcı kültür savaşından çok da uzak olmayan grotesk bir görüntü oluyor. Bu yüzden onun sundukları otoriterler açısından da çok ilginç. Farklı nedenlerle demokrasiye yabancılaşmış çevreleri bir araya getirmeye çalışmaktadır: Refah devletinden yana olan ancak göçmenleri entegrasyon için bir sorun olarak gören özgürlükçü-otoriterler ve sosyal-şovenistler ile muhafazakar işçiler ve orta sınıflar. Çok başarılı bir şekilde Sol Parti’nin sosyal sorunu ötelediğini iddia ediyor, ancak kendi üst-alt anlatısı gittikçe zayıflıyor ve daha çarpıcı hale geliyor. İşçi sınıfının parçalanması, düşük ücretli sektör, güvencesiz istihdam ile ilgili ifadeleri giderek kısalıyor. Wagenknecht kendi arzusuna ve hayal gücüne göre, var olan gerçek sınıfla çok az ortak noktası olan bir işçi sınıfı imajı yaratmaktadır. Yoksul insanların göç konusunda orta sınıftan daha eleştirel oldukları doğrudur, ancak genel olarak Wagenknecht’in iddia ettiğinden çok daha heterojenler ve farklı yaşam biçimlerine açıktırlar.

Wagenknecht klasik anlamda bir popülisttir: kurulu düzen yozlaşmış ve yetersizdir, halk temsil edilmemektedir. Ancak destekçilerinin sandığının aksine, bu hiçbir şekilde sol popülizm değildir, bu popülizm elitler tarafından demokrasinin gasp edilmesine bir yanıt olarak katılıma dayanmaktadır. Wagenknecht’in sol-liberal düzene karşı kızgınlığı yönetme yaklaşımı kolayca yeni siyasi alanlara aktarılabilir. Korona salgını sırasında, aşı eleştirmenlerinin ön sıralarında yer alıyor, yarı gerçekleri yaymaktan çekinmiyor, kendisi ve çevresi arasında komplo teorileri üzerine bir mırıldanma duyuluyor. Onun modeli şahsi muhalefettir. Paradoksal olarak, popülizmi tam da kendisi artık medya düzeninin bir parçası olduğu için işe yarıyor. Destekçileri onu kimliksizliğiyle özdeşleştiriyor. Onları temsil ediyor çünkü onlar gibi değil. Bu nedenle Wagenknecht’in bir gösteride grev yeleği içinde yanlış oyuna girmiş bir aktris gibi görünmesi sorun değil.

Hiç sempati duymuyor musunuz?

Wagenknecht, Rusya’nın başlattığı savaşa karşı Ukrayna’ya askeri destek verilmesine karşı çıkan ana seslerden biridir. Silah sevkiyatına ve militarizme karşı çıkarak geleneksel barış hareketinin temel meselelerini dile getirmektedir. Bununla birlikte, Wagenknecht Doğu Almanya’daki “karşı devrime” karşı nasıl soğuk ve küçümseyici davrandıysa, Ukrayna’daki mağdurlara karşı da aynı şekilde soğuk davranıyor. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski pes etmediği için, açıklamalarında sanki esas savaş çığırtkanı Zelenski’ymiş gibi görünüyor. Wagenknecht’in barış politikası koordinat sistemi aynı kalmıştır. Ona göre Rusya’nın başlattığı saldırı, NATO’nun genişlemesine karşı sadece savunma amaçlı bir tepkidir. Putin’i sadece Batı’ya haddini bildirmek isteyen ve rasyonel hesaplar yapan güçlü bir politikacı olarak görmektedir. Bu şekilde eski Batı Alman barış hareketi ve PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi) / SED (Almanya Sosyalist Birlik Partisi) çizgisinde hareket etmektedir. Özellikle Doğu Almanya’da popülerdir. Ancak bu arada internetteki komplo teorisi ağlarının da büyük yıldızı haline gelmiştir.

Programı artık BRD noir. Ekonomi politikası, Karl Schiller’in ordoliberalizminin sosyal demokrat uyarlamasını takip etmektedir: refah devleti ve Keynesyen ekonomi politikası yoluyla piyasa ekonomisinin düzeltilmesi. Wagenknecht sol enternasyonalizmi tamamen bir kenara bırakmıştır: Küreselleşmeden önce var olduğu şekliyle ulusal olarak düzenlenmiş sosyal devlet onun temel modelidir. Kozmopolit elitlere ve Avrupa entegrasyonuna yönelik eleştirileri de bundan kaynaklanmaktadır. Bir Wagenknecht listesiyle, daha önce hiç var olmamış bir parti ortaya çıkmış olacak: kendisini aynı anda hem solda hem de sağda konumlandıran bir parti. Dolayısıyla Wagenknecht sadece AfD için değil, aynı zamanda CDU’nun sosyal kanadı ve SPD’nin sağ kanadı için de bir rakiptir. Bu açıdan aslında bir tür çapraz cepheyi temsil ediyor: Sol, tarihsel olarak sisteme yabancılaşmış işçileri kendi davası olan uluslararası sosyalizm için kazanmak istemiştir. Wagenknecht’in projesi ise tam tersi bir yol izliyor: adaptasyon, yeni sağa adaptasyon, böylece sağa giden yolun durdurulabileceği umuduyla. Wagenknecht ne bir ırkçı ne de bir sağcıdır. Ancak bu durumu daha da kötüleştiriyor: kendi etkileme politikasıyla sağın söylemlerini meşrulaştırıyor ve onaylıyor. Sonunda AfD’yi normalleştirmekle kalmayacak, destekleyecektir.

Şimdi bir Wagenknecht partisi kurulacak mı? Bunu isteyen ve bunun için çalışan birçok insan var, bu kesin. Wagenknecht yine de inanılmaz bir şey başardı: Hayali bir siyaset yarattı, bu onu ‘Aufstehen’ gibi başarısızlık riskinden koruyor.

Az destek

Yine de Aufstehen hareketinin felaketi iz bıraktı. Harekete çok fazla asabi insan akın etmişti, projeyi birlikte yürütebilecek çok az kadro vardı. Wagenknecht örgütsel olarak liderlik yapabilecek kapasitede değildi. Bu yüzden bu kadar uzun süre tereddüt etti. Ayrıca kendisini verimli bir şekilde destekleyebilecek siyasi bir çevreden de yoksundu. Destekçileri arasında WASG’ın kurucusu Klaus Ernst ve istifa eden parlamento grubu lideri Amira Mohamed Ali var. Ancak bundan sonra destekçileri gözle görülür biçimde azalıyor. Sol Parti’deki en yüksek sesli destekçileri arasında siyasi yetenekleri olduğu düşünülen kişiler bulunmuyor. Elbette kocası Oskar Lafontaine önemli bir dayanak noktası. Ancak Lafontaine seksen yaşında, son kitabının adı “Ami, gitme zamanı” ve başka bir yerde “görünmez bir dünya hükümeti” hakkında fısıltıyla konuşuyor.

Wagenknecht’in yörüngesinde dolaşan bazı şüpheli figürler de var. Bunlar doğrudan müttefikleri değil ama Wagenknecht’in onlar üzerinde müthiş bir etkisi var. Örneğin komplo teorisyeni Ken Jebsen ile yakın ilişkisi olan eski milletvekili Dieter Dehm gibi. Ve eski kocası Ralph T. Niemeyer, son Federal Meclis seçimlerinde “Die Basis” adayıydı. Şimdi ise Reich vatandaşı ve kendi kendini ilan eden bir Alman “sürgün hükümetinin” temsilcisi olarak Rusya ile teması sürdürüyor. Wagenknecht aynı zamanda tanınmış komplo teorisyeni Daniele Ganser ve tabii ki Ulrike Guérot için de önemli bir referans. Ancak onlarla, kendisini şimdiden bir sonraki başbakan ilan eden aşırı sağcı “Compact” dergisinin genel yayın yönetmeni Jürgen Elsässer’le yaptığı kadar az işbirliği yapıyor. Yine de Elsässer, 1996 yılında komünizmin güncelliği üzerine birlikte bir kitap yayınladığı eski bir tanıdığı.

Bir Wagenknecht partisi işe yarar mı? AfD seçmenleri ya da araştırmalarda ’’sol otoriterler’’ olarak tanımlanan – yeniden bölüşüme yakınlık duyan ancak kültürel olarak sağcı, göçü eleştiren ve demokrasiden memnun olmayanlar için muhtemelen ilginç olacaktır. Bununla birlikte, büyük bir belirsizlik söz konusudur; iyi anketlerin iyi seçim sonuçlarına dönüşeceği hiçbir şekilde kesin değildir. Wagenknecht ülke çapında tanınıyor ve medyada her yerde yer alıyor, ancak tek bir kişiye odaklanmanın sınırları var. Alman parlamenter demokrasisi Fransa ya da Amerika Birleşik Devletleri’ndeki başkanlık sistemlerinden farklı işliyor. Partilerin kurulması gerekiyor ve bu da kolay değil. Örneğin Wagenknecht’in eyalet düzeyinde seçim listelerini bir araya getirmesi gerekiyor. Wagenknecht ancak bir Avrupa seçiminde birinci aday olarak her şeyi gölgede bırakabilir. Ancak Avrupa seçimleri yoluyla yeterli oy, kaynak ve kampanya geri ödemesi elde etmeyi başarırsa bir parti kurma şansına sahip olabilir.

Sınırlı Sayıda Yetkili

Sadece sandıkta değil, siyasi sistemde de bir parti kurmak için diğer partilerden ayrılanlara ihtiyacınız vardır. Çalışma ve Sosyal Adalet için Seçim Alternatifi (WASG) ancak bir toplantıyı nasıl yöneteceğini bilen deneyimli sendika yetkililerinin bölge birlikleri kurmasıyla ortaya çıkabilir. Wagenknecht’in partisine sosyal hareketlerden aktivist akını olmayacaktır.

AfD, profesörlerden ve yerel eşraftan oluşan bir ağdan yararlanmayı başardı. Ancak Aufstehen’de bile, yetkili kişilerin çevresinin sınırlı olduğu ve sınırlı kalacağı açıktı. Göçü eleştiren ve çeşitliliğe düşman bir program, yerel düzeyde pek çok sağcı aktivisti cezbetmeyi vaat ediyor. Wagenknecht listesinin AfD’ye karşı bir siper olacağını umanlar, en kötü ihtimalle güçlenmiş bir sağ blokla karşı karşıya kalacaklar.

Çeviren: Gülçin Akkoç

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English