Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Almanya’da Sarah Wagenknecht partisinin başarı şansı var mı?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Oliver Nachtwey, Basel Üniversitesi’nde Sosyal Yapı Analizi profesörüdür ve Frankfurt’taki Sosyal Araştırma Enstitüsü’nde öğretim üyesidir. Araştırma alanları arasında emek ve endüstri sosyolojisi, siyaset sosyolojisi, kapitalizmin karşılaştırmalı incelenmesi ve toplumsal hareketler yer almaktadır. Oliver Nachtwey, Sahra Wagenknecht ve Wagenknecht’in yeni projeleri hakkındaki düşüncelerini Almanya’nın önde gelen gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Gazetesine (FAZ) aktardı. Söyleşinin tamamını sizler için çevirdik. Nachtwey, Alman siyasetinin ilgi odağındaki Wagenknecht’in ne olduğuna ve ne olmadığına ilişkin önemli ipuçları sunuyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Sahra Wagenknecht’in Projesi: BRD noir

Sahra Wagenkencht’in biyografisi, insanın karşıt pozisyonlarda bulunurken nasıl yükselebileceğini gösteriyor. O, siyasette var olmayan bir arzda bulunuyor. Parti kurma girişimi başarıyla sonuçlanabilir mi?

‘’Ve yakında hala topallıyor olacak’’, bu anlamsız ve kaba sözün 90’lı yıllarda Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) lideri Lothar Bisky tarafından, o dönem PDS içinde ve dışında en çok ilgi gören komünist olan Sahra Wagenknecht hakkında söylendiği dillendiriliyor. Bisky, sakatlığı sebebiyle ayağını sürüyen Rosa Luxemburg’u ima ediyordu. Wagenkencht’in giyim tarzı, eskiden sık sık giydiği dantel bluzları ve saç modeli Almanya’nın en tanınmış sosyalistinin kamusal imajına, göze çarpacak kadar benziyordu. Wagenknecht de Luxemburg gibi hitabeti iyi ve sağgörülü biriydi ve parti yönetimiyle sık sık anlaşmazlıklar yaşıyordu. Fakat Bisky’nin iması yalnızca Wagenknect’in siyasi pozisyonlarını değil, o dönemde zaten mevcut olan estetik-politik oyun düzeni anlayışını da hedef alıyordu. O başından beri başarılı bir şekilde kullandığı bir markaydı. Daha 2002 yılı Federal Meclis seçim kampanyasında yaptığı konuşmalar için partiden ücret talep etmişti.

Sahra Wagenknecht, doğası gereği aykırı bir kişiliktir. Doğu Almanya’da demokratik devrim patlak verdiğinde, 1989 yılında Almanya Sosyalist Birlik Partisi’ne (SED) girdi. Doğu Almanya’daki yönetimden kurtulmak için yapılan siyasi devrim, onu etkilemedi. Onun açısından bu bir ‘karşı devrimdi’. Kapitalist Batı’nın artık Doğu Almanya’da bile sanayiyi, yaşam öykülerini ve yaşam standartlarını tahrip ediyor olmasını herkesten daha kesin şekilde eleştiriyordu. Ancak Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) içindeki ‘Komünist Platform’un en tanınmış üyesi olarak, özür dilemeyen Stalinist rolünü de seviyordu. Stalin’in ‘etkileyici modernleşme politikasına’ hayranlık duyuyor, Doğu Almanya’yı Alman tarihindeki ‘en insan dostu yönetim’ olarak tanımlıyordu. PDS 2002 yılında ‘Duvar’daki ölümler için hiçbir gerekçe olmadığını’ ilan ettiğinde, parti yönetiminde muhalif bir ses vardı: Sahra Wagenknecht.

Wagenknecht, 1990’lı yıllarda Walter Ulbricht’in ‘Milli Ekonominin Planlanmasında ve Yönetiminde Yeni Ekonomik Sistem’ine hâlâ hayranlık duyuyordu. 2008 ekonomik kriziyle birlikte, onun ekonomik-politik metamorfozu başladı. Artık parti sınırlarının ötesinde, çağdaş kapitalizmin yetenekli bir eleştirmeni olarak dikkat çekiyordu. Doğu Almanya nostaljisi yerini kapitalizmin altın çağındaki BRD (Almanya Federal Cumhuriyeti) nostaljisine bırakıyor.

‘Freiheit Statt Kapitalismus’’(Kapitalizm Yerine Özgürlük, 2012) kitabında kendisini ilerici sosyal piyasa ekonomisinin destekçisi olarak tanıtıyor. Her ne kadar ‘yaratıcı sosyalizm’den bahsetse de düzen konusundaki fikirlerini Walter Eucken, Alfred Müller-Armack ve Ludwig Erhard gibi ordoliberalizmin düşünürlerinden alıyor. Temel olarak Ulbricht’in ekonomi politikasındaki gibi ordoliberalizmde de aynı niteliklere değer vermektedir. “Yüksek verimli bir ekonominin, eşzamanlı sosyal güvenlikte verimin canlanmasını sağladığını” belirtmiştir. “Reichtum ohne Gier” (Açgözlülük Olmadan Zenginlik, 2016) kitabında artık sosyalizm kelimesi geçmiyor. Kapitalizm hakkında eleştirdiği şey, performansı, yeniliği ve (gerçek) rekabeti engelleyen büyük şirketlerin yarı-feodal egemenliğidir. Karl Marx’tan ziyade Joseph Schumpeter’e daha yakındır. İşçilere ya da sendikacılara değil, daha çok serbest meslek sahiplerine, girişimcilere, yöneticilere, üsttekilerin bunu yapamayacağına dair kendilerini rahatlatmak ve kendilerini biraz daha eğitimli hissetmek için istasyondaki kitapçıdan bir kitap alanlara hitap ediyor.

İlgi odağı olmak için yaratılmış

Wagenknecht uzun bir süre boyunca çok dikkat çeken bir yabancıldı, ancak kitapları ve talk-show programları sayesinde siyasi bir yıldız haline geldi. Karizması var. Wagenknecht, kendisi de alttan gelen tecrübeli bir tırmanıcı. Böyle takdir toplamasının sebebi; dosyalarını iyi bilmesi, hazır cevap olması ve tartışma turlarında rakiplerini soğukkanlı şekilde duvara toslatması. Üst sınıfa geçişini ve muhafazakâr habitusunu kutluyor. Ve imajını, burjuva kültürünü küçümsemeyen aksine ona saygı duyan solcu bir entelektüel olarak geliştiriyor. O, Marx’ı tamamen okumuş ve Goethe’nin Faust’unu ezbere biliyor. Weimar klasisizmini burjuva eşrafından daha iyi anlayan bir komünist. Bu da ona hem yukarıdan hem aşağıdan bir görüntü veriyor, sıradan insanların çıkarlarını temsil eden ve düzene dışarıdan bakan biri. Televizyona çıktığında, insanlar ekrandan ayrılmıyorlar. Wagenknecht, siyasi ortamda kimsenin yapmadığı ilginç bir şekilde siyasi alternatifler üzerine konuşuyor.

Wagenknecht’in Sol Parti’de her zaman destekçileri oldu ve parti içinde önemli görevler aldı. 2019’dan beri Federal Meclis Grup Başkanı Dietmar Bartsch ile yaptığı Makyevelist güç paylaşımıyla kötü bir şöhret kazandı. Bartsch ile dönemin parti liderleri Kipping ve Riexinger’e muhalefet dışında pek ortak noktaları yoktu. Yine de milletvekili olmanın günlük zahmetlerini bir dayatma olarak gördüğü için parti içinde bir yabancı olarak kalmaya devam ediyor. Parti etkinliklerine katıldığında geç kalıyor. Hem görkemli bir giriş yapmak için hem de kimseyle konuşmak zorunda kalmamak için. Sonuç olarak, kamuoyundaki ve parti içindeki tanınırlığı ters orantılı, yalnızca sadık olan destekçi çevresi itaatkar.

Wagenknecht kendisini, sosyal sorunlardan kopmuş ‘sol-liberal’ parti yönetimine karşı parti içi muhalefet olarak tanımlıyor. Doğru olan şudur: Sol Parti, iklim hareketinin sorunlarını ele alıyor ve ayrımcılık karşıtlığı birçok aktivist için çok önemli. Ancak Sol Parti’nin sosyal sorunlardan koptuğu iddiası grotesk bir çarpıtmadır. Wagenknecht, parti yönetimine yönelik sert eleştirilerini “Welt”, “Bild” veya “Cicero” gibi tanınmış işçi yanlısı yayınların sayfalarında yayınlamayı seviyor. Wagenknecht, 2021 seçim kampanyasında, artık solcular için seçilebilir olmamakla suçladığı solun en duyulabilir sesi. Aynı zamanda Wagenknecht işçi sınıfından, sadece ticaret odasının değil aynı zamanda itfaiyenin de üyesi olan herhangi bir yerel CDU politikacısına kıyasla daha uzaktır. Sol Parti lideri Wissler ya da önceki lideri Riexinger’in aksine Wagenknecht’in sendikalarla da pek bir alakası yok.

Başarısız sol bonapartizm

Merkel döneminde bile Wagenknecht’in şansölye olmak için gereken özelliklere sahip olduğu söylenirdi. Wagenknecht partisiyle birlikte bunun öngörülebilir bir gelecekte gerçekleşmeyeceğini biliyor. Bunun için kendini partiden özgürleştirmesi gerekiyor. Wagenknecht, partisi Die Linke’nin -özellikle de Wagenknecht’in eylemleri nedeniyle- olumsuz bir girdaba düşmesinden bu yana, düzen karşıtı hareketlenmeler için bir araç olması beklenen parti dışı bir sol hareket olan ‘Aufstehen’i [Ayağa Kalk] kurdu. Bu, kendi parti kuruluşu, sol bonapartizm için bir test çalışmasıdır ve dramatik bir şekilde başarısız oluyor. Aufstehen’in başarısız olmasının en önemli nedeni, örgütçü bir politikacı olarak çok az yeteneği ve isteği olan Wagenknecht değil. Toplantılar, anlaşmalar ve vasat muhalifler dehşet. Diğer partilerden birkaç entelektüeli ve (eski) siyasetçiyi çekmeyi başaran Aufstehen hızla dağılır, Wagenknecht tükenmişlik yaşar ve Sol Parti’nin meclis grup başkanlığından çekilir.

Wagenknecht fenomeni, genişletilmiş bir temsil krizinin ifadesidir. Sol Parti’nin başlangıçtaki ivmesi, Gündem 2010, kaybolmuştur. Yapılan reformlar sertliği ortadan kaldırdı, işgücü piyasası önemli ölçüde iyileşti (ancak büyüyen düşük ücretli sektörü kontrol altına alınamadı). Geriye, ekonomik güvensizliğin çok ötesine geçen, orta sınıflara kadar uzanan genel bir kırılganlık hissi kaldı.

Çaresiz orta sınıf

Gündem 2010, dışa açılan bir dünya ekonomisinde rekabet edebilirlik sorununa bir cevap niteliğinde olsa da; savaşlar, mülteci akınları, salgın hastalıklar ve iklim gibi çoklu krizlerin sebep olduğu finansal kriz, kapitalizmin ayağını kaydırdı. Orta sınıf yaşam tarzının tehdit altında olduğunu görüyor. Ve yerleşik siyaset çaresiz.

Wagenknecht, 2015’teki mülteci krizi sırasında mültecilerin sınırsızca kabul edilmesine, düşük ücretlilerin zaten güvencesiz olan yaşam koşullarını daha da kötüleştireceği gerekçesiyle, karşı çıktı. İşgücü piyasasında kıyasıya bir rekabet olmadığı ve konut piyasasındaki sorun esas olarak devletin konut politikasında yattığı için bu kısmen doğruydu. Ancak Wagenknecht kemer sıkma politikasının otoriter yönünü açığa çıkardı: Mali kriz sırasında bankalara yardım yapılırken, şimdi mültecileri yerleştirmek için fonlar ayrılıyor ve sürekli olarak sosyal devlet için para olmadığı söyleniyor.

Wagenknecht, artık eski halk partileri tarafından temsil edilmediğini düşünen yabancılaşmış kişileri temsil etmektedir. Halk partileri ekonomik ve sosyo-politik olarak giderek daha fazla birbirine benzer hale gelmişti. Artık hepsi merkezdeydi ama merkezin kenarları artık temsil edilmiyordu. AfD sağa, hatta aşırı sağa hizmet ederken, Wagenknecht’in ilkesi şudur: merkezin hem sağ hem de sol uçlarını temsil etmek. Wagenknecht kendi siyasi yaklaşımını sol muhafazakârlık olarak adlandırıyor. Sosyo-politik olarak ilerici, toplumsal olarak muhafazakâr. Kanadı sol karşıtı liberalizmdir ve onlara göre bu, mültecilere karşı açık tavrıyla Merkel’in CDU’sunun bazı kısımlarını da içermektedir. Sol liberalizm karşıtlığının özünde, ABD’li filozof Nancy Fraser’ın devlet kurumlarından Yeşil Parti’ye kadar karşılaşılan iş dünyası yanlısı çeşitlilik kültürünü adlandırdığı gibi ‘ilerici neoliberalizm’ karşıtlığı yatmaktadır: Maddi eşitlik mücadelesinin yerini bir eşitlik politikası alır. Neoliberalizm çeşitliliği kutlarken, Wagenknecht bu basit olumsuzlama üzerine odaklanır: ortalama, benzerlik, ‘normallik’. İlerici neoliberalizme karşıtlık o kadar derin ki, Wagenknecht’in kapitalizm eleştirisi artık genellikle bir kenara bırakılıyor.

Merkezin dışındakiler

Sol partiler, Lenin’le birlikte, her zaman proletaryanın öncülerini, en ilerici işçileri örgütlemek istemişlerdir. Wagenknecht, anti-avangard, yükselen ve artık kaybedecek bir şeyleri olan muhafazakar kesim üzerine oynuyor. Burada da kesinlikle haklı olduğu bir nokta var. Diğer partilerin de aklında bu kesim yok değil ama kimse onlara Wagenknecht gibi kültürel olarak değer vermiyor, kimse onların karanlık duygularını ifade etmekte ondan daha güçlü değil: merkeze ait olmaları gerekirken kendilerini dışlanmış hissediyorlar.

Wagenknecht, küresel çoklu kriz karşısında liberalizmin çaresizliğinden yararlanıyor. Kendisini yeşil ve liberal varyantlardaki yüksek gelirlilerin ahlakına bir alternatif olarak sunuyor. Kınayıcı ahlakçılık saf bir icat değildir. Ancak Wagenknecht, haklı eleştirileri kötü niyetle zenginleştiriyor. Sonuç genellikle sağcı kültür savaşından çok da uzak olmayan grotesk bir görüntü oluyor. Bu yüzden onun sundukları otoriterler açısından da çok ilginç. Farklı nedenlerle demokrasiye yabancılaşmış çevreleri bir araya getirmeye çalışmaktadır: Refah devletinden yana olan ancak göçmenleri entegrasyon için bir sorun olarak gören özgürlükçü-otoriterler ve sosyal-şovenistler ile muhafazakar işçiler ve orta sınıflar. Çok başarılı bir şekilde Sol Parti’nin sosyal sorunu ötelediğini iddia ediyor, ancak kendi üst-alt anlatısı gittikçe zayıflıyor ve daha çarpıcı hale geliyor. İşçi sınıfının parçalanması, düşük ücretli sektör, güvencesiz istihdam ile ilgili ifadeleri giderek kısalıyor. Wagenknecht kendi arzusuna ve hayal gücüne göre, var olan gerçek sınıfla çok az ortak noktası olan bir işçi sınıfı imajı yaratmaktadır. Yoksul insanların göç konusunda orta sınıftan daha eleştirel oldukları doğrudur, ancak genel olarak Wagenknecht’in iddia ettiğinden çok daha heterojenler ve farklı yaşam biçimlerine açıktırlar.

Wagenknecht klasik anlamda bir popülisttir: kurulu düzen yozlaşmış ve yetersizdir, halk temsil edilmemektedir. Ancak destekçilerinin sandığının aksine, bu hiçbir şekilde sol popülizm değildir, bu popülizm elitler tarafından demokrasinin gasp edilmesine bir yanıt olarak katılıma dayanmaktadır. Wagenknecht’in sol-liberal düzene karşı kızgınlığı yönetme yaklaşımı kolayca yeni siyasi alanlara aktarılabilir. Korona salgını sırasında, aşı eleştirmenlerinin ön sıralarında yer alıyor, yarı gerçekleri yaymaktan çekinmiyor, kendisi ve çevresi arasında komplo teorileri üzerine bir mırıldanma duyuluyor. Onun modeli şahsi muhalefettir. Paradoksal olarak, popülizmi tam da kendisi artık medya düzeninin bir parçası olduğu için işe yarıyor. Destekçileri onu kimliksizliğiyle özdeşleştiriyor. Onları temsil ediyor çünkü onlar gibi değil. Bu nedenle Wagenknecht’in bir gösteride grev yeleği içinde yanlış oyuna girmiş bir aktris gibi görünmesi sorun değil.

Hiç sempati duymuyor musunuz?

Wagenknecht, Rusya’nın başlattığı savaşa karşı Ukrayna’ya askeri destek verilmesine karşı çıkan ana seslerden biridir. Silah sevkiyatına ve militarizme karşı çıkarak geleneksel barış hareketinin temel meselelerini dile getirmektedir. Bununla birlikte, Wagenknecht Doğu Almanya’daki “karşı devrime” karşı nasıl soğuk ve küçümseyici davrandıysa, Ukrayna’daki mağdurlara karşı da aynı şekilde soğuk davranıyor. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski pes etmediği için, açıklamalarında sanki esas savaş çığırtkanı Zelenski’ymiş gibi görünüyor. Wagenknecht’in barış politikası koordinat sistemi aynı kalmıştır. Ona göre Rusya’nın başlattığı saldırı, NATO’nun genişlemesine karşı sadece savunma amaçlı bir tepkidir. Putin’i sadece Batı’ya haddini bildirmek isteyen ve rasyonel hesaplar yapan güçlü bir politikacı olarak görmektedir. Bu şekilde eski Batı Alman barış hareketi ve PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi) / SED (Almanya Sosyalist Birlik Partisi) çizgisinde hareket etmektedir. Özellikle Doğu Almanya’da popülerdir. Ancak bu arada internetteki komplo teorisi ağlarının da büyük yıldızı haline gelmiştir.

Programı artık BRD noir. Ekonomi politikası, Karl Schiller’in ordoliberalizminin sosyal demokrat uyarlamasını takip etmektedir: refah devleti ve Keynesyen ekonomi politikası yoluyla piyasa ekonomisinin düzeltilmesi. Wagenknecht sol enternasyonalizmi tamamen bir kenara bırakmıştır: Küreselleşmeden önce var olduğu şekliyle ulusal olarak düzenlenmiş sosyal devlet onun temel modelidir. Kozmopolit elitlere ve Avrupa entegrasyonuna yönelik eleştirileri de bundan kaynaklanmaktadır. Bir Wagenknecht listesiyle, daha önce hiç var olmamış bir parti ortaya çıkmış olacak: kendisini aynı anda hem solda hem de sağda konumlandıran bir parti. Dolayısıyla Wagenknecht sadece AfD için değil, aynı zamanda CDU’nun sosyal kanadı ve SPD’nin sağ kanadı için de bir rakiptir. Bu açıdan aslında bir tür çapraz cepheyi temsil ediyor: Sol, tarihsel olarak sisteme yabancılaşmış işçileri kendi davası olan uluslararası sosyalizm için kazanmak istemiştir. Wagenknecht’in projesi ise tam tersi bir yol izliyor: adaptasyon, yeni sağa adaptasyon, böylece sağa giden yolun durdurulabileceği umuduyla. Wagenknecht ne bir ırkçı ne de bir sağcıdır. Ancak bu durumu daha da kötüleştiriyor: kendi etkileme politikasıyla sağın söylemlerini meşrulaştırıyor ve onaylıyor. Sonunda AfD’yi normalleştirmekle kalmayacak, destekleyecektir.

Şimdi bir Wagenknecht partisi kurulacak mı? Bunu isteyen ve bunun için çalışan birçok insan var, bu kesin. Wagenknecht yine de inanılmaz bir şey başardı: Hayali bir siyaset yarattı, bu onu ‘Aufstehen’ gibi başarısızlık riskinden koruyor.

Az destek

Yine de Aufstehen hareketinin felaketi iz bıraktı. Harekete çok fazla asabi insan akın etmişti, projeyi birlikte yürütebilecek çok az kadro vardı. Wagenknecht örgütsel olarak liderlik yapabilecek kapasitede değildi. Bu yüzden bu kadar uzun süre tereddüt etti. Ayrıca kendisini verimli bir şekilde destekleyebilecek siyasi bir çevreden de yoksundu. Destekçileri arasında WASG’ın kurucusu Klaus Ernst ve istifa eden parlamento grubu lideri Amira Mohamed Ali var. Ancak bundan sonra destekçileri gözle görülür biçimde azalıyor. Sol Parti’deki en yüksek sesli destekçileri arasında siyasi yetenekleri olduğu düşünülen kişiler bulunmuyor. Elbette kocası Oskar Lafontaine önemli bir dayanak noktası. Ancak Lafontaine seksen yaşında, son kitabının adı “Ami, gitme zamanı” ve başka bir yerde “görünmez bir dünya hükümeti” hakkında fısıltıyla konuşuyor.

Wagenknecht’in yörüngesinde dolaşan bazı şüpheli figürler de var. Bunlar doğrudan müttefikleri değil ama Wagenknecht’in onlar üzerinde müthiş bir etkisi var. Örneğin komplo teorisyeni Ken Jebsen ile yakın ilişkisi olan eski milletvekili Dieter Dehm gibi. Ve eski kocası Ralph T. Niemeyer, son Federal Meclis seçimlerinde “Die Basis” adayıydı. Şimdi ise Reich vatandaşı ve kendi kendini ilan eden bir Alman “sürgün hükümetinin” temsilcisi olarak Rusya ile teması sürdürüyor. Wagenknecht aynı zamanda tanınmış komplo teorisyeni Daniele Ganser ve tabii ki Ulrike Guérot için de önemli bir referans. Ancak onlarla, kendisini şimdiden bir sonraki başbakan ilan eden aşırı sağcı “Compact” dergisinin genel yayın yönetmeni Jürgen Elsässer’le yaptığı kadar az işbirliği yapıyor. Yine de Elsässer, 1996 yılında komünizmin güncelliği üzerine birlikte bir kitap yayınladığı eski bir tanıdığı.

Bir Wagenknecht partisi işe yarar mı? AfD seçmenleri ya da araştırmalarda ’’sol otoriterler’’ olarak tanımlanan – yeniden bölüşüme yakınlık duyan ancak kültürel olarak sağcı, göçü eleştiren ve demokrasiden memnun olmayanlar için muhtemelen ilginç olacaktır. Bununla birlikte, büyük bir belirsizlik söz konusudur; iyi anketlerin iyi seçim sonuçlarına dönüşeceği hiçbir şekilde kesin değildir. Wagenknecht ülke çapında tanınıyor ve medyada her yerde yer alıyor, ancak tek bir kişiye odaklanmanın sınırları var. Alman parlamenter demokrasisi Fransa ya da Amerika Birleşik Devletleri’ndeki başkanlık sistemlerinden farklı işliyor. Partilerin kurulması gerekiyor ve bu da kolay değil. Örneğin Wagenknecht’in eyalet düzeyinde seçim listelerini bir araya getirmesi gerekiyor. Wagenknecht ancak bir Avrupa seçiminde birinci aday olarak her şeyi gölgede bırakabilir. Ancak Avrupa seçimleri yoluyla yeterli oy, kaynak ve kampanya geri ödemesi elde etmeyi başarırsa bir parti kurma şansına sahip olabilir.

Sınırlı Sayıda Yetkili

Sadece sandıkta değil, siyasi sistemde de bir parti kurmak için diğer partilerden ayrılanlara ihtiyacınız vardır. Çalışma ve Sosyal Adalet için Seçim Alternatifi (WASG) ancak bir toplantıyı nasıl yöneteceğini bilen deneyimli sendika yetkililerinin bölge birlikleri kurmasıyla ortaya çıkabilir. Wagenknecht’in partisine sosyal hareketlerden aktivist akını olmayacaktır.

AfD, profesörlerden ve yerel eşraftan oluşan bir ağdan yararlanmayı başardı. Ancak Aufstehen’de bile, yetkili kişilerin çevresinin sınırlı olduğu ve sınırlı kalacağı açıktı. Göçü eleştiren ve çeşitliliğe düşman bir program, yerel düzeyde pek çok sağcı aktivisti cezbetmeyi vaat ediyor. Wagenknecht listesinin AfD’ye karşı bir siper olacağını umanlar, en kötü ihtimalle güçlenmiş bir sağ blokla karşı karşıya kalacaklar.

Çeviren: Gülçin Akkoç

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English