Dünya Basını
Grevler ve Bidenomics

Çevirmenin notu: Kovid pandemisi ve Ukrayna’daki çatışmaların ardından alım gücü dünya genelinde ciddi bir düşüş yaşadı. ABD’deki emekçi kesim de bu durumdan azade değil ve son haftalarda Detroit Üçlüsü olarak bilinen üç otomobil fabrikasındaki binlerce işçi ve Hollywood’da grevler yaşanıyor. Ana akım medya, grevlerin “milyarlarca dolar” maliyeti olacağı hesabını yaparken emekçilerin taleplerine dair çok az şey söyleniyor. Open Markets Institute’ten araştırmacı Matt Stoller, Joe Biden yönetiminin ülkedeki ekonomik durumun vahim gidişatı konusunda son derece umursamaz davrandığına dikkat çekiyor.
Grevler ve Bidenomics
16 Eylül 2023
Beyaz Saray ‘Bidenomics’i satmaya çalışıyor ama anket üstüne anketler halkın ekonomiden son derece hoşnutsuz olduğunu gösteriyor. Bürokratların görmeyip halkın gördüğü ne?
Bugünkü sayımız Biden’ın “Bidenomics” olarak adlandırılan iktisadi ajandasının tutarsızlığı hakkında. Otomobil endüstrisi ve Hollywood’daki grevlerin yanı sıra anket sonuçlarının da kötü çıkması, Beyaz Saray’ın politika çerçevesiyle ilgili bir şeylerin işe yaramadığını gösteriyor.
İlk olarak, hükümet açısından iyi gidiyor gibi görünen Google davasının kısa bir özetini sunmak istiyorum. Davalar, antitröst konusunda lastiğin yolla buluştuğu yerdir, bu nedenle davanın günlük dramasını ele aldığımız Big Tech on Trial adlı özel bir site kurduk. Davanın şu ana kadarki özeti şöyle. Hükümet, arama motoru devinin rakiplerinin pazara girmesini engellemek için büyük miktarlarda para ödediğini oldukça bariz bir şekilde gösterdi. Buna ek olarak, Google kanıtları örtbas ederken yakalandı ya da benim deyimimle Google, Stringer Bell kuralına uyuyor. Buna ek olarak, Google’ın ayrı bir davasında bir yargıç, arama motoru şirketinin Antitröst Departmanı Başkanı Jonathan Kanter’e yönelik kirli oyun girişimini önyargılı olduğu gerekçesiyle reddetti.
Hükümet için her şey güllük gülistanlık olmadı, Google tüketicilerin Bing alternatifiyle karşılaştıklarında Google’a geçtiklerini göstererek biraz kan kaybetti. Fakat Google’ın tekelci bir yalancı olduğuna dair temel anlatı işe yarıyor ve şirketin bu davayı sadece hükümetin Microsoft’a yardım etmeye çalışması olarak gösterme çabası yankı bulmuyor. Google açısından en büyük kazanç, Yargıç Amit Mehta’nın kamuya açık bir yayınını engellemesi, bu yüzden kamuoyu oluşturulamamıştı. Gelişmeleri Big Tech on Trial adresinden kayıt yaptırarak takip edebilirsiniz.
Grev!
Son birkaç gündür Los Angeles’taydım ve buradaki en büyük iktisadi sorun film stüdyolarına karşı yapılan ve üretimi durduran grevler. Daha genel olarak, haberleri okuduğumda, en büyük hikayelerin hayat pahalılığı ve ardından Birleşik Otomobil İşçilerinin (UAW) üç büyük otomobil şirketine karşı greve gitmesi olduğunu gördüm. Washington Post’ta işçilere neden greve gittiklerini soran güzel bir makale vardı. Çoğu enflasyon ve adalete dikkat çekti. 58 yaşındaki Ford tamircisi Petrun Williams, “Yeterince para kazanamıyoruz. İnsanlar kendi evlerini satın alabilmeli ama şu anda bu mümkün değil,” diyor.
GM, Ford ve Stellantis 75 bin dolarlık kamyonlar üretmek için optimize edilmiş yüksek maliyetlere sahip devasa verimsiz bürokrasiler olduğu ve elektrikli araçlar tamamen farklı bir ürün olduğu için üstesinden gelinmesi zor bir sorun. Fakat “Bidenomics” pek de yardımcı olmuyor.
Esasında Biden’ın Beyaz Saray personeli neler olup bittiğini duyma ya da bunları ele alma kapasitesine sahip görünmüyor. Bu ayın başlarında Biden, Philadelphia’da İşçi Bayramı’nı kutlayan bir konuşma yaptı ve öncesinde “Grev konusunda endişeli değilim,” ve “Grev olacağını sanmıyorum,” dedi ki bu yorumların kıdemli personelinin kendisine yanlış bilgi vermesinin bir sonucu olduğu aşikâr. Bu hayal ürünü yorumlar Detroitli bir Kongre üyesinin Beyaz Saray kıdemli danışmanı Steve Ricchetti’yi arayarak “Aklınızı mı kaçırdınız?” diye bağırmasına yol açtı.
Bu da Washington’da sıkça duyduğum bir soruyu gündeme getiriyor. Halk neden bu kadar mutsuz? Ekonomi, çoğu geleneksel ölçüme göre, çok iyi gidiyormuş gibi görünüyor. Dave Dayen istatistikleri şu şekilde özetledi: İşsizlik düşük, enflasyon düşüyor, tüketici harcamaları artıyor ve bazı üretim alanlarında patlama yaşanıyor. Dayen, “İktisadi büyüme ve ilk yaş istihdamı gibi bazı ölçütler 2008 mali krizi öncesindeki trendlerine geri dönmüş durumda ki bu sadece birkaç yıl önce neredeyse düşünülemez bir senaryoydu,” diye yazdı.
Tutarlı anketlere göre halk, enflasyonun yüksek olduğunu ve daha da kötüye gittiğini ve Biden’ın sorunlarını çözmek adına çok az şey yaptığını düşünüyor. Beyaz Saray’ın bocaladığını ne açıklıyor? Sorunlardan biri, siyasi zümredeki pek çok şahsiyetin halkın öfkeli olmakta haksız olduğuna inanması. Örneğin Paul Krugman, normal insanların ekonominin kötü olduğuna inandığını söyleyen bir köşe yazısı yazdı. Beyaz Saray yetkililerinin CNBC’de periyodik olarak mülakata katıldıklarını görüyorum ve bunu açıkça söylemeseler de ekonominin iyi gittiğini ve enflasyonun düştüğünü düşündükleri ve işlerinin başarılarını satmak olduğu belli.
Beyaz Saray’ın etkili bir şekilde yönetemiyor görünmesinin iki nedeni var. Birincisi, siyasi zümrenin enflasyonu anlamak için kullandığı araçların onları yanıltıyor olması. İkincisi ise Biden’ın yekpare bir politika gündemine değil, birbirine karşı çalışan bir dizi politika gündemine sahip olması. Bu iki faktörün sonucu olarak Biden’ın hikayesi —bakın tüm bu refahı ben sağladım— grevler ve öfke karşısında işe yaramıyor.
Etiket fiyatı gerçeğe karşı
Beyaz Saray’ın neden bir sorun görmediğiyle başlayalım. Biden’ın üst düzey ekibinin önemli üyelerinin durumu kötü yönettiği doğru ama bu Krugman’ın ve yönetimdeki pek çok iktisatçının da neden bir sorun görmediğini açıklamıyor. Elbette münferit grevlere bakabilirsiniz, fakat bunlar gürültülü hadiselerdir, ekonominin bütününü etkilemez.
Hükümet sıradan insanların ekonomideki deneyimlerini nasıl algılıyor? Ortada bir bilgi karmaşası söz konusu, hangi bilgi önemli, hangisi değil? Başkan bir karar vermeden önce 100 milyon Amerikalıya nasıl olduklarını soramaz. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca bürokratlar bu sorulara, normal insanların deneyimlerine vekil olarak hizmet edecek bir dizi ölçüm icat ederek cevap verdiler.
Hükümet, 1913 yılından bu yana fiyatları Tüketici Fiyat Endeksi’nin (TÜFE) bir çeşidini kullanarak ölçüyor. Enflasyonda bir değişiklik olduğunda, bu genellikle TÜFE’nin yükseldiği ya da düştüğü anlamına gelir. Enflasyondaki bir değişiklik mutlak fiyat seviyelerinde bir değişiklik değildir. Örneğin enflasyon düşüyorsa, bu fiyatların düştüğü anlamına gelmez, sadece fiyatların artış hızının eskisinden daha az olduğu anlamına gelir.
2021’den bu yana fiyatlar oldukça dramatik bir şekilde yükseldi, TÜFE 2022’de belirli noktalarda yüzde 9’a kadar ulaştıktan sonra geçen ay yüzde 3,7’ye geriledi. Bir kez daha, bu fiyatların düştüğü anlamına gelmiyor, sadece artış oranının düştüğü anlamına geliyor. On dört dolarlık çılgın pahalı sandviç hala çılgın pahalı bir on dört dolar, sadece on yedi dolara çıkmıyor. Geçen ay TÜFE’ye en büyük katkıyı yapanlardan biri, geçtiğimiz yıl yüzde 7,3 oranında artış gösteren konut oldu.
Ancak TÜFE gerçekten insanların fiyat artışlarını nasıl deneyimlediğini gösteriyor mu? Sonuçta, ödediğimiz ücretlerdeki en önemli değişikliklerden biri, ABD Merkez Bankası’nın son birkaç yılda önemli ölçüde artırdığı yüksek faiz oranları. Fed’in eylemleri kredi kartı oranlarını, mortgage oranlarını, otomobil finansmanını ve şirket ve devlet borçlanma maliyetlerini artırdı. Şaşırtıcı bir şekilde, bunların hiçbiri doğrudan enflasyon ölçütlerimize dahil edilmedi. Çalışma İstatistikleri Bürosu, “TÜFE’nin kapsamı, faiz oranlarındaki veya faiz maliyetlerindeki değişiklikleri içermez,” diye yazıyor. Her şeyin girdisi olan paranın fiyatı, bugün enflasyonu nasıl gördüğümüze dahil değil.
Bu çılgınlık.
Arşivlerde 1960’lar ve 1970’lerde Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonu Başkanı olan Kongre üyesi Wright Patman hakkında bilgi edinirken, o dönemde insanların enflasyonu nasıl anladıklarına faiz oranlarının maliyetini de dahil ettiklerini gördüm. 1960 Demokrat Parti platformu enflasyonu tam da bu şekilde ele almış, yüksek faiz oranlarının “ev, otomobil, buzdolabı ya da televizyon alan her Amerikalıya pahalıya mal olduğunu” ve “başlı başına bir enflasyon faktörü” olduğunu söylemişti.
Bu mantık makuldü. Bir araba ya da ev almak için borçlandığınızda, o arabanın ya da evin maliyeti etiket fiyatı değil, aylık ödemenizdir. Fakat 1980’lerde hükümet, enflasyonu ölçme yöntemini değiştirdi, bu nedenle bugün TÜFE farklı varsayımlar altında çalışıyor. Peki bu değişiklik ne anlama geliyor? Bir Amerikan ailesinin en çok satın aldığı iki şey araba ve evdir ve bu iki kategoride de TÜFE, normal insanlar için kilit faktör olan faiz oranlarının aylık ödemeyi nasıl etkilediğini dikkate almıyor. Bir arabanın etiket fiyatı önemli bir rakamdır ama asıl önemli olan aylık ödemedir.
Bunu akılda tutarak, son on yıldaki otomobil fiyatlarına bir göz atalım.
Yeni otomobil fiyatları 2021’in başından 2022’nin sonuna kadar yükseldi ama fiyat seviyeleri yavaş yavaş düşmeye başlıyor. Peki aylık ödemeler düşüyor mu?
Edmunds’a göre, 2022’nin ikinci çeyreğinde bir otomobilde ortalama aylık ödeme 678 dolar, 2023’ün ikinci çeyreğinde ise 733 dolardı. Dolayısıyla, yeni araç fiyatlandırması nedeniyle TÜFE için hafif bir fiyat düşüşü, ancak insanların gerçekte ödedikleri için yüzde 8’lik bir enflasyon söz konusu. Etiket fiyatları düşüyorsa aylık ödemeler neden artıyor? Çok basit, paranın fiyatı arttı. Yeni bir otomobil için ortalama faiz oranı bu yılın ikinci çeyreğinde yüzde 6,63’e yükseldi. Bu oran 2022’nin ikinci çeyreğinde yüzde 4,60, 2021’in ikinci çeyreğinde ise yüzde 4,17 idi.
Peki ya konut? İşte Daily Shot’tan ortalama bir ev fiyatı için aylık ipotek ödemesi grafiği.
Redfin, tipik ipotek ödemesinin bir yıl öncesine göre yüzde 20 arttığını bildiriyor. Ev sahiplerinin çoğunun 2021’den önce aldıkları ipotekleri olsa da ve bu nedenle daha yüksek fiyatlar ödemiyor olsalar da şu anda aylık ödemelerin son derece yüksek olması, insanların artık taşınamayacağı ve çocuklarının yaşayacak bir yer bulmak için mücadele etmelerini izlemek zorunda kalacakları anlamına geliyor. Ev, Amerikan düzeninin merkezinde yer aldığı için konut fiyatları sosyal bir olgu; dolayısıyla finansal olarak etkilenmemiş olsanız bile, pek çok insanın taşınamadığını, ev satın alamadığını ya da uygun fiyatla kiralayamadığını görmek herkese ekonomik güvensizlik hissi verir. Grevdeki otomobil işçileri tam da bu nedenle konut fiyatlarından bahsetmişti.
TÜFE’de konut için yapılan hesaplama yeni arabalar için yapılandan biraz daha karmaşık, fakat anlaşılması gereken kilit nokta 1983 yılında Reagan yönetiminin faiz maliyetlerini hariç tutmayı seçmesi, bunun yerine ev sahiplerine yaşadıkları evin sahibi olmasalardı kira olarak ne ödeyeceklerini düşündüklerini sorması. Redfin’den bir iktisatçıya göre hükümet, “konut maliyetlerindeki değişiklikleri bilhassa faiz oranları yükseldiğinde hafife alıyor. Bunun nedeni, piyasada sahiden aktif olan bir insanın konut maliyetlerinin çok daha büyük dalgalanmalar yaşaması.”
Bu ölçümün değiştirilmesinin nedeni, enflasyonun gerçekte olduğundan daha düşük görünmesini sağlamaktı. Zaman içinde, sonraki yönetimler bu değişimi sürdürdü. Yönetimde kullanılan semboller hakkında yalan söylemenin kısa vadede siyasi bir faydası olur, belki medyada iyi bir şekilde yer almanızı sağlar ama zaman içinde konut maliyetlerinde TÜFE’nin her zaman güvenilir olmadığı anlamına gelir.
Yani temel olarak, paranın fiyatı, bir şeyler için ödeme yapma deneyimimiz açısından büyük bir meseledir ve karar mercilerinin ekonomiye bakmak için kullandıkları enflasyon ölçütünün dışında tutulur. Karar mercilerinin aklı tam da bu yüzden karışık. Kullandıkları bazı temel araçlar gerçeği yansıtmıyor ve başlangıçta bu araçları siyasi amaçlarla bozan insanlar artık orada değil. Günümüz siyasi zümresi neyi bilmediğini bile bilmiyor.
Bidenomics nedir?
Elbette insanların satın aldığı tek şey konut ve araba değil. Otellerden uçak biletlerine, paketlenmiş tüketici ürünlerinden tohumlara kadar her şey gibi gıda da birkaç yıl öncesine göre çok daha pahalı. Yani, enflasyondan neredeyse hiç etkilenmeyen Visa ve Mastercard, tüccarlara verdikleri swipe ücretlerini artırıyor. Bunların hiçbiri sır değil, gıda TÜFE’si enflasyonun düşüyor olabileceğini gösteriyor, ancak fiyatlar hala yüksek. Peki Joe Biden ve Kongre’deki Demokratlar bu konuda ne yapıyor? Beyaz Saray yetkilileri planlarını “Bidenomics” olarak adlandırıyor.
Bidenomics’i açıklamanın en iyi yolu, Biden’ın kısa bir süre önce D.C. bölge mahkemesine atadığı ve iki akıllı kilit üreticisine karşı dava açtıklarında Antitröst Departmanına düşmanca davranan Ana Reyes adlı yargıcı dinlemekten geçiyor. Reyes, geçtiğimiz ay Amerikan Barolar Birliğinin bir paneline katılarak antitröst uygulamasının güçlendirilmesi fikrine saldırmış ve özellikle de işgücüyle ilgili iddialar konusundaki şüpheciliğine odaklanmıştı. Savunma avukatlarından oluşan dinleyicilere, dinlediği antitröst davası sırasında, “1 Nisan Şakası” demeden önce üç dakika boyunca kilit tanıklarını görevden alıyormuş gibi yaparak hükümet avukatlarına “şaka” yaptığını söyleyerek övünmüştü. Daha sonra neşeyle “Hayatımda hiç şaşkın bir sessizlik görmemiştim,” demişti.
Biden tarafından atanan bir şirket avukatı zorbanın, Biden yetkilileri tarafından açılan bir antitröst davasının selasını okuması, Bidenomics’in harika bir örneği, zira bu yönetimin politikasının tutarsızlığını gösteriyor. Federal Ticaret Komisyonu Başkanı Lina Khan’ın büyük bir hayranıyım ama bir başka Biden yargıcı —Jacqueline Corley— Khan’ın anlaşmaya itiraz etmesinin ardından Microsoft Activision’ı satın aldığında tüm zamanların en büyük büyük teknoloji birleşmesine imkân tanıdı.
Bu yargıçlar enflasyon açısından önemli. Biden yargı için Corley ve Reyes yerine gerçek popülistleri seçmiş olsaydı, Beyaz Saray’ın yönetme kabiliyeti epey farklı görünecek ve Amerikan müesses nizamı, baskı korkusu nedeniyle fiyatlandırma davranışlarını değiştirecekti. 2022’nin başlarında, şirketlerin fiyatları yükseltmek için gayri resmi olarak nasıl işbirliği yaptıklarına saldırmak için antitröstü kullanma konusunda bir ilgi telaşı söz konusuydu. Fakat agresif bir hukuki teori, piyasa gücünü ciddiye almaya istekli yargıçlara ihtiyaç duyar ve Biden, bunun yerine kendi yönetimini engelleyen şahsiyetleri seçti. Mesele sadece yargıçlar değil. Yönetimdeki gruplar —bu durumda Beyaz Saray İktisadi Danışmanlar Konseyi— şirket kârı-enflasyon ilişkisine açıkça karşı çıktı.
Antitröst konusunda fazlaca kafa patlatıyorum ama tutarsızlık çoğu politika alanında (ve Kongre’deki Demokratlarda) sistemsel. Emek yanlısı yönetim, Hollywood’da güçlü stüdyolara karşı yapılan grevleri desteklediğini belirtti, ardından birkaç ay sonra Beyaz Saray İç Politika Konseyi eski başkanı Susan Rice, Netflix’in yönetim kuruluna yeniden katıldı. Elektrikli araçların Amerika’da üretilmesine yönelik her girişimde Hazine Bakanı Janet Yellen, bu araçların yurt dışında üretilmesi konusunda yoğun çaba sarf ediyor.
Normalde, politika anlaşmazlıklarına Başkan ve ekibi karar verirdi. Ancak Joe Biden bir ertelemeci ve seçim yapmaktan hoşlanmıyor. Ayrıca çok yaşlı. Ekibine gelince, Biden’ın eski özel kalem müdürü Ron Klain, politika hedefleri açısından agresifken yeni özel kalem müdürü Jeff Zients tamamen sürece odaklanmış, durmaksızın neşeli eski bir yönetim danışmanı. Tim Wu ve Brian Deese gibi diğer önemli isimler de ayrıldı. Klain’in gidişiyle birlikte, tepede dar görüşlü bir gruplaşma ve vizyon sunma ya da politikaların uygulanmasına dikkat etme konusunda yetersizlik söz konusu. Konut fiyatlarına dikkat edilmesi gerektiğini söyleseniz bile, bu konuda bir şey yapabilecek ya da yapacak kimse yok.
Bu da bizi grevlere geri götürüyor. Biden yönetiminin işçilere yardım etmek için atacağı adımlarla UAW’nin işçi eylemini önlemesi gerekirdi ama Beyaz Saray’ın herhangi bir tutarlılığı yok. Biden emek yanlısı şeyler söylerken ve CEO’lara çok fazla ödeme yapıldığını kabul ederken, bir de şu var:
“Bazı Demokratlar ve çalışma yetkilileri arasında da Biden’ın ekibinin açmazı yanlış hesapladığı ve işçilerin hayal kırıklığı ya da endişelerinin ciddiyetini anlamadığı yönünde bir his söz konusu. Bu hafta Biden yönetiminin otomobil tedarikçilerine yardım sağlamayı düşündüğü haberi bile, grevi baltalayabileceğini düşünen ve bunu şirketler için her zaman bütçe bulunduğunun ama işçiler için bulunmadığının kanıtı olarak gören sendika dünyasındaki bazılarını kızdırdı.”
Bu, kayda değer başarıların olmadığı anlamına gelmiyor. Biden’ın sanayi politikası hamlesi, yarı iletken üretimi, elektrikli araçlar ve bataryaların yanı sıra genel olarak yeni fabrikalara yapılan yatırımlardaki artışlarla sahici. Rekabet politikası yaklaşımı da yeni birleşme kurallarının yanı sıra ilaç, birleşme, rekabet etmeme yasağı ve Google davasındaki baskılarla sahici.
Bazı düzenleyici kurumlardan rutin olarak iyi kararlar çıkıyor. Örneğin geçen gün Çalışma Bakanlığı, 4 milyon işçinin daha fazla mesai ücreti almasını sağlayacak bir kural önerdi. Bu arada, Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu özel sermayeye dönük baskıya başladı.
İdeolojik olarak zenginliği ve kuvveti yukarı doğru itmeye odaklanan Obama yönetiminin aksine, Biden yönetiminde bunun tersini yapmaya çalışan birkaç popülist var. Ancak istatistiklerin karar mercilerini yanıltmak için sulandırıldığı enflasyonist bir ortamda bu yeterince iyi değil.
Biden’ın ulusa sesleniş konuşmasına ne oldu?
Şubat ayında Biden, ABD’de bir şeyler üretmeye, gereksiz ücretlerin peşine düşmeye ve kurumsal gücü ele almaya odaklanan bir ulusa sesleniş konuşması yapmıştı. Daha sonra kamuoyu yoklamaları geçici olarak yükseldi. O zamandan bu yana Beyaz Saray’dan Biden’ın o konuşmada söylediklerine dair herhangi bir mesaj gelmedi; sanki Zients ve Beyaz Saray’ın geri kalanı Biden’ın popülist bir argüman ortaya koymasından hicap duymuş gibiydi.
Bunun yerine, çeşitli yetkililer televizyona çıkıp “şu grafiklere bakın!” diyor. Enflasyonun düşmesi, ekonomik büyümenin artması ve işsizliğin düşük olmasıyla övünmek istiyorlar. Fakat gerçek konut ve ulaşım maliyetlerinin giderek karşılanamaz hale geldiğini ve arttığını kabul etmeden, bu en hafif tabirle tuhaf görünüyor. Dahası, ortada gerçek bir politika rejimi yok, yalnızca kendi tercih ettikleri görüşe göre mümkün olduğunca çok şey yapmaya çalışan birbirinden kopuk bir dizi grup var. Biden’ın insanların hayatlarını gerçekte nasıl etkilediği çoğunlukla belirsiz ve gerçekten örgütlü tek işçi grupları işlerin yolunda gitmediğini gösteriyor.
Ekonomi harika değil ve öyleymiş gibi davranmaya çalışmanın da bir anlamı yok. Bununla birlikte Biden, yönetimini kurtarabilir. Başarıları var ve ulusa sesleniş konuşması yankı uyandırmıştı. İlk döneminin, fabrikaları yeniden şekillendirerek, tam istihdamı geri getirerek ve tedarik zinciri sorunlarını çözerek Amerika’nın Kovid’den kurtulmasını sağlamakla ilgili olduğunu iddia edebilir. Beyaz Saray’ın fiyat sınırlaması getirmesine kızan çeşitli ilaç firmaları gibi kendisine dava açan tüm büyük şirketlerle övünebilir. Ardından ikinci döneminde konut maliyetlerini düşürmeye odaklanacağı sözünü verebilir. Böyle bir hikâye işe yarar mı? Bilemiyorum. Belki şu anki söylem işe yarar, 2022 ara seçimlerinde Biden, beklentilerin üzerinde bir performans göstermişti. Ama en azından “Biraz grafik yiyin!”den daha iyisi olabilir.
Dünya Basını
ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.
Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.
Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.
Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.
Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.
Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:
“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”
Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.
O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.
“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”
Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:
“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”
Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.
Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”
“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”
Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.
Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:
“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”
Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.
Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:
“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”
Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:
“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”
Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.
Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:
“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”
“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”
Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.
Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:
“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”
Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:
“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”
Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:
“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”
Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.
“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”
Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.
Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:
“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”
Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:
“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”
Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.
Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:
“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”
Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor












