Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Seymour Hersh yazdı: Kuzey Akım sabotajında yalanlarla geçen bir yıl

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Pulitzer ödüllü araştırmacı gazeteci Seymour Hersh, geçen hafta Kuzey Akım sabotajının kim tarafından planlandığını ve nasıl gerçekleştirildiğini tüm ayrıntılarıyla anlatmıştı. Okur, makalenin Türkçe tercümesine şuradan ulaşılabilir. Hersh’in anlattıkları, öteden beri ismi meçhul kaynaklara dayanarak haber yapan Batı ana akım medyası tarafından şüpheyle karşılandı. Çoğu açısından anlatılanlar “komplo teorisi”ydi.

Alman Şansölyesi Olaf Scholz, Hersh’in ilk haberinden bir ay sonra Washington DC’ye ziyaret düzenledi ve burada, ana akım basına Hersh’i yalancı çıkaracak alternatif bir senaryo sunulması kararlaştırıldı.

Devamında New York Times ve Die Zeit’in “boru hatlarını Ukrayna yanlısı bir grubun sabote ettiğini” iddia eden haberleri yayımlandı. Bu senaryonun baştan savmalığı ilk göze çarpan şey oldu, zira sadece ikisi dalgıç olan beş kişinin iki ton patlayıcıyı küçük bir yelkenli yatla taşıyarak 80 metre derinlikte fark edilmeden boru hatlarına bağlamaları hiç gerçekçi değildi.

Ve her biri yaklaşık 500 kilogram ağırlığındaki patlayıcıları deniz dibine indirmek vinç olmadan mümkün değildi. Ayrıca bu işlem birden fazla dalış gerektiriyor ve iki dalgıcın 500 kilogramlık patlayıcıları yardım almadan o kadar derinliğe taşımaları — Hulk değillerse — imkânsız.

Batı basını, operasyon için kiralanan Andromeda yatının masasında patlayıcı kalıntılarının bulunduğundan söz ediyor, sanki yarım tonluk patlayıcılar yatın mutfak masasında hazır edilmiş gibi. Hatta failler, yatta sahte pasaportlarını bırakmışlar.

Nihayetinde Berlin soruşturmayı ağır aksak yürütüyor, Washington’un soruşturmaya katılmaya niyeti bile yok. Nitekim Rusya’nın BM’de uluslararası bir soruşturma komisyonu kurulması talebi de Batı tarafından oy çokluğuyla engellendi. Aradan geçen bir yılın ardından ilerleme yok.


Kuzey Akım hakkında yalanlarla geçen bir yıl

Seymour Hersh

26 Eylül 2023

Biden yönetimi ne boru hattının bombalanmasındaki mesuliyetini ne de sabotajın maksadını kabul etti

CIA’in gizli operasyonları hakkında fazla bir şey bilmiyorum —ki dışarıdan bakan hiç kimse bilemez— ama tüm başarılı görevlerin temel bileşeninin tamamen inkâr edilebilirlik olduğunu biliyorum. Bir yıl önce Baltık Denizi’ndeki dört Kuzey Akım boru hattından üçünün imha edilmesini planlamak ve gerçekleştirmek amacıyla aylar boyunca Norveç’e gizlice girip çıkan Amerikalı kadın ve erkekler, görevlerinin başarısı dışında hiçbir iz —ekibin varlığına dair en ufak bir ipucu bile— bırakmadılar.

Başkan Joe Biden ve dış politika danışmanları için bir alternatif olarak inkâr edilebilirlik son derece önemliydi. Görevle ilgili önemli hiçbir bilgi bilgisayara girilmedi, bunun yerine sanki internet ve çevrim içi dünyanın geri kalanı henüz icat edilmemiş gibi bir Royal ya da belki bir iki karbon kopyalı Smith Corona daktiloda yazıldı. Beyaz Saray, Oslo civarında olup bitenlerden uzaktaydı; sahadan gelen çeşitli raporlar ve güncellemeler doğrudan CIA Direktörü Bill Burns’e iletiliyordu ki Burns, planlamacılar ile 26 Eylül 2022’de görevin gerçekleşmesine izin veren Başkan arasındaki tek bağlantıydı. Görev tamamlandığında, daktilo edilmiş kağıtlar ve karbonlar imha edildi, böylece hiçbir fiziksel iz bırakılmadı; yani daha sonra özel yetkili bir savcı ya da başkanlık tarihçisi tarafından ortaya çıkarılacak hiçbir kanıt kalmadı. Buna kusursuz bir suç da diyebiliriz.

Görevi yürütenler ile Başkan Biden arasında, boru hatlarının imha edilmesi emrini neden verdiğine dair bir anlayış boşluğu vardı. Şubat ayı başında yayımlanan 5 bin 200 kelimelik ilk haberim, görev hakkında bilgi sahibi olan bir yetkilinin bana söylediklerini aktararak şifreli bir şekilde sona erdi: “Bu çok güzel bir örtbas hikayesiydi.” Yetkili sözlerine şunları da ekledi: “Tek kusur bunu yapmakta karar kılınmasıydı.”

Bu, patlamaların birinci yıldönümünde bu kusurun ilk izahı ve Başkan Biden ile ulusal güvenlik ekibinin hoşuna gitmeyecek bir izah.

Kaçınılmaz olarak, ilk haberim sansasyon yarattı ama ana akım medya Beyaz Saray’ın yalanlamalarını vurguladı ve Joe Biden’ın bu bir saldırıyla herhangi bir ilgisi olabileceği fikrini çürütmede yönetime katılmak için demode bir saçmalığa —isimsiz bir kaynağa güvenmeme— dayandı. Burada belirtmeliyim ki kariyerim boyunca New York Times ve New Yorker’da tek bir isimsiz kaynağa dayanan haberlerimle çok sayıda ödül kazandım. Geçtiğimiz yıl, Ukraynalı muhalif bir grubun Baltık Denizi’ndeki teknik dalış operasyonu saldırısını Andromeda adlı 49 metrelik kiralık bir yatla gerçekleştirdiğini iddia eden, birinci elden kaynak belirtilmeyen bir dizi aykırı gazete haberine şahit olduk.

İsmi açıklanmayan yetkilinin bahsettiği açıklanamayan kusur hakkında artık yazabiliyorum. Bu konu bir kez daha Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın neyle haşır neşir olduğuna dair klasik meseleye —çalkantılı Vietnam Savaşı yıllarında teşkilatın başında bulunan Richard Helms tarafından gündeme getirilen ve CIA’in Başkan Lyndon Johnson tarafından talimatlandırılan ve Richard Nixon tarafından sürdürülen Amerikalılara dönük gizli casusluk faaliyetlerine— dönüyor. Aralık 1974’te Times’ta bu casuslukla ilgili bir ifşaat yayımladım ve bu da Senato’nun, teşkilatın Başkan John F. Kennedy tarafından yetkilendirilen Küba lideri Fidel Castro’ya yönelik başarısız suikast teşebbüslerindeki rolüne ilişkin benzeri görülmemiş oturumlar düzenlemesine yol açtı. Helms, senatörlere CIA direktörü olarak kendisinin anayasa adına mı yoksa başkanlar Johnson ve Nixon’ın şahsında Kraliyet adına mı çalıştığının önemli olduğunu sordu. Kilise Komisyonu meseleyi çözümsüz bıraktı, fakat Helms, kendisinin ve teşkilatının Beyaz Saray’daki en tepedeki adam için çalıştığını açıkça belirtti.

Kuzey Akım boru hatlarına geri dönelim: Joe Biden, geçen 26 Eylül’de boru hatlarının havaya uçurulması emrini verdiğinde Kuzey Akım boru hatları üzerinden Almanya’ya Rus doğalgazı akmadığını anlamak önemli. Kuzey Akım-1, 2011’den bu yana Almanya’ya büyük miktarlarda düşük maliyetli doğalgaz tedarik ediyordu ve Almanya’nın bir üretim ve sanayi devi olarak statüsünü güçlendirmesine yardımcı oldu. Fakat Ukrayna savaşı en iyi ihtimalle bir çıkmaza girdiği için Ağustos 2022 sonunda Putin tarafından kapatıldı. Kuzey Akım-2 2021’in eylül ayında tamamlandı, ancak doğalgaz sevkiyatı, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinden iki gün önce Şansölye Olaf Scholz başkanlığındaki Alman hükümeti tarafından engellendi.

Rusya’nın geniş doğalgaz ve petrol rezervleri göz önüne alındığında, John F. Kennedy’den bu yana Amerikan başkanları bu doğal kaynakların siyasi amaçlarla silah olarak kullanılabileceği konusunda tetikte olmuştu. Bu görüş, Biden ve şahin dış politika danışmanları, Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ve şu anda Blinken’in yardımcısı olan Victoria Nuland tarafında baskınlığını koruyor.

Sullivan, Rusya’nın Ukrayna sınırı boyunca kuvvetlerini artırdığı ve bir işgalin neredeyse kaçınılmaz olarak görüldüğü 2021 yılının sonlarında bir dizi üst düzey ulusal güvenlik toplantısı düzenledi. Aralarında CIA temsilcilerinin de bulunduğu gruptan Putin’e karşı caydırıcı olabilecek bir eylem önerisi getirmeleri istendi. Boru hatlarını imha etme görevinin motivasyonu, Beyaz Saray’ın Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’i destekleme kararlılığıydı. Sullivan’ın hedefi net görünüyordu. Yetkili, bana “Beyaz Saray’ın politikası, Rusya’yı bir saldırıdan caydırmaktı. İstihbarat camiasına verilen görev, bunu yapabilecek kadar güçlü bir yol bulmak ve ABD’nin kapasitesini güçlü bir şekilde ifade etmekti,” dedi.

Rusya’dan Avrupa’ya uzanan başlıca gaz boru hatları / Harita: Samuel Bailey / Wikimedia Commons

Şu anda o zaman bilmediğim bir şeyi biliyorum: Biden yönetiminin “Kuzey Akım boru hattını devre dışı bırakmayı gündeme getirmesinin” gerçek nedenini. Yetkili, kısa süre önce bana, o dönemde Rusya’nın ondan fazla boru hattıyla dünyanın dört bir yanına doğalgaz ve petrol tedarik ettiğini, fakat Kuzey Akım 1 ve 2’nin doğrudan Rusya’dan Baltık Denizi üzerinden Almanya’ya uzandığını açıklamıştı. Yetkili, “Yönetim Kuzey Akım’ı masaya koydu, zira erişebileceğimiz tek boru hattı buydu ve yapılacaklar tamamen inkâr edilebilirdi. Sorunu birkaç hafta içinde, ocak ayının başında çözdük ve Beyaz Saray’a bildirdik. Varsayımımız Başkan’ın Kuzey Akım’a dönük tehdidi savaştan kaçınmak için caydırıcı bir unsur olarak kullanacağı yönündeydi,” ifadelerini kullandı.

O dönemde siyasi işlerden sorumlu dışişleri bakanlığı müsteşarı olan kendinden emin Nuland’ın 27 Ocak 2022’de Putin’i, açıkça planladığı gibi Ukrayna’yı işgal etmesi halinde “öyle ya da böyle Kuzey Akım-2’nin ilerlemeyeceği” konusunda sert bir şekilde uyarması, teşkilatın gizli planlama ekibi açısından sürpriz olmadı. Bu cümle büyük ilgi çekti ama tehditten önceki sözler ilgi çekmedi. Dışişleri Bakanlığı’nın resmi transkriptinde, Nuland’ın tehdidinden önce boru hattıyla ilgili olarak şunları söylediği görülüyor: “Alman müttefiklerimizle son derece şiddetli ve net temaslarda bulunmaya devam ediyoruz.”

Bir muhabirin “Almanların kamuoyu önünde söyledikleri ile sizin söyledikleriniz birbirini tutmuyor,” diyerek Almanların aynı fikirde olduğunu nasıl bu kadar net söyleyebildiği sorusuna Nuland, şaşırtıcı bir ikiyüzlülükle yanıt verdi: “Geri dönüp temmuz ayında (2021’de) imzaladığımız ve Rusya’nın Ukrayna’ya daha fazla saldırmasının boru hattı açısından ne gibi sonuçlar doğuracağını açıkça ortaya koyan belgeyi okuyun derim.” Ancak Times, Washington Post ve Reuters’ta yer alan haberlere göre, gazetecilere brifing verilen bu anlaşmada tehditler ya da sonuçlar belirtilmiyordu. Anlaşmanın yapıldığı 21 Temmuz 2021’de Biden, basın mensuplarına boru hattının yüzde 99’u tamamlandığı için “söylenecek ya da yapılacak herhangi bir şeyin bunu durduracağı fikrinin makul olmadığını” söyledi. O dönemde Teksas Senatörü Ted Cruz’un başını çektiği Cumhuriyetçiler, Biden’ın Rus doğalgazının akışına izin verme kararını Putin açısından “nesiller boyu sürecek bir jeopolitik zafer”, ABD ve müttefikleri açısından da “felaket” olarak nitelendirmişti.

Fakat Nuland’ın açıklamasından iki hafta sonra, 7 Şubat 2022’de, Beyaz Saray’ı ziyaret eden Scholz ile ortak basın toplantısı düzenleyen Biden, fikrini değiştirdiğinden ve boru hattını durdurmaktan bahsederek Nuland ve aynı derecede şahin olan diğer dış politika yardımcılarına katıldığının sinyalini verdi: “Eğer Rusya [Ukrayna’yı] işgal ederse, bu tankların ve askerlerin Ukrayna sınırını tekrar geçmesi anlamına geliyor, bu durumda Kuzey Akım-2 artık olmayacak. Buna bir son vereceğiz.” Boru hattı Almanya’nın kontrolü altında olduğu için bunu nasıl yapabileceği sorulduğunda ise şunları söyledi “Yapacağız, size söz veriyorum, bunu yapabiliriz.”

Scholz, aynı soru üzerine şunları söyledi: “Birlikte hareket ediyoruz. Kesinlikle birlik içindeyiz ve birbirimizden farklı adımlar atmayacağız. Aynı adımları atacağız, bunlar Rusya için çok çok zor olacak ve bunu anlamalılar.” Almanya lideri o zaman da şimdi de CIA ekibinin bazı mensupları tarafından boru hatlarını imha etmek üzere yapılan gizli planlamadan tamamen haberdar olarak görülüyordu.

Bu noktada CIA ekibi, donanma ve özel kuvvetler komutanlıklarının gizli operasyon görevlerini teşkilatla paylaşma konusunda uzun bir maziye sahip olduğu Norveç’te gerekli temasları kurmuştu. Norveçli denizciler ve Nasty sınıfı devriye botları, 1960’ların başında Amerika’nın hem Kennedy hem de Johnson yönetimleri döneminde ilan edilmemiş bir savaş yürüttüğü dönemde Amerikalı sabotaj casuslarının Kuzey Vietnam’a kaçırılmasına yardımcı olmuştu. CIA, Norveç’in yardımıyla işini halletti ve Biden Beyaz Sarayının boru hatlarına yapılmasını istediği şeyi yapmanın bir yolunu buldu.

O dönemde istihbarat camiasına düşen görev, Putin’i Ukrayna’ya saldırmaktan caydıracak kadar güçlü bir plan ortaya koymaktı. Yetkili bana şöyle dedi: “Başardık. Rusya üzerindeki iktisadi etkisi nedeniyle olağanüstü bir caydırıcılık bulduk. Putin de tehdide rağmen bunu yaptı.” Bu görev için tutulan iki uzman ABD Donanması derin deniz dalgıcının Baltık Denizi’nin çalkantılı sularında aylarca araştırma ve pratik yapması gerekti. Norveç’in mükemmel denizcileri boru hatlarını havaya uçuracak bombaları yerleştirmek için doğru noktayı buldular. Ortak karasularında neler olup bittiği hakkında hiçbir fikirleri olmadığında ısrar eden İsveç ve Danimarkalı üst düzey yetkililer, Amerikalı ve Norveçli casusların faaliyetlerini görmezden geldi. Görevin ana gemisi olan Norveç mayın tarama gemisindeki dalgıç ve destek personelinden oluşan Amerikan ekibinin, dalgıçlar işlerini yaparken saklanması zor olacaktı. Ekip, Kuzey Akım-2’nin içindeki 750 mile yayılmış doğalgazla birlikte kapatıldığını bombalamadan sonra öğrenecekti.

O zamanlar bilmediğim ama yakın zamanda öğrendiğime göre, Biden’ın Scholz’un yanındayken dile getirdiği Kuzey Akım-2’yi havaya uçurma tehdidinin ardından, CIA planlama ekibine Beyaz Saray tarafından iki boru hattına hemen saldırı yapılmayacağı ama ekibin gerekli patlayıcıları yerleştirmek için hazırlık yapması ve “talep üzerine” —savaş başladıktan sonra— bunları tetiklemeye hazır olması gerektiği söylenmiş. Oslo’da Norveç Kraliyet Donanması ve istihbarat teşkilatlarıyla birlikte proje üzerinde çalışan küçük planlama ekibi, “İşte o zaman boru hatlarına saldırının caydırıcı olmadığını anladık, zira savaş devam ederken hiçbir zaman emir alamadık,” dedi.

Biden’ın boru hatlarına yerleştirilen patlayıcıları tetikleme emrinden sonra, bunu yapmak için sadece bir Norveç savaş uçağıyla kısa bir uçuş ve Baltık Denizi’nde doğru noktaya değiştirilmiş bir hazır sonar cihazının bırakılması gerekti. O zamana dek CIA ekibi çoktan dağılmıştı. Yetkilinin bana söylediğine göre: “İki Rus boru hattının tahrip edilmesinin Ukrayna savaşıyla ilgili olmadığını anladık —Putin istediği dört Ukrayna bölgesini ilhak etme sürecindeydi— fakat kış yaklaşırken ve boru hatları kapalıyken Scholz ve Almanya’nın ürkmesini ve kapatılan Kuzey Akım-2’yi açmasını engellemek neocon siyasi ajandanın bir parçasıydı. Beyaz Saray’ın korkusu, Putin’in Almanya’yı kontrolü altına alması ve ardından Polonya’yı ele geçirmesiydi.”

Dünya sabotajı kimin yaptığını merak ederken Beyaz Saray hiçbir şey söylemedi. Yetkili bana, “Başkan böylece Almanya ve Batı Avrupa ekonomisine darbe vurdu. Bunu haziran ayında da yapabilir ve Putin’e şöyle diyebilirdi: Size ne yapacağımızı söylemiştik. Beyaz Saray’ın sükuneti ve inkârı ise yaptığımız şeye ihanetti. Eğer bunu yapacaksanız, bir fark yaratacağı zaman yapın,” diye konuştu.

Yetkilinin bana söylediğine göre CIA ekibinin liderleri, Biden’ın boru hatlarını imha etme emrine yönelik yanıltıcı yönlendirmesini, “Üçüncü Dünya Savaşı’na doğru stratejik bir adım atmak olarak” görüyordu: “Ya Rusya şöyle karşılık verseydi? Siz bizim boru hatlarımızı havaya uçurdunuz, biz de sizin boru hatlarınızı ve iletişim kablolarınızı havaya uçuracağız. Kuzey Akım Putin için stratejik değil, iktisadi bir meseleydi. Gaz satmak istiyordu. Ukrayna savaşı başlamadan önce Kuzey Akım 1 ve 2 kapatıldığında halihazırda boru hatlarını kaybetmişti.”

Bombalamadan birkaç gün sonra Danimarka ve İsveç’teki yetkililer soruşturma yürüteceklerini açıkladılar. İki ay sonra hakikaten de bir patlama olduğunu bildirdiler ve daha fazla soruşturma yapılacağını söylediler. Ortaya hiçbir şey çıkmadı. Alman hükümeti bir soruşturma yürüttü ama bulgularının önemli bir kısmının gizli tutulacağını duyurdu. Geçtiğimiz kış Almanya makamları, işlerini yürütmek ve evlerini ısıtmak için daha yüksek enerji faturalarıyla karşılaşan büyük şirketlere ve ev sahiplerine 286 milyar dolar teşvik tahsis etti. Bunun etkileri, Avrupa’da daha soğuk bir kış beklendiği için bugün hala hissediliyor.

Başkan Biden boru hattı bombalamasını “kasıtlı bir sabotaj eylemi” olarak nitelendirmeden önce dört gün bekledi. Şunu söyledi: “Şimdi Ruslar bu konuda dezenformasyon pompalıyor.” Boru hatlarının gizlice imha edilmesi önerisine yol açan toplantılara başkanlık eden Sullivan’a daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında Biden yönetiminin “şimdi sabotaj eyleminden Rusya’nın sorumlu olduğuna inanıp inanmadığı” soruldu.

Sullivan’ın yanıtı, hiç şüphesiz pratikti: “Öncelikle, Rusya bir şeyden sorumlu olduğu zaman sıklıkla yaptığı şeyi yaptı, yani bunu gerçekten başkasının yaptığına dair suçlamalarda bulundu. Buna zaman içinde defalarca şahit olduk. Fakat Başkan bugün ayrıca, ABD hükümetinin bu meselede bir suçlamada bulunmaya hazır olmadan önce soruşturmada yapılması gereken daha çok iş olduğu konusunda da netti.” Şöyle devam etti: “Tüm gerçekleri toplamak için müttefiklerimiz ve ortaklarımızla birlikte çalışmaya devam edeceğiz ve daha sonra buradan nereye gideceğimiz konusunda bir karar vereceğiz.”

Sullivan’a daha sonra Amerikan basınından birileri tarafından “tespitinin” sonuçlarının sorulduğuna dair herhangi bir örnek bulamadım. Sullivan’ın ya da Başkan’ın o tarihten bu yana nereye gidileceğine ilişkin “tespitin” sonuçları hakkında sorgulandığına dair herhangi bir kanıt da bulamadım.

Başkan Biden’ın Amerikan istihbarat camiasından boru hattının bombalamasıyla ilgili olarak geniş kapsamlı bir soruşturma yürütmesini talep ettiğine dair bir kanıt da bulunmuyor. Bu tür talepler “görevlendirme” olarak bilinir ve hükümet içinde ciddiye alınır.

Tüm bunlar, bombalamalardan bir ay kadar sonra Amerikan istihbarat camiasında uzun yıllar çalışmış birine yönelttiğim rutin bir sorunun beni neden Amerika’da ya da Almanya’da kimsenin peşine düşmek istemediği bir gerçeğe götürdüğünü açıklıyor. Sorum basitti: “Kim yaptı bunu?”

Biden yönetimi boru hatlarını havaya uçurdu ama bu eylemin Ukrayna’daki savaşı kazanmak ya da durdurmakla pek ilgisi yoktu. Beyaz Saray’ın, Almanya’nın tereddüt edip Rusya’dan doğalgaz akışını durduracağı ve Almanya’nın ve ardından NATO’nun ekonomik gerekçelerle Rusya’nın ve onun geniş ve ucuz doğal kaynaklarının egemenliği altına gireceği korkusundan kaynaklanıyordu. Ve böylece nihai korku —Amerika’nın Batı Avrupa’da uzun süredir sahip olduğu üstünlüğü kaybetmesi— ortaya çıktı.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English