Dünya Basını
Seymour Hersh yazdı: Kuzey Akım sabotajında yalanlarla geçen bir yıl

Çevirmenin notu: Pulitzer ödüllü araştırmacı gazeteci Seymour Hersh, geçen hafta Kuzey Akım sabotajının kim tarafından planlandığını ve nasıl gerçekleştirildiğini tüm ayrıntılarıyla anlatmıştı. Okur, makalenin Türkçe tercümesine şuradan ulaşılabilir. Hersh’in anlattıkları, öteden beri ismi meçhul kaynaklara dayanarak haber yapan Batı ana akım medyası tarafından şüpheyle karşılandı. Çoğu açısından anlatılanlar “komplo teorisi”ydi.
Alman Şansölyesi Olaf Scholz, Hersh’in ilk haberinden bir ay sonra Washington DC’ye ziyaret düzenledi ve burada, ana akım basına Hersh’i yalancı çıkaracak alternatif bir senaryo sunulması kararlaştırıldı.
Devamında New York Times ve Die Zeit’in “boru hatlarını Ukrayna yanlısı bir grubun sabote ettiğini” iddia eden haberleri yayımlandı. Bu senaryonun baştan savmalığı ilk göze çarpan şey oldu, zira sadece ikisi dalgıç olan beş kişinin iki ton patlayıcıyı küçük bir yelkenli yatla taşıyarak 80 metre derinlikte fark edilmeden boru hatlarına bağlamaları hiç gerçekçi değildi.
Ve her biri yaklaşık 500 kilogram ağırlığındaki patlayıcıları deniz dibine indirmek vinç olmadan mümkün değildi. Ayrıca bu işlem birden fazla dalış gerektiriyor ve iki dalgıcın 500 kilogramlık patlayıcıları yardım almadan o kadar derinliğe taşımaları — Hulk değillerse — imkânsız.
Batı basını, operasyon için kiralanan Andromeda yatının masasında patlayıcı kalıntılarının bulunduğundan söz ediyor, sanki yarım tonluk patlayıcılar yatın mutfak masasında hazır edilmiş gibi. Hatta failler, yatta sahte pasaportlarını bırakmışlar.
Nihayetinde Berlin soruşturmayı ağır aksak yürütüyor, Washington’un soruşturmaya katılmaya niyeti bile yok. Nitekim Rusya’nın BM’de uluslararası bir soruşturma komisyonu kurulması talebi de Batı tarafından oy çokluğuyla engellendi. Aradan geçen bir yılın ardından ilerleme yok.
Kuzey Akım hakkında yalanlarla geçen bir yıl
26 Eylül 2023
Biden yönetimi ne boru hattının bombalanmasındaki mesuliyetini ne de sabotajın maksadını kabul etti
CIA’in gizli operasyonları hakkında fazla bir şey bilmiyorum —ki dışarıdan bakan hiç kimse bilemez— ama tüm başarılı görevlerin temel bileşeninin tamamen inkâr edilebilirlik olduğunu biliyorum. Bir yıl önce Baltık Denizi’ndeki dört Kuzey Akım boru hattından üçünün imha edilmesini planlamak ve gerçekleştirmek amacıyla aylar boyunca Norveç’e gizlice girip çıkan Amerikalı kadın ve erkekler, görevlerinin başarısı dışında hiçbir iz —ekibin varlığına dair en ufak bir ipucu bile— bırakmadılar.
Başkan Joe Biden ve dış politika danışmanları için bir alternatif olarak inkâr edilebilirlik son derece önemliydi. Görevle ilgili önemli hiçbir bilgi bilgisayara girilmedi, bunun yerine sanki internet ve çevrim içi dünyanın geri kalanı henüz icat edilmemiş gibi bir Royal ya da belki bir iki karbon kopyalı Smith Corona daktiloda yazıldı. Beyaz Saray, Oslo civarında olup bitenlerden uzaktaydı; sahadan gelen çeşitli raporlar ve güncellemeler doğrudan CIA Direktörü Bill Burns’e iletiliyordu ki Burns, planlamacılar ile 26 Eylül 2022’de görevin gerçekleşmesine izin veren Başkan arasındaki tek bağlantıydı. Görev tamamlandığında, daktilo edilmiş kağıtlar ve karbonlar imha edildi, böylece hiçbir fiziksel iz bırakılmadı; yani daha sonra özel yetkili bir savcı ya da başkanlık tarihçisi tarafından ortaya çıkarılacak hiçbir kanıt kalmadı. Buna kusursuz bir suç da diyebiliriz.
Görevi yürütenler ile Başkan Biden arasında, boru hatlarının imha edilmesi emrini neden verdiğine dair bir anlayış boşluğu vardı. Şubat ayı başında yayımlanan 5 bin 200 kelimelik ilk haberim, görev hakkında bilgi sahibi olan bir yetkilinin bana söylediklerini aktararak şifreli bir şekilde sona erdi: “Bu çok güzel bir örtbas hikayesiydi.” Yetkili sözlerine şunları da ekledi: “Tek kusur bunu yapmakta karar kılınmasıydı.”
Bu, patlamaların birinci yıldönümünde bu kusurun ilk izahı ve Başkan Biden ile ulusal güvenlik ekibinin hoşuna gitmeyecek bir izah.
Kaçınılmaz olarak, ilk haberim sansasyon yarattı ama ana akım medya Beyaz Saray’ın yalanlamalarını vurguladı ve Joe Biden’ın bu bir saldırıyla herhangi bir ilgisi olabileceği fikrini çürütmede yönetime katılmak için demode bir saçmalığa —isimsiz bir kaynağa güvenmeme— dayandı. Burada belirtmeliyim ki kariyerim boyunca New York Times ve New Yorker’da tek bir isimsiz kaynağa dayanan haberlerimle çok sayıda ödül kazandım. Geçtiğimiz yıl, Ukraynalı muhalif bir grubun Baltık Denizi’ndeki teknik dalış operasyonu saldırısını Andromeda adlı 49 metrelik kiralık bir yatla gerçekleştirdiğini iddia eden, birinci elden kaynak belirtilmeyen bir dizi aykırı gazete haberine şahit olduk.
İsmi açıklanmayan yetkilinin bahsettiği açıklanamayan kusur hakkında artık yazabiliyorum. Bu konu bir kez daha Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın neyle haşır neşir olduğuna dair klasik meseleye —çalkantılı Vietnam Savaşı yıllarında teşkilatın başında bulunan Richard Helms tarafından gündeme getirilen ve CIA’in Başkan Lyndon Johnson tarafından talimatlandırılan ve Richard Nixon tarafından sürdürülen Amerikalılara dönük gizli casusluk faaliyetlerine— dönüyor. Aralık 1974’te Times’ta bu casuslukla ilgili bir ifşaat yayımladım ve bu da Senato’nun, teşkilatın Başkan John F. Kennedy tarafından yetkilendirilen Küba lideri Fidel Castro’ya yönelik başarısız suikast teşebbüslerindeki rolüne ilişkin benzeri görülmemiş oturumlar düzenlemesine yol açtı. Helms, senatörlere CIA direktörü olarak kendisinin anayasa adına mı yoksa başkanlar Johnson ve Nixon’ın şahsında Kraliyet adına mı çalıştığının önemli olduğunu sordu. Kilise Komisyonu meseleyi çözümsüz bıraktı, fakat Helms, kendisinin ve teşkilatının Beyaz Saray’daki en tepedeki adam için çalıştığını açıkça belirtti.
Kuzey Akım boru hatlarına geri dönelim: Joe Biden, geçen 26 Eylül’de boru hatlarının havaya uçurulması emrini verdiğinde Kuzey Akım boru hatları üzerinden Almanya’ya Rus doğalgazı akmadığını anlamak önemli. Kuzey Akım-1, 2011’den bu yana Almanya’ya büyük miktarlarda düşük maliyetli doğalgaz tedarik ediyordu ve Almanya’nın bir üretim ve sanayi devi olarak statüsünü güçlendirmesine yardımcı oldu. Fakat Ukrayna savaşı en iyi ihtimalle bir çıkmaza girdiği için Ağustos 2022 sonunda Putin tarafından kapatıldı. Kuzey Akım-2 2021’in eylül ayında tamamlandı, ancak doğalgaz sevkiyatı, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinden iki gün önce Şansölye Olaf Scholz başkanlığındaki Alman hükümeti tarafından engellendi.
Rusya’nın geniş doğalgaz ve petrol rezervleri göz önüne alındığında, John F. Kennedy’den bu yana Amerikan başkanları bu doğal kaynakların siyasi amaçlarla silah olarak kullanılabileceği konusunda tetikte olmuştu. Bu görüş, Biden ve şahin dış politika danışmanları, Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ve şu anda Blinken’in yardımcısı olan Victoria Nuland tarafında baskınlığını koruyor.
Sullivan, Rusya’nın Ukrayna sınırı boyunca kuvvetlerini artırdığı ve bir işgalin neredeyse kaçınılmaz olarak görüldüğü 2021 yılının sonlarında bir dizi üst düzey ulusal güvenlik toplantısı düzenledi. Aralarında CIA temsilcilerinin de bulunduğu gruptan Putin’e karşı caydırıcı olabilecek bir eylem önerisi getirmeleri istendi. Boru hatlarını imha etme görevinin motivasyonu, Beyaz Saray’ın Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’i destekleme kararlılığıydı. Sullivan’ın hedefi net görünüyordu. Yetkili, bana “Beyaz Saray’ın politikası, Rusya’yı bir saldırıdan caydırmaktı. İstihbarat camiasına verilen görev, bunu yapabilecek kadar güçlü bir yol bulmak ve ABD’nin kapasitesini güçlü bir şekilde ifade etmekti,” dedi.

Rusya’dan Avrupa’ya uzanan başlıca gaz boru hatları / Harita: Samuel Bailey / Wikimedia Commons
Şu anda o zaman bilmediğim bir şeyi biliyorum: Biden yönetiminin “Kuzey Akım boru hattını devre dışı bırakmayı gündeme getirmesinin” gerçek nedenini. Yetkili, kısa süre önce bana, o dönemde Rusya’nın ondan fazla boru hattıyla dünyanın dört bir yanına doğalgaz ve petrol tedarik ettiğini, fakat Kuzey Akım 1 ve 2’nin doğrudan Rusya’dan Baltık Denizi üzerinden Almanya’ya uzandığını açıklamıştı. Yetkili, “Yönetim Kuzey Akım’ı masaya koydu, zira erişebileceğimiz tek boru hattı buydu ve yapılacaklar tamamen inkâr edilebilirdi. Sorunu birkaç hafta içinde, ocak ayının başında çözdük ve Beyaz Saray’a bildirdik. Varsayımımız Başkan’ın Kuzey Akım’a dönük tehdidi savaştan kaçınmak için caydırıcı bir unsur olarak kullanacağı yönündeydi,” ifadelerini kullandı.
O dönemde siyasi işlerden sorumlu dışişleri bakanlığı müsteşarı olan kendinden emin Nuland’ın 27 Ocak 2022’de Putin’i, açıkça planladığı gibi Ukrayna’yı işgal etmesi halinde “öyle ya da böyle Kuzey Akım-2’nin ilerlemeyeceği” konusunda sert bir şekilde uyarması, teşkilatın gizli planlama ekibi açısından sürpriz olmadı. Bu cümle büyük ilgi çekti ama tehditten önceki sözler ilgi çekmedi. Dışişleri Bakanlığı’nın resmi transkriptinde, Nuland’ın tehdidinden önce boru hattıyla ilgili olarak şunları söylediği görülüyor: “Alman müttefiklerimizle son derece şiddetli ve net temaslarda bulunmaya devam ediyoruz.”
Bir muhabirin “Almanların kamuoyu önünde söyledikleri ile sizin söyledikleriniz birbirini tutmuyor,” diyerek Almanların aynı fikirde olduğunu nasıl bu kadar net söyleyebildiği sorusuna Nuland, şaşırtıcı bir ikiyüzlülükle yanıt verdi: “Geri dönüp temmuz ayında (2021’de) imzaladığımız ve Rusya’nın Ukrayna’ya daha fazla saldırmasının boru hattı açısından ne gibi sonuçlar doğuracağını açıkça ortaya koyan belgeyi okuyun derim.” Ancak Times, Washington Post ve Reuters’ta yer alan haberlere göre, gazetecilere brifing verilen bu anlaşmada tehditler ya da sonuçlar belirtilmiyordu. Anlaşmanın yapıldığı 21 Temmuz 2021’de Biden, basın mensuplarına boru hattının yüzde 99’u tamamlandığı için “söylenecek ya da yapılacak herhangi bir şeyin bunu durduracağı fikrinin makul olmadığını” söyledi. O dönemde Teksas Senatörü Ted Cruz’un başını çektiği Cumhuriyetçiler, Biden’ın Rus doğalgazının akışına izin verme kararını Putin açısından “nesiller boyu sürecek bir jeopolitik zafer”, ABD ve müttefikleri açısından da “felaket” olarak nitelendirmişti.
Fakat Nuland’ın açıklamasından iki hafta sonra, 7 Şubat 2022’de, Beyaz Saray’ı ziyaret eden Scholz ile ortak basın toplantısı düzenleyen Biden, fikrini değiştirdiğinden ve boru hattını durdurmaktan bahsederek Nuland ve aynı derecede şahin olan diğer dış politika yardımcılarına katıldığının sinyalini verdi: “Eğer Rusya [Ukrayna’yı] işgal ederse, bu tankların ve askerlerin Ukrayna sınırını tekrar geçmesi anlamına geliyor, bu durumda Kuzey Akım-2 artık olmayacak. Buna bir son vereceğiz.” Boru hattı Almanya’nın kontrolü altında olduğu için bunu nasıl yapabileceği sorulduğunda ise şunları söyledi “Yapacağız, size söz veriyorum, bunu yapabiliriz.”
Scholz, aynı soru üzerine şunları söyledi: “Birlikte hareket ediyoruz. Kesinlikle birlik içindeyiz ve birbirimizden farklı adımlar atmayacağız. Aynı adımları atacağız, bunlar Rusya için çok çok zor olacak ve bunu anlamalılar.” Almanya lideri o zaman da şimdi de CIA ekibinin bazı mensupları tarafından boru hatlarını imha etmek üzere yapılan gizli planlamadan tamamen haberdar olarak görülüyordu.
Bu noktada CIA ekibi, donanma ve özel kuvvetler komutanlıklarının gizli operasyon görevlerini teşkilatla paylaşma konusunda uzun bir maziye sahip olduğu Norveç’te gerekli temasları kurmuştu. Norveçli denizciler ve Nasty sınıfı devriye botları, 1960’ların başında Amerika’nın hem Kennedy hem de Johnson yönetimleri döneminde ilan edilmemiş bir savaş yürüttüğü dönemde Amerikalı sabotaj casuslarının Kuzey Vietnam’a kaçırılmasına yardımcı olmuştu. CIA, Norveç’in yardımıyla işini halletti ve Biden Beyaz Sarayının boru hatlarına yapılmasını istediği şeyi yapmanın bir yolunu buldu.
O dönemde istihbarat camiasına düşen görev, Putin’i Ukrayna’ya saldırmaktan caydıracak kadar güçlü bir plan ortaya koymaktı. Yetkili bana şöyle dedi: “Başardık. Rusya üzerindeki iktisadi etkisi nedeniyle olağanüstü bir caydırıcılık bulduk. Putin de tehdide rağmen bunu yaptı.” Bu görev için tutulan iki uzman ABD Donanması derin deniz dalgıcının Baltık Denizi’nin çalkantılı sularında aylarca araştırma ve pratik yapması gerekti. Norveç’in mükemmel denizcileri boru hatlarını havaya uçuracak bombaları yerleştirmek için doğru noktayı buldular. Ortak karasularında neler olup bittiği hakkında hiçbir fikirleri olmadığında ısrar eden İsveç ve Danimarkalı üst düzey yetkililer, Amerikalı ve Norveçli casusların faaliyetlerini görmezden geldi. Görevin ana gemisi olan Norveç mayın tarama gemisindeki dalgıç ve destek personelinden oluşan Amerikan ekibinin, dalgıçlar işlerini yaparken saklanması zor olacaktı. Ekip, Kuzey Akım-2’nin içindeki 750 mile yayılmış doğalgazla birlikte kapatıldığını bombalamadan sonra öğrenecekti.
O zamanlar bilmediğim ama yakın zamanda öğrendiğime göre, Biden’ın Scholz’un yanındayken dile getirdiği Kuzey Akım-2’yi havaya uçurma tehdidinin ardından, CIA planlama ekibine Beyaz Saray tarafından iki boru hattına hemen saldırı yapılmayacağı ama ekibin gerekli patlayıcıları yerleştirmek için hazırlık yapması ve “talep üzerine” —savaş başladıktan sonra— bunları tetiklemeye hazır olması gerektiği söylenmiş. Oslo’da Norveç Kraliyet Donanması ve istihbarat teşkilatlarıyla birlikte proje üzerinde çalışan küçük planlama ekibi, “İşte o zaman boru hatlarına saldırının caydırıcı olmadığını anladık, zira savaş devam ederken hiçbir zaman emir alamadık,” dedi.
Biden’ın boru hatlarına yerleştirilen patlayıcıları tetikleme emrinden sonra, bunu yapmak için sadece bir Norveç savaş uçağıyla kısa bir uçuş ve Baltık Denizi’nde doğru noktaya değiştirilmiş bir hazır sonar cihazının bırakılması gerekti. O zamana dek CIA ekibi çoktan dağılmıştı. Yetkilinin bana söylediğine göre: “İki Rus boru hattının tahrip edilmesinin Ukrayna savaşıyla ilgili olmadığını anladık —Putin istediği dört Ukrayna bölgesini ilhak etme sürecindeydi— fakat kış yaklaşırken ve boru hatları kapalıyken Scholz ve Almanya’nın ürkmesini ve kapatılan Kuzey Akım-2’yi açmasını engellemek neocon siyasi ajandanın bir parçasıydı. Beyaz Saray’ın korkusu, Putin’in Almanya’yı kontrolü altına alması ve ardından Polonya’yı ele geçirmesiydi.”
Dünya sabotajı kimin yaptığını merak ederken Beyaz Saray hiçbir şey söylemedi. Yetkili bana, “Başkan böylece Almanya ve Batı Avrupa ekonomisine darbe vurdu. Bunu haziran ayında da yapabilir ve Putin’e şöyle diyebilirdi: Size ne yapacağımızı söylemiştik. Beyaz Saray’ın sükuneti ve inkârı ise yaptığımız şeye ihanetti. Eğer bunu yapacaksanız, bir fark yaratacağı zaman yapın,” diye konuştu.
Yetkilinin bana söylediğine göre CIA ekibinin liderleri, Biden’ın boru hatlarını imha etme emrine yönelik yanıltıcı yönlendirmesini, “Üçüncü Dünya Savaşı’na doğru stratejik bir adım atmak olarak” görüyordu: “Ya Rusya şöyle karşılık verseydi? Siz bizim boru hatlarımızı havaya uçurdunuz, biz de sizin boru hatlarınızı ve iletişim kablolarınızı havaya uçuracağız. Kuzey Akım Putin için stratejik değil, iktisadi bir meseleydi. Gaz satmak istiyordu. Ukrayna savaşı başlamadan önce Kuzey Akım 1 ve 2 kapatıldığında halihazırda boru hatlarını kaybetmişti.”
Bombalamadan birkaç gün sonra Danimarka ve İsveç’teki yetkililer soruşturma yürüteceklerini açıkladılar. İki ay sonra hakikaten de bir patlama olduğunu bildirdiler ve daha fazla soruşturma yapılacağını söylediler. Ortaya hiçbir şey çıkmadı. Alman hükümeti bir soruşturma yürüttü ama bulgularının önemli bir kısmının gizli tutulacağını duyurdu. Geçtiğimiz kış Almanya makamları, işlerini yürütmek ve evlerini ısıtmak için daha yüksek enerji faturalarıyla karşılaşan büyük şirketlere ve ev sahiplerine 286 milyar dolar teşvik tahsis etti. Bunun etkileri, Avrupa’da daha soğuk bir kış beklendiği için bugün hala hissediliyor.
Başkan Biden boru hattı bombalamasını “kasıtlı bir sabotaj eylemi” olarak nitelendirmeden önce dört gün bekledi. Şunu söyledi: “Şimdi Ruslar bu konuda dezenformasyon pompalıyor.” Boru hatlarının gizlice imha edilmesi önerisine yol açan toplantılara başkanlık eden Sullivan’a daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında Biden yönetiminin “şimdi sabotaj eyleminden Rusya’nın sorumlu olduğuna inanıp inanmadığı” soruldu.
Sullivan’ın yanıtı, hiç şüphesiz pratikti: “Öncelikle, Rusya bir şeyden sorumlu olduğu zaman sıklıkla yaptığı şeyi yaptı, yani bunu gerçekten başkasının yaptığına dair suçlamalarda bulundu. Buna zaman içinde defalarca şahit olduk. Fakat Başkan bugün ayrıca, ABD hükümetinin bu meselede bir suçlamada bulunmaya hazır olmadan önce soruşturmada yapılması gereken daha çok iş olduğu konusunda da netti.” Şöyle devam etti: “Tüm gerçekleri toplamak için müttefiklerimiz ve ortaklarımızla birlikte çalışmaya devam edeceğiz ve daha sonra buradan nereye gideceğimiz konusunda bir karar vereceğiz.”
Sullivan’a daha sonra Amerikan basınından birileri tarafından “tespitinin” sonuçlarının sorulduğuna dair herhangi bir örnek bulamadım. Sullivan’ın ya da Başkan’ın o tarihten bu yana nereye gidileceğine ilişkin “tespitin” sonuçları hakkında sorgulandığına dair herhangi bir kanıt da bulamadım.
Başkan Biden’ın Amerikan istihbarat camiasından boru hattının bombalamasıyla ilgili olarak geniş kapsamlı bir soruşturma yürütmesini talep ettiğine dair bir kanıt da bulunmuyor. Bu tür talepler “görevlendirme” olarak bilinir ve hükümet içinde ciddiye alınır.
Tüm bunlar, bombalamalardan bir ay kadar sonra Amerikan istihbarat camiasında uzun yıllar çalışmış birine yönelttiğim rutin bir sorunun beni neden Amerika’da ya da Almanya’da kimsenin peşine düşmek istemediği bir gerçeğe götürdüğünü açıklıyor. Sorum basitti: “Kim yaptı bunu?”
Biden yönetimi boru hatlarını havaya uçurdu ama bu eylemin Ukrayna’daki savaşı kazanmak ya da durdurmakla pek ilgisi yoktu. Beyaz Saray’ın, Almanya’nın tereddüt edip Rusya’dan doğalgaz akışını durduracağı ve Almanya’nın ve ardından NATO’nun ekonomik gerekçelerle Rusya’nın ve onun geniş ve ucuz doğal kaynaklarının egemenliği altına gireceği korkusundan kaynaklanıyordu. Ve böylece nihai korku —Amerika’nın Batı Avrupa’da uzun süredir sahip olduğu üstünlüğü kaybetmesi— ortaya çıktı.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’










