Dünya Basını
Rusya ile Hindistan arasındaki ticaret dengesizliğine bakış

Çevirmenin notu: G7 ülkelerinin Rusya’ya uyguladığı petrol ambargosu, Rusyalı tedarikçileri yeni alıcılar bulmaya zorladı. Endüstrinin Moskova açısından “yeni normali”, tedarikin Asya’ya yönlenmesi oldu. Son bir yılda Rusya’dan indirimli fiyatlarda petrol alanlara Pakistan da ekleniyor. Rusya tarafı başta memnundu; Çin, Hindistan ve Türkiye’nin yanına yeni bir alıcı daha gelmesinin “pazarda rekabeti artıracağını” ve bu vesileyle fiyatlarda da o kadar az indirim yapma ihtiyacı doğacağını söylüyorlardı. Fakat Hindistan’ın Rusya’dan aldığı ucuz petrolü işleyip pahalı fiyattan Avrupa’ya sattığı tek taraflı kâr getiren ticaret devam ediyor ve Rusya’nın elinde, hiçbir işine yaramayacak bir yığın rupi birikti.
Hindistan, şeytani Batı’ya ne kadar lezzetli yaptırımlı Rus ham petrolü satabilir?
Riley Waggaman
7 Mart 2024
Eddie Slavsquat’ta sık sık tekrarlanan temalardan biri de uzaylı kertenkeleler gülüp eğlenirken, proleterlerin birbirlerine nasıl bağırıp çağırdıkları ve hatta bazen devlet destekli UFC ölüm maçlarında (“savaşlarında”) birbirlerini öldürüp sakatladıklarıdır.
Örneğin: Rusya-Hindistan-şeytani Batı kaynak boru hattını hiç duydunuz mu? Rusya, Hindistan’a indirimli ham petrol satıyor ve bu ham petrol daha sonra şeytani Batı’ya çeşitli petrol ürünleri şeklinde ihraç ediliyor ve bu da Moskova’ya karşı bir imha savaşının parçası olarak 10 trilyonluk şeytani Batı yaptırımlarının hedefi oluyor. Bu böyle devam ediyor.
Bu dostane iş sözleşmesi üzerine bir yıl kadar önce yazmıştık. O zamandan bu yana bir şey değişti mi? Hayır, pek değil (Bloomberg, kısa bir süre önce şeytani Batı’nın yaptırımlarının Hindistan’ı, yaptırım uygulanan Rusya petrolünü nehirler gibi akıtarak şeytani Batı’ya satma konusunda daha gergin hale getirdiğini iddia etmişti).
Rusya-Hindistan ticaretinin mevcut durumu, BRICS’in gerçekten kolektif Batı’ya karşı bir ekonomik gölge savaşı mı yürüttüğü, yoksa bunun Zerohedge’in reklam gelirlerini artırmak için kullandığı bir köpek pisliği mi olduğu sorularını gündeme getiriyor.
Rusya-Hindistan ticaretinden son derece ciddi internet kişilikleri tarafından nadiren tartışılan başka çıkarımlar da var. Ocak ayının sonunda, Rusya hükümeti tarafından işletilen bir düşünce kuruluşu olan Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi, Rusya ile Hindistan arasındaki ticaretin önündeki başlıca engellerden biri olarak “Moskova’nın biriktirdiği fazla rupi miktarının neden olduğu ticari dengesizliğini” gösterdi. Anlaşıldığı üzere, “dolarsızlaşma”, çok az kullandığınız konvertibl olmayan bir para birimi karşılığında mal ticareti yapıyorsanız pek işe yaramıyor.
Tüm bu konulara şubat ayı sonunda Rusya’a yayın yapan Fontanka tarafından yer verilen bir makalede değinildi. Bu nedenle kendi blog yazımı yazmak yerine Fontanka’nın makalesinin kaba bir çevirisini sizlerle paylaşacağım.
Makale, Rusya-Hindistan ticaretini gizemli ekonomik laf kalabalığına başvurmadan açıklayarak iyi bir iş çıkarıyor. Ayrıca, Rusya’nın ağır yaptırım uygulanan petrolünün bir şekilde Batı’ya nasıl ulaştığının ve Hindistan’ın nasıl BRICS’teki aracı eleman olarak hareket ettiğinin kısa bir özetini sunuyor.
Her ne kadar Fontanka ticaretteki büyük dengesizliği açıkça eleştirse ve yaptırım uygulanan Rusya menşeli ham petrolün bir şekilde Rusya’nın baş düşmanlarına gitmesinin ne kadar garip olduğuna dikkat çekse de makale, doğru bir şekilde Rusya’nın Hindistan ile ticaretinde büyük bir potansiyel ve büyüme alanı olduğunu belirtiyor. Buna tamamen katılıyorum ve açıkçası ulusların karşılıklı fayda sağlayan ticaret yapmasına karşı değilim. Yalnızca mevcut durumun bu şekilde tanımlanabileceğinden emin değilim, yani azından tartışılabilir.
Hindistan ile petrolümüzü neyle takas ediyoruz?
25 Şubat 2024
Hindistan, Rusya için şimdiye kadar pek dikkate değer bir ekonomik ortak değildi, ancak yeni gerçekler bu ülkeyi döviz çekme konusunda liderlerden biri haline getirdi. Aynı zamanda muazzam bir ticaret dengesizliği ortaya çıktı: Rusya, Hindistan’a 60 milyar dolar değerinde mal verirken Hindistan, Rusya’ya sadece 4 milyar dolar veriyor.
Rusya Hindistan’a ne satıyor?
Üç yıl içinde, Rusya menşeli malların Hindistan’a tedarik hacmi 10 kat arttı. Halihazırda 2019-2020’de ana ihracat kalemleri petrol, kömür, elmas, kâğıt ve gübreydi. Rusya menşeli ayçiçek yağı her zaman iyi iş çıkardı. Toplamda yaklaşık 6 milyar dolar söz konusu. Karavanlar da boş dönmedi; ilaçlar, basit ekipman ve telefonlar, çay, karides ve diğer bazı ev eşyaları, yaklaşık 2 ila 2,5 milyar dolar.
2022-2023 felaketlerinin Hindistan ile Rusya arasındaki karşılıklı ticaret üzerinde büyük bir etkisi oldu. On milyonlarca ton Rusya menşeli petrol Mundra, Kandla ve Maharashtra gibi Rusya’dakilerin kulağına egzotik gelen isimlere sahip limanlara gitti.
Hindistan gümrük verilerine göre 2023 yılında Rusya’dan Hindistan’a toplam ham petrol ihracatı 62,2 milyon ton ve 5,6 milyon ton petrol ürünü olarak gerçekleşti. Yıllık ortalama fiyat ise şaşırtıcı. Bu 62,2 milyon tonun gümrük değeri 44,99 milyar dolar olduğuna göre, bir ton Rusya menşeli petrolde 7,3 varil olduğu varsayımıyla, varil başına 99,1 dolara denk geliyor. Bu, özellikle de Rusya menşeli petrolün pek çok ülkede büyük bir indirimle satıldığı ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin geçen yıl boyunca Rusya’dan varil başına ortalama 75 dolara aldığı düşünüldüğünde elbette oldukça pahalı bir rakam.
Aylık rakamlara baktığımızda durum biraz daha gerçeklerle örtüşüyor. Örneğin aralık ayında Hindistan’a sevk edilen 6,9 milyon tonun ortalama fiyatı varil başına sadece 78 dolardı. Her ne olursa olsun, belgelere göre Hindistan’a petrol satmanın hem ihracatçılarımız hem de bütçe için çok kârlı olduğu ortaya çıkıyor. Ne de olsa vergiler belgelerde belirtilen fiyat üzerinden ödeniyor.
Hintlilerin bizim petrolümüzle ne yaptığı ortada. Gümrük istatistiklerinde yeniden ihracat görünmüyor ama bu gerekli değil. Hindistan’ın ana yükleme limanları güçlü petrol rafinerilerine ev sahipliği yapıyor. Ve çalışmaları çıplak gözle görülebilir. Hintliler 2021’de 48 milyon ton neft, benzin, dizel ve jet yakıtı ihraç ettiyse, 2023’te hacim 104 milyon tona ulaştı. En büyük alıcı Hollanda. Burası Avrupa’nın ana dağıtım merkezi. Hindistan’dan gelen tedarik hacmi geçtiğimiz yıl ortalama varil başına 111 dolar ile 9,4 milyon tondan 18 milyon tona çıktı. Hindistan’da rafine edilen petrolün 7,2 milyon tonu (artı yüzde 42) ABD’ye gitti, ortalama fiyat varil başına 120 dolar oldu. Büyük Britanya ve İtalya alımlarını iki katına çıkardı. Portekiz’de artış dört kat, Romanya’da ise yedi kat. Kısacası, talep var.
Geçen yıl Rusya’nın ihracat gelirinin yüzde 81,3’ünü oluşturan petrol ve petrol ürünleri haricinde, en büyük kalemler arasında sadece ayçiçeği yağı önemli bir büyüme (dolar bazında artı yüzde 31) gösterdi. Hem kömür hem de fosfatlı gübreler eksi gösteriyor. Hindistan’a elmas tedariği parasal olarak geçen yılın seviyesinde. Rusya menşeli soya yağı (178 milyon dolar, yüzde 78 artış) ve haddelenmiş çelik (127 milyon dolar, yüzde 360 artış) sıcak Hint güneşi altında başarılı bir şekilde yerlerini alıyor. Doğalgaz tedariki iki katına çıktı (121 milyon dolar), fakat bunun çoğunu deniz yoluyla taşımak henüz mümkün değil.
Hoş, küçük şeyler arasında bezelye de var. Geçen yıl Rusyalı çiftçiler Hindistan’dan 34 milyon dolar kazanmayı başardılar; bundan önce tedarik neredeyse sıfırdı.
Talihsiz kayıplar arasında, damgalı plastik parçaların üretiminde kullanılan poliamid bileşikleri için Hindistan pazarının tamamen kaybedilmesi de yer alıyor. Geçen yılki 41 milyon dolara kıyasla 2023 yılında Rusya, Hindistan’a 6 milyon dolar değerinde poliamid bileşikleri sattı. Rusya’daki sentetik kauçuk üreticileri daha da büyük kayıplar yaşadı. Bir yıl önce 90 milyon dolar. 2023’te sadece 8 milyon dolar.
Hindistan Rusya’ya ne satıyor?
Hindistan’ın Rusya’ya ihracatını incelemek epey daha heyecan verici. Genelde Hindistan’dan gelen malzemelerle ilişkilendirilmeyen tamamen beklenmedik şeyler var.
Rusya’nın Hindistan meşeli ilaçlara bağımlı olduğu hakikati uzun zamandır biliniyor. Fakat her yıl Hindistan’dan daha az ilaç geliyor. 2011 yılında oradan 512 milyon dolar değerinde farmasötik ürün aldık. 2022’de ise bu rakam 371 milyon dolar oldu. Tedarikteki düşüş pek çok ilaç grubunda —non-steroid anti-inflamatuar ilaçlar (yaklaşık eksi 60), onkoloji (eksi yüzde 46), antihistaminikler (eksi yüzde 15), antihipertansifler (eksi yüzde 31) — meydana geliyor. Başlıca ilaç markaları arasında, Hint ibuprofeni sevkiyatları, eksi yüzde 63 ile en fazla düşüş gösteren ilaç oldu.
Hızlı bir analiz bu fenomen konusunda net bir izah bulamıyor. 2022 yılında, Batılı ilaç firmalarının Rusya’daki faaliyetlerini kısıtlamasının arka planında, yetkililer yerli ilaç arzında bir artış bekliyordu. Büyük ihtimalle bu, devletin ilaç alımına ilişkin genel prensibin etkilerinden biri; ithal tabletler ile yerli muadiller arasında rekabet olması durumunda, yetkililer Rusya menşeli olanları seçiyor.
Ancak Hindistan menşeli demir metalleri iyi iş çıkardı. Genel olarak, tedarikler geçtiğimiz yıl iki katına çıktı (322 milyon dolara), hatta bu kategorideki bazı spesifik kalemler (ferroalyaj tozu ve granülleri gibi) altı kat artış gösterdi. Elbette ufak hacimli tedariklerden bahsediyoruz (on milyonlarca dolar) ama bunların daha önce Batı’da satın aldığımız benzersiz ürünler olduğu aşikâr.
Çeşitli organik bileşikler de tedarikte gözle görülür bir artış gösteriyor. Genel manada yüzde 14’lük bir artış (323 milyon dolar) söz konusu, fakat mesela hem ilaçlarda hem de yakıt katkı maddesi olarak kullanılan anilin türevleri hemen dört katına (52,5 milyon dolar) çıktı. İnorganikler de özellikle alüminyum oksit sayesinde büyüyor; üç kat artarak 168 milyon dolara ulaştı. Bu hacimlerle alüminyum eriticileri için hammaddelerden bahsetmediğimiz açık. Büyük ihtimalle bunlar ateşe dayanıklı yüzeyler oluşturmak için ve aşındırıcı üretiminde kullanılan kalıplardır.
Seramik karo arzı da iki katına çıktı. İtalyan isimli markalara alışkın olan Ruslar, bunların Hindistan’daki muadilleri hakkında pek bir şey bilmiyor. Ama görünüşe göre buna alışmaları gerekecek. Hindistan, Rusya’ya 110 milyon dolar değerinde seramik gönderdi.
Hindistan’dan gelen akıllı telefonlar yılın atılımıydı. Bir yıl önce Hindistan 6 milyon dolarlık akıllı telefon ihraç ediyordu, şimdi ise 97 milyon dolar. Elbette Çin’in ürettikleriyle kıyaslandığında bu epey az bir rakam. Geçen yıl 1,5 milyar nüfuslu Hindistan, kendi akıllı telefonundan 146 milyon adet üretti. Onlar için bu önemsiz bir rakam ama Rusya’da herkese yetecek kadar telefon var.
Hindistan ile nadiren ilişkilendirilen bir başka ürün grubundaki büyüme de dikkat çekici. Endüstriyel ekipmanlar da dahil olmak üzere ekipmanlar ithalatta ilk sırada yer alıyor. Ekipman, 2023 yılında Rusya’ya yüzde 112’lik bir artışla 576 milyon dolar karşılığında getirildi. Fakat ekipmanın en büyük alt kategorisi bilgisayarlar, dizüstü bilgisayarlar, tabletler ve sunucu ekipmanlarını içeren bilgisayar teknolojisiydi. Bu alt kategorinin ithalatı bir önceki yıla göre yüzde 175 artarak 86 milyon dolara ulaştı.
İstatistiklerde dondurulmuş sığır eti (47 milyon dolar) olarak belirtilen malların arzındaki iki kat artış hafif bir şaşkınlığa neden oluyor. Genelde Hintlilerin ineklerine kıyamadığına inanılır. Ancak keçiboynuzu sakızı (74,9 milyon dolar) arzında her şey sabit (artı yüzde 13). Neden tam olarak bu miktarlarda ihtiyacımız var, internete bakmamız gerekecek ama aklımıza ilk gelen gıda endüstrisinde kıvam artırıcı olarak kullanıldığı.
İşin tuhafı, Hindistan’dan gelen çay bize çok küçük miktarlarda (69,8 milyon dolar) geliyor ve arzı (eski yüzde 23) düşüyor. Aynı durum hazır kahve için de geçerli.
Genel manada ülkelerimiz arasındaki emtia alışverişinin yapısı çok çeşitli ve muazzam bir büyüme potansiyeline sahip. Ekvator ile ilişkilerin soğuması karşısında yüksek sesle konuşulan muz beklentilerine bir bakın. Hindistan hala dünyanın en büyük muz üreticisi, geriye kalan tek şey lojistik sorunlarını çözmek.
Aynı zamanda ulaştırma uzmanları, Hindistan’ın bir ihracatçı olarak başlıca zayıf noktasının, depolama ve birincil işleme kapasiteleri de dahil olmak üzere geniş anlamda lojistik olduğunu belirtiyor. İkinci sorun ise ürün ve hammaddelerin iç tüketimidir; ihracat için geriye pek bir şey kalmıyor. Halihazırda birikmiş olan devasa rupi miktarlarına rağmen Rusya’nın Hindistan’dan ithalatını, en azından ihracat artışına yaklaşık olarak denk gelecek şekilde artıramaması da bunun bir göstergesi.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü









