Görüş
Hindistan’ın Keşmir kararı ve beraberinde getirdiği tartışmalar

Hindistan Yüksek Mahkemesi, 16 gün süren duruşmanın ardından 11 Aralık 2023 tarihinde oybirliği ile aldığı bir kararla Narendra Modi hükümetinin 5 Ağustos 2019 tarihinde Hindistan Anayasası’nın eski Jammu ve Keşmir devletine özel özerk statü garanti eden 370. Maddesini iptal etme kararını onadı. Aynı zamanda, aynı yılın Ağustos ayında merkezi hükümetin Jammu ve Keşmir’den ayrı bir Ladakh birlik bölgesi oluşturma yönündeki hamlesinin de geçerli olduğunu ilan etti.
Hindistan Birlik hükümeti 2019’da Anayasa’nın 370 ve 35(A) Maddelerini iptal etmişti. 370. Madde, Hindistan Birliği’nin devletlerinden biri olan Jammu ve Keşmir devletine kendi Anayasası ile “benzersiz” nitelikte özel, ayrıcalıklı, özerk bir statü sağlıyordu ve ona savunma, iletişim ve dış ilişkiler dışındaki tüm konularda karar alma haklarını veriyordu. Kaldırılması, devletin özel statüsüne son verdi. Daha da önemlisi, 370. Madde, eski devletin kimleri daimi ikamet sahibi olarak kabul ettiğini tanımlamasına izin veren ve devlette iş ve mülk sahibi olma gibi özel haklar veren 35A Maddesini içeriyordu. Dolayısıyla özel statü, buraya Hindistan’ın başka bölgelerinden “yerleşme amaçlı” gelişin kapalı olduğu anlamına geliyordu. Yani, özel statü sayesinde Hindistan’ın Jammu ve Keşmir dışındaki vatandaşlarının burada gelişigüzel herhangi bir toprak, arazi, arsa, mülk vb. satın alması, iş kurması, buraya yerleşmesi yasaktı. Ve bu sayede bu bölgenin “kendine özgü” demografik özelliği korunuyordu. Ki Hindistan’ın Müslüman çoğunluklu tek bölgesi idi.
Ve son dört yıldır tartışmalar da özellikle bu noktadan patlak verdi. 370. Maddenin iptali, diğer bölgelerden Jammu ve Keşmir’e yerleşimin önünü tamamen açmış oldu. Ve bunun anlamı, Hindu milliyetçisi Modi hükümetinin buradaki Müslüman çoğunluklu demografiyi Hindu yerleşimcileri ile dengeleme veya hatta bozma planı olarak algılandı ve tartışmaların fitili çoğunlukla bu noktadan ateşlendi. Bu, çoğunlukla iç gündemi meşgul ediyordu.
Pakistan, Hindistan’ın 5 Ağustos 2019 tarihli eylemlerini “tek taraflı” ve “yasadışı” olarak nitelendirerek “uluslararası hukukun” bu eylemleri tanımadığını ileri sürerken Çin, Keşmir sorununun çözümü için Hindistan ile Pakistan arasında “diyaloğun” gerekliliğini vurguladı.
Modi hükümetinin iç gündeme dönük savunmasındaki temel argümanı kısaca şöyle özetleyelim: “demografik değişim değil, aksine bölgesel kalkınma planı”. Hindistan Başbakanı Narendra Modi bunu şöyle özetliyor: “Madde 370 ve 35(A), Jammu ve Keşmir halkının geri kalan Hintlerin sahip olduğu haklara ve kalkınmaya asla sahip olamayacağını garanti ediyordu. Bu maddeler nedeniyle aynı ulusa mensup insanlar arasında mesafe yaratıldı… Daha önce Jammu, Keşmir ve Ladakh’ın durumuyla ilgili bir soru işareti vardı: Artık sadece rekor büyüme, rekor gelişme ve rekor turist akışıyla ilgili ünlem işaretleri var… hayal kırıklığının ve umutsuzluğun yerini kalkınma, demokrasi ve onur aldı.”
Pakistan’ın tutumuna karşı, Hindistan konuyu zaten hiçbir zaman “uluslararası” olarak görmemiştir. Çin’in dikkati çektiği Hindistan ile Pakistan’ın ikili diyaloğuna karşı, “Hindistan’a göre” bu, zamanında arabulucu aktör(ler) de dâhil olmak üzere denenmiş ve başarı sağlanamamış bir yoldur ki bunun da nedeni Pakistan’ın kendisidir. Ayrıca Pakistan’ı bir terör devleti olarak gören Hindistan’a göre zaten bu bölgede -hatta Pakistan’ın kontrol ettiği kısımlar da dâhil- Pakistan’ın bir hakkı yoktur ki dolayısıyla Pakistan ile diyaloğun da bir anlamı yoktur.
Hindistan’ın kontrol ettiği Jammu ve Keşmir bölgesi üç bölgeden oluşuyor: Hindu çoğunluklu Jammu, Müslüman çoğunluklu Keşmir Vadisi ve Budist çoğunluklu Ladakh. Bunlar bir bütün olarak Hindistan Birliği’nin bir devletini oluştururken bugün Jammu ve Keşmir ile Ladakh olmak üzere iki ayrı birim olarak Birliğin, yani Merkezî hükümetin doğrudan yönetebildiği Birlik toprakları hâlini aldı. Ancak Jammu ve Keşmir Birlik toprağında meclis açık olacak ve seçimler devam edecek. Beş yargıçtan oluşan bir heyetin oybirliğiyle aldığı karar da bu oluşumu onadı ve burada seçimlerin yapılması için gelecek yıl 30 Eylül’e kadar son tarih belirledi.
Karşı çıkanlar, bölgenin özel statüsüne yalnızca Jammu ve Keşmir “kurucu meclisinin” karar verebileceğini ileri sürdüler ve parlamentonun bunu iptal etme yetkisinin olup olmadığını tartışmaya açtılar. Mahkeme, özel statünün “doğası gereği” parlamento tarafından iptal edilebilecek “geçici” bir anayasa hükmü olduğunu söyledi.
Jammu ve Keşmir’in yirmi yılı aşkın bir süredir “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) gündeminde kalan uluslararası olarak tanınan bir anlaşmazlık” olduğunu belirten Pakistan, Hindistan’ın, Keşmir halkının ve Pakistan’ın iradesine aykırı olarak bu ihtilaflı bölgenin statüsü konusunda “tek taraflı karar alma hakkına sahip olmadığını” vurguluyor.
Diğer yandan Hindistan Yüksek Mahkemesi Jammu ve Keşmir’in 1947’de Hindistan’a katılımından sonra herhangi bir “egemenlik unsurunu” elinde tutmadığına ve 370. maddenin, “içinde yer aldığı tarihsel bağlamın okunmasına ilişkin geçici bir hüküm” olduğuna karar verdi. 1951’de Jammu ve Keşmir için, Hindistan Anayasası çerçevesinde Jammu ve Keşmir anayasasını ve “devletin Hindistan Birliği’ne katılımı ile ilgili konuları” formüle etmek üzere bir Anayasa Meclisi seçilmiş ve 370. maddenin bundan sonraki seyrini belirleme yetkisinin de bu Meclise ait olacağı yorumlanmıştı.
Yargıç Khanna, Madde 370’in asimetrik federalizmin bir örneği olduğunu ve Jammu ve Keşmir’in egemenliğinin göstergesi olmadığını ve ayrıca 370. maddenin yürürlükten kaldırılmasının federalizmi aşındırmadığını söylüyor. Yargıç SK Kaul ise 370. Maddenin amacının Jammu ve Keşmir’i yavaş yavaş diğer Hindistan devletleri ile aynı düzeye getirmek olduğunu söyledi.
DY Chandrachud, SK Kaul, Sanjeev Khanna, BR Gavai ve Surya Kant olmak üzere beş yargıçtan oluşan heyet pazartesi günü üç temel konuyu ele aldı: Bunlardan ilki, Jammu ve Keşmir’in “benzersiz” ve “özel” statüsü idi ki Heyet, Jammu ve Keşmir’in 1947’de Hindistan’a katılımından sonra “herhangi bir egemenlik unsurunu elinde tutmadığına” karar verdi. Bir diğeri, 370. maddenin Anayasa’nın geçici mi yoksa kalıcı bir hükmü mü olduğuna dair idi ki Heyet, 370. maddenin “geçici” bir hüküm olduğuna karar verdi. Ve üçüncüsü ise 370. maddenin “fiilen yürürlükten kaldırılmasına ilişkin” konulardı ki Heyet, Ağustos 2019 tarihli Cumhurbaşkanlığı ilanlarının her ikisini de onadı.
Parlamento, 2019 Cumhurbaşkanlığı emirlerinde “Jammu ve Keşmir Kurucu Meclisi”ne, “Jammu ve Keşmir Yasama Meclisi” anlamına gelen yeni bir anlam kazandıran bir hüküm getirmiş ve ardından Cumhurbaşkanı’nın 370. Maddeyi yürürlükten kaldırma kararı ile Yasama Meclisinin yetkilerini üstlenmişti. Yargıç Chandrachud, Jammu ve Keşmir’in kurucu meclisinin kalıcı bir organ olmasının amaçlanmamış olduğunu, yalnızca Anayasayı çerçevelemek için kurulmuş olduğunu ve Kurucu Meclis’in tavsiyesinin Cumhurbaşkanı için bağlayıcı olmadığını söyledi. İtiraz edenler, bu eylemlerin Birliğin, Cumhurbaşkanının yönetimi altındayken devletin yetkilerini üstlenerek yapıp yapamayacağını sorgulamışlardı.
Ayrıca Yargıç Sanjay Kishan Kaul, “Jammu ve Keşmir’de 1980’lerden bu yana hem Devlet hem de Devlet dışı aktörler tarafından gerçekleştirilen insan hakları ihlallerini araştıracak ve rapor edecek ve uzlaşma tedbirleri önerecek” bir “Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu”nun kurulmasını önerdi. Ancak bu noktada bir başka tartışma konusu da gerçekten işe yarayıp yaramadıkları noktasında yaşanıyor. Aslında 1970’lerden bu yana Şili, Güney Kore, Sierra Leone ve El Salvador gibi 40’tan fazla ülkenin bu komisyonları bölünmüş toplumları iyileştirmeye çalışmak için kurduğu tahmin ediliyor.
Bunun en ünlü örneğine Güney Afrika’da tanıklık edildi. 1948’den başlayarak, Güney Afrika hükümeti apartheid olarak bilinen bir ırk ayrımcılığı politikası başlatmıştı. Apartheid, Hintlerin yanı sıra siyahi Afrika nüfusunun çoğunluğuna karşı da sistematik olarak ayrımcılık yapmış, politik ve ekonomik güç Güney Afrika’daki beyaz azınlığın elinde yoğunlaşmıştı. Bu dönemde aynı zamanda hükümetin güçsüz gruplara karşı -aktivistlere ve sivillere karşı yargısız infazlar, işkence ve diğer suçlar da dahil olmak üzere- insan hakları ihlallerine de tanık olunmuştu. Ve bu durum, apartheid rejiminin sona erdiği ve Güney Afrika’daki beyaz azınlık hükümetinin, yurtiçinde ve yurtdışındaki yoğun baskıların ardından çoğunluk yönetimine geçtiği 1990’lara kadar devam etmişti. Ancak Güney Afrika’nın Nelson Mandela liderliğindeki yeni hükümeti bir sorunla karşı karşıya kalmıştı: Ülke, şiddet uygulayanların yanı sıra acı çekenlerle nasıl başa çıkmalı? Farklı yaklaşımlar gündeme gelmiş olsa da Güney Afrika kendine özgü bir yöntem ile 1995’te “Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu”nu kurmayı seçmişti. Görevi, insan hakları ihlallerini araştırmak, mağdurları rehabilite etmek ve faillere af verilip verilmeyeceğine karar vermekti. Komisyon, mahkeme salonunda duruşmalar düzenlemek yerine Güney Afrika genelinde halka açık duruşmalar düzenlemiş ve istismar mağdurlarına hikâyelerini kamuoyuna anlatma şansı, faillere gerçeği söyleme ve işledikleri suçlardan dolayı özür dileme şansı verilmişti. Amaç, herkesin apartheid döneminde olup bitenlerle ilgili gerçeği duymasıydı. Bu itirafların affedilmeye yol açacağı ve ulusun iyileşmesi için bir fırsat olacağı umuluyordu. Cumhurbaşkanı Nelson Mandela, hükümet adına tüm istismar mağdurlarından özür dilemişti.
Uluslararası alanda, Güney Afrika’nın Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu ile yaptığı deney büyük ilgi görmüştü ki ilgi gösterenlerden biri de Hindistan. “Konu yalnızca adaletsizliğin tekrarını önlemek değil, aynı zamanda bölgenin sosyal dokusunu tarihsel olarak temel aldığı şeye, bir arada yaşama, hoşgörü ve karşılıklı saygıya yeniden kavuşturma yüküdür” diyen Yargıç Kaul, pazartesi günü açıklanan 370. Madde kararında Güney Afrika Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’nu defalarca övdü ve benzer bir Komisyon’un Keşmir için de kurulmasını tavsiye etti. Görünen o ki bu iyileştirme ve bağışlamanın ilk adımı olarak devlet ve devlet dışı aktörlerden gelen insan hakları ihlallerine ilişkin raporları inceleyebilecek bir Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu öne çıkıyor. Ancak yine Güney Afrika örneğine bakılarak bunların ulusal bölünmeleri iyileştirmede işe yaramadığına dair yaygın bir kanı da söz konusu ki zaten Güney Afrika’nın beyaz nüfusunun çoğu bu Komisyonu siyahi vatandaşlarının uzlaşma çabası olarak görmek yerine bunu, kendilerine zulmetmeyi amaçlayan bir “cadı avı” olarak gördüler.
Güney Afrika’daki mağdurlar kendi sözlerini söyleme şansına sahip olsa da hükümet kendilerine söz verilen tazminatları vermekte yavaş davrandı. Ve Güney Afrika güvenlik teşkilatları ve polisinin bazı üyelerine af çıkarıldı, ancak bu affı almayanlar da çok fazla soruşturmayla karşı karşıya kalmadı ki bu durum birçok kişide “adaletin ulusal birliğe feda edildiği” hissine yol açtı. Ayrıca böyle bir Komisyon’un kurulması ne Güney Afrika toplumunda ne de ekonomisinde herhangi bir yapısal değişikliğe yol açtı. Irksal eşitsizlik ülkeyi bölmeye devam ediyor ki Dünya Bankası’na göre Güney Afrika dünyanın en eşitsiz toplumu ve ülkedeki zenginliğin yüzde 80’i nüfusun yüzde 10’unun elinde. Kısacası gerçek şu ki bugün Keşmir için gündeme gelen böyle bir komisyonun ilham alınan örneğinde dahi apartheid’ın sıradan kurbanlarının yaşamlarını iyileştirmek için başarıdan söz etmek pek olası görünmüyor.
Ve bir başka gerçek de şu ki Narendra Modi’nin sözleri ile sonlandıralım: “Jammu, Keşmir ve Ladakh’ın nefes kesen manzaraları, sakin vadileri ve görkemli dağları nesiller boyunca şairlerin, sanatçıların ve maceracıların kalplerini büyüledi. Yüceliğin olağanüstüyle buluştuğu, Himalayaların gökyüzüne uzandığı, göl ve nehirlerinin tertemiz sularının gökyüzüne ayna tuttuğu bir yer. Ancak son yetmiş yıldır bu yerler şiddetin ve istikrarsızlığın en kötü biçimine tanık oldu; bu harika insanların asla hak etmediği bir şey. Ne yazık ki, yüzyıllarca süren sömürgeleştirme, özellikle de ekonomik ve zihinsel boyunduruk nedeniyle bir nevi kafası karışık bir toplum haline geldik. Çok temel konularda net bir pozisyon almak yerine ikiliğe izin verdik, bu da kafa karışıklığına yol açtı. Ne yazık ki Jammu ve Keşmir böyle bir zihniyetin büyük kurbanı oldu.”
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum











