Bizi Takip Edin

Görüş

Hindistan’ın Keşmir kararı ve beraberinde getirdiği tartışmalar

Avatar photo

Yayınlanma

Hindistan Yüksek Mahkemesi, 16 gün süren duruşmanın ardından 11 Aralık 2023 tarihinde oybirliği ile aldığı bir kararla Narendra Modi hükümetinin 5 Ağustos 2019 tarihinde Hindistan Anayasası’nın eski Jammu ve Keşmir devletine özel özerk statü garanti eden 370. Maddesini iptal etme kararını onadı. Aynı zamanda, aynı yılın Ağustos ayında merkezi hükümetin Jammu ve Keşmir’den ayrı bir Ladakh birlik bölgesi oluşturma yönündeki hamlesinin de geçerli olduğunu ilan etti.

Hindistan Birlik hükümeti 2019’da Anayasa’nın 370 ve 35(A) Maddelerini iptal etmişti. 370. Madde, Hindistan Birliği’nin devletlerinden biri olan Jammu ve Keşmir devletine kendi Anayasası ile “benzersiz” nitelikte özel, ayrıcalıklı, özerk bir statü sağlıyordu ve ona savunma, iletişim ve dış ilişkiler dışındaki tüm konularda karar alma haklarını veriyordu. Kaldırılması, devletin özel statüsüne son verdi. Daha da önemlisi, 370. Madde, eski devletin kimleri daimi ikamet sahibi olarak kabul ettiğini tanımlamasına izin veren ve devlette iş ve mülk sahibi olma gibi özel haklar veren 35A Maddesini içeriyordu. Dolayısıyla özel statü, buraya Hindistan’ın başka bölgelerinden “yerleşme amaçlı” gelişin kapalı olduğu anlamına geliyordu. Yani, özel statü sayesinde Hindistan’ın Jammu ve Keşmir dışındaki vatandaşlarının burada gelişigüzel herhangi bir toprak, arazi, arsa, mülk vb. satın alması, iş kurması, buraya yerleşmesi yasaktı. Ve bu sayede bu bölgenin “kendine özgü” demografik özelliği korunuyordu. Ki Hindistan’ın Müslüman çoğunluklu tek bölgesi idi.

Ve son dört yıldır tartışmalar da özellikle bu noktadan patlak verdi. 370. Maddenin iptali, diğer bölgelerden Jammu ve Keşmir’e yerleşimin önünü tamamen açmış oldu. Ve bunun anlamı, Hindu milliyetçisi Modi hükümetinin buradaki Müslüman çoğunluklu demografiyi Hindu yerleşimcileri ile dengeleme veya hatta bozma planı olarak algılandı ve tartışmaların fitili çoğunlukla bu noktadan ateşlendi. Bu, çoğunlukla iç gündemi meşgul ediyordu.

Pakistan, Hindistan’ın 5 Ağustos 2019 tarihli eylemlerini “tek taraflı” ve “yasadışı” olarak nitelendirerek “uluslararası hukukun” bu eylemleri tanımadığını ileri sürerken Çin, Keşmir sorununun çözümü için Hindistan ile Pakistan arasında “diyaloğun” gerekliliğini vurguladı.

Modi hükümetinin iç gündeme dönük savunmasındaki temel argümanı kısaca şöyle özetleyelim: “demografik değişim değil, aksine bölgesel kalkınma planı”. Hindistan Başbakanı Narendra Modi bunu şöyle özetliyor: “Madde 370 ve 35(A), Jammu ve Keşmir halkının geri kalan Hintlerin sahip olduğu haklara ve kalkınmaya asla sahip olamayacağını garanti ediyordu. Bu maddeler nedeniyle aynı ulusa mensup insanlar arasında mesafe yaratıldı… Daha önce Jammu, Keşmir ve Ladakh’ın durumuyla ilgili bir soru işareti vardı: Artık sadece rekor büyüme, rekor gelişme ve rekor turist akışıyla ilgili ünlem işaretleri var… hayal kırıklığının ve umutsuzluğun yerini kalkınma, demokrasi ve onur aldı.”

Pakistan’ın tutumuna karşı, Hindistan konuyu zaten hiçbir zaman “uluslararası” olarak görmemiştir. Çin’in dikkati çektiği Hindistan ile Pakistan’ın ikili diyaloğuna karşı, “Hindistan’a göre” bu, zamanında arabulucu aktör(ler) de dâhil olmak üzere denenmiş ve başarı sağlanamamış bir yoldur ki bunun da nedeni Pakistan’ın kendisidir. Ayrıca Pakistan’ı bir terör devleti olarak gören Hindistan’a göre zaten bu bölgede -hatta Pakistan’ın kontrol ettiği kısımlar da dâhil- Pakistan’ın bir hakkı yoktur ki dolayısıyla Pakistan ile diyaloğun da bir anlamı yoktur.

Hindistan’ın kontrol ettiği Jammu ve Keşmir bölgesi üç bölgeden oluşuyor: Hindu çoğunluklu Jammu, Müslüman çoğunluklu Keşmir Vadisi ve Budist çoğunluklu Ladakh. Bunlar bir bütün olarak Hindistan Birliği’nin bir devletini oluştururken bugün Jammu ve Keşmir ile Ladakh olmak üzere iki ayrı birim olarak Birliğin, yani Merkezî hükümetin doğrudan yönetebildiği Birlik toprakları hâlini aldı. Ancak Jammu ve Keşmir Birlik toprağında meclis açık olacak ve seçimler devam edecek. Beş yargıçtan oluşan bir heyetin oybirliğiyle aldığı karar da bu oluşumu onadı ve burada seçimlerin yapılması için gelecek yıl 30 Eylül’e kadar son tarih belirledi.

Karşı çıkanlar, bölgenin özel statüsüne yalnızca Jammu ve Keşmir “kurucu meclisinin” karar verebileceğini ileri sürdüler ve parlamentonun bunu iptal etme yetkisinin olup olmadığını tartışmaya açtılar. Mahkeme, özel statünün “doğası gereği” parlamento tarafından iptal edilebilecek “geçici” bir anayasa hükmü olduğunu söyledi.

Jammu ve Keşmir’in yirmi yılı aşkın bir süredir “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) gündeminde kalan uluslararası olarak tanınan bir anlaşmazlık” olduğunu belirten Pakistan, Hindistan’ın, Keşmir halkının ve Pakistan’ın iradesine aykırı olarak bu ihtilaflı bölgenin statüsü konusunda “tek taraflı karar alma hakkına sahip olmadığını” vurguluyor.

Diğer yandan Hindistan Yüksek Mahkemesi Jammu ve Keşmir’in 1947’de Hindistan’a katılımından sonra herhangi bir “egemenlik unsurunu” elinde tutmadığına ve 370. maddenin, “içinde yer aldığı tarihsel bağlamın okunmasına ilişkin geçici bir hüküm” olduğuna karar verdi. 1951’de Jammu ve Keşmir için, Hindistan Anayasası çerçevesinde Jammu ve Keşmir anayasasını ve “devletin Hindistan Birliği’ne katılımı ile ilgili konuları” formüle etmek üzere bir Anayasa Meclisi seçilmiş ve 370. maddenin bundan sonraki seyrini belirleme yetkisinin de bu Meclise ait olacağı yorumlanmıştı.

Yargıç Khanna, Madde 370’in asimetrik federalizmin bir örneği olduğunu ve Jammu ve Keşmir’in egemenliğinin göstergesi olmadığını ve ayrıca 370. maddenin yürürlükten kaldırılmasının federalizmi aşındırmadığını söylüyor. Yargıç SK Kaul ise 370. Maddenin amacının Jammu ve Keşmir’i yavaş yavaş diğer Hindistan devletleri ile aynı düzeye getirmek olduğunu söyledi.

DY Chandrachud, SK Kaul, Sanjeev Khanna, BR Gavai ve Surya Kant olmak üzere beş yargıçtan oluşan heyet pazartesi günü üç temel konuyu ele aldı: Bunlardan ilki, Jammu ve Keşmir’in “benzersiz” ve “özel” statüsü idi ki Heyet, Jammu ve Keşmir’in 1947’de Hindistan’a katılımından sonra “herhangi bir egemenlik unsurunu elinde tutmadığına” karar verdi. Bir diğeri, 370. maddenin Anayasa’nın geçici mi yoksa kalıcı bir hükmü mü olduğuna dair idi ki Heyet, 370. maddenin “geçici” bir hüküm olduğuna karar verdi. Ve üçüncüsü ise 370. maddenin “fiilen yürürlükten kaldırılmasına ilişkin” konulardı ki Heyet, Ağustos 2019 tarihli Cumhurbaşkanlığı ilanlarının her ikisini de onadı.

Parlamento, 2019 Cumhurbaşkanlığı emirlerinde “Jammu ve Keşmir Kurucu Meclisi”ne, “Jammu ve Keşmir Yasama Meclisi” anlamına gelen yeni bir anlam kazandıran bir hüküm getirmiş ve ardından Cumhurbaşkanı’nın 370. Maddeyi yürürlükten kaldırma kararı ile Yasama Meclisinin yetkilerini üstlenmişti. Yargıç Chandrachud, Jammu ve Keşmir’in kurucu meclisinin kalıcı bir organ olmasının amaçlanmamış olduğunu, yalnızca Anayasayı çerçevelemek için kurulmuş olduğunu ve Kurucu Meclis’in tavsiyesinin Cumhurbaşkanı için bağlayıcı olmadığını söyledi. İtiraz edenler, bu eylemlerin Birliğin, Cumhurbaşkanının yönetimi altındayken devletin yetkilerini üstlenerek yapıp yapamayacağını sorgulamışlardı.

Ayrıca Yargıç Sanjay Kishan Kaul, “Jammu ve Keşmir’de 1980’lerden bu yana hem Devlet hem de Devlet dışı aktörler tarafından gerçekleştirilen insan hakları ihlallerini araştıracak ve rapor edecek ve uzlaşma tedbirleri önerecek” bir “Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu”nun kurulmasını önerdi. Ancak bu noktada bir başka tartışma konusu da gerçekten işe yarayıp yaramadıkları noktasında yaşanıyor. Aslında 1970’lerden bu yana Şili, Güney Kore, Sierra Leone ve El Salvador gibi 40’tan fazla ülkenin bu komisyonları bölünmüş toplumları iyileştirmeye çalışmak için kurduğu tahmin ediliyor.

Bunun en ünlü örneğine Güney Afrika’da tanıklık edildi. 1948’den başlayarak, Güney Afrika hükümeti apartheid olarak bilinen bir ırk ayrımcılığı politikası başlatmıştı. Apartheid, Hintlerin yanı sıra siyahi Afrika nüfusunun çoğunluğuna karşı da sistematik olarak ayrımcılık yapmış, politik ve ekonomik güç Güney Afrika’daki beyaz azınlığın elinde yoğunlaşmıştı. Bu dönemde aynı zamanda hükümetin güçsüz gruplara karşı -aktivistlere ve sivillere karşı yargısız infazlar, işkence ve diğer suçlar da dahil olmak üzere- insan hakları ihlallerine de tanık olunmuştu. Ve bu durum, apartheid rejiminin sona erdiği ve Güney Afrika’daki beyaz azınlık hükümetinin, yurtiçinde ve yurtdışındaki yoğun baskıların ardından çoğunluk yönetimine geçtiği 1990’lara kadar devam etmişti. Ancak Güney Afrika’nın Nelson Mandela liderliğindeki yeni hükümeti bir sorunla karşı karşıya kalmıştı: Ülke, şiddet uygulayanların yanı sıra acı çekenlerle nasıl başa çıkmalı? Farklı yaklaşımlar gündeme gelmiş olsa da Güney Afrika kendine özgü bir yöntem ile 1995’te “Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu”nu kurmayı seçmişti. Görevi, insan hakları ihlallerini araştırmak, mağdurları rehabilite etmek ve faillere af verilip verilmeyeceğine karar vermekti. Komisyon, mahkeme salonunda duruşmalar düzenlemek yerine Güney Afrika genelinde halka açık duruşmalar düzenlemiş ve istismar mağdurlarına hikâyelerini kamuoyuna anlatma şansı, faillere gerçeği söyleme ve işledikleri suçlardan dolayı özür dileme şansı verilmişti. Amaç, herkesin apartheid döneminde olup bitenlerle ilgili gerçeği duymasıydı. Bu itirafların affedilmeye yol açacağı ve ulusun iyileşmesi için bir fırsat olacağı umuluyordu. Cumhurbaşkanı Nelson Mandela, hükümet adına tüm istismar mağdurlarından özür dilemişti.

Uluslararası alanda, Güney Afrika’nın Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu ile yaptığı deney büyük ilgi görmüştü ki ilgi gösterenlerden biri de Hindistan. “Konu yalnızca adaletsizliğin tekrarını önlemek değil, aynı zamanda bölgenin sosyal dokusunu tarihsel olarak temel aldığı şeye, bir arada yaşama, hoşgörü ve karşılıklı saygıya yeniden kavuşturma yüküdür” diyen Yargıç Kaul, pazartesi günü açıklanan 370. Madde kararında Güney Afrika Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’nu defalarca övdü ve benzer bir Komisyon’un Keşmir için de kurulmasını tavsiye etti. Görünen o ki bu iyileştirme ve bağışlamanın ilk adımı olarak devlet ve devlet dışı aktörlerden gelen insan hakları ihlallerine ilişkin raporları inceleyebilecek bir Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu öne çıkıyor. Ancak yine Güney Afrika örneğine bakılarak bunların ulusal bölünmeleri iyileştirmede işe yaramadığına dair yaygın bir kanı da söz konusu ki zaten Güney Afrika’nın beyaz nüfusunun çoğu bu Komisyonu siyahi vatandaşlarının uzlaşma çabası olarak görmek yerine bunu, kendilerine zulmetmeyi amaçlayan bir “cadı avı” olarak gördüler.

Güney Afrika’daki mağdurlar kendi sözlerini söyleme şansına sahip olsa da hükümet kendilerine söz verilen tazminatları vermekte yavaş davrandı. Ve Güney Afrika güvenlik teşkilatları ve polisinin bazı üyelerine af çıkarıldı, ancak bu affı almayanlar da çok fazla soruşturmayla karşı karşıya kalmadı ki bu durum birçok kişide “adaletin ulusal birliğe feda edildiği” hissine yol açtı. Ayrıca böyle bir Komisyon’un kurulması ne Güney Afrika toplumunda ne de ekonomisinde herhangi bir yapısal değişikliğe yol açtı. Irksal eşitsizlik ülkeyi bölmeye devam ediyor ki Dünya Bankası’na göre Güney Afrika dünyanın en eşitsiz toplumu ve ülkedeki zenginliğin yüzde 80’i nüfusun yüzde 10’unun elinde. Kısacası gerçek şu ki bugün Keşmir için gündeme gelen böyle bir komisyonun ilham alınan örneğinde dahi apartheid’ın sıradan kurbanlarının yaşamlarını iyileştirmek için başarıdan söz etmek pek olası görünmüyor.

Ve bir başka gerçek de şu ki Narendra Modi’nin sözleri ile sonlandıralım: “Jammu, Keşmir ve Ladakh’ın nefes kesen manzaraları, sakin vadileri ve görkemli dağları nesiller boyunca şairlerin, sanatçıların ve maceracıların kalplerini büyüledi. Yüceliğin olağanüstüyle buluştuğu, Himalayaların gökyüzüne uzandığı, göl ve nehirlerinin tertemiz sularının gökyüzüne ayna tuttuğu bir yer. Ancak son yetmiş yıldır bu yerler şiddetin ve istikrarsızlığın en kötü biçimine tanık oldu; bu harika insanların asla hak etmediği bir şey. Ne yazık ki, yüzyıllarca süren sömürgeleştirme, özellikle de ekonomik ve zihinsel boyunduruk nedeniyle bir nevi kafası karışık bir toplum haline geldik. Çok temel konularda net bir pozisyon almak yerine ikiliğe izin verdik, bu da kafa karışıklığına yol açtı. Ne yazık ki Jammu ve Keşmir böyle bir zihniyetin büyük kurbanı oldu.”

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English