Bizi Takip Edin

Görüş

Hindistan’ın Laos’la etkileşimi iş dolandırıcılığı gölgesinden kurtulamıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Son zamanlarda Hint uyrukluların sahte işler için Tayland üzerinden yasadışı yollarla sınırdan Laos’a getirilip mağdur bırakıldığına dair bazı olaylar Hindistan-Laos ilişkilerine yön veriyor. Yalnızca bu yıl başından bu yana 30’dan fazla Hint’in Laos İnsan Ticaretiyle Mücadele Ofisi’ne başvurduğu bildiriliyor. Hindistan Dışişleri Bakanlığı kısa süre içinde Hindistan vatandaşlarına bu tür dolandırıcılık planları konusunda uyarılarda bulunan çok sayıda uyarı yayınladı. Hindistan’ın Laos Büyükelçiliği de yakın zaman önce internet sitesinde Hint gençlere Laos’tan gelen sahte iş tekliflerine karşı dikkatli olmaları yönünde bir uyarı yayınladı.

Laos’taki Altın Üçgen Özel Ekonomik Bölgesi’nde çağrı merkezi dolandırıcılığı ve kripto para dolandırıcılığına karışan şüpheli şirketler tarafından dijital satış ve pazarlama yöneticisi veya müşteri destek hizmetleri gibi pozisyonlar üzerine açılan sahte iş ilanlarıyla Hindistan uyrukluların Tayland veya Laos’ta istihdam edileceğine yönelik kandırıldığını bildiriliyor. Dubai, Bangkok, Singapur ve Hindistan gibi yerlerdeki bu firmalara bağlı acentelerin, basit mülakatlar ve testler uygulayarak Hintleri işe aldığı, başvuranların Tayland’a ulaştıktan sonra pasaport ve telefonlarının alındığı ve mağdurların Tayland’dan yasadışı yollarla sınırdan Laos’a getirilip, suç merkezi Altın Üçgen Bölgesi’nde sert ve kısıtlayıcı koşullar altında çalıştırılmak üzere esir tutulduğu, hatta bazen yasadışı faaliyetlerde bulunan suç örgütleri tarafından rehin alınıp sürekli fiziksel ve ruhsal işkence altında ağır koşullarda çalışmaya zorlandıkları belirtiliyor. Siber suça zorlanan mağdurlara müşterileri kripto para birimine yatırım yapmaya kandırmak amacıyla Batı ülkelerindeki insanları hedef almak için sahte sosyal medya hesapları oluşturmaları talimatı verildiği; koşullara itiraz etme girişimi dayak ve daha fazla korkutmayla sonuçlandığı söyleniyor.

Son birkaç aydır bölgenin medyasına yansıyan son haberlere göre, çok sayıda Hint genç, Tayland’da yüksek maaşlı işler vaat eden bir dolandırıcılığın kurbanı oldu ve kendilerini Laos’ta yasadışı çalışmaya zorlanmış halde buldular. Bir suç örgütü tarafından tuzağa düşürüldüler ve Avrupa, Amerika ve Kanada genelinde bireyleri dolandıran bir çağrı merkezinde çalışmaya zorlandılar. Üstelik bu, Hint gençleri hedef alan bu tür aldatmacaların ilk örnekleri değil; Ekim 2022’de benzer bir olayda, Tayland’da istihdam fırsatları vaat eden ancak bunun yerine Myanmar, Laos ve Kamboçya’da Batı ülkelerini hedef alan siber suç faaliyetlerine zorlanan sahte bir iş planının kurbanı olan toplam 130 Hint yetkililer tarafından kurtarıldı.

Mayıs sonlarında yaptığı açıklamada Laos’taki Hindistan Büyükelçiliği şimdiye kadar başarılı operasyonlar aracılığıyla Çin yönetimindeki Altın Üçgen Özel Ekonomik Bölgesi’nden dolandırıcılık amaçlı iş tekliflerinin kurbanı olan 500’e yakın Hint’i kurtardığını belirtti. Laos’un Bokeo eyaletinin kuzeybatısındaki Mekong Nehri kıyısında yer alan Altın Üçgen Özel Ekonomik Bölgesi, Çinli turistlere yönelik bir kumar ve turizm merkezi olup, de-facto Çin kolonisi olarak tanımlanıyor. Siber dolandırıcılık, fuhuş, kara para aklama, uyuşturucu kaçakçılığı, organize suç şebekeleri tarafından yapılan insan ve yaban hayatı kaçakçılığı gibi faaliyetlerin cenneti olarak biliniyor.

Laos çok az dikkat çekiyor, peki nasıl bir ülke Laos?

Laos, Güneydoğu Asya’nın denize kıyısı olmayan tek ülkesidir; yaklaşık dörtte üçü, üzerinde yaşanamayacak kadar dik olan dağlar ve ormanlık tepelerle kaplıdır. Kuzey komşusu Çin ile karayla çevrilidir, Vietnam ülkenin kuzeydoğusunda ve doğusunda yer alır. Laos’un güneyinde Kamboçya, batısında Tayland ve kuzeybatısında Myanmar yer alır.

Altın, bakır ve kömür gibi önemli mineral yataklarına ve ormanlar ve su kaynakları gibi bol miktarda doğal kaynaklara sahip kaynak açısından zengin bir ülke. Dahası, Güneydoğu Asya’yı Çin’e bağlayan önemli bir ticaret yolu sağlayan Mekong Nehri boyunca stratejik bir konumda.

Başkenti Vientiane (yerel ismi Viangchan) Mekong Nehri kıyısında, iki ülkeyi birbirine bağlayan dört köprüden birinde bulunan Laos, kalan birkaç komünist devletten biridir. Resmi ismi Lao Demokratik Halk Cumhuriyeti olan Laos, 1953’te Fransa’dan bağımsızlığını kazandıktan kısa bir süre sonra kargaşaya düştü; 1975’te komünist Pathet Lao grubu, Kuzey Vietnam’ın yardımıyla ülkeyi ele geçirdi.

Laos küçük bir ülke. Nüfusu 7,8 milyon ve yüzde 2,4’lük doğurganlık oranıyla özellikle 100 bin doğumda 185 olan nispeten yüksek bebek ölüm oranı göz önüne alınırsa, mütevazı bir büyümeye sahip. Nüfusun %38’i şehirli. Çoğunluğu nehir yakınlarındaki küçük kırsal topluluklarda yaşayan Lao halkının yiyecek dışında pek bir şeyi olmasa da Budist inançları onların basit bir yaşamla mutluluğu bulmalarına yardımcı olur.

Dünya’nın en fakir ülkelerinden biri; kişi başına düşen GSYİH’nın hala 2.800 doların altında olduğu çok fakir bir ülke olmaya devam ediyor. 18 milyar dolarlık ekonomi hala pandemiden kurtulamadı. Başbakan Sonexay Siphandone, salgının sektörü yok etmesinin ardından turizmin geri dönmesine ve Çin’den gelen yüksek hızlı demir yolunun açılmasına karşın ekonomiyi büyütemedi. Enflasyon yüzde 25, savaştan zarar görmüş Myanmar’ın ardından ASEAN’daki en yüksek ikinci oran. Lao kipi 2023’te değerinin yüzde 30’unu kaybetti ve hala kaybediyor.

Özellikle madencilik ve hidroelektrik enerji alanlarında sermaye yoğun sektörlere yapılan büyük ölçekli yatırımlar çok sayıda istihdam yaratmayı başaramadı ve muazzam bir çevresel hasara yol açtı. Daha da önemlisi, bu yatırımlar ülkeyi boyundan büyük borç yükü altına soktu: Dünya Bankası, elektrik sektöründeki kamu yatırımlarının çoğunlukla ticari şartlarda dış borçla finanse edildiğini ve bu durumun makroekonomik istikrarı giderek tehlikeye attığını söylüyor. Borç GSYİH’nın yüzde 112’sidir; böylesine fakir bir ülke için inanılmaz derecede yüksek. Ve bunun yarısından fazlası Çin’e ait; Tayland yaklaşık yüzde 6’sına sahipken Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası sırasıyla yüzde 7 ve yüzde 8’ine sahip. Kip değerindeki keskin düşüş, Laos’un 14 milyar dolarlık borcunun ödenmesini zorlaştırıyor.

Ne yazık ki ekonominin reel büyüme gösteren tek sektörü, özellikle Çin’e ait özel ekonomik bölgelerde, siber dolandırıcılık merkezlerinin, kumarhanelerin ve insan kaçakçılığının yaygınlaşması. Yukarıda anlattığımız Hindistan uyrukluların durumu olayın yalnızca mercek tuttuğumuz kısmı: Laos ayrıca son dönemde dolandırıcılık merkezlerinde çalışan binden fazla Çin vatandaşının da geri dönmesine yardımcı oldu ancak bu da buzdağının yalnızca görünen kısmı. Laos, Myanmar’ın Shan eyaletinden akan onlarca milyar dolar değerindeki yasadışı uyuşturucu için giderek daha fazla bir geçiş merkezi haline geliyor. Suç çeteleri, yetersiz kaynaklara sahip kolluk kuvvetleriyle çatışmaya giriyor; yetersiz bütçe yetersiz güvenlik getiriyor.

Ekonomisi devlet tarafından aşırı kontrol edilen ve bağımsız bir medyası olmayan, hesap vermeyen tek partili bir sistem olarak Laos, yolsuzlukla boğuşuyor; yükselen enflasyon, değer kaybeden bir kip ve yetersiz maaşlar, bürokratlar arasında yolsuzluğu teşvik etmekten başka bir işe yaramıyor. Lao siyaseti elitist ve opaktır; iktidardaki Lao Devrimci Halk Partisi’nin 13 üyeli Politbürosu ve 81 üyeli Merkez Komitesi küçük, kayırmacı ve hesap vermeyen bir yapıda.

Lao liderliğinin Vietnam yanlısı mı yoksa Çin yanlısı mı olduğu sık sık tartışma konusu oluyor: Birincisi için, güçlü tarihi bağlara ve Vietnam’ın Lao liderliğinin çoğunu eğitmeye devam ettiği gerçeğine işaret edilirken ikincisi için, Çin’in 1998’de kipi kurtarmasına, ülke üzerindeki ekonomik hakimiyetine ve son çare olarak borç veren rolüne atıfta bulunuluyor. Ancak Komünist Pathet Lao’nun 1975’te ülkeyi ele geçirmesinin ardından tecrit edilmiş yeniden ıslah kamplarında ölen Kraliyet Ailesi’nin tasfiyesi, Tayland kraliyet ailesinin vekil olarak hizmet etmesi anlamına geldi.

Hindistan-Laos ilişkilerinin ana sütunları

Hindistan’ın Laos’la ilişkileri çoğunlukla ASEAN üzerinden ilerliyor. Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN), Güneydoğu Asya’daki Brunei Sultanlığı, Burma, Kamboçya, Endonezya, Laos, Malezya, Filipinler, Singapur, Tayland ve Vietnam’dan oluşan 10 devletin siyasi ve ekonomik bir birliğidir. Laos 2024 yılında ASEAN bloğunun başkanlığını üstleniyor. Temmuz başlarında Hindistan’ın Lao Büyükelçisi Prashant Agrawal’ın yaptığı açıklamada Hindistan’ın, Laos’un 2024 yılındaki ASEAN başkanlığındaki tema olan bağlantıyı ve dayanıklılığı artırmaya yüksek öncelik verdiğini; bağlantıyı çeşitli boyutlarda teşvik etmek için ASEAN ile sıkı çalıştığını ifade etti.

Bu noktada Hindistan bir yandan bölgedeki bağlantıyı iyileştirmek için Hindistan-Myanmar-Tayland Üçlü Otoyolunun erken tamamlanması ve genişletilmesi için baskı yaparken bir yandan da Hindistan Başbakanı Narendra Modi ayrıca otoyolun Kamboçya, Laos ve Vietnam’a genişletilmesi gerektiğini ve güzergahın mevcut 1.400 km’den 3.200 km’ye çıkarılması gerektiğini öne sürüyor. Üçlü Otoyolun tamamlayıcısı, Hindistan’ın kuzeydoğudaki Mizoram devletini Myanmar’daki -2021’de operasyona hazır hale getirilen- Sittwe limanına bağlayan Kaladan Çok-Modlu Ulaşım projesidir. Hindistan, karayla çevrili Mizoram’a malların taşınması için maliyetleri azaltmayı amaçlayan derin su limanını inşa etti: Örneğin, Kolkata’dan gelen mallar deniz yoluyla Sittwe’ye taşınabilir ve daha sonra Myanmar’ın Chin eyaletindeki Paletwa Kaladan nehri boyunca aktarılır; buradan mallar karayoluyla Mizoram’a taşınır.

Kamboçya, Laos ve Vietnam’a bağlantı, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne karşı bir karşıtlık olarak da görülüyor ancak otoyoldaki çalışmalar çoğunlukla nitelikli insan kaynakları, teknoloji, fon ve danışmanlık hizmetlerinin eksikliğinden kaynaklanan çeşitli kısıtlamalar nedeniyle yavaş ilerliyor. Üçlü Otoyol’un getirdiği artan bağlantı, Hindistan’ın Kuzey Doğu Bölgesi’nin ticaret ve alışveriş fırsatlarını, özellikle doğal kaynakların ASEAN’a ihracatı için genişletebilir. Hindistan’ın Meghalaya, Mizoram, Nagaland, Tripura, Assam, Manipur ve Sikkim devletlerinden oluşan Kuzey Doğu Bölgesi, önemli doğal gaz, hidroelektrik ve petrol kaynaklarına sahip; bu bölge Hindistan’ın hidroelektrik potansiyelinin yaklaşık yüzde 40’ını veya yaklaşık 58.356 MW’ını oluşturuyor; ayrıca buradaki tarımsal iklim koşulları, kauçuk ve çay gibi Hindistan’ın en iyi tarımsal ormancılık ürünlerinden bazılarını üretir.

Ticaret

Hindistan’ın güçlü bir ekonomiye sahip olması ve Laos malları için önemli bir pazar sağlayabilmesi göz önüne alınırsa, daha çok Laos ile Hindistan arasındaki ticarette gelişme ve yatırım üzerine çalışmalara ağırlık veriliyor. Laos-Hindistan İş Forumu, iş ve yatırımı teşvik ederek Hindistan-ASEAN işbirliğini derinleştirmeyi amaçlıyor. Bu yılın başlarında Laos-Hindistan İş Forumu’nda konuşan Laos Sanayi ve Ticaret Bakanı Malaythong Kommasith’in ifadelerinden hareketle Laos ile Hindistan arasındaki ticaretin değeri 2023 yılında 108 milyon doları aştı ve 2022’ye kıyasla yüzde 15,57 düşüş yaşandı; Laos, Hindistan’dan 25,5 milyon dolar değerinde mal ithal etti ve Hindistan’a 82 milyon dolar değerinde mal sattı; 2008-2022 yılları arasında Hint şirketler yaklaşık 314 milyon dolar tutarında yatırım sermayesi kaydetti ve Laos’ta 311 işletme kurdu. Burada ironik olan, ticaret dengesi büyük ölçüde Laos lehine…

Hindistan, iletim hattı, hidroelektrik santrali, dizel yakıtlı pompa setlerinin elektrikle çalışan pompa setlerine dönüştürülmesi ve sulama projeleri alanlarındaki altyapı projeleri için kredi olanakları sunarak Laos’un kalkınmasını destekliyor. Bu arada Laos, önemli bir hidroelektrik kapasitesine sahip ve kendisini bölge içinde büyük bir elektrik ihracatçısı olarak konumlandırıyor. Hindistan, Laos’un zengin doğal kaynaklarından ve Mekong Nehri kıyısındaki konumundan, iki ülke arasındaki bağlantıyı ve ticareti iyileştirmek amacıyla yollar, limanlar ve demiryolları gibi altyapı projelerine yatırım yaparak yararlanmayı amaçlıyor. Laos’un zayıf yol ağları ve sınırlı elektrik tedariki gibi karşılaştığı lojistik ve altyapı zorluklarının bazılarının üstesinden gelmesine de yardımcı olmaya çalışarak, özellikle enerji, ulaşım ve iletişim olmak üzere altyapı geliştirmeye yatırım yapmayı ve Laos’un büyüme potansiyelinden yararlanmayı amaçlıyor.

Turizm

Hindistan’ın küresel turizm pazarındaki önemli varlığını kabul eden Laos Turizm ve Kültür Bakanlığı Genel Müdürü Khom Douang Chanta’nın temmuz başında yaptığı açıklamada Hindistan’ın yalnızca küresel olarak değil, aynı zamanda ASEAN içinde de önemli bir pazar olduğunu ve 2023’te yaklaşık 14 bin Hint ziyaretçiyi ağırladıklarını, yalnızca 2024’ün ilk çeyreğinde 4 binden fazla Hint’in Laos’u ziyaret ettiğini söyledi.

Kültürel

Kutsal alanların korunması Hindistan’ın Laos’a yönelik (ayrıca Myanmar, Kamboçya, Vietnam’a yönelik) diplomasisinin önemli bir yönüdür. Geç Orta Çağ’da Güneydoğu Asya’nın çoğu Güney Asya devletleriyle çok aktif ilişkilere sahipti ve gelişen ticaretten güçlü dini bağlantılara bu süreç birçok yönü içeriyordu: Budizm ve Hinduizm, rahipler ve keşişler tarafından Hindistan’dan bölgeye aktı, seçkin ve popüler kültürün önemli bir parçası haline geldi, yerel geleneklerle birleşti ve tapınaklar, stupalar, pagodalar gibi birçok dini yapının inşasına yol açtı.

Yumuşak güç, Hindistan’ın diplomasisinin önemli bir parçasıdır. Tarihi Hindu ve Budist alanların korunması, Hindistan Arkeoloji Araştırması tarafından yürütülüyor ve Yeni Delhi hükümeti tarafından finanse ediliyor. Laos’ta UNESCO Dünya Mirası Alanı Hindu Shiva tapınağı olan Vat Phou Tapınak Kompleksi’nin restorasyonu, 2007’de imzalanan bir muhtıradan sonra 2009’da başladı; 2017’de birinci aşama tamamlandı ancak ikinci aşama şu anda devam ediyor.

Savunma

1994 yılından bu yana, Hindistan Teknik ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması kapsamında, iki üyeli bir Hindistan Ordusu Eğitim Ekibi, Laos savunma personeline İngilizce, Bilgisayar ve Temel Taktikler konularında eğitim veriyor.

Hindistan Takımı, Vietnam ve Çin takımlarının dışında Laos’ta eğitim veren tek yabancı takım.

Stratejik

Laos’un geleneksel olarak Vietnam ile yakın ilişkileri bulunuyor ve bu durum Hindistan’ın Çin ile jeopolitik çekişmesinde önemli bir potansiyel ortak olan Vietnam ile ilişkilerini derinleştirme çabalarında da avantaj sağlayabilir. Laos ile beraber nispeten istikrarlı ve tarafsız Vietnam, Kamboçya ve Tayland devletleri, çatışma risklerini azaltan bir siyasi tampon sağlar. Paylaşılan hayati bir nehir havzası, Çin’in müdahale, saldırı veya sabotaj girişimleri riskini daha da azaltır. Laos geleneksel olarak tarafsız bir dış politika izliyor ve bu da onu Hindistan için bölgedeki Çin ve Amerika gibi diğer ülkelerle ilişkilerini dengeleme arayışında değerli bir ortak haline getiriyor.

Bölgenin geri kalanından nispeten izole olması, engebeli arazisi ve küçük nüfusu nedeniyle Güneydoğu Asya ülkeleri arasında benzersiz bir niteliğe sahip Laos aynı zamanda belirgin bir kültürel kimliğe sahiptir; tarihsel olarak tarafsız ve uluslararası ilişkilerinde nispeten hareketsiz olmuştur ve bu da daha büyük bölgesel güçler arasındaki çatışmalardan kaçınmasını sağlıyor. Ancak küçük bir ülke olmasına karşın özellikle ASEAN üyesi olması nedeniyle bölgesel diplomaside aktif rol oynamıştır.

Vietnam, Tayland ve Kamboçya da Hindistan için Güneydoğu Asya’da önemli ortaklar olsa da Laos’un bu ülkelere göre birkaç avantajı var: Birincisi, Laos bölgenin kalbinde yer alır ve Hindistan’a varlığını genişletme arayışında Güneydoğu Asya’da stratejik bir dayanak noktası sağlar. İkincisi, Laos tarihi boyunca neredeyse her zaman tarafsız bir dış politika izlemiş ve bugüne kadar dış etkilerden nispeten yalıtılmış bir durumda kalmıştır; bu da onun Hindistan ile hızlı bir şekilde uyumlu bir yaklaşım içine girebilmesini sağlar. Ve üçüncüsü, Laos’un Hindistan’a ekonomik olarak önemli ölçüde fayda sağlayabilecek mineraller ve su kaynakları da dahil bol miktarda doğal kaynağı var; Laos artan enflasyon ve yavaşlayan büyümeyle mücadele ederken Hindistan yatırımları ülkenin kapalı ekonomisini canlandırmak için kullanılabilir.

Son sözler

Geçen yıl sonunda Lao Demokratik Halk Cumhuriyeti Yatırım ve Planlama Bakanı Khamjane Vongphosy, ülkesinin BRICS’e katılmak istediğini ve üye olmak için gereken şartları inceleyeceğini söyledi. Hindistan ile Laos’un ikili ilişkileri belki kendisine bu noktada da bir çalışma alanı bulabilir.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English