Dünya Basını
Hindutva’nın İsrail’i kucaklamasını açıklamak

Çevirmenin notu: Son dönemde ırkçı/faşist terörün en insanlık dışı emsallerinden biri Hindistan’ın kuzeydoğusundaki Manipur eyaletinde, Hıristiyanlara ve Müslümanlara karşı yaşanmıştı. Pogromları gerçekleştiren Hindutva çeteleri, Modi yönetiminden ve yerel kolluk kuvvetlerinden mutlak destek alıyor; Hintli Marksist iktisatçı Prabhat Patnaik’in de hatırlattığı üzere, bu ittifak Hindistan’ın sermaye gruplarının çıkarlarına da uzanıyor ve yağmacı çeteler, dünyanın en zenginleri arasına giren milyarder Guatam Adani’den de medya desteği alıyor: “Sermaye-Hindutva ittifakına oybirliğiyle medya desteği sağlama sürecinin tamamlanması için, hükümetten bir ölçüde bağımsız olan başıboş televizyon kanalının Adaniler tarafından satın alınması hiç de şaşırtıcı değil.”
Öte yandan Hindutva’nın İsrail’e olan hayranlık düzeyindeki yakınlığı incelemeyi hak ediyor. Yeni Delhi merkezli düşünce kuruluşu Politika Araştırma Merkezi araştırmacılarından Angshuman Choudhury, Hindutva ile Siyonizm ideolojilerinin aynılığına dikkat çekiyor.
Hindutva’nın İsrail’i kucaklamasını açıklamak
Angshuman Choudhury
12 Ekim 2023
Şu anda şahit olduklarımız, Siyonizm’den ziyade Hindutva projesinin fıtratı, özlemleri ve on yıllar boyunca ideolojik yönelimleri hakkında daha fazla şey ortaya koyuyor.
İsrail, Hamas tarafından daha önce hiç görülmemiş bir şekilde ve ölçekte düzenlenen koordineli bir saldırıya karşılık olarak Gazze’ye kaba askeri güçle saldırırken, Hint X’si (eski adıyla Twitter) bilindik bir muhabbetle —İsrail ile yaygın dayanışma— çalkalanıyor.
Çoğunlukla sağcı Hindutva çevrelerinden gelen bu destek dalgası pek de yeni değil. Ne zaman Filistin ve İsrail arasında bir gerilim yaşansa ve her seferinde olduğu gibi Tel Aviv Filistinlilere karşı orantısız askeri güç kullansa, bu destek yeniden ortaya çıkıyor.
İnternette eleştirel dayanışma
Hint sosyal medyasının İsrail taraftarı hashtag ve paylaşımlarla dolup taştığı son zaman, İsrail güçlerinin Mescid-i Aksa’ya saldırması ve Filistinli aileleri Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesinden şiddet kullanarak tahliye etmesinin ardından Hamas ve Filistin İslami Cihad’ın gerçekleştirdiği roket saldırılarına karşılık olarak İsrail Savunma Kuvvetlerinin Gazze’yi bombaladığı 2021 yazıydı.
X’in önde gelen sağcı seslerinden Anşul Saksena, 12 Mayıs 2021’de “Biz Hintliler terörle mücadelede İsrail’in yanındayız. Şimdi İsrail’le dayanışma zamanı,” paylaşımda bulunmuştu.
X’te 129 binden fazla takipçisi olan Alah Alok Srivastava, 13 Mayıs 2021’de “Bugün İsrail’in başına gelenler, gelecekte radikal İslamcı terör karşısında teslim olmayı reddeden HER ülkenin başına gelecektir! Hindistan bunun acısını çok çekti ve bu yüzden İsrail’in yanında durmalıyız,” paylaşımını yapmıştı.
Emekli bir Hint Ordusu binbaşısı ve X’te etkili bir sağcı yorumcu olan Gaurav Arya da 17 Mayıs 2021’de şunu yazmıştı: “İsrail 1971 savaşında, Kargil savaşında, Balakote’de Hindistan’a yardım etti. İsrail diğer operasyonlarda da Hindistan’a yardım elini uzattı. Dolayısıyla Hamas terörünün destekçileri tarafından kandırılıp İsrail’in amaçlarını sorgulamadan önce bir adım geri atıp düşünün.”
Ekim 2023’e gelelim.
Bu seslerin pek çoğu İsrail yanlısı söylemleriyle geri döndü. Kendisini Hint X’sinde İsrail’in en ateşli destekçilerinden biri olarak konumlandıran Arya, durmaksızın Tel Aviv’i destekleyen tweetler atıyor. Bu kez, Hindistan’ın İsrail’e Brahmos süpersonik seyir füzeleri ve Pinaka çok namlulu roketatarlar göndermesini önerecek kadar ileri gitti. İsrail’in Kargil ve Balakot hava saldırıları sırasında Hindistan’a yaptığı yardımları bir kez daha hatırlatarak yazdığı bu yazı şu ana kadar yaklaşık 2 milyon kez görüntülendi: “İsrail Savunma Kuvvetleri, size iyi şanslar ve mutlu avlar diliyorum. Merhamet ya da pişmanlık göstermeyin. Hamas’ı söndürün.”
İsrail’in Hamas’ı ortadan kaldırmakla yetinmeyip (Filistin silahlı direnişinin bilinen destekçisi) İran rejiminin peşine düşmesi gerektiğini öne süren Arya, İsrail-Filistin, Pakistan, Leşker-e-Tayba ve İran arasında tuhaf bir benzetme kuran bir yazı kaleme aldı: “Leşker için nihai çözüm Rawalpindi’de yatıyor. Hamas için nihai çözüm Tahran’da yatıyor.”
Saxena da Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısından bu yana oldukça aktif. Hamas militanlarının İsrail’de geçen arabalara ateş açtığını gösteren bir paylaşımda aşağıdaki karşılaştırmayı yaptı: “İsrail, Hindistan’daki 26 Kasım Mumbai saldırısı gibi bir saldırı altında.”
X’te 7,3 binden fazla takipçisi olan bir diğer popüler sağcı ses Şefali Vaydya da bir dizi paylaşımla İsrail’e desteğini ifade etti. 7 Ekim’de şunları paylaştı: “İsrail halkının yanındayım. İsrail devletinin kendisini İslami teröre karşı savunma hakkı vardır. İsrail bu gerilimin tırmanmasını istememişti. İsrail’in yanındayım.”
X’te “#StandWithIsrael” ve “#IStandWithIsrael” hashtag’lerini kullanarak yapılacak üstünkörü bir arama bile, ideal olarak “Hindistan” anahtar kelimesiyle birleştirildiğinde, Gazze’deki kaba kuvvet saldırılarında İsrail’e kişisel desteklerini güçlü bir şekilde ortaya koyan sağcı, Hindutva yanlısı hesaplardan oluşan bir yığın ortaya çıkacaktır. Sadece bu da değil, İsrailli hesaplar tarafından yapılan paylaşımlara verilen yanıtlarda Hindistan’ın sağcılarına destek yağıyor. Hatta bazıları toptan bir ulusal desteği yineleyerek her Hintlinin çatışmada İsrail tarafını desteklediğini ima ediyor. Bu durum, Başbakan Narendra Modi’nin bu kez İsrail’e şahsen verdiği alışılmadık derecede güçlü diplomatik desteğe son derece uygun düşüyor.
Ancak dikkat çekici olan, sağcı ekosistem içindeki belirli bir kesimin İsrail’e kategorik olarak “Hintli” değil, “Hindu” desteği yansıtması. Örneğin, “Samyukta Athreya” adlı mavi tik doğrulamasına sahip bir kullanıcı, İsrail yanlısı bir mavi tik hesabının “The Mossad: Satirical, Yet Awesome” adlı, İsrail Savunma Kuvvetleri personelinin Gazze’ye su tedarikini kestiğini gösteren bir gönderisine aşağıdaki yorumu gönderdi: “Ne yapmanız gerekiyorsa yapın! Hindulardan gelen tüm pozitif enerji kazanmanıza yardımcı olacak!”
Yüz binden fazla takipçisi olan bir başka sağcı hesap da 10 Ekim’de yaptığı bir paylaşımda Hamas’ın İsraillilere yönelik saldırısını Hindistan’da Hindulara karşı muhalefet destekli İslamcı saldırılarla karşılaştırdı.
İsrail’in Hindistan’daki mevcut büyükelçisi Naor Gilon’un bile Hindu-Yahudi dayanışması söylemini güçlendirmeye katılması dikkat çekici. Toronto’da “Hindu Forum Canada” tarafından düzenlenen İsrail yanlısı bir miting hakkındaki bir paylaşımı retweet’leyerek şunları yazdı: “Kardeşliğin sınırları yoktur. Hindular ve Yahudiler Kanada’da teröre karşı ve İsrail’i desteklemek için güçlerini birleştiriyor.”
Aslında İsrail elçisi, Hindistan’ın verdiği desteği ön plana çıkarma konusunda bilhassa aktifti. Gilon, 8 Ekim’de büyükelçilikte düzenlediği basın toplantısında ülkesinin “iş insanları, memurlar, profesyoneller ve sıradan insanlar olmak üzere Hintlilerden büyük destek ve dayanışma” gördüğünü iddia etti.
Bu dayanışma anlatılarını aşırı analiz etme riski her zaman var. Yine de modern Hint siyasetinin keskin dönemeçleriyle ilgilenenler için Hindutva’nın İsrail’i kucaklamasının alt metnini açmaya değer, zira Hindu milliyetçi projesinin fıtratı, on yıllar boyunca arzuları ve ideolojik yönelimleri hakkında Siyonizm’den daha fazla şey ortaya koyuyor.
Yukarıdaki yazılarda yer alan retorikte üç temel tema göze çarpıyor: kültürel milliyetçilik üzerine inşa edilen ulus ötesi dayanışma, ortak bir düşmanın tanımlanması ve paylaşılan hiper-militarizm değerleri. Her üç unsur da birbirini besliyor. Fakat ulusötesi Hindistan-İsrail dayanışmasının eşi benzeri görülmemiş dalgasını gerçekten yapı söküme uğratmak için Hindutva ve Siyonist projelerin ortak tahayyüllerinin daha derinlerine inmemiz gerekiyor.
Yaygın kültürel-milliyetçi hayaller
Hindutva hareketinin Siyonist projeye duyduğu hayranlık 20. yüzyılın başlarına kadar uzanıyor. Hem VD Savarkar hem de MS Golwalkar —modern Hindutva fikriyatının iki temel direği— karşılaştıkları muazzam zulme rağmen kültürel pratiklerine bağlı kaldıkları için Yahudilere sempati ve hayranlık duyduklarını ifade ettiler. Ancak sadece bununla da kalmayıp, milliyetçi özlemlerine bir Yahudi devleti şeklinde somut bir biçim verdikleri için Siyonistleri örnek aldılar. Bu kültürler arası yakınlığın büyük bir kısmı, erken Hindutva düşüncesinin fıtratında var olan milliyetçi ve ırksal güvensizlik duygusundan kaynaklanıyordu ve bu da nihayetinde düzeltici bir önlem olarak bir Hindu Raştra (ulus) kurma ihtiyacını doğurdu.
New York Şehir Üniversitesi’nde Güney Asya tarihi dersleri veren merhum Satadru Sen’in 2015 yılında Journal of South Asian Studies’de yazdığı makalede belirttiği gibi, Golwalkar “Yahudiler ve Hindularda, ırk gerçekliği ile ulus olma başarısızlığı arasındaki çatışmadan kaynaklanan ortak bir siyasi sorun görmüştür.” Bunch of Thoughts’da Golwalkar, Hindistan’da yaşayan Yahudilerden (ve Parsilerden) “işgalci” olan Müslüman ve Hıristiyanların aksine “misafir” olarak bahseder. Bu, Hindutva’nın Yahudileri Hindu Raştra’nın barış içinde bir arada yaşayabilecek tehditkâr olmayan üyeleri olarak kabul ettiğini yansıtıyor.
Sen’in de gözlemlediği üzere Savarkar da Hinduları ve Yahudileri “ırksal birimler” diliyle çerçevelemişti. Esasında Hinduizm’in bir “ırk” olarak yeniden çerçevelenmesi bugün Hindutva etnik-milliyetçi projesinin temel itici gücü haline geldi. Dil ve kültür gibi diğer birleştirici işaretlerle birleştirildiğinde, hem “Hindu” hem de “Yahudi”, diğer sosyal kimlikleri (Dalitler ve Müslümanlar gibi) yerinden etmese bile, onları ikame edebilecek etnik üst kimlikler olarak yeniden şekillendirilebilir. Bu dönüştürücü karışıma güçlü bir orduya sahip modern bir ulus devleti de eklerseniz, ortaya müthiş bir etno devlet çıkar.
Hindutva entelijansiyasının gözünde İsrail devleti, kültürel iddiayla başlayan ve askeri güç ve dışlayıcı yasalarla korunan etnik bir “vatan” yaratılmasıyla sonuçlanan bu karmaşık arkın çarpıcı bir tezahürü. Yine de bir etno devlet, belirli toprak sınırları olmadan eksik ve etkisiz kalır. Dolayısıyla, bu sürecin önemli bir yönü, toprak ıslahı ve buna bağlı olarak, diğer “vazgeçilebilir” kimliklerin fiziksel olarak yerlerinden edilmesi yoluyla sınırlı bir ulusal alanın üretilmesi; Polonyalı-Yahudi akademisyen Zygmunt Bauman’ın “bahçe devleti” olarak adlandırdığı şeyin yaratılması. Hem eski Hindutva ideologları hem de onların modern siyasi temsilcileri bu zorunluluğu büyük bir samimiyetle kabul ediyor ve İsrail devletinde kopyalanmaya hazır ve oldukça başarılı bir model görüyor.
Bu irredentist “model” kısmen kolonileştirme dürtüsüyle hareket ediyor. Yahudi-İsrailli akademisyen Ilan Pappe’nin yazılarında zekice gözlemlediği üzere, erken dönem Siyonist politika, fıtratı gereği, titizlikle tasarlanmış ve günümüze kadar neredeyse aynı biçimde devam eden bir askeri yönetim rejimi aracılığıyla yerli Filistin nüfusu üzerinde tam kontrol kurmaya dayanıyordu. Kaba kuvvet ve hukuki diktayla sağlanan bu kontrol mimarisi, belirli bir amaca ulaşmak için bir araçtı: Arap Filistin’i Yahudileştirmek. Benzer şekilde, modern Hindutva projesi de Hindu kültürel yörüngesinin dışında kalan belirli bölgeleri, sert güç ve sosyo-hukuki araçların eşit bir karışımını kullanarak Hindulaştırmayı amaçlıyor. Bunlar arasında Keşmir Vadisi en öne çıkanı. Nitasha Kaul gibi akademisyenler, farklı siyasi bağlamları nedeniyle Keşmir ve Filistin arasında doğrudan karşılaştırmalar yapılmaması konusunda haklı olarak uyarıda bulunsa da modern Hindutva elitinin kendisinin her ikisini de benzeştirme eğiliminde olduğu hakikati göz ardı edilemez.
Örneğin Kasım 2019’da dönemin Hindistan’ın New York Başkonsolosu (şu anda Dışişleri Bakanlığı Avrupa-Batı Ortak Sekreteri) Sandeep Çakraborti’nin Keşmirli Pandit gurbetçilerin ev sahipliğinde düzenlenen özel bir etkinlikte yaptığı açıklamaları ele alalım. Çakraborti, 370. Maddenin kaldırılmasıyla ilgili tartışmalar bağlamında yaptığı konuşmada, Keşmirli Panditlerin tıpkı İsrail halkının kendi vatanlarına dönebildiği gibi “kendi yaşam zamanları içinde” vatanlarına dönebileceklerini savundu. Sözünü sakınmadan şunları söyledi: “Dünyada halihazırda bir modelimiz var, neden onu takip etmediğimizi anlamıyorum. Orta Doğu’da bu gerçekleşti. Eğer İsrail halkı bunu yapabiliyorsa, biz de yapabiliriz.” Chakraborty istemeden de olsa modern Hindutva devletçiliğinin temel bir hedefini, yani Keşmir’de mazinin “yanlışlarını” düzeltmek için İsrail tarzı bir yerleşimci-ilhak modelini kopyalamayı ortaya koymuş olabilir. Madde 370’in yürürlükten kaldırılması bu hedefe ulaşma yolunda atılan ilk büyük adımdı.
İşte daha yakın tarihli bir örnek. Jharkhand’ın Godda seçim bölgesinden BJP milletvekili Nişikant Dubey, İsrail ve Hamas arasında devam eden çatışmalar konusunda 8 Ekim’de X’te yaptığı paylaşımda, kıdemli Kongre Milletvekili Jayram Rameş’in “Filistin halkının meşru talepleri” üzerine yaptığı bir paylaşımı alıntıladı. Eski Hindistan Başbakanı Manmohan Singh’in eski Cammu ve Keşmir Kurtuluş Cephesi (JKLF) lideri Yasin Malik ile çekilmiş bir fotoğrafını paylaşan Rameş, Kongre partisinin bir zamanlar Keşmirli Panditleri şiddet kullanarak bölgeden tehcir eden ve şimdi de İsrail’i Tel Aviv’den kovmak isteyen unsurlarla diyalog kurduğunu ima etti.
Bu iddia kulağa ne kadar saçma gelse de Keşmirli ve Filistinli Müslümanları sırasıyla Hintli Hindular ve İsrailli Yahudiler için şiddet yanlısı baş belaları olarak eşanlamlı hale getirmek için kasıtlı olarak tasarllandı. Buradaki alt metin, Keşmirli Panditlerin Hindistan’ın zulüm gören Yahudileri olduğu. İronik bir şekilde bu tahmin, önceki Hint hükümetleri gibi Keşmir meselesinin küresel forumlarda uluslararasılaştırılmasına kararlılıkla karşı çıkan bir hükümetin üst düzey bir üyesinden geliyor.
Ortak düşman, paylaşılan mağduriyet
İşte burada —ortak bir kültürel düşman— Hindutva-Siyonist ilişkisindeki önemli bir köprü görünür hale geliyor. İsrail devletinin kuruluşu, Müslüman Arap güçlerle doğrudan askeri çatışmaya ve çoğunluğu Müslüman olan Arap Filistinlilerin yerlerinden edilmesine dayanıyordu. Bu da onları, uzun zamandır Müslümanları (ve İslam’ı) hayali politik bedenlerine yönelik birincil kültürel tehdit olarak işaretleyen Hindutvavadiler için anında doğal bir yoldaş haline getirdi. Aslında, Siyonist güçlerin “Müslüman tehdidini” dış askeri saldırganlık ve iç kolonizasyon yoluyla kontrol altına alma başarısı, İsrail’i Hindutvavadiler için ideal bir referans noktası haline getiriyor. Kaul’un gözlemlediği gibi, “iki ülkedeki rejimler tarafından savunulan sağcı çoğunlukçu milliyetçi projeler, kendilerini İslamcılar tarafından kuşatılmış ve terörizmle mücadelede kararlı olarak tasvir ediyor.”
Bir kez daha, sık ormanda ipucu aramamıza gerek yok, zira kanıtlar açık alanda apaçık duruyor. BJP’nin kıdemli isimlerinden Subramanyam Swami’nin Ağustos 2019’da Mumbai’de “Hint-İsrail Dostluk Derneği” tarafından düzenlenen İsrailli akademisyen Gadi Taub ile ortak bir panelde yaptığı şu açıklamayı örnek verebiliriz: “Siyon bugün İslamcı aşırılıkçıların saldırısı altındadır ve bu nedenle her ikimiz de [Hindutvavadiler ve Siyonistler] İslamcı terör güçleriyle savaşmak için bir araya gelmeliyiz.” Algılanan mağduriyet ile İslamcı aşırıcılık arasındaki bu uyum, her iki ideolojinin de ayrılmaz bir parçası.
Daha da önemlisi, gerçek bir ortak düşmanın net olarak belirlenmesi, mantıksal olarak bu düşmanı marjinalleştiren hukuki-siyasi bir sistemin yaratılmasına dönüşüyor. Dolayısıyla Hindutva’nın Siyonist projeye duyduğu hayranlık, Hindu Raştra içerisinde Hinduları diğer dini gruplara, özellikle de Müslümanlara göre ayrıcalıklı kılacak hiyerarşik bir vatandaşlık yapısı yaratma arzusuna kadar uzanıyor. İsrail’in “Temel Yasası”, Yüksek Mahkeme tarafından 2021 yılında onaylanan “Yahudi Halkının Ulus Devleti Olarak İsrail” yasası, İsrail’i mutlak bir şekilde Yahudilerin anavatanı olarak kuruyor.
Akademisyen Honayda Ganim’in gözlemlediği üzere, bu yasa dünyanın diğer bölgelerinden gelen Yahudiler için de geçerli ve böylece “[vatandaşlığı] dünyanın dört bir yanından gelen Yahudileri otomatik olarak etnik olarak tasarlanmış bir potansiyel vatandaş rezervine dahil eden sınır ötesi bir etnos olarak yeniden icat ediyor.” Bu, BJP hükümetinin Hindu ve Pakistan, Bangladeş ve Afganistan’dan gelen diğer beş gayrimüslim göçmen grubunu düzenli hale getirmek üzere 2019’da yürürlüğe koyduğu Hindistan Vatandaşlık Değişiklik Yasasının başarmaya çalıştığı şeye çok yakın. Yasa, İsrail “Temel Yasasının” büyük ölçüde başarılı bir şekilde kurumsallaştırdığı belirli bir tür etnik ırksal vatan politikasını yineliyor.
Ne İsrail “Temel Yasası” ne de HVDY (hatta önerilen tüm Hindistan Ulusal Vatandaş Sicili) “istenmeyenleri” fiziksel olarak sınır dışı etmek için tasarlandı. Bunlar sadece, vazgeçilebilir grupları yarı vatandaş, şüpheli vatandaş ya da bazı durumlarda vatandaş olmayanlar haline getirerek bir siyasi ve kültürel çoğunlukçuluk sistemi kurmak üzere tasarlandı. Pappe, The Biggest Prison on Earth (Dünyanın En Büyük Hapishanesi) adlı kitabında, toprakları elde tutma, içindeki insanları kovmama ama aynı zamanda onlara vatandaşlık da vermeme şeklindeki bu benzersiz formülü “rızaya dayalı Siyonist ilmihalin kutsal olmayan üçlüsü” olarak adlandırıyor.
Temsili militarizm
Son olarak, Hindutva ekosisteminin İsrail devletine ve eylemlerine duyduğu sınırsız hayranlık, Hindistan ile İsrail arasındaki ikili ilişkilerin güncel bağlamına yerleştirilmeden anlaşılamaz. Savunma ve teknoloji alanlarında güçlü karşılıklı bağımlılıklar ve yatırımlar içeren, her ikisi arasında yenilenen siyasi ve stratejik işbirliği hakkında halihazırda çok şey yazıldı. Gazeteci ve yazar Esad İsa’nın Mayıs 2022 tarihli haberinin de gösterdiği gibi, iki taraf arasındaki askeri işbirliği tüm zamanların en yüksek seviyesinde ve Hindistan, İsrail’in en büyük silah alıcısı ve kilit ortak üretim ortağı olarak ortaya çıkıyor.
Tüm bunlar, uzun süredir devam eden derin devlet işbirliği mirası, İsrail’in Hindistan’ı Filistin meselesindeki tarafsız tutumundan uzaklaştırma hevesi ve son zamanlarda Batı Asya’da değişen jeopolitik bağlamın Yeni Delhi’nin Tel Aviv ve İsrail’e ısınan Arap monarşileriyle ilişkilerini aynı anda pekiştirmesine olanak tanımasıyla sağlam bir şekilde destekleniyor. Fakat yenilenen siyasi ve askeri işbirliği, iki etnik-ırkçı rejim arasındaki daha derin ideolojik yakınlığın sadece maddi bir tezahürü. En iyi ihtimalle, her ikisinin de hiper militarist milliyetçilik tahayyüllerini paylaşmaları için görünür bir platform sunuyor.
Özellikle Hindistan’ı iddialı bir bölgesel ve küresel askeri güç olarak tasavvur eden modern Hindutva eliti açısından İsrail önemli bir ilham kaynağı. Burada, düşman topraklarının derinliklerinde müthiş caydırıcılık sistemleriyle desteklenmiş, neredeyse aşılmaz bir kale inşa etmiş küçük bir devlet var. Bu anlamda Yeni Delhi’deki yeni siyasi ve güvenlik eliti, Pakistan ve Çin’in “iki cepheli savaş” hayaletiyle karşı karşıya olduğu varsayılan Hindistan’ın İsrail güvenlik modelinden öğreneceği çok şey olduğuna inanıyor.
Bu düşünce Modi hükümetinden önceye dayansa da Delhi’deki mevcut güvenlik doktrininde İsrail modelinden güçlü yankılar taşıyan yeni bir şey var: (son yıllarda Hindistan-İsrail güvenlik bağlarını güçlendirmede kilit bir rol oynayan) Ulusal Güvenlik Danışmanı Ajit Doval tarafından “saldırgan savunma” olarak da çerçevelenen önleyici savunmaya doğru bir eğilim. Uri cerrahi saldırıları ve Balakot hava saldırıları, İsrail’in düşman topraklarının derinliklerine inip tehditleri ortadan kaldırmaya dönük bu yeni güvenlik yaklaşımının bariz tezahürleriydi. Daha yakın bir zamanda, Kanada hükümetinin haziran ayında Vancouver’da Halistanlı aktivist Hardeep Singh Nijjar’ın öldürülmesinde Hindistan derin devletinin parmağı olduğunu iddia etmesinin ardından bazı yorumcular İsrail ile olumlu karşılaştırmalar yaptı.
Bu tepeden inmeci güvenlik doktrini — bazılarının deyimiyle “Doval doktrini” — en azından kısmen İsrail’den esinlendiği aşikâr ve İsrail’le dayanışmanın çevrimiçi gösterisinde göze çarpan popüler kültür militarizmiyle rahatça örtüşüyor.
Hindutva ekosistemi, düşmanlarına karşı militarist bir kabadayılık sergileyen İsrail’i bariz biçimde örnek alıyor ve Hindistan’ın da onu takip etmesini istiyor. Ancak Hindutva-Siyonizm ilişkisindeki diğer her şey gibi bu hiper militarizmin de ideolojik bir bağlamdan yoksun olmadığını belirtmek önemli. İki “Ps” —Filistin ve Pakistan— ile kendini gösteren, algılanan İslamcı tehdit tarafından kuşatılmış olma duygusu tarafından sağlam bir şekilde destekleniyor. Dolayısıyla, Hindutva ve İsrailli elitler arasındaki dayanışmanın altını kazıdığımızda, daha içgüdüsel bir şey —düşmanla hiç bitmeyen bir savaş halinde olmanın derinlere yerleşmiş stratejik paranoyası tarafından çerçevelenen kalıcı bir siyasi korku psikozu— buluyoruz.
Sonuç olarak, modern Hindutva ekosistemi etno devletçi, hiper milliyetçi hayallerini İsrail devleti üzerinden yaşatıyor. Modern Hindu milliyetçi elit, Siyonist projede kendi Hindu Raştra planının somut bir sonucunu görüyor. İsrail soyut bir hayal olmadığını, adım adım sonuca giden bir yol olduğunu gösteriyor. Fakat unuttukları şey, Siyonist projenin başarısının büyük bir kısmını savaş sonrası dönemde ABD ve Avrupa tarafından sunulan olağanüstü düzeydeki mali yardıma ve kararlı siyasi desteğe borçlu olduğu. Hindistan için bunların hiçbiri mevcut değil. Batı ile artan yakınlığına rağmen Yeni Delhi, Tel Aviv’in Batılı siyasi elitlerden aldığı desteğin bir kısmına bile sahip değil. Bu durum yakın zamanda da değişmeyecek. Dolayısıyla, Hindutva projesinin İsrail’e yönelik göz kamaştırıcı sevgisi gerçek bir jeopolitik dayanaktan yoksun kalmaya ve kırılgan bir ideolojik kardeşlik üzerinde işlemeye devam ediyor.
Dünya Basını
Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.
ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.
“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”
İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.
Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:
“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”
Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.
“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”
Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.
Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:
“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”
Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:
“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”
“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”
Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.
Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:
“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”
ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:
“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”
“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”
Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.
Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:
“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”
Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.
Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:
“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”
Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”
“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”
Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.
Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:
“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”
“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”
Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.
Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:
“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”
Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”
Dünya Basını
Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026
Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.
Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.
Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya-Pasifik’te huzursuzluk
Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.
Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.
Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.
İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.
Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.
Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.
Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.
Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.
Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.
Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.
Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.
Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.
Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.
Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor
Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.
Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.
Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.
Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli
Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.
Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.
Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.
Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?
Amerika dışında plan yok
Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.
Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.
Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.
Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.
Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.
Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.
Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.
Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.
Dünya Basını
The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.
İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.
“Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.
Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.
Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.
IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.
“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”
Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.
Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.
İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.
Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.
Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.
“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”
Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.
Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.
İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.
Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.
RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.
Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.
Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.
Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.
Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.
Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.
Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.
Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.
“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”
Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:
“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”
George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.
London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.
Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.
Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.
“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”
The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.
Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.
Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.
2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.
Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.
Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.
Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.
“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”
Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.
Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.
Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.
Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.
Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.
Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı









