Dünya Basını
Hindutva’nın İsrail’i kucaklamasını açıklamak

Çevirmenin notu: Son dönemde ırkçı/faşist terörün en insanlık dışı emsallerinden biri Hindistan’ın kuzeydoğusundaki Manipur eyaletinde, Hıristiyanlara ve Müslümanlara karşı yaşanmıştı. Pogromları gerçekleştiren Hindutva çeteleri, Modi yönetiminden ve yerel kolluk kuvvetlerinden mutlak destek alıyor; Hintli Marksist iktisatçı Prabhat Patnaik’in de hatırlattığı üzere, bu ittifak Hindistan’ın sermaye gruplarının çıkarlarına da uzanıyor ve yağmacı çeteler, dünyanın en zenginleri arasına giren milyarder Guatam Adani’den de medya desteği alıyor: “Sermaye-Hindutva ittifakına oybirliğiyle medya desteği sağlama sürecinin tamamlanması için, hükümetten bir ölçüde bağımsız olan başıboş televizyon kanalının Adaniler tarafından satın alınması hiç de şaşırtıcı değil.”
Öte yandan Hindutva’nın İsrail’e olan hayranlık düzeyindeki yakınlığı incelemeyi hak ediyor. Yeni Delhi merkezli düşünce kuruluşu Politika Araştırma Merkezi araştırmacılarından Angshuman Choudhury, Hindutva ile Siyonizm ideolojilerinin aynılığına dikkat çekiyor.
Hindutva’nın İsrail’i kucaklamasını açıklamak
Angshuman Choudhury
12 Ekim 2023
Şu anda şahit olduklarımız, Siyonizm’den ziyade Hindutva projesinin fıtratı, özlemleri ve on yıllar boyunca ideolojik yönelimleri hakkında daha fazla şey ortaya koyuyor.
İsrail, Hamas tarafından daha önce hiç görülmemiş bir şekilde ve ölçekte düzenlenen koordineli bir saldırıya karşılık olarak Gazze’ye kaba askeri güçle saldırırken, Hint X’si (eski adıyla Twitter) bilindik bir muhabbetle —İsrail ile yaygın dayanışma— çalkalanıyor.
Çoğunlukla sağcı Hindutva çevrelerinden gelen bu destek dalgası pek de yeni değil. Ne zaman Filistin ve İsrail arasında bir gerilim yaşansa ve her seferinde olduğu gibi Tel Aviv Filistinlilere karşı orantısız askeri güç kullansa, bu destek yeniden ortaya çıkıyor.
İnternette eleştirel dayanışma
Hint sosyal medyasının İsrail taraftarı hashtag ve paylaşımlarla dolup taştığı son zaman, İsrail güçlerinin Mescid-i Aksa’ya saldırması ve Filistinli aileleri Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesinden şiddet kullanarak tahliye etmesinin ardından Hamas ve Filistin İslami Cihad’ın gerçekleştirdiği roket saldırılarına karşılık olarak İsrail Savunma Kuvvetlerinin Gazze’yi bombaladığı 2021 yazıydı.
X’in önde gelen sağcı seslerinden Anşul Saksena, 12 Mayıs 2021’de “Biz Hintliler terörle mücadelede İsrail’in yanındayız. Şimdi İsrail’le dayanışma zamanı,” paylaşımda bulunmuştu.
X’te 129 binden fazla takipçisi olan Alah Alok Srivastava, 13 Mayıs 2021’de “Bugün İsrail’in başına gelenler, gelecekte radikal İslamcı terör karşısında teslim olmayı reddeden HER ülkenin başına gelecektir! Hindistan bunun acısını çok çekti ve bu yüzden İsrail’in yanında durmalıyız,” paylaşımını yapmıştı.
Emekli bir Hint Ordusu binbaşısı ve X’te etkili bir sağcı yorumcu olan Gaurav Arya da 17 Mayıs 2021’de şunu yazmıştı: “İsrail 1971 savaşında, Kargil savaşında, Balakote’de Hindistan’a yardım etti. İsrail diğer operasyonlarda da Hindistan’a yardım elini uzattı. Dolayısıyla Hamas terörünün destekçileri tarafından kandırılıp İsrail’in amaçlarını sorgulamadan önce bir adım geri atıp düşünün.”
Ekim 2023’e gelelim.
Bu seslerin pek çoğu İsrail yanlısı söylemleriyle geri döndü. Kendisini Hint X’sinde İsrail’in en ateşli destekçilerinden biri olarak konumlandıran Arya, durmaksızın Tel Aviv’i destekleyen tweetler atıyor. Bu kez, Hindistan’ın İsrail’e Brahmos süpersonik seyir füzeleri ve Pinaka çok namlulu roketatarlar göndermesini önerecek kadar ileri gitti. İsrail’in Kargil ve Balakot hava saldırıları sırasında Hindistan’a yaptığı yardımları bir kez daha hatırlatarak yazdığı bu yazı şu ana kadar yaklaşık 2 milyon kez görüntülendi: “İsrail Savunma Kuvvetleri, size iyi şanslar ve mutlu avlar diliyorum. Merhamet ya da pişmanlık göstermeyin. Hamas’ı söndürün.”
İsrail’in Hamas’ı ortadan kaldırmakla yetinmeyip (Filistin silahlı direnişinin bilinen destekçisi) İran rejiminin peşine düşmesi gerektiğini öne süren Arya, İsrail-Filistin, Pakistan, Leşker-e-Tayba ve İran arasında tuhaf bir benzetme kuran bir yazı kaleme aldı: “Leşker için nihai çözüm Rawalpindi’de yatıyor. Hamas için nihai çözüm Tahran’da yatıyor.”
Saxena da Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısından bu yana oldukça aktif. Hamas militanlarının İsrail’de geçen arabalara ateş açtığını gösteren bir paylaşımda aşağıdaki karşılaştırmayı yaptı: “İsrail, Hindistan’daki 26 Kasım Mumbai saldırısı gibi bir saldırı altında.”
X’te 7,3 binden fazla takipçisi olan bir diğer popüler sağcı ses Şefali Vaydya da bir dizi paylaşımla İsrail’e desteğini ifade etti. 7 Ekim’de şunları paylaştı: “İsrail halkının yanındayım. İsrail devletinin kendisini İslami teröre karşı savunma hakkı vardır. İsrail bu gerilimin tırmanmasını istememişti. İsrail’in yanındayım.”
X’te “#StandWithIsrael” ve “#IStandWithIsrael” hashtag’lerini kullanarak yapılacak üstünkörü bir arama bile, ideal olarak “Hindistan” anahtar kelimesiyle birleştirildiğinde, Gazze’deki kaba kuvvet saldırılarında İsrail’e kişisel desteklerini güçlü bir şekilde ortaya koyan sağcı, Hindutva yanlısı hesaplardan oluşan bir yığın ortaya çıkacaktır. Sadece bu da değil, İsrailli hesaplar tarafından yapılan paylaşımlara verilen yanıtlarda Hindistan’ın sağcılarına destek yağıyor. Hatta bazıları toptan bir ulusal desteği yineleyerek her Hintlinin çatışmada İsrail tarafını desteklediğini ima ediyor. Bu durum, Başbakan Narendra Modi’nin bu kez İsrail’e şahsen verdiği alışılmadık derecede güçlü diplomatik desteğe son derece uygun düşüyor.
Ancak dikkat çekici olan, sağcı ekosistem içindeki belirli bir kesimin İsrail’e kategorik olarak “Hintli” değil, “Hindu” desteği yansıtması. Örneğin, “Samyukta Athreya” adlı mavi tik doğrulamasına sahip bir kullanıcı, İsrail yanlısı bir mavi tik hesabının “The Mossad: Satirical, Yet Awesome” adlı, İsrail Savunma Kuvvetleri personelinin Gazze’ye su tedarikini kestiğini gösteren bir gönderisine aşağıdaki yorumu gönderdi: “Ne yapmanız gerekiyorsa yapın! Hindulardan gelen tüm pozitif enerji kazanmanıza yardımcı olacak!”
Yüz binden fazla takipçisi olan bir başka sağcı hesap da 10 Ekim’de yaptığı bir paylaşımda Hamas’ın İsraillilere yönelik saldırısını Hindistan’da Hindulara karşı muhalefet destekli İslamcı saldırılarla karşılaştırdı.
İsrail’in Hindistan’daki mevcut büyükelçisi Naor Gilon’un bile Hindu-Yahudi dayanışması söylemini güçlendirmeye katılması dikkat çekici. Toronto’da “Hindu Forum Canada” tarafından düzenlenen İsrail yanlısı bir miting hakkındaki bir paylaşımı retweet’leyerek şunları yazdı: “Kardeşliğin sınırları yoktur. Hindular ve Yahudiler Kanada’da teröre karşı ve İsrail’i desteklemek için güçlerini birleştiriyor.”
Aslında İsrail elçisi, Hindistan’ın verdiği desteği ön plana çıkarma konusunda bilhassa aktifti. Gilon, 8 Ekim’de büyükelçilikte düzenlediği basın toplantısında ülkesinin “iş insanları, memurlar, profesyoneller ve sıradan insanlar olmak üzere Hintlilerden büyük destek ve dayanışma” gördüğünü iddia etti.
Bu dayanışma anlatılarını aşırı analiz etme riski her zaman var. Yine de modern Hint siyasetinin keskin dönemeçleriyle ilgilenenler için Hindutva’nın İsrail’i kucaklamasının alt metnini açmaya değer, zira Hindu milliyetçi projesinin fıtratı, on yıllar boyunca arzuları ve ideolojik yönelimleri hakkında Siyonizm’den daha fazla şey ortaya koyuyor.
Yukarıdaki yazılarda yer alan retorikte üç temel tema göze çarpıyor: kültürel milliyetçilik üzerine inşa edilen ulus ötesi dayanışma, ortak bir düşmanın tanımlanması ve paylaşılan hiper-militarizm değerleri. Her üç unsur da birbirini besliyor. Fakat ulusötesi Hindistan-İsrail dayanışmasının eşi benzeri görülmemiş dalgasını gerçekten yapı söküme uğratmak için Hindutva ve Siyonist projelerin ortak tahayyüllerinin daha derinlerine inmemiz gerekiyor.
Yaygın kültürel-milliyetçi hayaller
Hindutva hareketinin Siyonist projeye duyduğu hayranlık 20. yüzyılın başlarına kadar uzanıyor. Hem VD Savarkar hem de MS Golwalkar —modern Hindutva fikriyatının iki temel direği— karşılaştıkları muazzam zulme rağmen kültürel pratiklerine bağlı kaldıkları için Yahudilere sempati ve hayranlık duyduklarını ifade ettiler. Ancak sadece bununla da kalmayıp, milliyetçi özlemlerine bir Yahudi devleti şeklinde somut bir biçim verdikleri için Siyonistleri örnek aldılar. Bu kültürler arası yakınlığın büyük bir kısmı, erken Hindutva düşüncesinin fıtratında var olan milliyetçi ve ırksal güvensizlik duygusundan kaynaklanıyordu ve bu da nihayetinde düzeltici bir önlem olarak bir Hindu Raştra (ulus) kurma ihtiyacını doğurdu.
New York Şehir Üniversitesi’nde Güney Asya tarihi dersleri veren merhum Satadru Sen’in 2015 yılında Journal of South Asian Studies’de yazdığı makalede belirttiği gibi, Golwalkar “Yahudiler ve Hindularda, ırk gerçekliği ile ulus olma başarısızlığı arasındaki çatışmadan kaynaklanan ortak bir siyasi sorun görmüştür.” Bunch of Thoughts’da Golwalkar, Hindistan’da yaşayan Yahudilerden (ve Parsilerden) “işgalci” olan Müslüman ve Hıristiyanların aksine “misafir” olarak bahseder. Bu, Hindutva’nın Yahudileri Hindu Raştra’nın barış içinde bir arada yaşayabilecek tehditkâr olmayan üyeleri olarak kabul ettiğini yansıtıyor.
Sen’in de gözlemlediği üzere Savarkar da Hinduları ve Yahudileri “ırksal birimler” diliyle çerçevelemişti. Esasında Hinduizm’in bir “ırk” olarak yeniden çerçevelenmesi bugün Hindutva etnik-milliyetçi projesinin temel itici gücü haline geldi. Dil ve kültür gibi diğer birleştirici işaretlerle birleştirildiğinde, hem “Hindu” hem de “Yahudi”, diğer sosyal kimlikleri (Dalitler ve Müslümanlar gibi) yerinden etmese bile, onları ikame edebilecek etnik üst kimlikler olarak yeniden şekillendirilebilir. Bu dönüştürücü karışıma güçlü bir orduya sahip modern bir ulus devleti de eklerseniz, ortaya müthiş bir etno devlet çıkar.
Hindutva entelijansiyasının gözünde İsrail devleti, kültürel iddiayla başlayan ve askeri güç ve dışlayıcı yasalarla korunan etnik bir “vatan” yaratılmasıyla sonuçlanan bu karmaşık arkın çarpıcı bir tezahürü. Yine de bir etno devlet, belirli toprak sınırları olmadan eksik ve etkisiz kalır. Dolayısıyla, bu sürecin önemli bir yönü, toprak ıslahı ve buna bağlı olarak, diğer “vazgeçilebilir” kimliklerin fiziksel olarak yerlerinden edilmesi yoluyla sınırlı bir ulusal alanın üretilmesi; Polonyalı-Yahudi akademisyen Zygmunt Bauman’ın “bahçe devleti” olarak adlandırdığı şeyin yaratılması. Hem eski Hindutva ideologları hem de onların modern siyasi temsilcileri bu zorunluluğu büyük bir samimiyetle kabul ediyor ve İsrail devletinde kopyalanmaya hazır ve oldukça başarılı bir model görüyor.
Bu irredentist “model” kısmen kolonileştirme dürtüsüyle hareket ediyor. Yahudi-İsrailli akademisyen Ilan Pappe’nin yazılarında zekice gözlemlediği üzere, erken dönem Siyonist politika, fıtratı gereği, titizlikle tasarlanmış ve günümüze kadar neredeyse aynı biçimde devam eden bir askeri yönetim rejimi aracılığıyla yerli Filistin nüfusu üzerinde tam kontrol kurmaya dayanıyordu. Kaba kuvvet ve hukuki diktayla sağlanan bu kontrol mimarisi, belirli bir amaca ulaşmak için bir araçtı: Arap Filistin’i Yahudileştirmek. Benzer şekilde, modern Hindutva projesi de Hindu kültürel yörüngesinin dışında kalan belirli bölgeleri, sert güç ve sosyo-hukuki araçların eşit bir karışımını kullanarak Hindulaştırmayı amaçlıyor. Bunlar arasında Keşmir Vadisi en öne çıkanı. Nitasha Kaul gibi akademisyenler, farklı siyasi bağlamları nedeniyle Keşmir ve Filistin arasında doğrudan karşılaştırmalar yapılmaması konusunda haklı olarak uyarıda bulunsa da modern Hindutva elitinin kendisinin her ikisini de benzeştirme eğiliminde olduğu hakikati göz ardı edilemez.
Örneğin Kasım 2019’da dönemin Hindistan’ın New York Başkonsolosu (şu anda Dışişleri Bakanlığı Avrupa-Batı Ortak Sekreteri) Sandeep Çakraborti’nin Keşmirli Pandit gurbetçilerin ev sahipliğinde düzenlenen özel bir etkinlikte yaptığı açıklamaları ele alalım. Çakraborti, 370. Maddenin kaldırılmasıyla ilgili tartışmalar bağlamında yaptığı konuşmada, Keşmirli Panditlerin tıpkı İsrail halkının kendi vatanlarına dönebildiği gibi “kendi yaşam zamanları içinde” vatanlarına dönebileceklerini savundu. Sözünü sakınmadan şunları söyledi: “Dünyada halihazırda bir modelimiz var, neden onu takip etmediğimizi anlamıyorum. Orta Doğu’da bu gerçekleşti. Eğer İsrail halkı bunu yapabiliyorsa, biz de yapabiliriz.” Chakraborty istemeden de olsa modern Hindutva devletçiliğinin temel bir hedefini, yani Keşmir’de mazinin “yanlışlarını” düzeltmek için İsrail tarzı bir yerleşimci-ilhak modelini kopyalamayı ortaya koymuş olabilir. Madde 370’in yürürlükten kaldırılması bu hedefe ulaşma yolunda atılan ilk büyük adımdı.
İşte daha yakın tarihli bir örnek. Jharkhand’ın Godda seçim bölgesinden BJP milletvekili Nişikant Dubey, İsrail ve Hamas arasında devam eden çatışmalar konusunda 8 Ekim’de X’te yaptığı paylaşımda, kıdemli Kongre Milletvekili Jayram Rameş’in “Filistin halkının meşru talepleri” üzerine yaptığı bir paylaşımı alıntıladı. Eski Hindistan Başbakanı Manmohan Singh’in eski Cammu ve Keşmir Kurtuluş Cephesi (JKLF) lideri Yasin Malik ile çekilmiş bir fotoğrafını paylaşan Rameş, Kongre partisinin bir zamanlar Keşmirli Panditleri şiddet kullanarak bölgeden tehcir eden ve şimdi de İsrail’i Tel Aviv’den kovmak isteyen unsurlarla diyalog kurduğunu ima etti.
Bu iddia kulağa ne kadar saçma gelse de Keşmirli ve Filistinli Müslümanları sırasıyla Hintli Hindular ve İsrailli Yahudiler için şiddet yanlısı baş belaları olarak eşanlamlı hale getirmek için kasıtlı olarak tasarllandı. Buradaki alt metin, Keşmirli Panditlerin Hindistan’ın zulüm gören Yahudileri olduğu. İronik bir şekilde bu tahmin, önceki Hint hükümetleri gibi Keşmir meselesinin küresel forumlarda uluslararasılaştırılmasına kararlılıkla karşı çıkan bir hükümetin üst düzey bir üyesinden geliyor.
Ortak düşman, paylaşılan mağduriyet
İşte burada —ortak bir kültürel düşman— Hindutva-Siyonist ilişkisindeki önemli bir köprü görünür hale geliyor. İsrail devletinin kuruluşu, Müslüman Arap güçlerle doğrudan askeri çatışmaya ve çoğunluğu Müslüman olan Arap Filistinlilerin yerlerinden edilmesine dayanıyordu. Bu da onları, uzun zamandır Müslümanları (ve İslam’ı) hayali politik bedenlerine yönelik birincil kültürel tehdit olarak işaretleyen Hindutvavadiler için anında doğal bir yoldaş haline getirdi. Aslında, Siyonist güçlerin “Müslüman tehdidini” dış askeri saldırganlık ve iç kolonizasyon yoluyla kontrol altına alma başarısı, İsrail’i Hindutvavadiler için ideal bir referans noktası haline getiriyor. Kaul’un gözlemlediği gibi, “iki ülkedeki rejimler tarafından savunulan sağcı çoğunlukçu milliyetçi projeler, kendilerini İslamcılar tarafından kuşatılmış ve terörizmle mücadelede kararlı olarak tasvir ediyor.”
Bir kez daha, sık ormanda ipucu aramamıza gerek yok, zira kanıtlar açık alanda apaçık duruyor. BJP’nin kıdemli isimlerinden Subramanyam Swami’nin Ağustos 2019’da Mumbai’de “Hint-İsrail Dostluk Derneği” tarafından düzenlenen İsrailli akademisyen Gadi Taub ile ortak bir panelde yaptığı şu açıklamayı örnek verebiliriz: “Siyon bugün İslamcı aşırılıkçıların saldırısı altındadır ve bu nedenle her ikimiz de [Hindutvavadiler ve Siyonistler] İslamcı terör güçleriyle savaşmak için bir araya gelmeliyiz.” Algılanan mağduriyet ile İslamcı aşırıcılık arasındaki bu uyum, her iki ideolojinin de ayrılmaz bir parçası.
Daha da önemlisi, gerçek bir ortak düşmanın net olarak belirlenmesi, mantıksal olarak bu düşmanı marjinalleştiren hukuki-siyasi bir sistemin yaratılmasına dönüşüyor. Dolayısıyla Hindutva’nın Siyonist projeye duyduğu hayranlık, Hindu Raştra içerisinde Hinduları diğer dini gruplara, özellikle de Müslümanlara göre ayrıcalıklı kılacak hiyerarşik bir vatandaşlık yapısı yaratma arzusuna kadar uzanıyor. İsrail’in “Temel Yasası”, Yüksek Mahkeme tarafından 2021 yılında onaylanan “Yahudi Halkının Ulus Devleti Olarak İsrail” yasası, İsrail’i mutlak bir şekilde Yahudilerin anavatanı olarak kuruyor.
Akademisyen Honayda Ganim’in gözlemlediği üzere, bu yasa dünyanın diğer bölgelerinden gelen Yahudiler için de geçerli ve böylece “[vatandaşlığı] dünyanın dört bir yanından gelen Yahudileri otomatik olarak etnik olarak tasarlanmış bir potansiyel vatandaş rezervine dahil eden sınır ötesi bir etnos olarak yeniden icat ediyor.” Bu, BJP hükümetinin Hindu ve Pakistan, Bangladeş ve Afganistan’dan gelen diğer beş gayrimüslim göçmen grubunu düzenli hale getirmek üzere 2019’da yürürlüğe koyduğu Hindistan Vatandaşlık Değişiklik Yasasının başarmaya çalıştığı şeye çok yakın. Yasa, İsrail “Temel Yasasının” büyük ölçüde başarılı bir şekilde kurumsallaştırdığı belirli bir tür etnik ırksal vatan politikasını yineliyor.
Ne İsrail “Temel Yasası” ne de HVDY (hatta önerilen tüm Hindistan Ulusal Vatandaş Sicili) “istenmeyenleri” fiziksel olarak sınır dışı etmek için tasarlandı. Bunlar sadece, vazgeçilebilir grupları yarı vatandaş, şüpheli vatandaş ya da bazı durumlarda vatandaş olmayanlar haline getirerek bir siyasi ve kültürel çoğunlukçuluk sistemi kurmak üzere tasarlandı. Pappe, The Biggest Prison on Earth (Dünyanın En Büyük Hapishanesi) adlı kitabında, toprakları elde tutma, içindeki insanları kovmama ama aynı zamanda onlara vatandaşlık da vermeme şeklindeki bu benzersiz formülü “rızaya dayalı Siyonist ilmihalin kutsal olmayan üçlüsü” olarak adlandırıyor.
Temsili militarizm
Son olarak, Hindutva ekosisteminin İsrail devletine ve eylemlerine duyduğu sınırsız hayranlık, Hindistan ile İsrail arasındaki ikili ilişkilerin güncel bağlamına yerleştirilmeden anlaşılamaz. Savunma ve teknoloji alanlarında güçlü karşılıklı bağımlılıklar ve yatırımlar içeren, her ikisi arasında yenilenen siyasi ve stratejik işbirliği hakkında halihazırda çok şey yazıldı. Gazeteci ve yazar Esad İsa’nın Mayıs 2022 tarihli haberinin de gösterdiği gibi, iki taraf arasındaki askeri işbirliği tüm zamanların en yüksek seviyesinde ve Hindistan, İsrail’in en büyük silah alıcısı ve kilit ortak üretim ortağı olarak ortaya çıkıyor.
Tüm bunlar, uzun süredir devam eden derin devlet işbirliği mirası, İsrail’in Hindistan’ı Filistin meselesindeki tarafsız tutumundan uzaklaştırma hevesi ve son zamanlarda Batı Asya’da değişen jeopolitik bağlamın Yeni Delhi’nin Tel Aviv ve İsrail’e ısınan Arap monarşileriyle ilişkilerini aynı anda pekiştirmesine olanak tanımasıyla sağlam bir şekilde destekleniyor. Fakat yenilenen siyasi ve askeri işbirliği, iki etnik-ırkçı rejim arasındaki daha derin ideolojik yakınlığın sadece maddi bir tezahürü. En iyi ihtimalle, her ikisinin de hiper militarist milliyetçilik tahayyüllerini paylaşmaları için görünür bir platform sunuyor.
Özellikle Hindistan’ı iddialı bir bölgesel ve küresel askeri güç olarak tasavvur eden modern Hindutva eliti açısından İsrail önemli bir ilham kaynağı. Burada, düşman topraklarının derinliklerinde müthiş caydırıcılık sistemleriyle desteklenmiş, neredeyse aşılmaz bir kale inşa etmiş küçük bir devlet var. Bu anlamda Yeni Delhi’deki yeni siyasi ve güvenlik eliti, Pakistan ve Çin’in “iki cepheli savaş” hayaletiyle karşı karşıya olduğu varsayılan Hindistan’ın İsrail güvenlik modelinden öğreneceği çok şey olduğuna inanıyor.
Bu düşünce Modi hükümetinden önceye dayansa da Delhi’deki mevcut güvenlik doktrininde İsrail modelinden güçlü yankılar taşıyan yeni bir şey var: (son yıllarda Hindistan-İsrail güvenlik bağlarını güçlendirmede kilit bir rol oynayan) Ulusal Güvenlik Danışmanı Ajit Doval tarafından “saldırgan savunma” olarak da çerçevelenen önleyici savunmaya doğru bir eğilim. Uri cerrahi saldırıları ve Balakot hava saldırıları, İsrail’in düşman topraklarının derinliklerine inip tehditleri ortadan kaldırmaya dönük bu yeni güvenlik yaklaşımının bariz tezahürleriydi. Daha yakın bir zamanda, Kanada hükümetinin haziran ayında Vancouver’da Halistanlı aktivist Hardeep Singh Nijjar’ın öldürülmesinde Hindistan derin devletinin parmağı olduğunu iddia etmesinin ardından bazı yorumcular İsrail ile olumlu karşılaştırmalar yaptı.
Bu tepeden inmeci güvenlik doktrini — bazılarının deyimiyle “Doval doktrini” — en azından kısmen İsrail’den esinlendiği aşikâr ve İsrail’le dayanışmanın çevrimiçi gösterisinde göze çarpan popüler kültür militarizmiyle rahatça örtüşüyor.
Hindutva ekosistemi, düşmanlarına karşı militarist bir kabadayılık sergileyen İsrail’i bariz biçimde örnek alıyor ve Hindistan’ın da onu takip etmesini istiyor. Ancak Hindutva-Siyonizm ilişkisindeki diğer her şey gibi bu hiper militarizmin de ideolojik bir bağlamdan yoksun olmadığını belirtmek önemli. İki “Ps” —Filistin ve Pakistan— ile kendini gösteren, algılanan İslamcı tehdit tarafından kuşatılmış olma duygusu tarafından sağlam bir şekilde destekleniyor. Dolayısıyla, Hindutva ve İsrailli elitler arasındaki dayanışmanın altını kazıdığımızda, daha içgüdüsel bir şey —düşmanla hiç bitmeyen bir savaş halinde olmanın derinlere yerleşmiş stratejik paranoyası tarafından çerçevelenen kalıcı bir siyasi korku psikozu— buluyoruz.
Sonuç olarak, modern Hindutva ekosistemi etno devletçi, hiper milliyetçi hayallerini İsrail devleti üzerinden yaşatıyor. Modern Hindu milliyetçi elit, Siyonist projede kendi Hindu Raştra planının somut bir sonucunu görüyor. İsrail soyut bir hayal olmadığını, adım adım sonuca giden bir yol olduğunu gösteriyor. Fakat unuttukları şey, Siyonist projenin başarısının büyük bir kısmını savaş sonrası dönemde ABD ve Avrupa tarafından sunulan olağanüstü düzeydeki mali yardıma ve kararlı siyasi desteğe borçlu olduğu. Hindistan için bunların hiçbiri mevcut değil. Batı ile artan yakınlığına rağmen Yeni Delhi, Tel Aviv’in Batılı siyasi elitlerden aldığı desteğin bir kısmına bile sahip değil. Bu durum yakın zamanda da değişmeyecek. Dolayısıyla, Hindutva projesinin İsrail’e yönelik göz kamaştırıcı sevgisi gerçek bir jeopolitik dayanaktan yoksun kalmaya ve kırılgan bir ideolojik kardeşlik üzerinde işlemeye devam ediyor.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4












