Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Hindutva’nın İsrail’i kucaklamasını açıklamak

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Son dönemde ırkçı/faşist terörün en insanlık dışı emsallerinden biri Hindistan’ın kuzeydoğusundaki Manipur eyaletinde, Hıristiyanlara ve Müslümanlara karşı yaşanmıştı. Pogromları gerçekleştiren Hindutva çeteleri, Modi yönetiminden ve yerel kolluk kuvvetlerinden mutlak destek alıyor; Hintli Marksist iktisatçı Prabhat Patnaik’in de hatırlattığı üzere, bu ittifak Hindistan’ın sermaye gruplarının çıkarlarına da uzanıyor ve yağmacı çeteler, dünyanın en zenginleri arasına giren milyarder Guatam Adani’den de medya desteği alıyor: “Sermaye-Hindutva ittifakına oybirliğiyle medya desteği sağlama sürecinin tamamlanması için, hükümetten bir ölçüde bağımsız olan başıboş televizyon kanalının Adaniler tarafından satın alınması hiç de şaşırtıcı değil.”

Öte yandan Hindutva’nın İsrail’e olan hayranlık düzeyindeki yakınlığı incelemeyi hak ediyor. Yeni Delhi merkezli düşünce kuruluşu Politika Araştırma Merkezi araştırmacılarından Angshuman Choudhury, Hindutva ile Siyonizm ideolojilerinin aynılığına dikkat çekiyor.


Hindutva’nın İsrail’i kucaklamasını açıklamak

Angshuman Choudhury

The Wire

12 Ekim 2023

Şu anda şahit olduklarımız, Siyonizm’den ziyade Hindutva projesinin fıtratı, özlemleri ve on yıllar boyunca ideolojik yönelimleri hakkında daha fazla şey ortaya koyuyor.

İsrail, Hamas tarafından daha önce hiç görülmemiş bir şekilde ve ölçekte düzenlenen koordineli bir saldırıya karşılık olarak Gazze’ye kaba askeri güçle saldırırken, Hint X’si (eski adıyla Twitter) bilindik bir muhabbetle —İsrail ile yaygın dayanışma— çalkalanıyor.

Çoğunlukla sağcı Hindutva çevrelerinden gelen bu destek dalgası pek de yeni değil. Ne zaman Filistin ve İsrail arasında bir gerilim yaşansa ve her seferinde olduğu gibi Tel Aviv Filistinlilere karşı orantısız askeri güç kullansa, bu destek yeniden ortaya çıkıyor.

İnternette eleştirel dayanışma

Hint sosyal medyasının İsrail taraftarı hashtag ve paylaşımlarla dolup taştığı son zaman, İsrail güçlerinin Mescid-i Aksa’ya saldırması ve Filistinli aileleri Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesinden şiddet kullanarak tahliye etmesinin ardından Hamas ve Filistin İslami Cihad’ın gerçekleştirdiği roket saldırılarına karşılık olarak İsrail Savunma Kuvvetlerinin Gazze’yi bombaladığı 2021 yazıydı.

X’in önde gelen sağcı seslerinden Anşul Saksena, 12 Mayıs 2021’de “Biz Hintliler terörle mücadelede İsrail’in yanındayız. Şimdi İsrail’le dayanışma zamanı,” paylaşımda bulunmuştu.

X’te 129 binden fazla takipçisi olan Alah Alok Srivastava, 13 Mayıs 2021’de “Bugün İsrail’in başına gelenler, gelecekte radikal İslamcı terör karşısında teslim olmayı reddeden HER ülkenin başına gelecektir! Hindistan bunun acısını çok çekti ve bu yüzden İsrail’in yanında durmalıyız,” paylaşımını yapmıştı.

Emekli bir Hint Ordusu binbaşısı ve X’te etkili bir sağcı yorumcu olan Gaurav Arya da 17 Mayıs 2021’de şunu yazmıştı: “İsrail 1971 savaşında, Kargil savaşında, Balakote’de Hindistan’a yardım etti. İsrail diğer operasyonlarda da Hindistan’a yardım elini uzattı. Dolayısıyla Hamas terörünün destekçileri tarafından kandırılıp İsrail’in amaçlarını sorgulamadan önce bir adım geri atıp düşünün.”

Ekim 2023’e gelelim.

Bu seslerin pek çoğu İsrail yanlısı söylemleriyle geri döndü. Kendisini Hint X’sinde İsrail’in en ateşli destekçilerinden biri olarak konumlandıran Arya, durmaksızın Tel Aviv’i destekleyen tweetler atıyor. Bu kez, Hindistan’ın İsrail’e Brahmos süpersonik seyir füzeleri ve Pinaka çok namlulu roketatarlar göndermesini önerecek kadar ileri gitti. İsrail’in Kargil ve Balakot hava saldırıları sırasında Hindistan’a yaptığı yardımları bir kez daha hatırlatarak yazdığı bu yazı şu ana kadar yaklaşık 2 milyon kez görüntülendi: “İsrail Savunma Kuvvetleri, size iyi şanslar ve mutlu avlar diliyorum. Merhamet ya da pişmanlık göstermeyin. Hamas’ı söndürün.”

İsrail’in Hamas’ı ortadan kaldırmakla yetinmeyip (Filistin silahlı direnişinin bilinen destekçisi) İran rejiminin peşine düşmesi gerektiğini öne süren Arya, İsrail-Filistin, Pakistan, Leşker-e-Tayba ve İran arasında tuhaf bir benzetme kuran bir yazı kaleme aldı: “Leşker için nihai çözüm Rawalpindi’de yatıyor. Hamas için nihai çözüm Tahran’da yatıyor.”

Saxena da Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısından bu yana oldukça aktif. Hamas militanlarının İsrail’de geçen arabalara ateş açtığını gösteren bir paylaşımda aşağıdaki karşılaştırmayı yaptı: “İsrail, Hindistan’daki 26 Kasım Mumbai saldırısı gibi bir saldırı altında.”

X’te 7,3 binden fazla takipçisi olan bir diğer popüler sağcı ses Şefali Vaydya da bir dizi paylaşımla İsrail’e desteğini ifade etti. 7 Ekim’de şunları paylaştı: “İsrail halkının yanındayım. İsrail devletinin kendisini İslami teröre karşı savunma hakkı vardır. İsrail bu gerilimin tırmanmasını istememişti. İsrail’in yanındayım.”

X’te “#StandWithIsrael” ve “#IStandWithIsrael” hashtag’lerini kullanarak yapılacak üstünkörü bir arama bile, ideal olarak “Hindistan” anahtar kelimesiyle birleştirildiğinde, Gazze’deki kaba kuvvet saldırılarında İsrail’e kişisel desteklerini güçlü bir şekilde ortaya koyan sağcı, Hindutva yanlısı hesaplardan oluşan bir yığın ortaya çıkacaktır. Sadece bu da değil, İsrailli hesaplar tarafından yapılan paylaşımlara verilen yanıtlarda Hindistan’ın sağcılarına destek yağıyor. Hatta bazıları toptan bir ulusal desteği yineleyerek her Hintlinin çatışmada İsrail tarafını desteklediğini ima ediyor. Bu durum, Başbakan Narendra Modi’nin bu kez İsrail’e şahsen verdiği alışılmadık derecede güçlü diplomatik desteğe son derece uygun düşüyor.

Ancak dikkat çekici olan, sağcı ekosistem içindeki belirli bir kesimin İsrail’e kategorik olarak “Hintli” değil, “Hindu” desteği yansıtması. Örneğin, “Samyukta Athreya” adlı mavi tik doğrulamasına sahip bir kullanıcı, İsrail yanlısı bir mavi tik hesabının “The Mossad: Satirical, Yet Awesome” adlı, İsrail Savunma Kuvvetleri personelinin Gazze’ye su tedarikini kestiğini gösteren bir gönderisine aşağıdaki yorumu gönderdi: “Ne yapmanız gerekiyorsa yapın! Hindulardan gelen tüm pozitif enerji kazanmanıza yardımcı olacak!”

Yüz binden fazla takipçisi olan bir başka sağcı hesap da 10 Ekim’de yaptığı bir paylaşımda Hamas’ın İsraillilere yönelik saldırısını Hindistan’da Hindulara karşı muhalefet destekli İslamcı saldırılarla karşılaştırdı.

İsrail’in Hindistan’daki mevcut büyükelçisi Naor Gilon’un bile Hindu-Yahudi dayanışması söylemini güçlendirmeye katılması dikkat çekici. Toronto’da “Hindu Forum Canada” tarafından düzenlenen İsrail yanlısı bir miting hakkındaki bir paylaşımı retweet’leyerek şunları yazdı: “Kardeşliğin sınırları yoktur. Hindular ve Yahudiler Kanada’da teröre karşı ve İsrail’i desteklemek için güçlerini birleştiriyor.”

Aslında İsrail elçisi, Hindistan’ın verdiği desteği ön plana çıkarma konusunda bilhassa aktifti. Gilon, 8 Ekim’de büyükelçilikte düzenlediği basın toplantısında ülkesinin “iş insanları, memurlar, profesyoneller ve sıradan insanlar olmak üzere Hintlilerden büyük destek ve dayanışma” gördüğünü iddia etti.

Bu dayanışma anlatılarını aşırı analiz etme riski her zaman var. Yine de modern Hint siyasetinin keskin dönemeçleriyle ilgilenenler için Hindutva’nın İsrail’i kucaklamasının alt metnini açmaya değer, zira Hindu milliyetçi projesinin fıtratı, on yıllar boyunca arzuları ve ideolojik yönelimleri hakkında Siyonizm’den daha fazla şey ortaya koyuyor.

Yukarıdaki yazılarda yer alan retorikte üç temel tema göze çarpıyor: kültürel milliyetçilik üzerine inşa edilen ulus ötesi dayanışma, ortak bir düşmanın tanımlanması ve paylaşılan hiper-militarizm değerleri. Her üç unsur da birbirini besliyor. Fakat ulusötesi Hindistan-İsrail dayanışmasının eşi benzeri görülmemiş dalgasını gerçekten yapı söküme uğratmak için Hindutva ve Siyonist projelerin ortak tahayyüllerinin daha derinlerine inmemiz gerekiyor.

Yaygın kültürel-milliyetçi hayaller

Hindutva hareketinin Siyonist projeye duyduğu hayranlık 20. yüzyılın başlarına kadar uzanıyor. Hem VD Savarkar hem de MS Golwalkar —modern Hindutva fikriyatının iki temel direği— karşılaştıkları muazzam zulme rağmen kültürel pratiklerine bağlı kaldıkları için Yahudilere sempati ve hayranlık duyduklarını ifade ettiler. Ancak sadece bununla da kalmayıp, milliyetçi özlemlerine bir Yahudi devleti şeklinde somut bir biçim verdikleri için Siyonistleri örnek aldılar. Bu kültürler arası yakınlığın büyük bir kısmı, erken Hindutva düşüncesinin fıtratında var olan milliyetçi ve ırksal güvensizlik duygusundan kaynaklanıyordu ve bu da nihayetinde düzeltici bir önlem olarak bir Hindu Raştra (ulus) kurma ihtiyacını doğurdu.

New York Şehir Üniversitesi’nde Güney Asya tarihi dersleri veren merhum Satadru Sen’in 2015 yılında Journal of South Asian Studies’de yazdığı makalede belirttiği gibi, Golwalkar “Yahudiler ve Hindularda, ırk gerçekliği ile ulus olma başarısızlığı arasındaki çatışmadan kaynaklanan ortak bir siyasi sorun görmüştür.” Bunch of Thoughts’da Golwalkar, Hindistan’da yaşayan Yahudilerden (ve Parsilerden) “işgalci” olan Müslüman ve Hıristiyanların aksine “misafir” olarak bahseder. Bu, Hindutva’nın Yahudileri Hindu Raştra’nın barış içinde bir arada yaşayabilecek tehditkâr olmayan üyeleri olarak kabul ettiğini yansıtıyor.

Sen’in de gözlemlediği üzere Savarkar da Hinduları ve Yahudileri “ırksal birimler” diliyle çerçevelemişti. Esasında Hinduizm’in bir “ırk” olarak yeniden çerçevelenmesi bugün Hindutva etnik-milliyetçi projesinin temel itici gücü haline geldi. Dil ve kültür gibi diğer birleştirici işaretlerle birleştirildiğinde, hem “Hindu” hem de “Yahudi”, diğer sosyal kimlikleri (Dalitler ve Müslümanlar gibi) yerinden etmese bile, onları ikame edebilecek etnik üst kimlikler olarak yeniden şekillendirilebilir. Bu dönüştürücü karışıma güçlü bir orduya sahip modern bir ulus devleti de eklerseniz, ortaya müthiş bir etno devlet çıkar.

Hindutva entelijansiyasının gözünde İsrail devleti, kültürel iddiayla başlayan ve askeri güç ve dışlayıcı yasalarla korunan etnik bir “vatan” yaratılmasıyla sonuçlanan bu karmaşık arkın çarpıcı bir tezahürü. Yine de bir etno devlet, belirli toprak sınırları olmadan eksik ve etkisiz kalır. Dolayısıyla, bu sürecin önemli bir yönü, toprak ıslahı ve buna bağlı olarak, diğer “vazgeçilebilir” kimliklerin fiziksel olarak yerlerinden edilmesi yoluyla sınırlı bir ulusal alanın üretilmesi; Polonyalı-Yahudi akademisyen Zygmunt Bauman’ın “bahçe devleti” olarak adlandırdığı şeyin yaratılması. Hem eski Hindutva ideologları hem de onların modern siyasi temsilcileri bu zorunluluğu büyük bir samimiyetle kabul ediyor ve İsrail devletinde kopyalanmaya hazır ve oldukça başarılı bir model görüyor.

Bu irredentist “model” kısmen kolonileştirme dürtüsüyle hareket ediyor. Yahudi-İsrailli akademisyen Ilan Pappe’nin yazılarında zekice gözlemlediği üzere, erken dönem Siyonist politika, fıtratı gereği, titizlikle tasarlanmış ve günümüze kadar neredeyse aynı biçimde devam eden bir askeri yönetim rejimi aracılığıyla yerli Filistin nüfusu üzerinde tam kontrol kurmaya dayanıyordu. Kaba kuvvet ve hukuki diktayla sağlanan bu kontrol mimarisi, belirli bir amaca ulaşmak için bir araçtı: Arap Filistin’i Yahudileştirmek. Benzer şekilde, modern Hindutva projesi de Hindu kültürel yörüngesinin dışında kalan belirli bölgeleri, sert güç ve sosyo-hukuki araçların eşit bir karışımını kullanarak Hindulaştırmayı amaçlıyor. Bunlar arasında Keşmir Vadisi en öne çıkanı. Nitasha Kaul gibi akademisyenler, farklı siyasi bağlamları nedeniyle Keşmir ve Filistin arasında doğrudan karşılaştırmalar yapılmaması konusunda haklı olarak uyarıda bulunsa da modern Hindutva elitinin kendisinin her ikisini de benzeştirme eğiliminde olduğu hakikati göz ardı edilemez.

Örneğin Kasım 2019’da dönemin Hindistan’ın New York Başkonsolosu (şu anda Dışişleri Bakanlığı Avrupa-Batı Ortak Sekreteri) Sandeep Çakraborti’nin Keşmirli Pandit gurbetçilerin ev sahipliğinde düzenlenen özel bir etkinlikte yaptığı açıklamaları ele alalım. Çakraborti, 370. Maddenin kaldırılmasıyla ilgili tartışmalar bağlamında yaptığı konuşmada, Keşmirli Panditlerin tıpkı İsrail halkının kendi vatanlarına dönebildiği gibi “kendi yaşam zamanları içinde” vatanlarına dönebileceklerini savundu. Sözünü sakınmadan şunları söyledi: “Dünyada halihazırda bir modelimiz var, neden onu takip etmediğimizi anlamıyorum. Orta Doğu’da bu gerçekleşti. Eğer İsrail halkı bunu yapabiliyorsa, biz de yapabiliriz.” Chakraborty istemeden de olsa modern Hindutva devletçiliğinin temel bir hedefini, yani Keşmir’de mazinin “yanlışlarını” düzeltmek için İsrail tarzı bir yerleşimci-ilhak modelini kopyalamayı ortaya koymuş olabilir. Madde 370’in yürürlükten kaldırılması bu hedefe ulaşma yolunda atılan ilk büyük adımdı.

İşte daha yakın tarihli bir örnek. Jharkhand’ın Godda seçim bölgesinden BJP milletvekili Nişikant Dubey, İsrail ve Hamas arasında devam eden çatışmalar konusunda 8 Ekim’de X’te yaptığı paylaşımda, kıdemli Kongre Milletvekili Jayram Rameş’in “Filistin halkının meşru talepleri” üzerine yaptığı bir paylaşımı alıntıladı. Eski Hindistan Başbakanı Manmohan Singh’in eski Cammu ve Keşmir Kurtuluş Cephesi (JKLF) lideri Yasin Malik ile çekilmiş bir fotoğrafını paylaşan Rameş, Kongre partisinin bir zamanlar Keşmirli Panditleri şiddet kullanarak bölgeden tehcir eden ve şimdi de İsrail’i Tel Aviv’den kovmak isteyen unsurlarla diyalog kurduğunu ima etti.

Bu iddia kulağa ne kadar saçma gelse de Keşmirli ve Filistinli Müslümanları sırasıyla Hintli Hindular ve İsrailli Yahudiler için şiddet yanlısı baş belaları olarak eşanlamlı hale getirmek için kasıtlı olarak tasarllandı. Buradaki alt metin, Keşmirli Panditlerin Hindistan’ın zulüm gören Yahudileri olduğu. İronik bir şekilde bu tahmin, önceki Hint hükümetleri gibi Keşmir meselesinin küresel forumlarda uluslararasılaştırılmasına kararlılıkla karşı çıkan bir hükümetin üst düzey bir üyesinden geliyor.

Ortak düşman, paylaşılan mağduriyet

İşte burada —ortak bir kültürel düşman— Hindutva-Siyonist ilişkisindeki önemli bir köprü görünür hale geliyor. İsrail devletinin kuruluşu, Müslüman Arap güçlerle doğrudan askeri çatışmaya ve çoğunluğu Müslüman olan Arap Filistinlilerin yerlerinden edilmesine dayanıyordu. Bu da onları, uzun zamandır Müslümanları (ve İslam’ı) hayali politik bedenlerine yönelik birincil kültürel tehdit olarak işaretleyen Hindutvavadiler için anında doğal bir yoldaş haline getirdi. Aslında, Siyonist güçlerin “Müslüman tehdidini” dış askeri saldırganlık ve iç kolonizasyon yoluyla kontrol altına alma başarısı, İsrail’i Hindutvavadiler için ideal bir referans noktası haline getiriyor. Kaul’un gözlemlediği gibi, “iki ülkedeki rejimler tarafından savunulan sağcı çoğunlukçu milliyetçi projeler, kendilerini İslamcılar tarafından kuşatılmış ve terörizmle mücadelede kararlı olarak tasvir ediyor.”

Bir kez daha, sık ormanda ipucu aramamıza gerek yok, zira kanıtlar açık alanda apaçık duruyor. BJP’nin kıdemli isimlerinden Subramanyam Swami’nin Ağustos 2019’da Mumbai’de “Hint-İsrail Dostluk Derneği” tarafından düzenlenen İsrailli akademisyen Gadi Taub ile ortak bir panelde yaptığı şu açıklamayı örnek verebiliriz: “Siyon bugün İslamcı aşırılıkçıların saldırısı altındadır ve bu nedenle her ikimiz de [Hindutvavadiler ve Siyonistler] İslamcı terör güçleriyle savaşmak için bir araya gelmeliyiz.” Algılanan mağduriyet ile İslamcı aşırıcılık arasındaki bu uyum, her iki ideolojinin de ayrılmaz bir parçası.

Daha da önemlisi, gerçek bir ortak düşmanın net olarak belirlenmesi, mantıksal olarak bu düşmanı marjinalleştiren hukuki-siyasi bir sistemin yaratılmasına dönüşüyor. Dolayısıyla Hindutva’nın Siyonist projeye duyduğu hayranlık, Hindu Raştra içerisinde Hinduları diğer dini gruplara, özellikle de Müslümanlara göre ayrıcalıklı kılacak hiyerarşik bir vatandaşlık yapısı yaratma arzusuna kadar uzanıyor. İsrail’in “Temel Yasası”, Yüksek Mahkeme tarafından 2021 yılında onaylanan “Yahudi Halkının Ulus Devleti Olarak İsrail” yasası, İsrail’i mutlak bir şekilde Yahudilerin anavatanı olarak kuruyor.

Akademisyen Honayda Ganim’in gözlemlediği üzere, bu yasa dünyanın diğer bölgelerinden gelen Yahudiler için de geçerli ve böylece “[vatandaşlığı] dünyanın dört bir yanından gelen Yahudileri otomatik olarak etnik olarak tasarlanmış bir potansiyel vatandaş rezervine dahil eden sınır ötesi bir etnos olarak yeniden icat ediyor.” Bu, BJP hükümetinin Hindu ve Pakistan, Bangladeş ve Afganistan’dan gelen diğer beş gayrimüslim göçmen grubunu düzenli hale getirmek üzere 2019’da yürürlüğe koyduğu Hindistan Vatandaşlık Değişiklik Yasasının başarmaya çalıştığı şeye çok yakın. Yasa, İsrail “Temel Yasasının” büyük ölçüde başarılı bir şekilde kurumsallaştırdığı belirli bir tür etnik ırksal vatan politikasını yineliyor.

Ne İsrail “Temel Yasası” ne de HVDY (hatta önerilen tüm Hindistan Ulusal Vatandaş Sicili) “istenmeyenleri” fiziksel olarak sınır dışı etmek için tasarlandı. Bunlar sadece, vazgeçilebilir grupları yarı vatandaş, şüpheli vatandaş ya da bazı durumlarda vatandaş olmayanlar haline getirerek bir siyasi ve kültürel çoğunlukçuluk sistemi kurmak üzere tasarlandı. Pappe, The Biggest Prison on Earth (Dünyanın En Büyük Hapishanesi) adlı kitabında, toprakları elde tutma, içindeki insanları kovmama ama aynı zamanda onlara vatandaşlık da vermeme şeklindeki bu benzersiz formülü “rızaya dayalı Siyonist ilmihalin kutsal olmayan üçlüsü” olarak adlandırıyor.

Temsili militarizm

Son olarak, Hindutva ekosisteminin İsrail devletine ve eylemlerine duyduğu sınırsız hayranlık, Hindistan ile İsrail arasındaki ikili ilişkilerin güncel bağlamına yerleştirilmeden anlaşılamaz. Savunma ve teknoloji alanlarında güçlü karşılıklı bağımlılıklar ve yatırımlar içeren, her ikisi arasında yenilenen siyasi ve stratejik işbirliği hakkında halihazırda çok şey yazıldı. Gazeteci ve yazar Esad İsa’nın Mayıs 2022 tarihli haberinin de gösterdiği gibi, iki taraf arasındaki askeri işbirliği tüm zamanların en yüksek seviyesinde ve Hindistan, İsrail’in en büyük silah alıcısı ve kilit ortak üretim ortağı olarak ortaya çıkıyor.

Tüm bunlar, uzun süredir devam eden derin devlet işbirliği mirası, İsrail’in Hindistan’ı Filistin meselesindeki tarafsız tutumundan uzaklaştırma hevesi ve son zamanlarda Batı Asya’da değişen jeopolitik bağlamın Yeni Delhi’nin Tel Aviv ve İsrail’e ısınan Arap monarşileriyle ilişkilerini aynı anda pekiştirmesine olanak tanımasıyla sağlam bir şekilde destekleniyor. Fakat yenilenen siyasi ve askeri işbirliği, iki etnik-ırkçı rejim arasındaki daha derin ideolojik yakınlığın sadece maddi bir tezahürü. En iyi ihtimalle, her ikisinin de hiper militarist milliyetçilik tahayyüllerini paylaşmaları için görünür bir platform sunuyor.

Özellikle Hindistan’ı iddialı bir bölgesel ve küresel askeri güç olarak tasavvur eden modern Hindutva eliti açısından İsrail önemli bir ilham kaynağı. Burada, düşman topraklarının derinliklerinde müthiş caydırıcılık sistemleriyle desteklenmiş, neredeyse aşılmaz bir kale inşa etmiş küçük bir devlet var. Bu anlamda Yeni Delhi’deki yeni siyasi ve güvenlik eliti, Pakistan ve Çin’in “iki cepheli savaş” hayaletiyle karşı karşıya olduğu varsayılan Hindistan’ın İsrail güvenlik modelinden öğreneceği çok şey olduğuna inanıyor.

Bu düşünce Modi hükümetinden önceye dayansa da Delhi’deki mevcut güvenlik doktrininde İsrail modelinden güçlü yankılar taşıyan yeni bir şey var: (son yıllarda Hindistan-İsrail güvenlik bağlarını güçlendirmede kilit bir rol oynayan) Ulusal Güvenlik Danışmanı Ajit Doval tarafından “saldırgan savunma” olarak da çerçevelenen önleyici savunmaya doğru bir eğilim. Uri cerrahi saldırıları ve Balakot hava saldırıları, İsrail’in düşman topraklarının derinliklerine inip tehditleri ortadan kaldırmaya dönük bu yeni güvenlik yaklaşımının bariz tezahürleriydi. Daha yakın bir zamanda, Kanada hükümetinin haziran ayında Vancouver’da Halistanlı aktivist Hardeep Singh Nijjar’ın öldürülmesinde Hindistan derin devletinin parmağı olduğunu iddia etmesinin ardından bazı yorumcular İsrail ile olumlu karşılaştırmalar yaptı.

Bu tepeden inmeci güvenlik doktrini — bazılarının deyimiyle “Doval doktrini” — en azından kısmen İsrail’den esinlendiği aşikâr ve İsrail’le dayanışmanın çevrimiçi gösterisinde göze çarpan popüler kültür militarizmiyle rahatça örtüşüyor.

Hindutva ekosistemi, düşmanlarına karşı militarist bir kabadayılık sergileyen İsrail’i bariz biçimde örnek alıyor ve Hindistan’ın da onu takip etmesini istiyor. Ancak Hindutva-Siyonizm ilişkisindeki diğer her şey gibi bu hiper militarizmin de ideolojik bir bağlamdan yoksun olmadığını belirtmek önemli. İki “Ps” —Filistin ve Pakistan— ile kendini gösteren, algılanan İslamcı tehdit tarafından kuşatılmış olma duygusu tarafından sağlam bir şekilde destekleniyor. Dolayısıyla, Hindutva ve İsrailli elitler arasındaki dayanışmanın altını kazıdığımızda, daha içgüdüsel bir şey —düşmanla hiç bitmeyen bir savaş halinde olmanın derinlere yerleşmiş stratejik paranoyası tarafından çerçevelenen kalıcı bir siyasi korku psikozu— buluyoruz.

Sonuç olarak, modern Hindutva ekosistemi etno devletçi, hiper milliyetçi hayallerini İsrail devleti üzerinden yaşatıyor. Modern Hindu milliyetçi elit, Siyonist projede kendi Hindu Raştra planının somut bir sonucunu görüyor. İsrail soyut bir hayal olmadığını, adım adım sonuca giden bir yol olduğunu gösteriyor. Fakat unuttukları şey, Siyonist projenin başarısının büyük bir kısmını savaş sonrası dönemde ABD ve Avrupa tarafından sunulan olağanüstü düzeydeki mali yardıma ve kararlı siyasi desteğe borçlu olduğu. Hindistan için bunların hiçbiri mevcut değil. Batı ile artan yakınlığına rağmen Yeni Delhi, Tel Aviv’in Batılı siyasi elitlerden aldığı desteğin bir kısmına bile sahip değil. Bu durum yakın zamanda da değişmeyecek. Dolayısıyla, Hindutva projesinin İsrail’e yönelik göz kamaştırıcı sevgisi gerçek bir jeopolitik dayanaktan yoksun kalmaya ve kırılgan bir ideolojik kardeşlik üzerinde işlemeye devam ediyor.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English