Dünya Basını
Hizbullah yeni cepheyi İsrail topraklarında açtı

ABD merkezli düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi (Atlantic Council) İsrail’in için uyarı niteliğinde bir makale yayınladı. Hizbullah’ın İsrail içinde ve Batı Şeria’da yeni birer cephe açtığını öne süren makale, bu yeni cephenin İsrail içinde periyodik olarak dağınık bir kaos ortamı yaratmanın çok ötesine geçen hedefleri olduğu görüşünde. Makale, bu cephelerin şu an ve gelecekteki olası büyük çatışmada Hizbullah’ın elini güçlendireceğini ve İsrail’in bu tehditle yüzleşmesi gerekeceğini ifade ediyor.
***
Hizbullah ve İran dördüncü bir cephe açtı: İsrail’in içi
David Daoud
Mavi Hat, İsrail ile Hizbullah arasında 2006’da yaşanan çatışmadan bu yana nispeten sakin; aldatıcı sessizlik, her iki tarafın da kaçınılmaz olduğuna inandığı gelecekteki çatışmaya yönelik saplantılı hazırlıklarını gizliyor. İran’ın bölgesel stratejisi doğrultusunda Şii örgüt Güney Lübnan, Gazze Şeridi ve Suriye’de Yahudi devletiyle doğrudan ya da müttefikleri aracılığıyla savaşmak üzere çeşitli cepheler kuruyor. Ancak İsrail’in dikkati sadece örgütün sınırları ötesindeki faaliyetlerine odaklanmışken, Hizbullah’ın İsrail hatlarının gerisinde hem ülkenin resmi sınırları içinde hem de Batı Şeria’da, başka bir cephe kurduğu görülüyor.
Hizbullah’ın son zamanlardaki aşırı hareketleri nedeniyle İsrail güvenlik kurumları, örgütün İsrail ile yeni bir doğrudan savaşa ya da güvenlik tırmanışına hazır olup olmadığını gösteren sinyalleri tespite odaklanmış görünüyor. Mart ayında Hizbullah sınır boyunca görünürde silahsız bin personel konuşlandırdı (bunların dört yüzü Hamas’a bağlı Filistinlilerden oluşuyordu). Kısa bir süre sonra Şii örgüt, İsrail’e karşı iki saldırı düzenledi ancak İsrail’in misilleme yapmasını ya da gerilimi tırmandırmasını önlemek için bu saldırılarla arasına yeterli mesafe koydu. Mart ayı sonlarında Filistinli bir militan Lübnan’dan sızarak Megiddo’ya Hizbullah’ın damgasını taşıyan bir patlayıcı yerleştirdi. Ardından Nisan ayı başında Hamas Lübnan’dan İsrail’e otuz dört roketlik bir yaylım ateşi açtı.
Bunu takiben Hizbullah, İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilişini anmak için devasa ama nispeten rutin bir “savaş oyunu” sahneledi. Bu, daha küçük ölçekte de olsa Hizbullah’ın 2006’da İsrail’e karşı kazandığı “zafer”in anısına, Ağustos 2012’de düzenlediği Celile’ye yönelik on bin kişilik işgal tatbikatını andırıyordu. Grup bu kez gazetecileri, yanan çemberlerden atlayarak, motosikletlerin arkasından ateş ederek, duman bulutlarının arasından çıkarak ve tepelere asılmış İsrail bayraklarını havaya uçurarak İsrail’i yok etmek için eğitim alan maskeli savaşçıları gözlemlemesi için davet etti. Bir savaş tatbikatı olarak işe yaramayan gösteri; manşetlere çıkmayı, Hizbullah’ın savaş videoları için görüntüler üretmeyi ve destekçilerinin Hizbullah’ın İsrail’i caydırabileceğine, yenebileceğine ve yok edebileceğine olan inancını güçlendirmeyi amaçlayan saf bir askeri tiyatroydu. Ayrıca Hizbullah’ın İsrail topraklarına sızmasını ve Har Dov/Şeba Çiftliklerine iki ileri karakol kurmasını da kapsıyor olabilir; bu İsrail’in sabrının sınırlarını test etmek ve misillemeye maruz kalmadan angajman kurallarını kademeli olarak ayarlamaya çalışmaktır.
Bazı gelişmelerin ne kadar kritik olursa olsun Hizbullah’ın İsrail hatlarının gerisinde bir vekil güç noktası oluşturmaya yönelik daha tehlikeli inisiyatifini gölgeliyor. Hizbullah, en azından İsrail’in 1992’de dört yüz Hamas ve Filistinli İslami Cihad (PIJ) savaşçısını Güney Lübnan’a sürmesinden ve bir yıl sonra yeniden kabul etmesinden bu yana, onlarca yıldır böyle bir seçeneği arzuluyor. Bu geri dönenler Hizbullah ve İran’ın İsrail’le içeriden savaşması için bir çekirdek görevi gördü- bu çaba, Filistin Lideri Yaser Arafat’ın El Fetih’ine (1998’den başlayarak) ve ardından İkinci İntifada sırasında ve sonrasında birkaç silahlı gruba doğrudan silahlı yardımla devam etti.
O zamandan beri Hizbullah, İran’ın İslam Devrimi Muhafızları Ordusu (IRGC) ile birlikte veya ayrı olarak çalışarak, Arap İsraillileri, Lübnanlıları, yabancı pasaportlu Arap ülkelerinin vatandaşlarını ve Filistinlileri istihbarat toplamak, ek varlıklar kazanmak veya terör saldırıları planlamak amacıyla İsrail içinde uyuyan hücreler kurmak için önemli çaba harcadı. Bu amaçla, Lübnanlı ve Arap İsrail suç ağları arasındaki bağlantıların paha biçilmez olduğu kanıtlanmıştır.
Grubun geçmişteki ve şimdiki davranışlarına ek olarak Hizbullah ve İranlı yetkililerin açıklamaları, İsrail içinde periyodik olarak dağınık bir kaos ortamı yaratmanın çok ötesine geçen, iddialı üç hedefi ele veriyor.
İran’ın bölgesel stratejisinin bir parçası da vekillerinin yerel silah üretim kapasitelerini geliştirmektir. İran Devrim Muhafızları bu hedefe Lübnan’daki vekillerine güvenerek Güney Lübnan’daki Hizbullah ve Yemen’deki Husiler ile Gazze Şeridi’nde ulaşmıştır. Hizbullah’ın o dönemki askeri komutanı İmad Muğniye, 2005’te İsrail’in çekilmesinden bir süre sonra ve 2008’de suikasta kurban gitmeden önce aylarca kıyı bölgesinde Filistinli militanları roket ve fırlatma rampası üretimi ile tünel ve roket savaşı konusunda eğitti.
Buna paralel Hizbullah ve İran da bu sonucu Batı Şeria’da tekrarlamaya kararlı görünüyor. İran Devrim Muhafızları Genel Komutanı Hüseyin Selami 2022’de bunu itiraf ederek İran’ın amacının Batı Şeria’yı “Gazze’nin silahlandırıldığı gibi” silahlandırmak olduğunu söyledi. Fars Haber’e verdiği demeçte, “Bir şey içeride büyüdüğünde durdurulamaz” dedi. Kendilerine “[Yahya] Ayyaş Müfrezesi – Cenin’in Batısı” adını veren Hamas’a bağlı bir grup tarafından 26 Haziran’da Cenin’den roket atma girişiminde bulunulması ve Haziran ayında Doğu Kudüs’te bir fırlatma rampasının yanı sıra 3 Temmuz’da Cenin’de silah laboratuvarlarının bulunması bu çabaların sonuç vermeye başlamış olabileceğini gösteriyor.
Selami’nin 2014’teki ifadesine göre ikinci ve tamamlayıcı bir hedef de Batı Şeria’yı İsrail için “yakın zamanda dayanılmaz bir cehenneme dönüştürmek”. İran bu görevi, Batı Şeria’daki hücreleri toparlayan ve finanse eden Genel Sekreter Hasan Nasrallah’ın oğlu Cevad’ın liderliğindeki Birim 133 aracılığıyla Hizbullah’a verdi.
İsrail polisi ve Şin Bet’e göre, Hizbullah’ın İsrail ve Batı Şeria’ya sürekli silah kaçakçılığı 2021’den bu yana önemli ölçüde arttı. Bu artış, Haziran 2021’de başlayan ve Eriha gibi uzun süredir sakin kabul edilen şehirlere yayılan huzursuzlukla birlikte Batı Şeria’da devam eden şiddetin tırmanışından hemen önce gerçekleşti.
Bu çabaların bir sonucu olarak, bir zamanlar Batı Şeria’da (örneğin Hamas ve Filistin İslami Cihad) veya tüm bölgede (örneğin El Aksa Şehitleri Tugayları-AAMB) feshedildiği düşünülen gruplar yeniden canlanma yaşadı. Özellikle Cenin ve Nablus’ta yeni silahlı gruplar da ortaya çıktı. Tutarlı ideolojilerden beslenen bu gruplardan bazıları, PIJ Kudüs Tugayları ile bağlantılı Cenin Müfrezesi ve Nablus Müfrezesi ile AAMB’nin Hizam el-Nar ve Liva Şüheda’sı gibi büyük örgütlere bağlı.
Nablus merkezli, karanlık ve dağınık bir oluşum olan Aslanlar Yuvası gibi diğerleri ise daha çok hayal kırıklığı ile motive oluyor. Bu grup Ağustos 2022’de bağımsız olarak ortaya çıktı ve Filistinli gençlerin hem Filistin Yönetimi’nin etkinliği hem de İsrail ile müzakereler konusundaki hoşnutsuzluklarından yararlandı. Ancak burada da İran alevleri körüklüyor. Şin Bet Direktörü Ronen Bar kısa süre önce Tahran’ın örgüte katılımı teşvik etmek için online platformları kullandığını belirterek, İslam Cumhuriyeti’nin şiddeti kışkırtmak için mevcut herhangi bir vektörü (ideolojik motivasyon veya hayal kırıklığı) sömürdüğünü söyledi.
Son olarak ve belki de en tehlikelisi, İran ve Hizbullah, Direniş Ekseni jargonunda “cephelerin birleşmesi” olarak adlandırılan şeyi tesis etmek için Arap ve Yahudi İsrailliler arasındaki gerilimleri kullanmaya çalıştı. Bu amaçla Hizbullah Genel Sekreter Yardımcısı Naim Kasım, İsrail’in Mayıs 2021’de Gazze merkezli Filistinli militanlarla çatışmasıyla çakışan etnik gruplar arası isyanları “stratejik bir değişim ve tarihi bir dönüm noktası” olarak nitelendirdi. Batı Şeria, Gazze ve Kudüs’teki Filistinlilerin “48 Arapları” ile amaç birliği içinde olduğunu belirten Kasım, artık sadece doğrudan etkilenen kesimin değil tüm Filistinlilerin İsrail’in herhangi bir saldırısı ya da tecavüzüne toplu olarak karşılık vereceğini söyledi.
Kasım gibi Hizbullah Yürütme Konseyi Başkanı Haşim Safiedin de kısa süre önce bu gelişmenin örgütün İsrail’i içeriden vurmasına olanak sağlayacağını öne sürdü. “Birleşik cephelerin” Hizbullah’a İsrail içinde neredeyse istediği zaman kaos yaratma imkânı verdiğini hayal eden Safiedin, “Direniş’in [İsrail’in] 1948 sınırları içindeki operasyonlarda yer alacağı gün gelecek, İsrail’in hayal bile edemeyeceği bir şey… Bu [Siyonist] rejimin içeriden çökmesine neden olacak. Direniş’in ’48 topraklarına’ girmesi halinde neler olacağını bir düşünün” dedi.
İsrail ve Batı Şeria’da bir cephe açmanın Hizbullah için -şimdi ve grubun Yahudi devletine karşı vaat ettiği “kapsamlı savaş” sırasında- çok büyük faydası var. Şimdilik grubun İsrail’in kanını vekiller aracılığıyla akıtmaya devam etmesini sağlarken makul bir inkâr edilebilirlik sağlıyor. Bu durum en azından IDF’yi düşük seviyeli de olsa sürekli şiddetle mücadele etmek zorunda bırakıyor. En kötü ihtimalle, İsrail’in Filistinli militanlarla devam eden çatışmaları, taraflardan birinin ya da her ikisinin yanlış hesaplama ya da aşırı tepki olasılığını artırarak yeni bir intifadanın fitilini ateşleyebilir. Böyle bir sonuç hem liderleri hem de İsrail’le müzakereler konusunda hayal kırıklığına uğramış ve İkinci İntifada’nın kanlı yüzünü hatırlamayan genç Filistinli neslin, Filistin toplumunu silahlı çatışmaya geri dönme yönünde meyletmesi nedeniyle giderek daha makul görünüyor.
Hizbullah’ın İsrail içindeki “cephe hattının” gelecekteki faydası bir savaş sırasında ortaya çıkacaktır. Yıllar sonra Hizbullah bu savaşı İsrail-Filistin takviminde yer alan dini ya da milliyetçi açıdan hassas yıldönümlerinden birinde başlatabilir. Dini ya da milliyetçi duyguların (Filistin ve Yahudi taraflarından birinde ya da her ikisinde) yükseldiği bir döneme denk gelecek bir çatışma zamanlamasıyla örgüt Batı Şeria’da yetiştirdiği hücreleri harekete geçirebilir.
Ayrıca İsrailli Arap suç şebekeleri arasındaki bağlantılarını kullanarak Yahudi bir hedefe (örneğin Arap-Yahudi karışık bir İsrail kentindeki bir sinagoga) milliyetçi motivasyonla saldırı düzenleyebilir. Bu basit eylemle Hizbullah, etnik gruplar arasında bağımsız olarak yükselen gerilimlerden faydalanarak, tıpkı Mayıs 2021’de olduğu gibi Yahudi ve Arap aşırılık yanlıları tarafından bir eylem ve tepki dalgası başlatabilir ve bu dalga söz konusu toplulukların geri kalanına ve ülke geneline yayılabilir. Hizbullah, Yeşil Hattın her iki tarafında da karışıklıklar yaratarak İsrail’i, hükümetinin ve güvenlik güçlerinin dikkatini, örgütün hayatta kalması için en kritik yer olan Lübnan da dahil diğer aktif cephelerden, hatlarının gerisindeki ölümcül bir tehditle yüzleşmeye yönlendirmeye zorlayacaktır.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












