Dünya Basını
Rusya’dan Ukrayna savaşına bakış: İlk kim geri adım atar?

Çevirmenin notu: Rusya’nın Ukrayna’ya askeri müdahalesi bir buçuk yılı çoktan devirdi ve sahadaki çatışmaların şiddetinde ivme kaybı yaşanmadığı görülebilir. Son dönemde, özellikle Kiev’in ülkenin doğusunda yer alan ve Rus kuvvetlerinin kontrolündeki Zaporijya nükleer santralinin vurulacağı iddiasında bulunması ve Polonya’nın Washington’dan nükleer paylaşım programına dahil edilmeyi talep etmesi, çatışmanın NATO ile Rusya arasında cephaneliğin beşeriyeti yok edecek türden olacağı, tam teşekküllü bir savaşa evrileceği yönündeki korkuları artırdı. Öte yandan aradan geçen ayların ardından Batı ile Rusya arasında derin bir kopuş yaşanırken, bu kopuş nihayetinde tarafların hem askeri hem siyasi hem de iktisadi anlamda beklenenin üstünde bir dayanıklılık sergilediği görülüyor. Aşağıda tercümesi verilen makale, Rusya Dışişleri Bakanlığı ile bağlantılı Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC) Akademik Direktörü ve tarih doktoru Andrey Kornutov’un imzasıyla, ilk olarak Hindistan merkezli düşünce kuruluşu Synergia Founfation’ın yayını INSIGHTS Magazine’de yayımlandı. Kortunov, savaşın başlamasından hemen sonra fazlasıyla gerçekçi (belki de karamsar) bir gelecek tablosu da çizmişti.
İlk kim geri adım atar? Avrupa’daki çatışma
Andrey Kortunov
RIAC
7 Temmuz 2023
Rusya ile Ukrayna arasındaki talihsiz çatışma yaklaşık bir buçuk yıl önce başladı ve Rusya, Avrupa, Asya ve ABD’deki pek çok uzman, bu çatışmanın oyunun kurallarını değiştireceğini iddia ettiler. Küresel siyasette ve ekonomide devrim niteliğinde değişimler tetiklendiği için dünyanın bir daha asla eskisi gibi olmayacağı söyleniyordu. Ancak daha sonra, Koivd-19 salgını için kullanılanlarla neredeyse aynı söylemlere başvuruldu. Uzmanların ve siyasetçilerin krizleri abartması ve dramatize etmesi tipik bir durum.
Ukrayna sonrası dünyaya bakış
Bu çatışmanın başlamasının ardından geçen bir yıl dört ayın ardından, söz konusu dramatik krizin ilk çıktılarını tanımlamak için tek bir kelime kullanılacak olsaydı, direnç olurdu. Tüm taraflar ve genel olarak uluslararası sistem, kayda değer derecede direnç gösterdi. Ukrayna toplumunun ve Ukrayna siyasi sisteminin dayanıklılığı, Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin dayanıklılığı oldukça dikkat çekiciydi. Pek çok uzman, Ukrayna’nın mücadelesini sürdürebilecek bir konumda olacağını tahmin etmiyordu. Rusya da muazzam bir direnç gösterdi. Bir yıl önce, Rusya’nın benzeri görülmemiş yaptırımların yükü altında ekonomik olarak çökeceği, Rus sosyal ve iktisadi sistemlerinin kırılganlığını göstereceği, Devlet Başkanı Putin’e yönelik kamuoyu desteğinin düşeceği ve siyasi muhalefetin Moskova’da rejim değişikliğini tamamlayacak ivmeyi yakalayacağı yönünde spekülasyonlar vardı. Böyle bir şey olmadı. Temel makroekonomik istatistiklere bakıldığında, Rusya’daki durum hükümetin kontrolü altında; hatta ülke çoklu ekonomik zorluklarla başa çıkma konusunda bazı Batılı komşularından daha iyi performans sergiledi.
Yaptırımlar elbette can yakıcı ama yine de Rusya ekonomik sisteminde bir dereceye kadar esneklik ve uyumluluk gösterdi; enflasyon ve federal bütçe oranlarına bakıldığında her ikisinin de dengede olduğu görülüyor. Benzer şekilde işsizlik de kontrol altında. Ülkenin büyük bir çöküşe ya da infilak etmeye yakın olmadığı aşikâr. Rusya, dayanıklılığını ve kaynakları harekete geçirme kabiliyetini gösterdi. Elbette bu özellikleri pek çok Avrupa ülkesi ve ABD de gösterdi. Rusya’ya karşı eşi benzeri görülmemiş yaptırımları uygulamaya koymakta epey hızlı davrandılar; bu da Batı’nın geçen yılın başında görülen ve devam eden eşgüdümünün altını çiziyor. ABD, Batı ittifakını kendi liderliği altında birleştirdi. Transatlantik ilişkilerle sınırlı kalmayıp Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkeleri de içine alan küresel bir liberal demokrasiler koalisyonu ortaya çıktı. Batı’da bazı muhalif sesler olsa da, bütünlüğün yakın zamanda parçalanacağına dair herhangi bir işaret yok. Direnç terimi aynı zamanda Küresel Güney’in tutumunu tanımlamak için de kullanılabilir zira Küresel Güney, Rusya ve Batı arasındaki çatışmaya dahil olmama konusunda ısrarlı bir niyet belirtti. Bu durum çeşitli uluslararası forumlarda da gösterilmiş ve Küresel Güney’den Moskova’ya sürekli olarak önemli ziyaretçilerin gelmesi Küresel Güney’in tutumunun Batı’dan farklı olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu durum, Güney ve Kuzey arasında var olan anlatılara ilişkin çıkar ve algı farklılıklarından kaynaklanıyor.
Genel uluslararası ortam
Uluslararası sistemin geneline bakıldığında, büyük çalkantıların yaşandığı görülüyor. Bununla beraber, etki göründüğü kadar felaket boyutunda olmadı. Küresel enerji krizi, tıpkı temel gıda maddelerinin fiyatları gibi, bu krizin arifesinde olduğu seviyeye geri döndü. 2008-09 mali krizinin aksine, küresel bir resesyon yaşanmadı. ABD ve İsviçre’deki bankaların çökmesiyle bazı finansal kurumların sallantıda olduğu ortaya çıktı, fakat sistem sağlam kaldı. Bundan sonra ne olacak? Akılda tutulması gereken birkaç bağımsız değişken var. İlk olarak, Ukrayna’nın karşı taarruzu olarak adlandırılan ve sonucunu tahmin etmek için henüz çok erken olan askeri çatışma sürerken, bu çatışmaların sonuçları Ukraynalılar için iyi bitmeyecek. Şu ana kadar Ukraynalılar tarafından çok fazla alan kazanılmadı. Kayıpları ağır ama yine de Ukrayna tarafından bazı sürprizler görebiliriz. Ancak temmuz başı ya da ortasına kadar dramatik kazanımlar elde edilmezse muhtemelen bu karşı taarruz ivmesini kaybedecektir. Bu çatışmanın sonucu ne olursa olsun, uluslararası sistem üzerinde biçimlendirici bir etkisi olacak. Bir diğer bağımsız değişken ise ABD ile Çin arasındaki ilişkilerin dinamikleri. İki hükümetin ekonomik liderliği düzeyinde, her iki taraf da çöküşü önlemek için ellerinden geleni yapıyor. Fakat diğer yandan Tayvan önemli bir ihtilaf konusu olmaya devam ediyor. Ne yazık ki, iki ülke arasında büyük bir askeri çatışma şeklinde en kötü senaryo göz ardı edilemez. Batı’nın eşgüdümünün sürdürülebilirliği de mercek altında. Bazıları bu uyumun stratejik olmaktan ziyade durumsal ve taktiksel olduğunu söylüyor. Bu uyum yalnızca Rusya ile ilgili ve Çin ile bağlantılı değil. Ancak bu varsayım, özellikle gelecek yıl yapılacak olan ABD başkanlık seçimleri ışığında test edilmeyi bekliyor. Geleceğe ilişkin olarak, tartışmasız en önemli bağımsız değişken mevcut küreselleşme döngüsü ve bunun uzun süre devam edip etmeyeceği ya da sona erip ermeyeceği. AB’de doğrudan yabancı yatırımların, uluslararası ticaretin, uluslararası göçlerin ve sınır ötesi bilgi alışverişinin artması anlamında yeni bir küreselleşme teşebbüsü görecek miyiz? Bu görüntü net değil ama büyük güçlere bağlı olacak. Ve elbette Hindistan kilit aktörlerden biri olmaya devam ediyor.
Ukrayna’da çatışma sona mı eriyor?
Rusya’nın çatışmayı sürdürebileceği şüphe götürmez ve bu üç faktör tarafından destekleniyor. Birincisi askeri teçhizat. Rusya, Ukrayna’dan daha büyük bir sanayi tabanına sahip olduğu için avantajlı ve bu sanayi tabanı —en azından şimdilik—çatışmadan etkilenmiyor. Ukrayna savaşı Rus topraklarına taşımaya çalışıyor ama bu aşamalı teşebbüsler pek de başarılı değil. Öte yandan Ukrayna, Batı’dan çok sayıda askeri teçhizat alıyor. Batı çatışmaya dahlini giderek artırıyor. Görece küçük çaplı başladılar ve çoğunlukla savunma sistemlerinden Javelin tanksavar silahlarına, tanklara ve şimdi de F-16’lara geçtiler. Fakat bu dahlin da bir sınırı var. Avrupa silah ve mühimmat stoklarını son derece hızlı tüketiyor. Devlet Başkanı Putin, Rusya’nın dünyanın Ukrayna’ya verdiği silah ve mühimmatın yaklaşık üçte birini etkin bir şekilde imha ettiğini iddia ediyor; elbette doğru değerlendirmeler yapmak epey zor. İkincisi ise askeri personel meselesi. Mesele sadece ne kadar insanın askere alınabileceği ya da seferber edilebileceği değil, siperlere ne kadar eğitimli asker getirebileceğiniz. Ve burada her iki tarafın da belirli kısıtları söz konusu. Rus liderliği seferberliğin ikinci aşamasına karşı çıktı. Ancak gönüllüler ve sözleşmeli askerler var. Rus tarafında personel sıkıntısı yok. Ukrayna tarafında ise cepheye hala çok sayıda insan getirilebilir ama askerlerin kalitesi sorgulanabilir. Ukrayna askerlerini gerçek bir eğitimden geçirmeden savaşa sokuyor, yüksek kayıplarının nedeni bu. Üçüncü ve en önemli konu ise sosyal uyum ve kamu psikolojisi; insanların savaş hakkında ne hissettiği, kendi taraflarının kazandığına inanıp inanmadıkları ya da umutlarını kaybetmeye başlayıp başlamadıkları. Özellikle Ukrayna nüfusunun ruh hali hakkında güvenilir sosyolojik veri eksikliği nedeniyle doğru bir değerlendirme yapmak zor. Ancak bu direnç sınırsız değil; her iki tarafın da aşmaması gereken bazı kırmızı çizgiler olduğu bariz. Pek çok şey Batı’nın angajmanına ve dünyanın bu çatışmayla daha sistematik bir şekilde ilgilenmeye karar verip vermemesine bağlı olacak. Fakat bu tehlikeli zira durumun nükleer savaş seviyesine tırmanması anlamına gelebilir. Varşova ya da Baltık ülkelerinden bazı sesler NATO’nun doğrudan angajmanını savunuyor. Ancak bu NATO’daki baskın fikir değil.
Ve bu ABD tarafından desteklenen bir şey değil. Bu nedenle, Batı’nın Rusya ile doğrudan bir askeri çatışma başlatma teşebbüsü olmaksızın, bu aşamalı tırmanışı görmeye devam edeceğiz. Oyunun sonuna ilişkin olarak Rusya’da iki anlatı mevcut. Birincisi, askeri harekatın amacının Ukrayna’nın askerden arındırılması, Nazilerden arındırılması ve Donbass halkının korunması olduğunu ima eden minimalist anlatı. Eğer hedefler gerçekten de bunlarsa, o zaman Rusya muhtemelen Rusya Federasyonu’na yeni katılan bölgelerin güvenliğini sağlamaya odaklanmalı. Bu da Ukrayna’nın elinde kalan toprakları ele geçirmek ve Batı için bir tampon bölge oluşturmak anlamına geliyor. Ancak diğer anlatıya göre mesele toprak değil, Ukrayna’daki siyasi rejimin tabiatıyla ilgili. Eğer bu rejim değişmezse, her şeyi yeniden başlatmak için fırsat kollayacak irredentist bir liderlik arayışında olan, kesin anlamda Rusya aleyhtarı bir isyana şahit olacağız. Bundan kaçınmanın tek yolu, bazı siyasi değişikliklerin Ukrayna’yı şu anda olduğu kadar Rusya’ya düşman olmayan ve Batı etkisinin bugün olduğu kadar kayda değer olmayacağı bir ülkeye dönüştüreceğinden emin olmak. Rusya’nın tavrı daha sert ve katı olabilir, ancak nihai çözümden bahsetmek için muhtemelen çok erken. Acil hedef, daha sonra kalıcı bir siyasi barış anlaşmasına dönüştürülebilecek olana yardımcı olmak için gerilimi azaltma ve hatta tırmanma yönetimi olmalı.
Salıncak devlet Hindistan
Hindistan’ın dünyadaki en büyük demokrasi olduğunu söylemenin bir anlamı yok; ülkenin dış politikasının iki boyutunu çok dikkatli bir şekilde dengelemeye çalışması anlamında dünyadaki en büyük salıncak devlet olduğu da söylenebilir. Bir yandan büyük bir Avrasya gücü olmaya devam ediyor ve bu yıl Şanghay İşbirliği Örgütü’ne başkanlık ediyor. Aynı zamanda BRICS’in de aktif bir üyesi. Diğer yandan Hindistan’ın çok aktif olduğu ve ABD ile Hint-Pasifik bölgesindeki diğer kıyı ülkeleriyle ikili ilişkilere büyük yatırım yaptığı Hint-Pasifik yüzü de var. Hindistan’ın bu yılın sonlarına doğru gerçekleşecek olan G20 toplantısına hazırlanırken alacağı tutum, ülkenin hırs ve niyetlerinin oldukça önemli bir göstergesi olacak. Hindistan’ın tutumunun çoğunlukla taktiksel, dar tanımlı ulusal güvenlik veya ulusal kalkınma meseleleriyle sınırlı kalmayacağı, küresel dünya düzeninin reformuna ilişkin daha iddialı, daha büyük fikirler içereceği beklenebilir. Bu, Hindistan’ın bölgesel ya da kıtasal değil küresel bir lider olarak performans gösterme kabiliyetini ortaya koyması açısından eşsiz bir fırsat. Bu yıl bize Hindistan dış politikasının gelecekteki yönü hakkında —özellikle de ülkenin gelecek yıl seçimlerle karşı karşıya kalacağı düşünüldüğünde— çok şey söyleyecek. Rusya Federasyonu ile ilişkiler de dahil olmak üzere Hindistan dış politikasındaki sürekliliğin devam etmesi bekleniyor.
Hindistan-Rusya ilişkileri
Rusya ile Hindistan arasındaki ikili ticarette olan mevcut dengesizlikler ciddi bir faktör. Rusya’da şöyle bir düşünce var: ticareti dengelemeye çalışmak yerine, Rusya ticaret fazlasını Hindistan’da Rusya’nın ihtiyaç duyabileceği mal ve hizmetleri üretmek için doğrudan yabancı yatırımlara dönüştürmeye çalışmalı. Böylece Rusya geleneksel ekonomik işbirliği modeli olan ticaretin ötesine geçerek daha gelişmiş bir ekonomik işbirliği biçimi olan endüstriyel işbirliğine yönelecek. Ancak bu öneriye iki açıdan eleştiri getiriliyor. Birincisi, Hindistan’da çok fazla koruyucu rejim olduğu ileri sürülüyor; örneğin Hindistan, Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklıktan çıktı. Bu durum Rus yatırımlarının Rusya pazarlarına hizmet edebilecek şekilde kalibre edilmesini zorlaştıracak. Muhtemelen daha ciddi olan ikinci argüman ise, Hindistan’ın Batılı ortakları da dahil olmak üzere küresel ekonomiye iyi entegre olduğu düşünüldüğünde, Hintlilerin ikincil yaptırımlardan endişe duyması nedeniyle bu yatırımın zor olacağı. Rusya’nın Hindistan’daki üretim tesislerine yapacağı yatırımlar Batı’nın yaptırımlarına maruz kalabilir ve bu da yatırımları Hintli ortaklar açısından cazip olmaktan çıkarabilir. Başarılı olmak için her iki taraf da belirli konular ve fırsatlar üzerinde çalışmalı ve işbirliğini geliştirmeli. Geleneksel kalıpların ve geleneksel işbirliği alanlarının ötesine geçmeleri gerekecek. Örneğin Hindistan’ın silah ithalatını çeşitlendirmeye devam edeceği net ve Rusya da Delhi ile çalışmak istediği diğer geleneksel alanlarda ciddi bir rekabetle karşı karşıya kalacak. Fakat yeni fırsatlar da ortaya çıkacaktır. Bu tür bir teşebbüs, Afrika veya Orta Doğu’daki deneyimlerimizi karşılaştıracak bir Rus-Hint araştırma projesi olabilir. Belki de çok taraflı teşebbüsler, Afrika veya Orta Doğu pazarlarına girmek ve dünyanın bu bölgelerindeki ortaklarımızla çalışmak için tek taraflı teşebbüslerimizden daha verimli ve daha etkili olacaktır.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4







