Avrupa
Hollanda’da sandıktan Geert Wilders çıktı

Çarşamba günü yapılan Hollanda parlamento seçimleri, 150 sandalyeden 37’sini alan sağcı Özgürlük Partisi’nin (PVV) büyük zaferiyle sonuçlanırken, onu 25 sandalye kazanan eski Avrupa Komisyonu Üyesi Frans Timmermans’ın sosyalist ve yeşil parti koalisyonu takip etti.
Sonuçlar üzerine açıklama yapan Geert Wilders PVV’nin ‘artık görmezden gelinemeyeceğini’ söyledi ve “Biz yöneteceğiz. Böylesine büyük bir zafere saygı duyulmalıdır. Seçmenler bunu söylüyor, farklı olmasını istiyorlar. Seçmenlerin dışarıda bırakılması çok antidemokratik olur,” dedi.
Timmermans ise sonuçlardan dolayı ‘hayal kırıklığına uğradığını’ ve ‘daha fazlasını umduğunu’ kabul ederken ‘yeterince insanı ikna edemediğini’ söyledi.
Timmermans’tan ‘sol yumruk’ çağrısı
Demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunmak için ‘sol bir yumruk’ çağrısında bulunan Timmermans, PVV’nin göç karşıtı söylemini sert bir dille eleştirdi.
“Beşiğinizin nerede olduğu bizim için önemli değil,” diyen Timmermans, “Savaştan ve şiddetten kaçıyorsanız Hollanda’ya hoş geldiniz, bu bizim için asla değişmeyecek,” dedi.
Sonuçlara bakılırsa Hollanda’nın önünde iki seçenek var. İlk seçenek, liberal Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD), ‘merkez sağ’ Yeni Toplumsal Sözleşme (NSC, 20 vekil kazandı) ve ‘aşırı sağ’ PVV’nin çiftçi partisi BBB (7 sandalye kazandı) gibi daha küçük partilerin desteğiyle sağcı bir koalisyon kurması. İkinci seçenekte ise Timmermans’ın PvdA/GL bloğu, liberal D66’nın (9 sandalye elde etti) yanı sıra NSC ve VVD ile hükümet etmeye çalışacak.
Bir hafta içinde, seçim sonuçlarını tartışmak üzere yeni sandalye dağılımıyla birlikte bir parlamento görüşmesi yapılacak ve tüm partiler uygulanabilir koalisyonları araştırmak üzere bir arabulucu atayacak.
Daha sonra, arabulucu bir koalisyon önerecek ve meclis parti liderlerinden birini yeni başbakan olarak seçip atayacak ve ardından koalisyonu kurması gerekecek. Bu sürecin aylar sürebileceği biliniyor.
VVD-PVV ittifakı mümkün mü?
VVD, PVV ile işbirliğine açık olduğunu söylese de parti lideri Dilan Yeşilgöz Salı günü yaptığı açıklamada Wilders’in ‘aşırı görüşleri’ nedeniyle başbakan olmasını desteklemeyeceğini söylemişti.
Yeşilgöz seçim gecesi yaptığı açıklamada, “Wilders’in başbakan olacağını düşünmüyorum çünkü çoğunluğu oluşturabileceğini düşünmüyorum. Şimdi bunu yapıp yapamayacağını gösterme sırası onda,” dedi.
Yeşilgöz’ün tutumunun değiştiğine dair bir işaret de Financial Times’a (FT) verdiği demeçte görüldü. VVD lideri Yeşilgöz, Wilders ile çalışabileceğini söyleyerek ‘kimseyi dışlamadıklarına’ işaret etti. Fakat Yeşilgöz Pazar günü, anket sonuçları açıklandıktan sonra, Wilders ile aralarında ‘büyük farklılıklar’ olduğunu da kabul etti.
NSC lideri Peter Otmzigt, kampanya sırasında defalarca partisinin PVV ile işbirliği yapmayacağını söyleyerek bu partinin Hollanda anayasasına aykırı olduğunu söylediği ‘İslam ve göçmen karşıtı’ duruşuna işaret etmişti. Omtzigt yeni kabinede yer almak istediğini söylüyor fakat bunun ‘kolay olmayacağını’ da kabul ediyor. Bu demecin, PVV’ye kapıların tamamen kapatılmadığı anlamına geldiği düşünülüyor.
Omtzigt kısa süre önce FT’ye ‘ekonomi konusunda solcu, sosyal değerler ve göç konusunda ise sağcı’ olduğunu söylemişti. Amsterdam ve Lahey’den uzakta, Almanya sınırındaki Enschede’de yaşayan ve ‘dışarıdan biri’ olarak algılanan Omtzigt, daha önce tarım hareketlerini destekleyen seçmenleri topladığı kırsal kesimin yeni odağı haline geldi.
Wilders ‘yumuşamaya’ açık
VVD ve NSC’nin müzakereye açık kapı bırakmasının yanı sıra Wilders, en tartışmalı politika önerileri konusunda taviz vermeye hazır olduğunu söyledi. Wilders, “Partilerin anayasaya aykırı tedbirler isteyen bir parti ile hükümette yer almak istemediklerini çok iyi anlıyorum. Camiler, Kuranlar ve İslami okullar hakkında konuşmayacağız,” dedi.
PVV’nin tartışmalı AB ve İslam karşıtlığı ile iklim değişikliği konusundaki şüpheciliğine rağmen, NSC ve VVD ile koalisyon hükümetine girmesinin söylemlerini yumuşatacağı tahmin ediliyor.
Örneğin, PVV’nin AB karşıtı duruşuna rağmen, sağcı bir koalisyon muhtemelen VVD ve NSC’nin seçim programlarında savunduğu gibi küresel ticaret, savunma işbirliği ve stratejik özerklik de dahil olmak üzere bloğun dış siyasetinde birleşik bir cepheyi desteklemeye devam edecek.
Diğer koalisyon seçeneği de zorlu
Potansiyel bir merkez koalisyon için görüşmeler de muhtemelen çetin geçecek. Timmermans’ın PvdA/G’si ile VVD tarihsel olarak birbirlerine rakip olagelmişti. VVD, Avrupa liberal parti ailesinin ‘Avrupa şüpheci’ ve mali açıdan muhafazakâr ucuna eğilim gösteriyor. Bunun yanı sıra, yeşil-sosyalist ittifak, VVD’yi hükümetten atmak için kurulmuştu.
Bazı yorumcular, sert siyasi manzara göz önüne alındığında erken seçimlerin gerçekçi bir senaryo olduğunu öne sürüyor.
Avrupa sağı PVV’nin başarısından memnun
Bu arada Wilders’in zaferi AB genelinde sağcı parti ve liderleri memnun etmiş görünüyor.
Bu partilerin çoğu eski ABD Başkanı Donald Trump’ın Avrupa’daki müttefikleri olarak görülüyor ve Trump’ın yeniden iktidara gelme ihtimalinin AB siyasetini sarsması bekleniyor.
Örneğin Almanya için Alternatif (AfD) X’te yaptığı açıklamada, “Avrupa’nın her yerinde vatandaşlar siyasi değişim istiyor!” yorumunu yaptı.
Macaristan Başbakanı Viktor Orbán ise “Değişim rüzgârları burada! Hollanda seçimlerini kazanan Geert Wilders’i tebrik ediyoruz,” dedi.
İspanya’daki Vox’un lideri Santiago Abascal da Wilders’i tebrik etti ve ‘giderek daha fazla Avrupalının sokaklarda ve sandıkta uluslarının, sınırlarının ve haklarının savunulmasını talep etmesini’ kutladı.
İtalya’daki sağcı hükümetin küçük ortağı Lega’nın lideri ve Başbakan Yardımcısı Matteo Salvini de Wilders’i tebrik ederek onu ‘Lega’nın tarihi bir müttefiki’ olarak tanımladı ve “Yeni bir Avrupa mümkün,” dedi.
Fransa’da ise Rassemblement National (Ulusal Birlik – RN) lideri Marine Le Pen, “Geert Wilders ve PVV’yi, ulusal kimliklerin savunulmasına yönelik artan desteği teyit eden yasama seçimlerindeki muhteşem performansları için tebrik ediyorum,” açıklamasını yaptı.
Seçim döneminde konut sorunu baş gündemdi
Seçim kampanyaları sırasında özellikle uluslararası medyada partilerin göç ve göçmen meselesine ilişkin tutumları gündeme gelse de Hollanda’daki konut ve kira sorunu hayli ön sıralardaydı.
Ipsos’un Hollandalı seçmenlerin kaygılarına ilişkin yaptığı son ankete göre sağlık hizmetleri, hayat pahalılığı ve konut sorunu vatandaşların ilk üç sorunu arasında yer alıyor.
Gençler, Hollanda konut piyasasından en açık şekilde etkilenen grup. I&O araştırmasına göre, Hollandalıların %86’sı bir konut krizi olduğuna inanıyor. Hükümetin 2030 yılına kadar 900.000 konut inşa etme hedefine rağmen, inşaatlar şimdiden programın gerisinde kalmış durumda ve ev arayanların sayısı ev arayanların sayısından 390.000 daha fazla.
CBS’e göre, geçen yıl Hollanda’da yaklaşık 4,5 milyonu ev sahibi tarafından kullanılan (%57) sekiz milyonun biraz üzerinde ev vardı. Her yedi evden biri (%14) özel kiralama ve iki milyondan fazlası (%29) konut şirketleri tarafından kiralandı ve bunlar büyük ölçüde kira kontrollü.
IMF, Hollanda’daki konut fiyatlarının pandemi sırasında Avrupa’daki tüm ülkeler arasında en fazla yükseldiğini (ve düzeltilmediğini) ve ülkenin Avrupa’nın en yüksek ortalama ipotek borcuna sahip olduğunu aktarıyor.
NOS’a göre ise sosyal bir ev için tipik bekleme süresi yedi yıl ancak 19 yıla kadar çıkabiliyor. Serbest piyasada ise kiralar hızla artıyor.
Bazı siyasi partiler, Mark Rutte liderliğindeki dört hükümetin, savaştan sonra olduğu gibi konut sağlamayı temel bir hükümet görevi olarak görmek yerine piyasayı hevesle benimsemesini suçluyor.
Konut şirketi stoklarının satışını serbestleştiren yeni kurallar 2013 yılında yürürlüğe girdi ve iki yıl sonra konut bakanı Stef Blok Münih’teki Expo Real ticaret fuarında yatırımcıları teşvik etmiş ve emlak spekülasyonu konusunda ‘endişelenmek için bir neden olmadığını’ söylemişti.
Beş yıl önce bile hükümet ‘Hollanda konutlarına yatırım’ sitesiyle yabancı yatırımcıları ve fonları piyasaya girmeye teşvik ediyordu. Tüm bunlar olurken, konut şirketlerine uygulanan ve ancak şimdi kaldırılmakta olan olağanüstü bir kâr vergisi de vardı.
Partilerin konut krizine çözümleri
Tüm partiler daha fazla konut inşa edilmesi gerektiği konusunda hemfikir. Fakat bunu başarmak için planları büyük farklılıklar gösteriyor.
VVD bu işi piyasaya bırakmak istiyor. Sol partiler devletin kontrolü ele almasını istiyor. Sosyalist Parti bunun için yeni bir bakanlık kurmak istiyor. GroenLinks/PvdA özel bir konut fonu istiyor. D66 ise özellikle mevcut evlerin tamamlanması ya da bölünmesi için bir fon istiyor.
BBB, ‘kamu yararı’ lehine azot düzenlemelerinin bir kenara bırakılması da dahil olmak üzere izin kurallarını gevşetmek istiyor. PVV de ‘engelleyici kuralları’ basitleştirmek istiyor. İki sağcı parti ayrıca sosyal konutlar için Hollandalılara öncelik verilmesini istiyor.
Çok yüksek kiralarla mücadele, tüm büyük partilerin seçim programlarında yer alan bir diğer konu. SP ve PVV önümüzdeki yıllarda kiraları düşürmek istiyor. PVV kira yardımının artırılmasını öneriyor. Diğer partiler kiraları düşürmek istemiyor fakat VVD, D66 ve GroenLinks-PvdA daha fazla artışı sınırlamayı planlıyor. GroenLinks-PvdA ayrıca tüm kiralık mülkleri düzenlemek niyetinde.
‘Hollanda’yı toplum gibi değil, şirket gibi yönettiler’
Seçimlerden önce Fortune’da yayınlanan bir değerlendirme, Avrupa’nın beşinci büyük ekonomisinin ana akım partilerine yönelik tepkileri de yansıtıyor.
Örneğin personel alım şirketi yöneten Maurice van Uden isimli bir işletmeci, son 20 yılın koalisyon hükümetlerinin Hollanda’yı ‘bir toplumdan çok bir şirket gibi’ yönettiğine işaret ediyor.
Uden, oyunu VVD’ye vermek yerine Omtzigt’in liderliğindeki NSC’ye vereceğini vurguluyor.
Dış politikada ‘bağımsızlık’ ve İsrail yanlılığı
PVV’nin dış politikası, Avrupa’daki ‘AB şüphecisi’ sağcı partilerin standart tutumunu yansıtıyor.
AB’nin genişlemesine karşı çıkan, Hollanda’nın AB üyeliği için referandum isteyen ve ‘Önce Hollanda’ diyen PVV, ülkenin kendi para birimine sahip olması gerektiğini de düşünüyor.
PVV, AB bayrağını, “Biz Hollanda’dayız. Burada sadece ulusal bayrak dalgalanır,” diyerek hükümet binalarından indirmek istiyor.
Yol gösterici ilkelerini, ‘Hollanda’nın ve Hollandalıların çıkarları doğrultusunda hareket etmek’ olarak tanımlayan parti, “Ortadoğu’daki tek gerçek demokrasi’nin, yani İsrail’in büyük bir dostu olduğunu ilan ederek, büyükelçiliği Kudüs’e taşıyarak bu ülke ile olan ilişkileri güçlendireceğini ilan ediyor.
Wilders, ‘yozlaşmış Filistin Yönetimi’ne ev sahipliği yapan Ramallah’taki Hollanda temsilciliğini kapatma sözü veriyor. PVV, ‘şeriat yasalarının uygulandığı’ ve Hollandalı milletvekillerinin ölüm tehditleri aldığı ülkelerle diplomatik ilişkilerin derhal kesileceğini söylüyor.
Avrupa
NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.
Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.
Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.
Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.
Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.
Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.
Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.
Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.
POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.
AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.
Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.
NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.
Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:
“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi.
Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.
İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.
Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.
Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.
Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.
Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti.
Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.
“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.
POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.
Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.
Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.
Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:
“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”
Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.
Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.
Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.
Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.
Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.
Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.
Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.
Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.
Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.
Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.
Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.
Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.
Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.
Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.
Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.
Avrupa
Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.
Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.
Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.
Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.
Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.
Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.
Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.
Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.
Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.
Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.
Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.
Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”
Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.
Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.
Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.
Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.
Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.
Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.
Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.
Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.
Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.
Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.
Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.
Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet
Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.
Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.
Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:
“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”
Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.
Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.
Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.
Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.
Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.
Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.
Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.
Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.
Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.
2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.
Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.
Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.
Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.
Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.
Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.
İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.
Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.
Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”
Avrupa
Alman ordusu dönercilerden sıhhiye devşirmek istiyor

Alman vatandaşları artık ülke genelindeki sokak yemeği ambalajlarındaki QR kodlarını tarayarak Bundeswehr’in sağlık birimine katılabilecekler.
Savunma Bakanlığı sözcüsü Berliner Kurier gazetesine yaptığı açıklamada, yeni askere alma kampanyasının hedef kitlesinin sadece kariyer seçimi yapan gençler değil, aynı zamanda yeni bir meslek düşünmekte olan “meslek değiştirenler ve vasıflı işçiler” olduğunu belirtti.
Dönerci ambalajları, bakanlığın “ortam reklamcılığı” olarak adlandırdığı uygulamanın bir parçasını oluşturuyor.
Bu, potansiyel adayların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yerlere yerleştirilen askere alma materyalleri.
Bakanlığa göre, dönercilere herhangi bir ödeme yapılmıyor ve işletmeciler bu materyalleri dağıtmayı gönüllü olarak kabul ediyor.
Sözcü, “Restoranlar, markalı ambalajları ücretsiz olarak alıyor,” dedi.
Almanya, son yıllarda askeri işe alım stratejisini yeniden gözden geçiren ilk Avrupa ülkesi değil.
2019’daki bir reklam kampanyasında İngiliz Ordusu, “kar taneleri”, “selfie bağımlıları” ve “telefon zombileri”ni hedef almıştı.
Fransa, 2024’te ülke çapında bir multimedya işe alım kampanyası başlattı. Hollanda ise 2023’ten beri gençlere üniforma giyerek ücretli bir yıl geçirme şansı sunuyor.
Bu alışılmadık askere alma stratejisi, Berlin’in silahlı kuvvetlerini genişletmek için acele ettiği bir dönemde ortaya çıktı.
Bundeswehr, temmuz ayı sonunda 186.705 aktif asker sayısına ulaştı; bu, 13 yılın en yüksek seviyesi.
Fakat NATO’nun yetenek hedeflerini karşılamak için 2035 yılına kadar 260.000’in üzerine çıkmayı hedefliyor.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı









