Ortadoğu
Irak seçimleri: Kısır taife döngüsünde patinaj

Editörün notu: Irak’ta gerçekleşen son yasama seçimleri, Amerikan işgali sonrası kurulan ve bileşenlere dayalı siyasi sürecin kısır döngü içinde devam ettiğini gösterdi. Seçimler, Asaib Eh el-Hak gibi bazı Şii silahlı grupların sandalye sayısında belirgin bir artışla sonuçlandı ve Başbakan Sudani’nin İmar ve Kalkınma İttifakı en büyük Şii blok haline geldi. Ancak, önceki seçimlerde yüzde 42 olan katılım oranının şüpheli bir şekilde yüzde 55’e fırlaması, Sadr Hareketi’nin boykotuna ve hükümetin başarısızlıklarına rağmen, seçim sonuçlarının manipüle edildiği yönünde ciddi endişeler doğurdu. Ayrıca, partilerin 100 kadar sandalyeyi peşinen garantilemesine olanak tanıyan özel oylama ve büyük partileri kayıran değiştirilmiş Sainte-Laguë hesaplama sistemi, Seçim Komisyonu’nun bağımsız olmadığı iddialarını güçlendirdi.
***
Irak seçimleri: Kısır taife döngüsünde patinaj
Alaa el-Lami, el-Ahbar
Irak’taki altıncı yasama seçimleri birkaç gün önce sona erdi. Sandıklar ve elektronik cihazlar, çoğu gözlemcinin önceden beklediği sonuçları ortaya koydu.
Bu durum, Irak’ın işgalinden iki yıl sonra başlayan “siyasi sürecin”, Amerikan işgalinin tasarladığı aynı “bileşenlere dayalı” kısır döngü içinde dönmeye devam ettiğini teyit ediyor.
Ancak bu seçimler, bazı ikincil yeni gelişmeleri de beraberinde getirdi:
Tarla ve harman yeri hesapları
Bazı Şii silahlı grupların seçim ağırlığı güçlü bir şekilde arttı. Asaib Eh el-Hak hareketi ve onun meclisteki kolu olan Sadıkun Blokunun sandalye sayısı 16’dan 27’ye fırladı.
Yani, Barzani’nin partisi Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) gibi eski bir partinin ağırlığına ulaştı ve otuz sandalyeli Nuri el-Maliki’nin “Kanun Devleti” ittifakının sonuçlarına yaklaştı. Talabani’nin partisi (KYB) meclis gücünü korudu.
Küçük Kürt partileri ve güçleri de, bölge genelindeki iki aile partisinin (KDP ve KYB) yönetimlerinin muhalefete karşı yürüttüğü şiddetli baskı ve zulüm kampanyalarına rağmen, bileşenin elde ettiğinin üçte biri oranındaki hacimlerini korudular.
Bazı analistler, Kays el-Hazali’nin (Asaib lideri) hareketinin aldığı bu iyi sonuçlarla, Hazali’nin birkaç gün önce Amerikan yönetimine yönelik uzlaşmacı açıklamaları ve Amerikan şirketlerine Irak petrol sahasında yatırım kapısını açma çağrısı arasında bağlantı kurdu.
Bu, görevden ayrılmakta olan Sudani hükümetinin birkaç hafta önce fiilen başlattığı bir adımdı. Başbakan Muhammed Sudani’nin İmar ve Kalkınma İttifakı da 45 sandalye ile Şii taifesinin partileri içinde en büyük blok haline geldi.
Mevcut seçimlerden önce, 8 Ekim’de Sudani, Irak’ta ilk kez ABD’li ExxonMobil şirketi ile “Üretim ve Kâr Paylaşımı” türünde ön sözleşmeler imzalandığını duyurmuştu.
Bu tür petrol sözleşmeleri daha önce reddediliyor ve anayasaya aykırı sayılıyordu. Çünkü Irak’ın servetini yabancı taraflarla paylaşıyordu ki bu, Irak Anayasası’nın “Petrol ve gaz yalnızca Irak halkının mülküdür” diyen 111. maddesinin ruhuna aykırıydı.
Önceki hükümetler bu şirketlerle “hizmet sözleşmeleri” olarak adlandırılan anlaşmalar imzalamaya alışkındı.
Hadi el-Amiri liderliğindeki Bedir Örgütü de iki yeni sandalye daha kazanarak 19 sandalyeye ulaştı. Sünni Arap bileşenin partilerinden, eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi’nin Takaddum ittifakı on sandalye kaybetti ancak bu bileşen içindeki birincil meclis gücü olarak kaldı.
Rakibi Hamis el-Hançer’in Azm ittifakı ise iki sandalye kaybederek dokuz sandalyede kaldı. Eski Meclis Başkanı Dr. Selim el-Cuburi, mevcut başkan Mahmud el-Meşhedani ve diğer tanınmış isimler gibi birçok bilinen sima mecliste kalmayı veya meclise dönmeyi başaramadı.
İki büyük Kürt partisi (KYB ve KDP), etnik olarak karma olan Neyneva (Barzani burada sandalyelerinin yarısını kaybetti) ve Kerkük (iki parti burada meclis çoğunluğunu kaybetti) vilayetlerinde yenilgiye uğradı.
En büyük kaybeden ise (ABD vatandaşlığı taşıyan ve Trump’ın Cumhuriyetçi Partisi’ne üye olan) Adnan el-Zurfi’nin liderliğindeki ve Komünist Parti’nin de içinde yer aldığı Sivil Akım olarak adlandırılan yapı oldu. Bu ittifak, adaylarından hiçbirini meclise sokamadı.
Şüpheli katılım oranı
Bu seçimlerde katılım oranında ani ve açıklanamayan bir artış kaydedildi; önceki seçimlerde yüzde 42 olan oran, son resmi rakamlara göre yüzde 55’e ulaştı.
Katılım oranındaki bu artış, şüphe ve tereddüt uyandırıcıdır ve siyasi süreci kuran nüfuz sahibi siyasi güçlerin yaptığı bir manipülasyonun sonucu olabilir.
Bunun kanıtı nedir? Sistemin ve aynı zamanda Şii bileşenin en büyük partisi olan, 2021’de 329 sandalyeli mecliste 72 sandalye (yüzde 20) kazanarak en fazla sandalyeye sahip olan Sadr Hareketi’nin boykotuna rağmen; ve mevcut hükümetin programının çoğu maddesini uygulamadaki başarısızlığına ve aşağıdakiler de dahil olmak üzere birçok ulusal sabite ve çıkardan taviz vermesine rağmen:
Türkiye lehine Dicle ve Fırat nehirleri üzerindeki ulusal egemenlikten, adil bir su payını açıkça garanti etmeyen ve Irak’taki su yönetimini yabancı bir devlet olan Türkiye’ye emanet eden yeni su anlaşması uyarınca taviz verilmesi.
Hor Abdullah’ın (deniz kanalı) Kuveyt’e terk edilmesi.
Tahmini 58 milyar varil ham petrol ve 38 trilyon fit küp gaz rezerviyle dünyanın en büyük petrol sahası olan güneydeki “Mecnun” sahası petrolünün Amerikan petrol devi ExxonMobil’e teslim edilmesi.
Fav Limanı’nın, daha inşası bile tamamlanmadan, içinde Siyonist varlığın (İsrail) parmağının bulunması muhtemel BAE şirketlerine teslim edilmesi.
Ve dört yıl içinde en az iki milyon yeni seçmen ekleyen yıllık nüfus artışına (yılda 1,2 milyon kişi) rağmen, seçmen kartlarını güncelleyenlerin sayısı 2021’de 22 milyondan 2025’te 20 milyona düştü, ancak katılım oranı yüzde 42’den yüzde 55’e fırladı. Bu nasıl oldu?
Katılım oranıyla ilgili olarak şunu da kaydediyoruz: Çoğulcu seçim sistemini benimseyen dünyanın tüm ülkelerinde, seçime katılım oranı “oy kullanma hakkına sahip olanların” toplamına göre hesaplanır.
Fakatmezhep kotaları (muhasasa) Irak’ında bu oran, “seçmen kartlarını güncelleyenlerin” toplamına göre hesaplanıyor!
Yukarıda belirtilenlerin anlamı, Komisyon’un resmi rakamlarını doğru kabul etsek bile -ki kesinlikle değiller- 44 milyon Iraklının hayatı ve geleceği, oy kullanan sadece 12 milyon seçmen tarafından kontrol edilecek. Üstelik bu kontrolün de içi boştur; zira mevcut yöneticilerin ne halkın iradesiyle ne de onlara meşruiyet veren seçilmiş parlamentoyla bir ilgisi vardır. Yönetim, eski ve yeni başkanların özel bahçelerinde ve çiftliklerinde yapılan uzlaşmalar, anlaşmalar ve pazarlıklarla yürütülmektedir.
“Bağımsız” seçim komisyonu hiç de bağımsız değil
Irak’taki Seçim Komisyonu’nun tanımı “profesyonel, bağımsız ve tarafsız bir Irak hükümet organı” şeklindedir. Ancak pratikte, parti meclis gruplarının başkanlarının özel toplantıları aracılığıyla meclis, komisyonun görevlerini belirler ve oluşturur.
Ardından, zaten mezhepsel kotalara (muhasasa) göre oluşturulmuş hükümet tarafından bir taslak olarak önerilen özel bir yasa tasarısını mecliste genel oylamaya sunar.
Oylama, büyük bloklar yasa tasarısının veya yürürlükteki yasanın değişikliğinin tüm detayları, komisyonun oluşumu ve yönetim kurulu üyelerinin isimleri üzerinde anlaştıktan sonra yapılır.
Bu dokuz üye, büyük bloklar tarafından “bağımsı” görünümlü ancak gizlice bu bloklara tabi veya yakın olan kişiler arasından, hakim olan “bileşenlere dayalı” kotalara göre aday gösterilir.
Bu payların, oranların ve tüm bu kotanın, son derece kötü bir anayasa olmasına rağmen, sistemin anayasasında hiçbir yeri yoktur. Ancak bunlar yerleşmiş ve bazen anayasa hukukundan daha güçlü bir teamül haline gelmiştir.
Söz konusu oranlar, büyükelçi atamalarından müdürlere, genel müdürlere, bakanlara, üç başkanlığa (Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı), Yüksek Yargı Konseyi üyelerine ve Federal Mahkeme üyelerine kadar irili ufaklı her atamada dikkate alınır hale gelmiştir.
Hatta bir yetkili bir keresinde, hiç de şaka yapmayarak, mezhepsel ve partizan kotaların, bakanlığın kapıcısından çaycısına kadar devletteki tüm makamları kapsadığını söylemiştir!
Taifeleri temsil ettiğini iddia edenler, Seçim Komisyonu üzerindeki kontrollerini pekiştirerek, gözlemcilerden, temsilcilerden ve özel oylamadan aldıkları payları bölüşerek, seçim sonuçlarını fiilen ve büyük ölçüde kontrol eder hale gelmişlerdir.
Sayın Mesud Barzani’nin, manipülasyon nedeniyle “sonuçları önceden belirlenmiş” seçimleri kınayan sözleri tamamen doğrudur. Ancak yirmi yıl boyunca altı seçim dönemine katıldıktan sonra şimdi sızlanmaya ve kınamaya hakkı yoktur; zira daha önce hiç şikayet etmemiş, itiraz etmemiş veya değişim ve reform talep etmemiştir.
Belki de şikayetinin nedenini başka bir yerde, yani partisinin ve müttefiklerinin kaydettiği zayıf sonuçlarda bulabiliriz.
Balinalar 100 sandalyeye peşinen el koyuyor
Bazıları, Mesud Barzani’nin son seçimlerin sonuçlarının “önceden belirlendiği” yönündeki açıklamasını ve Komünist aday Raid Fehmi’nin “büyük partilerin 100 parlamento sandalyesini peşinen bölüşmeyi garantilediği” yönündeki açıklamasını, kaybedenlerin güvenilmez demeçleri olarak değerlendirebilir.
Ancak Fehmi’nin (sonuçlar açıklanmadan önce) ve başkalarının sunduğu kanıtları ve rakamları incelediğimizde, dolaylı sahteciliğin ve ince bir meşruiyet kılıfıyla örtülmüş doğrudan manipülasyonun ulaştığı şaşırtıcı boyutu anlayabiliriz.
Sayın Fehmi’nin söylediği gibi siyasi paranın oy satın almada önemli bir rol oynadığı açıktır ve bu konuda ve ayrıca oyları sayan cihazları ve hesaplamaları yöneten sunucular (server’lar) aracılığıyla hile yapma olasılığı konusunda ona katılıyoruz.
Silah faktörünün müdahalesi konusuna gelince, bu konu, özellikle sadece Amerikan işgaline karşı çıkan silahlı gruplara karşı önyargılı olanlar tarafından (Kürt Peşmerge güçleri gibi Irak silahlı kuvvetleri başkomutanının emri altında olmayan tüm silahlı grupları değil) fazlasıyla abartılmış, hatta uydurulmuş olabilir. Solcu aday Raid Fehmi’nin açıklamalarına dönersek, onun, büyük ve nüfuzlu partilerin 100 parlamento sandalyesini peşinen garantilediğine inandığını görüyoruz:
“Birincisi, Bağımsız Seçim Komisyonu iki milyon seçim gözlemcisinin adaylığını onayladığında -bu resmi bir rakam- bunlar aynı zamanda oy veren kişilerdir ve bu, oy satmanın bir biçimidir ve onlara yaklaşık 40 ila 50 parlamento sandalyesi garantiler.”
Genellikle bilgileriyle bilinen konuşmacının burada abartıp abartmadığını veya istemeden bir hata mı yaptığını, yoksa benim ulaşamadığım özel bir kaynağa mı sahip olduğunu bilmiyorum.
Gözlemci sayısını Komisyon’un web sitesinde ve dışında aradım ancak Komisyon sözcüsü Cumana el-Galay’ın şu açıklamasından başka bir şey bulamadım:
“Oylamayı denetlemek için 1500’den fazla uluslararası gözlemcinin yanı sıra yaklaşık 150 bin yerel gözlemci ve yarışan farklı siyasi partilerin temsilcilerinden (ajanlarından) yaklaşık yarım milyon gözlemci katılacak.”
Yani, yerel gözlemcilerin ve parti temsilcilerinin toplamı 650 bindir ve bunların hepsi, kendilerini gözlemci ve temsilci olarak atayan partilerine ve ikna edebildikleri kişilere otomatik olarak oy vermektedir.
Bu rakam, özellikle seçmen katılımının düşük olduğu durumlarda hala büyüktür. Bana göre gözlemci ve parti temsilcisi sayısının bir milyona ulaşması muhtemeldir.
Konuşmacı şöyle devam ediyor:
“İkincisi, büyük partilere 50’den fazla sandalye garantileyen özel oylama var. Bu, nüfuzlu partilerin, oylar sayılmadan ve sonuçlar açıklanmadan önce 100’den fazla sandalyeyi garantilediği anlamına geliyor. Bunlar, görünüşte meşru kabul edilen ve onlara belirli bir düzeyde bir güvence ağı sağlayan, oy sonuçlarında sahtecilik ve manipülasyon yapmaya ihtiyaç duymamalarını sağlayan yöntemlerdir.”
Özel oylamaya genellikle ordu ve polis mensupları katılır ki bunların ezici çoğunluğu partilere entegre edilmiş (partizan) veya partizan ve sadık olanlardır ve sayıları bir milyon üç yüz bin oya ulaşmaktadır ve aralarındaki oy kullanma oranı yüzde sekseni aşmıştır.
Mezhep dişli Sainte-Laguë
“Sainte-Laguë” mekanizması, seçimlerde yarışan listelere sandalyelerin dağıtılma yöntemlerinden biri olarak tanımlanır.
Bu mekanizma 1912 yılında Fransız matematikçi André Sainte-Laguë tarafından icat edilmiş ve 1950’lerde Norveç ve İsveç’te uygulanmaya başlanmış ancak Fransa seçimlerinde hiç uygulanmamıştır.
Irak seçim yasasını hazırlayanlar, dünyada hiçbir ülkenin kullanmadığı (1.7) oranına göre değiştirilmiş Sainte-Laguë hesaplama yönteminin uygulanmasında ısrar ettiler.
Oysa orijinal yöntem (1.0) oranını veya Yeni Zelanda, Norveç ve İsveç’te olduğu gibi (1.4) oranını kullanıyordu. Bu (1.4) oranı Irak’ta sondan bir önceki seçimlerde kullanılmış, ardından küçük bağımsız güçlerin yolunu tamamen kesmek, büyük partilerin payını artırmak ve daha fazla seçmen oyunu heba etmek için oran (1.7)’ye yükseltilmiştir.
Küçük bir incelemeyle ve her seçim listesinin aldığı seçim sonuçlarını önce (1) faktörüne, sonra (1.7) faktörüne bölüp aradaki farkı karşılaştırarak, büyük partilerin neden kazandığını, küçük listelerin ve bağımsız şahsiyetlerin neden kaybettiğini, bunun sonucunda ne kadar oyun boşa gittiğini ve -örneğin- aday Raid el-Maliki’nin 12 binden fazla oy almasına rağmen nasıl olup da bir parlamento sandalyesi kazanamadığını, buna karşılık partili aday Hanan el-Fetlavi’nin yedi bin oy almasına rağmen nasıl meclis koltuğu kazandığını kolayca anlarız.
Görünüşe göre iktidar sahipleri, bu basit demokratik “lüksü” bölme faktörünü (1.7)’ye yükselterek ortadan kaldırmaya karar verdiler, böylece küçük rakipleri elediler ve “Amerikan yüzme havuzunda” balinalar yalnız kaldı.
Sonuç
Irak’taki yönetici sistem, ömrünü uzatan ve yönetim üzerindeki egemenliğini sürdürmesini garanti eden bu seçim mekanizmaları ve yasaları üzerinde karar kılmış görünüyor. Bu, diğerlerinden önce Batı’ya olan dışa bağımlılığın ve siyasi mezhepçiliğin pekişmesi anlamına gelir.
Irak’ta siyasi mezhepçilik ne kadar kökleşirse, fiilen sahada var olan ve aralarında sadece karşılıklı tanımaların eksik olduğu mezhepçi devletçiklere bölünme uçurumuna ve ardından tarihi Irak’ın medeniyet olarak yok oluşuna o kadar yaklaşacaktır.
Bağımsızlıkçı ve ilerici güçlerin ve onların öncüsü olan gerçek devrimci sosyalistlerin önündeki tek mümkün seçenek, yabancılar tarafından korunan bu gerici, uzlaşmacı mezhepçi yönetim sistemini sökmek ve Irak’ı ve halkını bozulma, bölünme ve servetlerinin sistematik olarak yağmalanması pençesinden kurtarmak için bileşenlere dayalı anayasayı yeniden yazmak amacıyla geniş çaplı, barışçıl halk mücadelesine ve çalışmasına devam etmektir.
Ortadoğu
İsrail’in Lübnan saldırılarında can kayıpları artıyor

ABD’nin tek taraflı ateşkes ilan etmesinin üçüncü gününde, İsrail ordusu Lübnan genelindeki hava saldırılarını ve zorunlu tahliye emirlerini artırdı. Ülkenin güneyindeki bombardımanlarda aralarında bir ilkyardım görevlisinin de bulunduğu çok sayıda sivil hayatını kaybederken, Washington’da yürütülen diplomatik görüşmelerde askeri hareket özgürlüğü dayatması pürüz yaratmaya devam ediyor.
İsrail ordusu, Washington’ın tek taraflı ateşkes ilanının ardından Lübnan genelindeki hava saldırılarını ve zorunlu tahliye emirlerini artırdı.
Son olarak başkent Beyrut’un hemen güneyindeki Halde otoyolunda seyir halindeki bir araç insansız hava aracı (İHA) tarafından vurulurken, ülkenin güneyindeki bombardımanlarda en az yedi kişi öldü, onlarca kişi de yaralandı.
İsrail’in Lübnan’a yönelik askeri tırmanışı, ABD’nin tek taraflı ateşkes açıklamasına rağmen 3 Haziran’da da hız kesmeden devam etti. Tel Aviv yönetimi, ülkenin güneyi başta olmak üzere birçok bölgede düzenlediği bombardımanları ve yoğun hava saldırılarını artırdı.
Çarşamba günü öğle saatlerinde, başkent Beyrut’un hemen güneyinde yer alan Halde otoyolundaki bir araç, İsrail İHA’sı tarafından hedef alındı. Saldırıda bir kişinin yaralandığı bildirildi.
Ülkenin güneyindeki el-Huş kasabasına düzenlenen İsrail saldırısında ise en az altı sivil hayatını kaybetti. Ayrıca, Arabsalim köyüne yönelik bir başka İHA saldırısında, er-Risale İzciler Derneği’ne bağlı ilkyardım görevlisi Ali Selman Nasr öldü.
Bu son kayıpla birlikte, 2 Mart’tan bu yana İsrail saldırılarında hayatını kaybeden Lübnanlı ilkyardım ve arama kurtarma görevlisi sayısının en az 134’e yükseldiği belirtildi.
Güneydeki Kevseriyet el-Riz ve Zirariye kasabaları da gün içinde düzenlenen iki ayrı hava saldırısının hedefi oldu. Halde otoyolundaki saldırı öncesinde, güney bölgelerinde en az beş aracın daha İsrail İHA’ları tarafından vurulduğu aktarıldı. Sur, Nebatiye ve güneyin diğer bölgelerinde yıkıcı hava saldırıları ile yoğun topçu atışları gün boyu kesintisiz sürdü.
Tel Aviv yönetimi, çarşamba sabahından itibaren Lübnan’ın güneyindeki Arzi, Kevseriyet el-Riz, Zirariye, Cbaa, Humin el-Fevka, İrkay ve Harayeb’in bir kısmını kapsayan üç yeni zorunlu tahliye emri yayımladı.
Bölge sakinlerine, planlanan hava saldırıları öncesinde evlerini derhal terk etmeleri yönünde uyarılarda bulunuldu.
İsrail’in bu aralıksız saldırıları, Lübnan ile İsrail arasında Washington’da yürütülen doğrudan görüşmelerin ikinci gününde meydana geldi.
Söz konusu doğrudan müzakerelerin yürütülmesi, Lübnan yasalarına aykırı olması gerekçesiyle iç kamuoyunda tartışmaları da beraberinde getiriyor.
Diğer taraftan Hizbullah, Lübnan’ın güneyindeki İsrail askeri birliklerine karşı eylemlerini sürdürüyor.
Bununla birlikte direniş güçlerinin sınır ötesi operasyonlarını büyük ölçüde azalttığı, son iki günde ise yalnızca Kiryat Şimona bölgesine yönelik birkaç şüpheli İHA sızması gerçekleştirdiği bildiriliyor.
Diplomatik temaslar ve hareket özgürlüğü şartı
ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi geç saatlerde Lübnan’da tek taraflı bir ateşkes ilan etmişti. Bu ilan, İsrail’in Beyrut’un güney banliyölerinin tamamı için tahliye emri çıkararak başkente yönelik büyük bir bombardıman dalgası tehdidinde bulunmasından birkaç saat sonra gelmişti.
Ancak Tel Aviv’in, İran’ın Washington ile görüşmeleri sonlandırma ve İsrail’i yeniden vurma tehditleri üzerine ABD’den gelen baskıyla bu planlanan büyük saldırıdan geri adım atmak durumunda kaldığı ifade ediliyor.
Washington yönetimi ve Lübnan’ın ABD Büyükelçiliği, Hizbullah’ın karşılıklı saldırıların durdurulmasını öngören ABD teklifini kabul ettiğini öne sürdü.
Bu teklife göre İsrail sadece başkent Beyrut’a saldırmaktan kaçınacak, buna karşılık Hizbullah da İsrail topraklarına yönelik eylemlerine son verecekti.
Ancak Hizbullah yönetimi ve Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri bu kısmi teklifi reddederek, tüm Lübnan topraklarını kapsayacak eksiksiz ve topyekûn bir ateşkes talebini yineledi.
İsrail ise Hizbullah’ın operasyonları tamamen durmadığı takdirde Beyrut’a yönelik askeri harekat planını devreye sokacağını belirtiyor.
Tel Aviv ayrıca, varılacak herhangi bir ateşkes anlaşmasında Lübnan topraklarında askeri açıdan “hareket özgürlüğü” talep ediyor. Bu şart, egemenlik ihlali oluşturduğu gerekçesiyle Lübnan tarafınca tamamen reddediliyor.
Ortadoğu
ABD, Hürmüz’de gizli taktiğe geçti

ABD ordusunun, Hürmüz Boğazı’nda gemilere refakat etmeyi öngören “Özgürlük Projesi” askıya alınmasına rağmen bölgedeki ticari gemilere yardım etmeyi sürdürdüğü ancak bu faaliyetleri artık gizli tuttuğu bildirildi. Bloomberg’in askeri kaynaklara dayandırdığı habere göre, ABD güçleri doğrudan eşlik etmek yerine bölgede uzaktan koordinasyon, gözetleme ve anlık müdahale taktiklerini devreye soktu.
ABD Deniz Kuvvetleri, Washington’ın Hürmüz Boğazı’ndaki ticari gemilere eşlik etmeyi öngören “Özgürlük Projesi” adlı girişimi durdurma kararının ardından, bölgeden geçen gemilere yardım etmeye devam ediyor.
Bloomberg’ün kaynaklara dayandırdığı haberine göre, Amerikan ordusu bu faaliyetlerini artık kamuoyuna duyurmaktan kaçınıyor.
Bloomberg’in verileri ve ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) açıklamalarından derlenen bilgilere göre, boğazdan geçen ticari gemiler İran mayınlarından kaçınmak için transponder cihazlarını kapatıyor ve güneye, Umman kıyılarına daha yakın rotalar izliyor. Amerikan askeri unsurları ise bu süreçte gemilere destek sağlıyor.
CENTCOM Halkla İlişkiler Direktörü Deniz Albay Tim Hawkins pazartesi günü yaptığı açıklamada, “Amerikan kuvvetleri gemilere doğrudan refakat etmese de bölgesel ve küresel ekonomi için hayati bir uluslararası koridor olan Hürmüz Boğazı’ndan engelsiz ve güvenli bir şekilde geçmek isteyen ticari gemilerle iletişim kurmaya ve koordinasyon sağlamaya devam ediyoruz” dedi.
Bloomberg, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in cumartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin bölgedeki adımları sayesinde Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin eninde sonunda normale döneceğini belirttiğine dikkat çekti.
Hudson Enstitüsü Kıdemli Uzmanı Bryan Clark, Amerikan kuvvetlerinin bölgedeki güncel taktiğini şu sözlerle açıkladı:
“Eğer ticari gemiler İran’ın karşı kıyısı boyunca ilerler ve transponderlarını kapatırlarsa, İran güçlerinin bu hareketliliği tespit etmek ve insansız hava araçları veya füzelerle saldırı düzenlemek için radarlar ya da gözlemciler kullanması gerekir. ABD Deniz Kuvvetleri ise bu faaliyetleri tespit edebilir ve İran ünitelerine misilleme saldırısı düzenleyebilir.”
Nitekim iki taşımacılık şirketi, boğazdan geçiş yaptıkları sırada gemilerinden birine İran’a ait hızlı hücum botlarının yaklaştığını, bu sırada helikopterlerin ortaya çıkarak botları bölgeden uzaklaştırdığını bildirdi.
Şirket yetkilileri, geçiş sürecinde ABD ordusuyla iletişim halinde olduklarını teyit etti.
CENTCOM’un salı akşamı yaptığı açıklama da ABD’nin bölgedeki aktif varlığının sürdüğüne işaret ediyor. Komutanlık, bölge sularında yasal olarak seyreden sivil denizcileri hedef alan İran insansız hava araçlarının imha edildiğini duyurdu.
Denizcilik Ligi Deniz Stratejileri Merkezi uzmanı Steve Wills, ABD ordusunun hava ve füze savunmasını entegre eden modern AEGIS komuta kontrol sistemiyle donatılmış savaş gemilerini ve E-2D erken uyarı uçaklarını kullanarak gemi koruma faaliyetlerini koordine edebileceğini ekledi.
Wills, bu sistemlerin bölgede kapsamlı bir görüş sağladığını ve Hürmüz Boğazı üzerinde bir tür uzaktan fakat doğrudan gözetleme imkanı sunduğunu ifade etti.
Bloomberg, ABD Deniz Kuvvetlerinin mevcut aşamadaki adımlarının, Tahran’ın sert direnişiyle karşılaşan “Özgürlük Projesi”ne kıyasla taktiksel bir değişiklik gösterdiğini belirtiyor.
“Özgürlük Projesi” askıya alınmıştı
ABD Başkanı Donald Trump, 4 Mayıs gecesi yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından Basra Körfezi’nde mahsur kalan ticari gemilerin geçiş özgürlüğünü güvence altına alacaklarını duyurmuştu.
Trump, Ortadoğu’daki çatışmalara doğrudan dahil olmayan birçok ülkenin ABD’den bu yönde talepte bulunduğunu belirtmişti. “Özgürlük Projesi” adı verilen operasyon, bu açıklamanın ertesi sabahı başlatılmıştı.
Ancak Trump, 6 Mayıs’ta operasyonu askıya aldı. Kararını Pakistan ve diğer ülkelerden gelen taleplere bağlayan Trump, İran’a karşı yürütülen kampanyadaki “büyük askeri başarıları” ve Tahran ile nihai bir anlaşmaya varılması konusundaki “önemli ilerlemeyi” gerekçe gösterdi.
İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi ise 18 Mayıs’ta Hürmüz Boğazı’nı yönetmek üzere devlet düzeyinde yeni bir kurum kurulduğunu açıkladı.
Bu kurumun, boğazdaki operasyonlara ilişkin gerçek zamanlı güncel bilgiler paylaşacağı belirtildi. İran parlamentosundan yapılan açıklamada ise Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer trafiğini yönetmek için profesyonel bir mekanizma hazırlandığı ve bu rotanın “Özgürlük Projesi”ne katılan ülkelere kapatılacağı vurgulandı.
Ortadoğu
İsrail’de teknoloji sektörü altı ayda yüzde 30 küçülebilir

İsrail Merkez Bankası eski Bankacılık Denetçisi Hedva Ber, güçlü şekelin teknoloji faaliyetlerini yurt dışına itmesi nedeniyle yüksek teknoloji sektörünün altı ay içinde yüzde 25 ila yüzde 30 oranında küçülebileceği uyarısında bulundu. Kudüs’teki Eli Hurvitz Konferansı’nda konuşan Merkez Bankası Başkanı Amir Yaron ise enflasyon beklentilerindeki düşüşle birlikte daha hızlı faiz indirimlerine açık olduklarının sinyalini verdi.
İsrail Merkez Bankası Başkanı Amir Yaron, Kudüs’te düzenlenen Eli Hurvitz Ekonomi ve Toplum Konferansı’nda yaptığı açıklamada, “Enflasyon beklentileri gerileyip hedef aralığın alt sınırına yaklaştıkça, bu durum daha genişleyici bir para politikasının daha hızlı bir tempoda uygulanmasını haklı kılmaktadır” dedi.
Yaron’un salı günü gerçekleştirdiği bu konuşma, Merkez Bankası Başkanı’nın para politikasını gevşetmeye ve faiz oranlarını önceden tahmin edilenden daha erken düşürmeye yönelik daha açık bir tutum benimsediğinin işareti olarak değerlendirildi.
Yaron’un verdiği bilgilere göre, ekonomik görünümdeki bu değişim son birkaç gün içinde meydana geldi.
İsrail’de yayın yapan ekonomi gazetesi Calcalist’in aktardığına göre Yaron, “Son faiz kararından bu yana, İran ile bir anlaşmaya varılması yönündeki beklentiler arttı. Bu beklentiler enerji fiyatlarında sert bir düşüşe yol açtı. Aynı zamanda İsrail’in risk primi düşmeye devam etti, şekel daha da güçlendi ve bu gelişmeler enflasyon beklentilerini geriletti” ifadelerini kullandı.
İsrail Merkez Bankası Başkanı, perakende sektöründeki rekabetin hâlâ yetersiz olmasına rağmen, yaşanan bu gelişmelerin kümülatif etkisinin enflasyonun düşmesine kesinlikle katkıda bulunabileceğini ve bu durumun gerileyen enflasyon beklentilerine de yansıdığını sözlerine ekledi.
Konuşmasında yüksek faiz oranlarının mevcut durumda ekonomik büyümenin önündeki temel engel olmadığını yineleyen Yaron, İsrail ekonomisinde bir kredi sıkışıklığı yaşandığına dair hiçbir işaret bulunmadığını savundu.
Yaron, büyümenin önündeki birincil kısıtlayıcı unsur olarak iş gücü açığına işaret etti.
Şekelin değer kazanmasına da değinen Yaron, bu değer artışının büyük bir kısmının İsrail Merkez Bankası’nın kontrolü dışında olduğunu ileri sürdü.
Yaron, “Şekelin güçlenmesi üç faktörden kaynaklanıyor: İsrail’in risk primindeki düşüş, ABD hisse senedi piyasalarının performansı ile bunun kurumsal yatırımcılar üzerindeki etkisi ve ABD dolarının küresel ölçekte zayıflaması. Bunlar öncelikle finansal faktörlerdir” dedi.
Yaron ayrıca ithalat engelleri, İsrail’deki yüksek emeklilik tasarruf oranları ve İsrail devlet tahvillerine yatırımı teşvik eden vergi avantajları dahil olmak üzere para birimini destekleyen bazı yapısal faktörlere de değindi.
Aynı zamanda ihracatçılar üzerindeki baskıyı da kabul eden Yaron, “İhracatçılar üzerindeki etkiyi anlıyoruz. Bunu hafife almıyoruz. Bu konu üzerinde önemle duruyoruz” şeklinde konuştu.
Yaron’un selefi Profesör Karnit Flug da döviz kuru konusuna değinerek Merkez Bankası’nın pozisyonunu savundu.
Flug, “Döviz kuru, faiz oranlarına karşı özellikle hassas değil. Geçmişte İsrail Merkez Bankası, değer artışının keskin ve hızlı olduğu dönemlerde müdahale ediyordu ancak bugünkü uluslararası atmosfer bu tür müdahaleleri çok daha az destekler nitelikte. Temel çözüm, ithalat engellerinin kaldırılması ve ithalatın artırılmasıdır; bu durum şekelin zayıflamasına yardımcı olacaktır” dedi.
Teknoloji sektöründe küçülme uyarısı
Konferans boyunca öne çıkan temel temalardan biri, İsrail para biriminin gücü ve bunun ekonomi üzerindeki etkileri oldu.
İsrail Merkez Bankası eski Bankacılık Denetçisi ve şu anda fintech şirketi eToro’nun Genel Müdür Yardımcısı olan Dr. Hedva Ber, teknoloji sektörü için ciddi sonuçlar doğabileceği konusunda uyardı.
Ber, “Altı ay içinde, İsrail’in yüksek teknoloji sektörü yüzde 25 ila yüzde 30 oranında küçülebilir. Tüm parasal ve mali politika seçeneklerini inceleyecek acil bir görev gücü kurulmazsa, sektörün daha fazlasının İsrail’den ayrıldığını göreceğiz. Bir kısmı zaten bugün ayrılıyor. Yüksek teknoloji şirketlerinin alternatifleri var ve İsrail ekonomisinin lokomotifi başka yerlere doğru hareket etmeye başlıyor” dedi.
Konferanstaki diğer konuşmacılar da doğrudan Merkez Bankası Başkanı’na faiz indirimlerini hızlandırma çağrısında bulundu.
Yatırım Kuruluşları Birliği Başkanı Avukat Nimrod Sapir, “Ekonomik koşullar bir faiz indirimini haklı çıkarıyor. Bu adım atıldıktan sonra ek önlemleri inceleyebiliriz” ifadelerini kullandı.
Yaron’un yaptığı açıklamalar, önceki aylara kıyasla daha yumuşak bir tona işaret ederken, İsrail Merkez Bankası’nın faiz indirimi için koşulların giderek olgunlaştığına inandığını gösteriyor.
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Asya2 hafta önceRusya ve Çin liderleri Pekin’de stratejik ortaklığı görüştü
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı











