Diplomasi
İran, Türkiye’nin Irak’ta beklenen PKK operasyonuna nasıl yaklaşacak?

Türkiye ve Irak arasında son dönemde gelişen ilişkiler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bağdat ziyareti ile “stratejik bir çerçeveye” oturtuldu. Aşağıda çevirisini okuyacağınız çalışma, iki komşu ülkenin karşılıklı beklentileri, anlaşmazlıkları, imzalanan anlaşmalar ve mutabakata varılan işbirlikleri ile bunların uygulama aşamasında önüne çıkabilecek engellere ışık tutuyor.
***
Türkiye-Irak anlaşması: Ticaret ve su karşılığında güvenlik
Geçen on yıllar boyunca Türkiye, Ankara tarafından terör örgütü olarak tanımlanan Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) yarattığı sürekli tehditle boğuştu. PKK, Kuzey Irak’taki güçlerini Türkiye’deki hedeflere saldırmak için kullandı. Ankara ilk olarak 1997 yazında Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine karşı kara kuvvetleri konuşlandırdı ve o tarihten bu yana devam eden Pençe-Kartal Operasyonu da dahil tekrarlanan saldırılar düzenledi. Aralık 2023’ten bu yana Ankara, Kuzey Irak’taki PKK mevzilerine yönelik geniş çaplı bir operasyon gerçekleştirmeye hazırlanıyor ve Irak topraklarının 30-40 kilometre derinliğine kadar uzanan bir tampon bölge kurmayı hedefliyor. Bu girişim, gözetleme noktaları ve askeri üsler inşa edilmesini gerektiriyor. Bu hedeflere ulaşmak için Irak hükümetinin işbirliğinin gerekliliğini kabul eden Ankara, Bağdat ile kapsamlı bir güvenlik anlaşması imzalamaya çalıştı. Ticaret ve su yönetimi gibi çeşitli alanlarda işbirliğiyle bağlantılı olan bu anlaşmanın altı Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 22 Nisan 2024 tarihinde Bağdat’a yaptığı ziyaret sırasında 26 mutabakat zaptı ve stratejik anlaşmanın imzalanmasıyla çizildi.
Bu makale, Türkiye’nin hem Bağdat’taki merkezi hükümet hem de Erbil’deki Irak Bölgesel Kürt Yönetimi (IKBY) ile işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan son girişimlerini inceliyor. Özellikle, Ankara’nın çabalarını PKK’ya karşı devam eden mücadelesi bağlamında ele alıyor ve bu tür bir işbirliğiyle ilgili potansiyel fırsatları ve zorlukları değerlendiriyor.
Türkiye’nin Irak ile güvenlik işbirliği motivasyonları
Geçmişte Türkiye, PKK’nın faaliyetlerini engellemek amacıyla Kuzey Irak’ta çeşitli askeri operasyonlar düzenledi. Ancak tüm bu operasyonlar etkisiz kaldı ve PKK saldırıları devam etti. Aralık 2023’te örgüt, Türk ordusuna ait iki gözlem noktasına art arda iki ayrı saldırı düzenleyerek 12 askeri öldürdü. Bu saldırılar Ankara’nın PKK tehdidiyle mücadelede tek taraflı güvenlik önlemlerinin sınırlarını kabul etmesine yol açtı. Sonuç olarak, Mart 2024’te Türk hükümeti, Bağdat ve Erbil hükümetleriyle güvenlik ve ekonomi alanında anlaşmalar için üst düzey diplomatik görüşmelere başladı. Hedef iki yönlüydü: Ankara’nın PKK ile devam eden mücadelesinde elini güçlendirmek ve bu mücadele için hem merkezi hükümetten hem de IKBY’den destek almak.
Bu diplomatik girişimler Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanı İbrahim Kalın’ın ziyaretleriyle sonuçlandı. Bu ziyaretler sonucunda 14 Mart 2024 tarihinde iki ülke arasında bir mutabakat zaptı imzalandı. Mutabakat zaptı, Ankara ve Bağdat arasında güvenlik, askeri, ticari, su, tarım ve enerji alanlarında işbirliği için yeni bir siyasi çerçeve hazırlanmasını öngörüyor. Bu gelişme, Bağdat’ın PKK’yı resmen “yasaklı örgüt” olarak tanımlamasıyla aynı zamana denk geldi ve hükümetin tutumunda önemli bir değişikliğe işaret etti.
Bu mutabakat zaptının imzalanmasından sonra Fidan’ın 18 Mart 2024’te bir Türk kanalına verdiği ilk mülakat, Türkiye’nin Irak’a yönelik yaklaşımı hakkında bilgiler verdi. Fidan şunları söyledi: “Sadece güvenlik ve askeri ilişkileri görüşmüyoruz. Aksine, Irak ile ekonomi, ticaret, enerji, su, yeniden yapılanma ve kalkınma alanlarında işbirliğine dayalı ortak bir gelecek inşa etme ve iki taraf arasında güçlü bir stratejik ortaklık kurma olasılığını tartışıyoruz. Bunu başarmak için iki ülke arasındaki güvenlik sorunlarını sona erdirmek sağduyunun gereğidir.”
Irak ve Türkiye arasında imzalanan Mutabakat Zaptı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bağdat ziyareti sırasında iki ülke arasındaki ilişkiler için “stratejik bir çerçeve” oluşturulmasını öngörüyordu ki bu ziyaret Turgut Özal’ın 1990’lardaki ziyaretinden sonra bir Türk Cumhurbaşkanının Irak’a ilk ziyaretiydi. Erdoğan, Bağdat’ı en son 2012 yılında başbakan olduğu dönemde ziyaret etmişti.
Türk hükümetiyle yakın ilişkiler içinde olan Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı SETA tarafından hazırlanan bir rapor Ankara’nın Bağdat’la işbirliğinden hedeflerini şöyle açıklıyor:
- Irak ve Türkiye arasında güvenli bir bölge oluşturulması ve iki ülke silahlı kuvvetlerinin PKK’ya karşı ortak operasyonlar düzenleyebilmesi için askeri koordinasyonun kolaylaştırılması.
- İki ülke arasında petrol, gaz ve enerji boru hatlarının inşasının kolaylaştırılması ve güvenliklerinin sağlanması. Bu, iki ülke arasındaki ticaret hacminin artmasına yardımcı olacaktır.
- Özellikle Amerikan güçlerinin olası bir çekilmesi durumunda, İran’ın nüfuzunu dengelemek için Türkiye’nin Irak’taki nüfuzunun genişletilmesi.
Irak’ın Türkiye ile güvenlik işbirliği motivasyonları
2003 yılından bu yana birbirini izleyen Irak hükümetleri, Türkiye’nin güvenlik anlaşması imzalama ya da PKK’yı terör örgütü olarak tanımlama çağrılarına sürekli olarak direndi. Bağdat, Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik askeri saldırılarını sık sık kınadı. Tarihsel olarak Bağdat’ı PKK’ya karşı harekete geçmekten alıkoyan bazı kilit faktörler bulunuyor:
- PKK’nın terör örgütü olarak tanımlanması, özellikle Iraklı Sünni siyasi partilerin, bazı Iraklı Şii milisler için de benzer bir muamele talep etmesine neden olabilir. Böyle bir hamle, Iraklı Şii partilerin çıkarlarına ters düşecektir.
- Bazı Iraklı Şii gruplar, Ankara’nın Kuzey Irak’taki askeri saldırıları, Sünni partilere verdiği destek ve Ankara ile su konusundaki anlaşmazlıkları nedeniyle Türkiye’yi kendileri ve ülkeleri için potansiyel bir tehdit olarak görüyor.
- Başta Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) olmak üzere bazı Iraklı Kürt partileri, PKK ile yakın ilişkiler sürdürüyor. Bu ilişki, rakibi Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) Irak Kürdistan bölgesindeki etkisini dengelemeye hizmet ediyor. Fidan, 16 Ocak 2024 tarihinde Türk parlamentosunda yaptığı önemli bir konuşmada, KYB’yi ve lideri Bafel Talabani’yi PKK ile işbirliğini sürdürmemeleri konusunda açıkça uyarmıştı.
Ancak Kuzey Irak’taki Türk askeri operasyonlarının sayısındaki artış, Bağdat’ın yaşadığı ciddi su krizi ve Amerikan askerlerinin ülkeden ayrılması yönünde artan çağrılar gibi son dönemde yaşanan bazı gelişmeler Bağdat’ı, Ankara ile güvenlik işbirliği konusundaki tutumunu yeniden değerlendirmeye sevk etti. Bu değerlendirmeler aşağıdaki iç ve dış faktörlerle birleşti:
- Türkiye bu kez Irak’la güvenlik anlaşması önerisini genişleterek bunu, özellikle Fırat ve Dicle nehirlerindeki su akışının artırılması yoluyla Irak’ın acil su krizini çözme gibi çeşitli alanlarda işbirliğine bağladı. Ankara’nın önerisi ayrıca çift yönlü demiryolu hatlarının ve Basra Körfezi’ndeki Basra’yı Türk topraklarına ve limanlarına bağlayan yeni bir otoyolun inşasını içeren “Kalkınma Yolu”nun kurulması yoluyla ticari işbirliğini de kapsıyor. Bu girişim Asya, Körfez ülkeleri ve Avrupa arasındaki ticareti kolaylaştırmayı hedefliyor.
- Amerikan askerlerinin Irak’tan çekilme olasılığına ilişkin tartışmalar, Bağdat’taki karar alıcıları, ABD’nin çekilmesi durumunda Tahran’ın nüfuzunun artmasını önlemek için hem İran hem de Türkiye ile ilişkilerini dengelemeye zorluyor.
- İran tarafından desteklenen Irak hükümeti, IKBY’nin siyasi rolünü kısıtlamaya yönelik çabalarını yoğunlaştırdı. Tahran, Erbil’i İsrail ile istihbarat ve güvenlik işbirliği yapmakla suçlaması Bağdat’ı Federal Yüksek Mahkeme (FYM) kararları yoluyla IKBY’ye baskı uygulamaya sevk ediyor. Bu kararlar arasında IKBY’deki seçim sisteminin değiştirilmesi, Bağdat’ın onayı olmadan petrol ihracatının kısıtlanması ve bölgedeki memur maaşlarının merkezi hükümetin denetimine verilmesi yer alıyor. Üstelik Türkiye ile artan güvenlik ve ticari işbirliği, Ankara ile Erbil arasındaki ticari anlaşmaları, Irak ile Türkiye arasında Musul üzerinden doğrudan bir ticaret koridoru lehine sınırlayacak.
- Ankara ve Washington arasındaki son yakınlaşma, Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri aracılığıyla Irak hükümeti üzerinde baskı kurmasına yardımcı olarak anlaşmanın imzalanmasının önünü açabilir ya da en azından anlaşmaya karşı olan Amerikan muhalefetini ortadan kaldırabilir. Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani’nin 13 Nisan 2024’te Washington’a yaptığı ziyaret, Ankara ile yapılan bu anlaşmaya ABD’nin zımnen onay vermesiyle sonuçlanmış gibi görünüyor.
- Bağdat’ın Türkiye ile güvenlik anlaşması imzalamaya yönelik itirazları, Ekim 2023’te Irak-İran güvenlik anlaşmasının imzalanmasından bu yana azaldı. İran rejimine muhalif bazı Kürt partilerin Kuzey Irak’tan kaynaklanan saldırılarının arttığına dair İran’dan gelen şikâyetler üzerine, Irak bu anlaşmayı imzalaması için Tahran’dan baskı görüyordu. Ayrıca İran, İsrail silahları ve casuslarının IKBY’ye topraklarından İran’a sızdırıldığı suçlamasında bulunuyordu.
Türkiye-Irak güvenlik işbirliğinin niteliği ve sınırları
Türkiye’nin Irak ile güvenlik işbirliğine yönelik şartları aşağıdaki talepleri kapsıyor:
- Türkiye, PKK’dan kaynaklanan tehditleri azaltmak için Türkiye-Irak sınırı boyunca Irak’ın 30-40 kilometre içine uzanan bir güvenli bölge oluşturulmasında ısrar ediyor.
- Irak’ta her iki taraftan görevlilerin, PKK’nın faaliyetlerini izleyecekleri bir askeri ve istihbarat gözetleme karakolu kurulması.
- Türkiye’nin bu yaz PKK mevzilerine karşı gerçekleştirmeyi planladığı askeri operasyonun koordine edilmesi ve bu operasyonda yer alınması.
- İki ülke arasındaki ticaret ve enerji yollarının korunması.
Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, ülkesinin “iki yıl önce Bağdat’a ortak bir istihbarat-askeri gözetleme merkezi kurulması fikrini önerdiğini ancak olumlu bir yanıt alamadığını” belirtti. Önerinin amacının Türk ve Iraklı askeri yetkili ve istihbarat görevlilerinin bu merkezde birlikte çalışarak PKK militanlarının Kuzey Irak’ta mevzi tutmalarını engellemek ve böylece PKK’nın buradaki varlığı nedeniyle Türk askeri saldırılarına hedef olabilecek Irak köy ve şehirlerini güvence altına almak olduğunu söyledi. Güler, PKK’yı bu köy ve kasabaların sakinlerine kendi iradesini dayatmakla ve bazılarını askeri hedefleri için evlerini terk etmeye zorlamakla suçladı.
12 Mart’ta 2. Ordu Komutanı Korgeneral Metin Tokel ve bir askeri heyet, sınır güvenliği ve Türkiye’nin önerdiği güvenli bölge kurulması konularını görüşmek üzere Irak toprakları içinde Irak Sınır Muhafız Kuvvetleri Komutanlığı’nı ziyaret etti. SETA’nın bildirdiğine göre, görüşmelerde güvenli bölgenin Türkiye-Irak sınırı boyunca 30-40 kilometre derinliğe kadar genişletilmesi konusu da ele alındı. Güler, gazetecilere yaptığı açıklamada, Kuzey Irak’taki güvenli bölge konusunda iyimser olduğunu ifade ederek, “Pençe Harekâtı’nın hedeflerine bu yıl içinde ulaşılması ve güvenli bölgenin Irak’ın 30-40 kilometre içine kadar genişletilmesi konusunda iyimseriz” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan da 4 Mart’taki kabine toplantısında “Irak’ın kuzeyinde 30-40 kilometre derinliğinde güvenli bölge oluşturulmasını bu yaza kadar tamamlamayı hedefliyoruz” diyerek bu öngörüyü yineledi.
Türkiye’nin Irak’a ilettiği yukarıda belirtilen tüm talep ve anlaşmalar, öncelikle bu yaz Kuzey Irak’ta yapılması planlanan genişletilmiş Türk askeri operasyonu için Irak’ın desteğini sağlama amacına hizmet ediyor. Türkiye, operasyon için Irak ordusu ve Halk Seferberlik Güçleri’nin (HSG) desteğinin yanı sıra karşılıklı istihbarat işbirliğinin kurulmasını istiyor. Türkiye’nin daha önceki askeri operasyonlarından farklı olarak Ankara, operasyonun kapsamını İran sınırına yakın kuzeydoğu Irak’ın ötesine, Haşdi Şabi’nin kontrolündeki kuzey Musul ve Sincar’ı da kapsayacak şekilde genişletmeyi hedefliyor. Kapsamlı hedef PKK ile Suriye’deki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki ikmal ve iletişim yollarının kesilmesi. Bu, Ankara’nın istediği sonuçlara ulaşmak için hem Bağdat hem de Erbil’in işbirliğini gerektiren, eşi benzeri görülmemiş büyüklükte stratejik bir hedef.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 22 Nisan’da Bağdat’a yaptığı ziyaret sırasında iki taraf arasında “ikili stratejik çerçeve” anlaşmasının yanı sıra çeşitli sektörlerde işbirliğini kapsayan 22 mutabakat zaptı ve Katar ve BAE tarafından desteklenen 17 milyar dolarlık “Kalkınma Yolunun” inşası için dört çerçeve anlaşması ile birlikte toplamda 26 ortak mutabakat zaptı imzalandı. İmzalanan tüm anlaşmaların mutabakat zaptı ya da çerçeve anlaşması niteliğinde olması, uygulamaya geçilmeden önce belirli ayrıntıların belirlenmesi için ortak komitelerin kurulması gerektiğini gösteriyor. Bu durum, Irak’ın güvenlik işbirliğini ticaret, su ve enerji işbirliğinde ilerlemeye bağlaması, Ankara’nın ise güvenlikle ilgili şartların bir an önce yerine getirilmesi için baskı yapması nedeniyle iki taraf arasındaki mevcut anlaşmazlıkların varlığını doğruluyor.
Irak hükümet sözcüsü Bassem el-Avadi’nin yaptığı açıklamalar, Ankara’nın özellikle PKK’ya karşı ortak askerî harekât için destek ve koordinasyon, ortak bir istihbarat merkezi kurulması ya da güvenli bölge oluşturulması gibi güvenlik talepleri konusunda bir mutabakat olmadığını gösteriyor. El-Avadi, Irak’ın uzun vadede Irak ordusunun tüm sınırların kontrolünü üstlenmesini ve Irak’a ait nöbet ve izleme merkezlerinin kurulmasını arzuladığını ifade etti ancak bu sürecin zaman alacağını da kabul etti. PKK ile ilgili olarak ise, örgüt üyelerinin siyasi mülteci muamelesi göreceğini, siyasi ve askeri faaliyetlerde bulunmalarının yasaklanacağını ve silahlara erişimin kısıtlı olduğu mülteci kamplarına kapatılacaklarını vurguladı. Ancak, Türkiye’nin bu yaz Kuzey Irak’a askeri bir operasyon başlatma olasılığı konusunda yorum yapmaktan kaçındı.
PKK’ya yönelik bu tutum, Irak’ın Türkiye ile birlikte PKK’ya karşı bir savaşa girmeye hazır olduğu anlamına gelmiyor. Benzer şekilde bu Irak’ın Türkiye’nin tek taraflı adımlar atmasını engelleyeceği anlamına da gelmiyor. Nitekim bu adım, PKK üyelerinin sığınma talep etmesine ve Irak’ın bu konudaki önerisini kabul etmesine yol açabilir. El Avadi’nin Irak ordusunun sınır kontrolüne ilişkin sözleri, Bağdat’ın Türkiye’nin önerdiği güvenli bölgeyi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önerdiği şekliyle reddettiği anlamına geliyor.
İran’ın Türkiye-Irak yakınlaşması ve Türkiye’nin ekonomik teşvikleri konusundaki tutumu
Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti sırasında Stratejik Çerçeve Anlaşması’nın imzalanması ve mutabakat zabıtlarının genişletilmesi de dahil Bağdat’la son dönemde kaydedilen ilerlemelerin ancak Irak hükümetinin bu çerçevedeki yükümlülüklerini yerine getirme konusunda samimi kararlılık göstermesi halinde anlamlı sonuçlar doğuracağının bilincinde. Tahran’ın Irak’ta iktidardaki Koordinasyon Çerçevesi ve askeri gücüyle Halk Seferberlik Güçleri (HSG) üzerindeki etkisi nedeniyle İran’ın tutumu önem kazanıyor. İran perspektifinden bakıldığında, son dönemdeki Türkiye-Irak yakınlaşmasına çeşitli faktörler katkıda bulundu:
- Tahran, Irak’taki Türk-İran rekabetinin, özellikle de Kürt partiler arasındaki kutuplaşmanın, bu partileri Washington ve hatta Tahran’ın iddia ettiği gibi Tel Aviv ile daha fazla işbirliğine ittiğinin farkında. İran’ın geçen yıl Erbil’e düzenlediği ve İsrail istihbarat karakollarını hedef aldığı iddia edilen hava saldırıları bu algıyı besliyor. Washington’un Suriye’de Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile işbirliği yapma planları karşısında -ki bu girişim KYB lideri Bafel Talabani tarafından olumlu karşılandı ve Süleymaniye’de ABD’li bir heyetin eşlik ettiği SDG komutanı Mazlum Abdi’yi ağırladı- Iraklı Kürt partiler SDG ile işbirliği yapmaya başladı. Iraklı Kürt partilerin Amerikan planına uygun olarak SDG ile yakınlaşması İran ya da Türkiye’nin çıkarlarına uygun değil. Dolayısıyla Kürt meselesinin Irak’taki Türk-İran rekabetinden arındırılmasının stratejik bir avantajı olabilir.
- Tahran, sınırı korumak için Ekim 2023’te Bağdat’la imzalanan güvenlik anlaşmasını genişleterek, Bağdat ile Ankara ve Bağdat arasında arzu edilen işbirliğine benzer bir güvenlik anlaşmasını acilen imzaladı. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Ali Şemhani, Iraklı mevkidaşı Kasım el-Araci ile birlikte 19 Mart’ta Bağdat’ta bu anlaşmayı imzaladı. Bu hamle, Ankara ve Tahran’ın Irak’taki Kürt sorununu etkisiz hale getirme konusundaki çıkarlarının yakınlaştığının altını çiziyor. Tahran’ın benzer bir anlaşmayı güvence altına alma motivasyonu, stratejik hedefleriyle örtüşüyor.
- Tahran, Türkiye’nin PKK ile mücadele kisvesi altında Irak’a yaptığı askeri müdahalelerden duyduğu endişeyi dile getiriyor. Dolayısıyla Bağdat’ın bu konuda Türkiye ile bir güvenlik anlaşması yapması, Bağdat’ı Türkiye’nin Kuzey Irak’taki askeri kararları ve operasyonlarında etkin bir ortak haline getirecek. Bu senaryo, Koordinasyon Çerçevesi Hükümeti ve Halk Seferberlik Güçleri aracılığıyla Irak’ın siyasi ve güvenlik meseleleri üzerinde önemli bir nüfuza sahip olan Tahran için avantajlı olacaktır. Sonuç olarak Tahran, Türkiye’nin askeri operasyonları hakkında geniş bir bilgiye sahip olacak ve Irak hükümeti aracılığıyla belirli eylemlere karşı çıkma potansiyeline sahip olacak.
IKBY’nin Türkiye-Irak güvenlik işbirliğine yönelik tutumu
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, Bağdat ile Ankara arasında imzalanan güvenlik anlaşması hakkında, özellikle de bölgenin İçişleri Bakanı Rabir Ahmed’in Bağdat’ta mutabakat zaptının imzalanması sırasında hazır bulunması nedeniyle herhangi bir olumsuz yorumda bulunmadı. Ayrıca IKBY Başkanı Neçirvan Barzani 6 Nisan’da yaptığı bir konuşmada Bağdat ve Erbil arasındaki işbirliğinin önemini vurguladı ve IKBY’nin “kendi topraklarından yapılacak herhangi bir komşu ülkeyi tehdit eden her türlü saldırıyı reddettiğini” belirtti. Bu açıklama Irak-Türkiye güvenlik anlaşmasına doğrudan destek veriyor. Ayrıca bu anlaşmayı kolaylaştırmak için Bağdat’ı ziyaret eden Türk heyetleri Erbil’i de ziyaret ederek, bu anlaşmanın hazırlıkları konusunda bölgeye bilgi verme çabasında olduklarını gösterdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Erbil’e yaptığı ve bir Türk cumhurbaşkanının bölgeye yaptığı ilk ziyaret olma özelliğini taşıyan tarihi ziyaret, bölgeyi Türkiye ile işbirliğini destekleme konusunda daha da teşvik etti.
Bağdat-Ankara anlaşmasının IKBY üzerindeki etkisi şu şekilde özetlenebilir:
- Kürdistan Demokrat Partisi (KDP), son dönemde çok sayıda çatışmaya girdiği Kürdistan İşçi Partisi (PKK) üzerindeki baskıdan fayda sağlayacaktır. Rakibi Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) ise bu anlaşma nedeniyle güç kaybetmesi muhtemel. KYB ve lideri Bafel Talabani, kısmen Washington’dan gelen baskıların da etkisiyle Ankara ile ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor.
- Ankara ve Bağdat arasındaki ticaret anlaşması Erbil’in ticari çıkarlarını bir miktar etkileyebilecek olsa da Erbil, Türkiye ile olan sağlam ticari ilişkilerine güvenmeye devam ediyor. Bölgenin Türk ürünleri için önemli bir pazar olduğu göz önüne alındığında, birden fazla ticaret yolunun bulunmasının Türkiye ile ticaret yapma kabiliyetini engellemeyeceğine inanıyor.
- Erbil daha önce Bağdat’la yaşadığı anlaşmazlıklarda Ankara’nın desteğine güveniyordu. Ancak bu dinamik, Irak’tan ayrılmak için yapılan başarısız referandum girişiminin ardından değişti. Sonuç olarak IKBY, özellikle ABD’nin Irak’tan çekilmesine yönelik müzakereler ilerledikçe hem Ankara hem de Bağdat ile ilişkilerini aktif bir şekilde geliştirmeye çalışıyor.
Sonuçlar ve Beklentiler
Türkiye, özellikle güvenlik gerekliliklerini Irak’ın “Kalkınma Yolu” projesiyle ilişkilendirerek ve kritik su ve enerji konularını ele alarak, Irak’a daha fazla işbirliğini vurgulayan yeni bir yaklaşım sunarak son bölgesel gelişmelerden ustaca yararlandı. Bu stratejik manevra iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirmeye ve Türkiye’nin nüfuzunu kademeli olarak artırmaya hazırlanıyor. Ankara, Irak’ta Türk şirketleri tarafından yürütülecek barajlar, rezervuarlar ve su yolları gibi altyapı projeleri önererek su yönetimine ilişkin vizyonunu ortaya koydu. Üstelik Türkiye, “su paylaşımı” kavramını reddederken, modern sulama tekniklerinin benimsenmesi ve tarımda su kullanımının optimize edilmesi konusunda Irak’a yardımcı oluyor. İmzalanan anlaşmalar, Irak’ın su krizini yalnızca Ankara’nın Dicle ve Fırat nehirlerinin akışını azaltmasına bağlamak yerine, krizin esas olarak iç verimsizliklerden kaynaklandığını kabul ettiğinin altını çiziyor.
Öte yandan Irak, PKK’ya karşı askerî müdahale zorunluluğunu ortadan kaldırmak için PKK’yı terör örgütü olarak tanımlamaktan kaçındı. Bunun yerine grubu “yasaklı” olarak nitelendirdi ve üyelerini devlet ve BM gözetimi altında mülteci olarak sınıflandırdı. Bu Türkiye’nin beklentilerinin altında kalsa da Bağdat’ın önceki tutumuna göre bir iyileşme anlamına geliyor. Sonuç olarak Ankara, Bağdat’ın kaçan unsurları kontrol altına alma ve mülteci kampları kurma konusunda yardımcı olacağı beklentisiyle bu yaz PKK’nın kalelerine karşı tek başına askeri operasyon başlatacak gibi görünüyor.
Beklentiler, Türkiye’nin yaklaşan askeri operasyonunun ardından Türkiye-Irak ilişkilerinin daha hızlı ve daha sağlam bir gelişme göstereceği yönünde. Bu, PKK ile ilgili görüş ayrılıklarının çözülmesinin ve daha fazla işbirliği için yolların araştırılmasının önünü açabilir. Ancak Irak’ın Ankara ile işbirliğinin bu anlaşmalarla belirlenen kapsamı, İran’ın Koordinasyon Çerçevesi hükümeti üzerindeki etkisine bağlı kalabilir. Tahran, Sincar ve Irak-Suriye sınırında yani tam da Türkiye ve Irak’ın “Kalkınma Yolunu” genişletmek ve PKK unsurlarının sınır ötesi iletişimini engellemek istediği yerde etkili olan Halk Seferberlik Güçleri üzerindeki kontrolü sayesinde önemli bir nüfuza sahip.
Diplomasi
Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.
Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.
Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.
İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.
Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.
Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.
Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.
Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.
İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.
Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.
Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.
Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.
İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.
Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.
Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.
Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.
İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.
2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.
Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.
Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.
Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.
Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.
Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.
Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.
Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.
İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.
İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.
Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.
İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.
Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.
Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.
Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.
Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.
Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.
Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.
Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.
Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.
Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.
Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.
Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.
Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.
İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.
Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.
Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.
Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.
Diplomasi
G20 ticaret bakanları açıklamasına tek itiraz Çin’den geldi

G20 ticaret yetkilileri bu hafta Milwaukee’de bir araya geldi ve küresel çelik arz fazlasıyla mücadeleye yönelik yeni bir anlaşma duyurdu.
“Milwaukee Çerçevesi”, ülkeleri piyasayı bozan sübvansiyonları kısıtlamaya ve çelik ithalatı ile ticaretin kuralları dışına çıkarılmasının izlenmesini artırmaya çağırıyor.
Ayrıca, olası gümrük vergileri de dahil olmak üzere, kapasite fazlasına karşı “kanıta dayalı önlemleri” destekliyor.
Bu anlaşma, Eylül ayında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısında varılan daha geniş kapsamlı bir mutabakatın ardından geldi.
Toplantıda ABD ve diğer neredeyse tüm G20 ekonomileri, büyük ve kalıcı ticaret dengesizliklerinin diğer ülkelere zarar verebileceği konusunda mutabık kaldı.
Büyük ticaret fazlası olan ülkelerden, büyüme için ihracata aşırı bağımlı hale getiren politikalarını gözden geçirmelerini isteyen bir bildirgeyi imzaladılar.
Çin, bu bildirgeye itiraz eden tek G20 üyesi oldu.
Axios’a göre giderek daha fazla ülke, Donald Trump’ın küresel ticaretteki sorunlara ilişkin argümanının temel bir unsurunu benimsiyor. Üstelik bu durum, Trump’ın uyguladığı gümrük vergilerinin dünya ekonomisini sarsmasına rağmen gerçekleşiyor.
On yıllardır hükümetler, aşırı çelik üretimi de dahil olmak üzere küresel ticaretteki dengesizlikler konusunda uyarıda bulunuyorlar.
Değişen şey ise, yerli sanayilere verilen zararı kabul etme ve onları koruma konusundaki istek.
ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, konferansın aralarında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çoğu ülke bu küresel sorunlara katılıyor, insanlar teşhise katılıyor fakat harekete geçmekten çekiniyorlar,” dedi.
Greer’e göre Milwaukee anlaşmasının “2015 yılında gerçekleşmesi” mümkün değildi.
Greer şöyle konuştu:
“Diğer tüm ülkeler, ABD pazarına erişimlerini sürdürmek istiyorlarsa uluslararası sistemi yeniden düzenlememiz gerektiğini biliyorlar. Yaratıcı fikirler, yeni yapılar ve tutarlı planlar ortaya koydukça, onlar da bu sürece katılıyorlar.”
AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, salı günü Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezinde Greer ve imalat sektöründen CEO’larla düzenlenen yuvarlak masa toplantısında, yönetimin kapasite fazlası konusuna odaklanmasını olumlu karşıladı.
Greer, “Ticaret komiseri ve diğerleri de dahil olmak üzere Avrupa’daki pek çok kişinin bu konu hakkında oldukça net bir görüşe sahip olduğunu düşünüyorum… Onlar, bizim 10 yıl önce atmaya başladığımız bazı adımları atmaya başlıyorlar,” dedi ve Avrupa’nın kendisinin de küresel kapasite fazlasına katkıda bulunduğuna inandığını ekledi.
ABD’nin ticaret ortakları, Washington ile birlikte çözmeye çalıştıkları bazı sorunları hedef alan gümrük vergileriyle ya da bu vergilerin uygulanma olasılığıyla karşı karşıya kalıyor.
Kanada’nın ABD’ye yaptığı çelik ihracatının çoğu %50’lik bir gümrük vergisiyle karşı karşıya.
Ülkenin ticaret yetkililerinden biri Milwaukee’ye vardığında, belirli Kanadalı ürünlere yönelik bir ithalat yasağı yürürlüğe girdi.
Greer ayrıca 16 ekonomideki kapasite fazlası ve üretimi de soruşturuyor ve bu soruşturmalar nihayetinde yeni gümrük vergilerinin önünü açabilir.
Greer, yuvarlak masa toplantısındaki gerginliği kabul ederek, ABD ile ticaret ortakları arasında anlaşmazlıklar olabileceğini ama yine de başka yerlerdeki üretim fazlası konusunda ortak endişeleri paylaştıklarını belirtti.
Dış ticaret bakanları dün öğleden sonra, Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezine 1,5 mil (yaklaşık 2,4 km) uzunluğundaki bir yolculuk için otobüslere bindi ve burada fabrika tesisini gezdi.
Bu “saha gezisi”, Trump yönetiminin teşvik etmek istediği türden ileri düzey yerli üretimi sergilemeyi amaçlıyordu.
Rockwell, bakanlara gezi için çelik burunlu spor ayakkabılar hediye etti (bu ayakkabılar Vietnam’da üretilmişti).
Fabrikalarda kullanılan otomasyon teknolojisi üreten Rockwell, ABD’deki tesislerine, insan kaynağına ve teknolojiye 2 milyar dolarlık yatırım yapıyor.
Fakat gümrük vergileri de bu üreticinin maliyetlerini artırıyor. Rockwell, yaz aylarında yatırımcılara bazı müşterilerinin projelerini ertelediğini bildirdi.
CEO Blake Moret, şirketin kazanç açıklamasında, “Gümrük vergileri ve enflasyon açısından bu kadar dalgalı bir ortamda, müşteriler iş planlarının maliyet tarafının sağlam olduğundan emin olmak istiyorlar,” dedi.
Diplomasi
Tayvan, Xi-Trump zirvesinin ardından gelen F-16V teslimatını memnuniyetle karşıladı

Tayvan, ayrı bir milyarlarca dolarlık silah paketine ilişkin ABD başkanlığı tarafından getirilen askıya alma kararına rağmen, uzun süredir ertelenen iki adet F-16V savaş uçağının teslimatını, ABD’nin askeri desteğinin devam ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirdi.
Cuma günü doğudaki Taitung ilçesindeki Chihhang Hava Üssü’ne ulaşan iki tek kişilik uçak, 1997 yılında orijinal F-16A/B filosunun teslimatlarının başlamasından bu yana adanın aldığı ilk yeni F-16’lar.
Önceki versiyonlarla karşılaştırıldığında, F-16V konfigürasyonu Northrop Grumman APG-83 aktif elektronik taramalı dizi radarını, güncellenmiş aviyonik sistemleri ve geliştirilmiş hedef tespit ve izleme yeteneklerini içermektedir.
Bu iki uçak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk görev dönemi sırasında, Ağustos 2019’da Washington tarafından onaylanan 247,2 milyar NT$ (7,76 milyar ABD doları) tutarındaki 66 adet F-16V satışının bir parçası.
İki uçağın, geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD’ye yaptığı devlet ziyaretinden yaklaşık bir ay önce, ağustos ayı sonunda Tayvan’a ulaşması bekleniyordu. Ne Taipei ne de Washington, gecikmeyle ilgili kamuoyuna bir açıklama yapmadı.
Kongre’nin gayri resmi incelemesinden geçen, Taipei’ye yönelik yaklaşık 14 milyar ABD doları değerindeki ayrı bir silah paketi ise başkanın onayı beklenirken askıda kalmaya devam ediyor.
Trump’ın Xi’yi sıcak bir şekilde karşılamasının adada bir miktar belirsizliğe yol açmasının ardından, cuma günkü teslimat Tayvan’ın iktidar partisi Demokratik İlerleme Partisi (DPP) tarafından memnuniyetle karşılandı.
Tayvanlı lider William Lai Ching-te, Tayvan’ın kendini savunmasına yönelik “uzun vadeli desteği” ve iki taraf arasındaki güvenlik işbirliğini derinleştirmeye devam ettiği için Washington’a teşekkür etti. Ayrıca, bu teslimatı bölgesel istikrarla ilişkilendirerek, bunun ABD’nin “güvenliği ilerletmek için Tayvan dahil Hint-Pasifik ortaklarıyla birlikte çalışma” taahhüdünü gösterdiğini belirtti.
Demokrasi İlerleme Partisi (DPP) milletvekili Chen Kuan-ting de, bu teslimatın zirveden bu yana ABD’nin silah satışlarında “yapısal bir değişiklik” olmadığını gösterdiğini belirtti.
Buna karşılık, muhalefetteki Kuomintang milletvekili Ma Wen-chun, uçakların gelmesinin programdaki gecikmelerden dikkatleri başka yöne çekmemesi gerektiğini belirterek, savunma bakanlığını kalan uçaklar için net bir takvim sunmaya çağırdı. “İkisi geldi; kalan 64’ü de zamanında gelmelidir” dedi.
Tayvan Savunma Bakanlığı başlangıçta 66 savaş uçağının tamamını yıl sonuna kadar teslim almayı umuyordu, ancak program planlanan takvimin çok gerisinde kaldı. Tayvanlı yetkililer, takvimi etkileyen başlıca faktörler arasında üretim hattının yer değiştirmesini ve tedarik zincirindeki aksaklıkları gösterdi.
Savunma Bakanı Wellington Koo Li-hsiung cuma günü, yıl sonuna kadar daha fazla F-16V’nin teslim edileceğini söyledi, ancak kesin bir sayı vermedi.
İlk iki savaş uçağının teslim süreci de beklenmedik bir şekilde uzamıştı.
17 Ağustos’ta ABD anakarasından ayrılan uçaklar, Pasifik’i aşan yolculuklarında havada yakıt ikmali yaparak 21 Ağustos’ta Hawaii’deki Pearl Harbour-Hickam Ortak Üssü’ne ulaştı. Uçakların birkaç gün içinde Tayvan’a doğru yola devam etmeleri bekleniyordu, ancak bunun yerine üssünde neredeyse altı hafta kaldılar.
Tayvanlı medya ve askeri gözlemciler, teknik sorunlar, elverişsiz hava koşulları ve yakıt ikmal uçağının bulunmaması gibi çeşitli olası açıklamalar öne sürdü.
Nedeni açıklanamayan bu gecikme, Tayvan’da Washington’un, Xi’nin ABD’ye yapacağı devlet ziyaretinden kısa bir süre önce siyasi açıdan hassas bir teslimatı önlemek istemiş olabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.
Tayvan’ın United Daily News gazetesi, isimsiz bir kaynağa atıfta bulunarak, bu hafta bir ekipman sorununun uçağın Hawaii’de gecikmesine neden olmasının ardından Washington’un, teslimatın Xi’nin ziyareti etrafında daha fazla karmaşıklığa yol açmasını istemediğini bildirdi.
Ne ABD ne de Tayvanlı yetkililer, teslimatın zamanlamasını Xi’nin Washington ziyaretiyle ilişkilendirdi.
South China Morning Post, Xi’nin Washington ziyaretinden önce, yönetimin Tayvan’a yönelik büyük çaplı yeni silah satışlarını ertelemeyi değerlendirdiğini bildirmiş; kaynaklar, Pekin’in Xi’nin gezisi sırasında yeni anlaşmaların onaylanmamasını sağlamak için Washington’a gizlice baskı uyguladığını belirtmişti.
14 milyar ABD doları tutarındaki silah paketi, bu yılın başlarında zaten askıya alınmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un silah satışlarını değerlendirirken kendi askeri ihtiyaçlarını, üretim kapasitesini ve silah stoklarını yenileme gerekliliğini de göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamıştı.
Geçen hafta Trump ile yapılan zirve sırasında Xi, ABD’nin “Tayvan bağımsızlığına” karşı çıkacağını ve Tayvan meselesini ihtiyatla ele alacağını umduğunu yineledi.
ABD Dışişleri Bakanlığı, zirvenin ardından Tayvan’a yönelik genel ABD politikasının değişmediğini vurgulamaya çalıştı.
Diplomasi6 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi2 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Rusya1 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri
Ortadoğu2 hafta önceKörfez ülkeleri, İran ile ilişkilerin “resetlenmesini” istiyor












