Ortadoğu
İran’ın nükleer programı hakkında neler biliniyor?

13 Haziran’da İsrail, Yükselen Aslan Operasyonu’nu başlattı ve bu çerçevede İran’ın nükleer tesislerine ve önde gelen fizikçilerin konutlarına yoğun saldırılar düzenledi.
İran’ın nükleer programı nasıl başladı?
İran, nükleer projesini 1950’lerde Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde başlattı. Proje, ABD’nin desteğiyle ve Dwight Eisenhower yönetiminin “Barış için Atom” adlı sivil atom enerjisi geliştirme programı kapsamında hayata geçirildi. 1967’de, ülkede nükleer enerjiyi geliştirmek amacıyla Tahran Nükleer Araştırma Merkezi kuruldu. ABD, merkeze GA Technologies tarafından üretilen 5 MW gücünde ilk reaktörü, yaklaşık 6 kg uranyum ve 112 g plütonyum tedarik etti.
Başlangıçta çalışmalar sıkı bir dış denetim altında yürütüldü. İran, 1958’de resmen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) üyesi oldu ve ardından düzenli olarak kurumun denetimlerini kabul etti. 1968-1970 yıllarında, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı (NPT) imzalayıp onaylayarak bu ölümcül teknolojinin kullanımını gönüllü olarak sınırlandırdı.
1974’te İran, UAEA ile kapsamlı bir güvence denetimi anlaşması imzalayarak yalnızca barışçıl atomla ilgilendiğini bir kez daha teyit etti. Aynı yıl Tahran, ülke genelinde toplamda yaklaşık 20 GW kapasiteye sahip 22 nükleer reaktör inşa etmeyi öngören nükleer enerji geliştirme planını ilk kez yayımladı.
1974’te İran, 1 milyar dolar karşılığında uluslararası Eurodif konsorsiyumunun sahip olduğu Tricastin’deki (Fransa) uranyum zenginleştirme tesisinin yüzde 10’luk hissesini satın aldı. İlk güç üniteleri üzerinde Alman Kraftwerk Union ve Fransız Framatome şirketlerinden uzmanlar çalıştı. Basında yer alan haberlere göre ABD, İran topraklarında altı ila sekiz, Almanya dört ve Fransa sekiz reaktör inşa etmeyi planlıyordu.
Nükleer enerji altyapısıyla birlikte, ülkede istenildiğinde nükleer silah üretimi için kullanılabilecek bir bilimsel ve teknik potansiyel de oluşturuldu. Kısa süre sonra Batılı istihbarat servisleri ve UAEA uzmanları, İran’ı silah kalitesinde uranyum üretmenin eşiğinde duran bir “eşik devlet” olarak tanıdı. UAEA’nın hesaplamalarına göre İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokları altı atom bombası yapmaya yetecek düzeyde.
Batı, İran’ın nükleer programından neden endişe duydu?
1979’da İran’da Şah rejimi devrildi. Bunun neticesinde Batılı fizikçi ve mühendisler İran’ı terk etti ve nükleer proje askıya alındı.
Bu dönemin en belirgin örneği, 1975’te İran’ın güneyinde bir Alman şirketinin gücüyle inşasına başlanan Buşehr Nükleer Santrali’nin hikayesi. Şirketin uzmanları işin yaklaşık yüzde 85’ini tamamlamıştı. Ancak proje, İslam Devrimi’nden sonra durdu ve yaklaşık 30 yıl boyunca yarım kaldı. 1992’de İran, inşaatın yeniden başlatılması için Rusya ile anlaşma imzaladı. Eylül 2011’de Buşehr Nükleer Santrali’nin ilk güç ünitesi şebekeye bağlandı. Kasım 2014’te ülkeler, VVER-1000 reaktörlerine sahip ikinci ve üçüncü güç ünitelerinin inşası için bir sözleşme daha imzaladı.
1980’lerde İran, Pakistan ve Çin’den gelen teknolojilerle nükleer programını yeniden başlattı. Buna paralel olarak Batılı ülkeler, İslami yönetimin kendilerine tedarik edilen ekipmanı silah üretimi için kullanacağından endişe etmeye başladı. 1992-1993 yıllarında ABD ve İsrail, İran’ı ilk kez askeri bir nükleer programa sahip olmakla suçladı.
Örneğin, Bonab’daki Atom Enerjisi Araştırma Merkezi şüphe altına girdi. İran’ın açıklamasına göre merkez, tarımsal amaçlı araştırmalar yürütüyordu. Ancak Batılı uzmanlar, oradaki çalışmaların barışçıl programın sınırlarını aştığına inanıyordu. 1997’de dönemin UAEA Genel Direktörü Hans Blix, merkezi denetlemek üzere ziyaret etti ancak beyan edilmemiş faaliyet bulamadı.
2003 yılında İran’da, UAEA’ya kayıtlı olmayan uranyum zenginleştirme santrifüjleri bulundu. Kurum temsilcileri, ülkedeki tesislerin kapasitesinin barışçıl amaçlar için gerekenin üzerinde olduğunu belirtti. Daha sonra İran, santrifüj ve lazerle zenginleştirme faaliyetlerinde bulunduğunu kabul etti.
Örneğin, füze ve patlayıcıların geliştirilip üretildiği Parçin’deki askeri kompleks soruşturma altına alındı. 2004 yılında basında, Parçin’de hidrodinamik deneyler için konteynerler inşa edildiği yazıldı. UAEA, bu tür deneylerin silah geliştirme belirtisi olarak kabul edilebileceğini değerlendirdi. 2015 yılında müfettişler Parçin’deki askeri kompleksi denetledi ve basında yer alan haberlere göre tesisin arazisinde nükleer malzeme izlerine rastladı.
Nükleer anlaşma müzakereleri nasıl ilerledi?
İran’da zenginleştirilmiş uranyum izlerinin bulunmasının ardından Tahran ile derhal müzakerelere başlandı. 2003 yılında uluslararası baskı altında Tahran, NPT’ye ek bir protokol imzaladı ve UAEA’nın tavsiyeleri üzerine ağır su üretimini ve zenginleştirme tesislerini durdurdu.
2005’te İran’da yapılan seçimleri muhafazakâr Mahmud Ahmedinejad kazandı. Zaferinin ardından nükleer projeyi yeniden başlattı ve müzakereleri neredeyse tamamen durdurdu. Sonuç olarak UAEA, İran’ın yükümlülüklerini ihlal ettiğini ayrı bir karar metniyle kayda geçirdi. Bunun ardından Birleşmiş Milletler, 2006-2010 yılları arasında silah ihracatını, nükleer malzeme ve nükleer sanayi ekipmanı ithalatını yasakladı.
Buna paralel olarak ABD ve AB, İran’a karşı ticaret, finans, teknoloji ve yakıt-enerji kompleksleri gibi ekonomisinin neredeyse tüm sektörlerini etkileyen yaptırımlar uyguladı. 2022’deki Rusya’nın Ukrayna’ya dönük askeri müdahalesinden önce İran, yaptırım uygulanan şirket ve kişi sayısı bakımından dünya lideri olarak kabul ediliyordu.
Tüm kısıtlamalara rağmen İran, tam nükleer yakıt döngüsünü oluşturmayı tamamladı ve ardından Batılı ülkelerle müzakerelere yeniden başladı. 2015 yılında Tahran, uluslararası arabulucular olan Rusya, Çin, ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya ile birlikte Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nı hazırladı. Plan, atom enerjisi üzerinde sürekli dış denetim ve nükleer silahlardan vazgeçme karşılığında yaptırımların kaldırılmasını öngörüyordu. Basında bu belge kısaca nükleer anlaşma olarak adlandırıldı. Anlaşma 14 Temmuz 2015’te imzalandı ve ardından 2231 sayılı BM kararıyla güvence altına alındı.
Mayıs 2018’de ABD, Başkan Donald Trump’ın girişimiyle anlaşmadan çekildi ve yaptırımları yeniden uygulamaya koydu. Bunun ardından İran, yaklaşık bir yıl daha anlaşmalara uydu. Ancak daha sonra nükleer deneylere yeniden başladı. Mayıs 2019’da Tahran, başlangıçtaki stratejisine geri döndü ve nükleer anlaşmanın imzalanmasından sonra yeniden yapılandırdığı Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesisleri, Arak’taki reaktör ve Fordo’daki yeraltı tesisi gibi işletmelerin kapasitelerini yeniden artırdı.
Arak’taki kompleks, İran’ın en büyük nükleer tesislerinden biri olarak kabul ediliyor. Kompleks, silah kalitesinde plütonyum üretimine olanak tanıyan 40 MW gücünde bir nükleer reaktör (IR-40) ve bu reaktör için yılda 100 tona kadar ağır su üreten bir tesisi içeriyor.
Reaktörün inşasına 2004’te başlandı ancak müzakereler sırasında çalışmalar durduruldu. 2016’da İran, reaktörün kalbini çıkarıp betonla doldurdu. Tesis ise bu süreçte döteryum ve oksijen-18 izotop gazı kullanarak tıbbi ürünlere odaklandı. Nükleer anlaşmanın bozulması nedeniyle Mayıs 2019’da Arak’taki kompleks başlangıçtaki planlarına geri döndü.
Tahran, Natanz’daki tesislerin varlığını 2003 yılında dönemin UAEA Genel Direktörü Muhammed el-Baradei’nin ziyareti sırasında resmen doğruladı. Kompleks, en az 50 bin santrifüj için tasarlanmış altı yer üstü ve üç yeraltı binasından oluşuyor. Müzakereler sayesinde İran, santrifüjlerin üçte ikisini durdurmuş ve uranyum zenginleştirmesini yüzde 3,67 ile sınırlamıştı (silah üretimi en az yüzde 20 gerektiriyor).
Nükleer anlaşmanın bozulmasının ardından Natanz’daki tesisler kapasitelerini artırdı ve Nisan 2021’de uranyumuyüzde 60’a kadar zenginleştirebilecek duruma geldi. Kasım 2024’te Tahran, UAEA’yı tesise 6 bin santrifüj daha kurma planı hakkında bilgilendirdi.
Fordo’daki yeraltı uranyum zenginleştirme tesisi 80-90 metre derinlikte bulunuyor. Tesis 2012’de faaliyete geçti. Resmi açıklamaya göre, tesisteki 3 bin santrifüj tıp, tarım, sanayi ve bilim ihtiyaçları için uranyumu yüzde 20’ye kadar zenginleştiriyordu. Bozulan anlaşmanın sonucunda 2023’te UAEA uzmanları, tesiste neredeyse yüzde 84’e kadar zenginleştirilmiş uranyum parçacıkları tespit etti. Haziran 2025’te İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed İslami, Tahran’ın tesise yeni ve verimli IR-6 santrifüjleri yerleştirdiğini açıkladı.
Şubat 2021’e gelindiğinde İran, UAEA’nın tesislerine erişimini önemli ölçüde kısıtladı ve denetimleri fiilen durdurdu. Sonuç olarak, Joe Biden yönetimi altında ABD, nükleer anlaşmaya geri dönmeye çalıştı. Bu kapsamda Viyana’da Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya ile dolaylı müzakereler yürüttü ancak bunlar sonuç vermedi.
Mayıs 2025’te Umman’da nükleer anlaşmanın yeniden canlandırılması amacıyla yeni ABD-İran müzakereleri yapıldı. Müzakerelerin ardından Donald Trump, Tahran’ın tekliflerinin kabul edilemez olduğunu belirtti. İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney ise ABD’nin tekliflerinin ülkesinin çıkarlarına aykırı olduğunu belirtti.
İran’da kaç nükleer tesis var?
Ülkede toplamda 18 nükleer altyapı tesisi bulunuyor. Örneğin, merkezdeki İsfahan eyaletinde 3 bin uzmanın çalıştığı bir araştırma merkezi, uranyum işleme tesisleri ve IR-40 reaktörü için yakıt peletleri üreten fabrikalar yer alıyor. Erdekan’daki tesis, Sagand uranyum madeninden çıkarılan cevherleri sarı pastaya dönüştürüyor. Maden yatağının toplam rezervi 1,55 milyon tonu buluyor. Bu malzeme hem atom enerjisi hem de silahlar için kullanılıyor.
Bunun yanı sıra İran iki yeni nükleer santral daha inşa ediyor: güneydeki Hürmüzgan eyaletinde 5000 MW kapasiteli Sirik Nükleer Santrali ve güneybatıdaki Huzistan eyaletinde 300 MW kapasiteli Karun Nükleer Santrali. Ülke, 2041’e kadar toplam 20 GW kapasiteli beş nükleer santral inşa etmeyi planlıyor.
İran’daki birçok nükleer tesis düzenli olarak saldırılara maruz kalıyor. 2024 yılında Amerikan haber portalı Axios, İsrail’in İran’a yönelik hava saldırıları sonucunda Parçin’de nükleer silah geliştirmeye yönelik gizli bir merkezin imha edilmiş olabileceğini bildirdi.
Natanz’daki kompleks de defalarca saldırıya uğradı. 2009-2010 yıllarında, Stuxnet virüsü bulaşması da dahil olmak üzere birkaç siber saldırıya dayandı. 2021’de bir patlama sonucu tesisin elektrik dağıtım şebekesinde arıza meydana geldi ve İranlı yetkililer bu olayı İsrail’in bir provokasyonu olarak değerlendirdi.
UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi, İsrail’in Yükselen Aslan Operasyonu sırasında Natanz’daki pilot tesisin yer üstü kısmının ve tesisin elektrik altyapısının hedef alındığını bildirdi.
Ortadoğu
ABD, Orta Doğu’ya üçüncü uçak gemisini gönderiyor

ABD ordusu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni saldırıların ufukta olabileceği uyarısında bulunmasının ardından, Orta Doğu’ya üçüncü bir uçak gemisi saldırı grubunu sevk ediyor.
Özel bir amfibi saldırı grubunu da içeren bu sevkiyat, ABD’deki ara seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte İran’a karşı Trump’ın savaşının hızla değişen dinamiklerini vurguluyor.
Trump, savaşın birkaç hafta süreceği yönündeki ilk vaatlerine rağmen, ara seçimlerden sonra gerginliğin tırmanmasının hâlâ geçerli bir seçenek olduğunu belirtti.
Şu anda Orta Doğu’ya doğru yol alan gemi grubu, toplamda 7.000’den fazla denizci ve 2.000 Deniz Piyadesi’ni taşıyor.
Bu gruba, USS Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu ve iki amfibi çıkarma gemisinden oluşan USS Makin Island amfibi hazırlık grubu da dahil.
Hassas askeri operasyonlar hakkında konuşmak üzere isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkiliye göre, bu durum Ekim ayı sonuna kadar bölgede üç uçak gemisinin bulunacağı anlamına gelebilir.
Orta Doğu’da halihazırda bulunan personel de hesaba katıldığında, bu hamle ABD’nin deniz kuvvetleri varlığını 20.000’den fazla denizci ve deniz piyadesi ile yüzlerce uçağa ulaşacak şekilde alışılmadık derecede yüksek bir seviyeye çıkaracak.
Donanma, Nisan ayında 2003 yılından bu yana ilk kez Orta Doğu’da üç uçak gemisi saldırı grubu bulundurmuştu.
USS George HW Bush ve USS George Washington uçak gemileri, USS Boxer amfibi hazırlık grubu ile birlikte şu anda bölgede bulunuyor.
USS George Washington genellikle Pasifik Okyanusu’nda görevlendirilir fakat zorlu görev süresi boyunca mürettebatın 260 günden fazla süreyle aralıksız denizde kalmasına neden olan USS Abraham Lincoln’ün yerini almak üzere Orta Doğu’ya sevk edildi.
Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu bölgeye ulaştığında, Washington’un Japonya açıklarına kaydırılması muhtemel.
Perşembe günü Time dergisinde yayınlanan bir röportajda Trump, yeni saldırı olasılıklarına değindi ve 3 Kasım ara seçimlerinden sonra İran’a yönelik bombardımanı yoğunlaştırmasının “mümkün” olduğunu söyledi.
Israrla sorulunca Trump, stratejisi hakkında daha fazla ayrıntıya giremeyeceğini söyledi.
Trump, “Bunu size söyleyemem çünkü bakın, siz ‘nereyi bombalayacaksınız?’ diye soruyorsunuz,” dedi.
Pazartesi günü yapılan röportajda, İran’dan gelen son ateşkes teklifini reddettiğini belirterek, “bir yıl önce onaylamayacağı şeyleri bugün de onaylamayacağını” söyledi.
Trump, örnek olarak İran’ın önemli bir enerji nakil koridoru olan Hürmüz Boğazı’nı “açma” teklifini gösterdi ama teklifin genel olarak “yeterince iyi olmadığını” belirtti.
Giderek daha fazla tepki çeken bu savaşın Kasım ayında Cumhuriyetçilerin şansını zora sokup sokmayacağu sorulduğunda Trump, ilk başta “Mümkün” diye yanıt verdi. Fakat ardından, “İran’ın nükleer silahı olmayacağı için bu durum yardımcı olmalı,” diye ekledi.
Başkan, “dünya çapında da dahil olmak üzere” “halkın %100’ünün” İran’ın nükleer saldırı kapasitesine sahip olmasına karşı olduğunu söyledi ve “Yani, bu şekilde ifade ederseniz, faydası olur. Bunu söylemezseniz, zararı olabilir,” diye konuştu.
Ortadoğu
Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.
Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.
Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.
Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.
Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.
Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.
Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.
Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.
Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.
Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.
Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.
Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.
Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.
Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.
Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.
Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.
Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.
Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.
Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.
Ortadoğu
Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.
CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.
Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.
Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.
Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.
Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.
İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.
İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.
Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.
Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.
Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.
CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.
Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.
Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.
CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.
Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.
Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.
Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak











