Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İranlı uzman Marandi: İsrail, müttefiki olan Colani’yi vurarak büyük bir hata yaptı

Yayınlanma

Tahran Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Seyyid Muhammed Marandi, İsrail’in Suriye’de kendi desteklediği Colani güçlerini vurmasının büyük bir stratejik hata olduğunu belirtti. Marandi, bu saldırının İsrail’in güvenilmezliğini kanıtladığını ve bölgede direnişin argümanlarını güçlendirdiğini söyledi.

Tahran Üniversitesi öğretim üyesi ve İran’ın eski nükleer müzakere heyeti danışmanlarından Profesör Seyyid Muhammed Marandi, Prof. Glenn Diesen’in podcast yayınına katılarak Suriye’deki son gelişmeleri değerlendirdi.

Marandi, İsrail’in, müttefiki olmasına rağmen Suriye’de Ebu Muhammed el-Colani liderliğindeki güçleri bombalamasının büyük bir stratejik hata olduğunu ve bu durumun direnişin tezlerini güçlendirdiğini belirtti.

Marandi, “İsrail rejiminin bir başka başkenti sebepsiz yere bombalaması ve Savunma Bakanlığı’nı vurması, dünyaya İsrail rejiminin haydut ve kanunsuz bir rejim olduğunu gösteriyor. Bu, rejimin imajı için iyi değil,” ifadelerini kullandı.

Saldırının, İsrail’e düşmanlık beslemeyen El Kaide ve IŞİD gibi aktörlere bile direnişten farklı muamele edilmeyeceğini gösterdiğini vurgulayan Marandi, “İsrail rejimiyle bir anlaşma yapamazsınız. Bu, ABD, İsrail rejimi ve kolektif Batı ile anlaşamayacağınızı söyleyenlerin pozisyonunu güçlendirdi,” diye konuştu.

Marandi’ye göre İsrail, Türkiye’nin arabuluculuğunda yapılan anlaşma uyarınca Suriye’nin güneyine ilerleyen Colani güçlerini kasten tuzağa düşürdü.

“İsrail rejiminin bu insanları içeri alıp sonra onları yok etmeyi planladığını düşünüyorum,” diyen Marandi, İsrail’in amacının Colani’yi ” hizaya getirmek” ve Dürzi toplumunu kendisinden başka sığınacak kimseleri olmadığına inandırmak olduğunu söyledi.

‘İsrail’in hedefi Suriye’yi Balkanlaştırmak’

Marandi, İsrail ve Türkiye’nin Suriye’deki hedeflerinin farklılaştığına dikkat çekti. “İsrail’in hedefi her zaman Suriye’yi bölmek ve Balkanlaştırmak olmuştur,” değerlendirmesini yapan Marandi, Türkiye’nin niyetinin ise İsrail’i incitmek olmadığını belirtti.

Marandi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın amacının Suriye, Irak ve Kafkasya’da kendi nüfuz alanını yaratarak bir “mini-Osmanlı İmparatorluğu” kurmak olduğunu ifade etti.

Erdoğan ve Netanyahu’nun Suriye’yi yok etmek ve Hizbullah’ı zayıflatmak gibi ortak çıkarları olduğunu söyleyen Marandi, “Türkiye ve İsrail’in paralel hedefleri var. Türkiye kuzey Suriye, kuzey Irak ve Kafkaslar’ı istiyor. İsrail ise güney Suriye ve Lübnan’ın bir kısmını istiyor,” dedi.

Marandi, Türkiye’nin İsrail ile ticari ilişkileri, doğrudan uçuşları ve petrol sevkiyatını sürdürerek Yemen’in Kızıldeniz ablukasını delmesinde İsrail’e yardım ettiğini de sözlerine ekledi.

Kirli savaşın arka planı

Marandi, Suriye’deki mevcut durumun kökenlerinin 2011’de başlayan “kirli savaş”a dayandığını hatırlattı.

ABD ve müttefiklerinin, Suriye hükümetini devirmek için yıllarca çeşitli terör örgütleriyle ittifak kurduğunu belirten Marandi, bu süreçte Türkiye’nin ana merkezlerden biri olduğunu söyledi.

Marandi, dönemin ABD’li yetkilisi Jake Sullivan’ın Hillary Clinton’a 2012’de gönderdiği ve El Kaide’nin Suriye’de “kendilerine çalıştığını” belirttiği e-postaya dikkat çekti.

Marandi, “Bu tekfirci gruplar büyük ölçüde Basra Körfezi bölgesindeki aile diktatörlükleri ve İsrail rejimi tarafından finanse ediliyordu. İsrail, işgal altındaki Golan Tepeleri boyunca IŞİD ve El Kaide’yi desteklemekle kalmıyor, Suriye ordusu onlara saldırmaya çalıştığında sık sık Suriyelileri kendisi vuruyordu,” ifadelerini kullandı.

İran ve Hizbullah’ın savaşa ancak 2013’te, on binlerce yabancı militanın ülkeye akın etmesi üzerine dahil olduğunu vurgulayan Marandi, “İranlılar, ülkeyi istila eden on binlerce yabancı militanı görünce müdahil olmaları gerektiğini hissettiler. Bu, savaşın başlamasından iki yıl sonraydı,” dedi.

Marandi, savaş öncesinde Esad ve Erdoğan’ın ailece tatile gidecek kadar yakın ilişkileri olduğunu, İran ile Suriye arasındaki ilişkinin ise daha sınırlı olduğunu belirtti.

‘Saldırı direnişin argümanını güçlendirdi’

Öte yandan Marandi, İsrail’in son saldırısının bölgedeki dengeleri direniş lehine değiştirdiğini savundu.

“Lübnan’da Hizbullah’ın silahlarını bırakması gerektiğini söyleyen pek çok kişi şimdi ‘Bu silahlara ihtiyacımız var’ diyor. Çünkü Colani Dürzileri katlediyor ve İsrailliler Şam’ı sebepsiz yere bombalıyor,” diyen Marandi, bu durumun Lübnan’daki ılımlı Sünniler ve Hristiyanlar arasında da direnişin silahlı varlığına desteği artırdığını söyledi.

Marandi, saldırının İran’da Batı ile anlaşmayı savunan kesimin tezlerini de çürüttüğünü belirtti.

Uzman, “Suriye’ye bakın. Batı ile bir anlaşma yaptılar ama yaptırımlar kalktı. Belki biz de Batı ile bir anlaşma yaparsak yaptırımlar kalkar diyen bir anlatı vardı. Bu insanlar, bir anlaşma yapmanın yeterli olmadığını, yine de peşinize düşeceklerini gördüler,” şeklinde konuştu.

Marandi, Netanyahu ve koalisyonunun yaptıklarıyla İsrail rejimini daha da nefret edilen bir konuma getirdiğini ve direnişin haklılığını pekiştirdiğini sözlerine ekledi.

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı için yaptığı teklifi reddetti

Yayınlanma

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın kolektif yönetimine dair hazırladığı planı reddetti. Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, boğazda eşit kontrol öngören anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun olmadığını bildirdi. Yetkili, Umman’ın sunduğu bu planın “başarı şansı olmadığını” vurguladı.

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın ortak yönetimine ilişkin teklifini geri çevirdi. Reuters haber ajansı, gelişmeyi üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırarak duyurdu.

Ajansa konuşan kaynak, söz konusu planın “başarı şansı olmadığını” kaydetti.

Kaynak; Tahran ve Maskat’ın boğazı başka ülkelerin katılımı olmadan, yalnızca kendi sorumluluk alanları sınırları dahilinde denetlemesi gerektiğini savundu.

Reuters’ın daha önceki haberinde, Umman’ın sunduğu teklifin İran’ın deniz yolu üzerindeki tek taraflı denetimini ortadan kaldırdığı aktarılmıştı.

İran tarafı, İslam Cumhuriyeti’nin Umman’a saygı duyduğunu vurgulamakla birlikte, her iki ülkenin stratejik boğaz üzerinde eşit kontrole sahip olacağı bir anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun düşmediği görüşünü dile getirdi.

Boğazdan geçiş rejimi ve Malakka modeli gündemde

Çatışma öncesinde gemiler, İran ve Umman’ın karasularında yer alan ancak genel kabul itibarıyla uluslararası su yolu sayılan boğazdan serbestçe geçiyordu.

ABD ile askeri çatışmanın başlamasından kısa süre sonra Tahran, boğazı denetleme ve Umman ile ortaklaşa gemilerden harç alma hakkına sahip olduğunu ilan etmişti.

İranlı yetkili, Tahran’ın boğazın tüm giriş rotasını ve çıkış rotasının bir bölümünü denetlemesi gerektiğini, Umman’ın ise kendi kontrolündeki sahayı yönetmesi gerektiğini söyledi.

Reuters kaynakları bir gün önce verdikleri bilgide, Basra Körfezi ülkelerinin Umman’ın boğazın bölgesel yönetimine ilişkin planını desteklediğini bildirmişti.

Bu plan; seyrüsefer, çevre tedbirleri, arama-kurtarma faaliyetleri ve diğer hizmetleri finanse etmek amacıyla gemilerden gönüllülük esasına dayalı harç alınmasını öngörüyordu. Öneri, Malakka Boğazı’ndaki benzer bir yönetim modelini temel alıyordu.

Bloomberg’in aktardığına göre Umman ve İran, hafta sonunda yaptıkları görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın “orta koridor” olarak adlandırılan hattının yeniden trafiğe açılması önerisini ele aldı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English