Bizi Takip Edin

Görüş

İsrail Kolektif Batı’nın tabutuna çivi çakmakla meşgul

Avatar photo

Yayınlanma

Hamas saldırısı (7 Ekim) ile başlayan, İsrail’in soykırımsal katliamları ile devam eden Gazze operasyonlarının ne zaman ve hangi şartlarda sona ereceğini kestirmek şimdilik zor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Gazze’de saldırılara ‘insani ara’ verilmesi çağrısında bulunan kararına Tel Aviv’in uyup uymayacağı belli değil; ancak İsrail’in bu aşırılıklarının bölgesel ve küresel ölçekte önemli sonuçlar doğuracağına hiç şüphe yok. İlk etki Batı’nın ‘yüksek ahlaki değerler’ (moral high ground) diye köpürterek kullandığı bütün kavramlarla ilgili olacak gibi görünüyor. İsrail’in yaptıklarına başta Amerika olmak üzere bütün Batı’nın verdiği azgın ve ahlaksız destek kolay kolay unutulmayacaktır. Burada mesele sadece İsrail’in yaptıkları değil Kolektif Batı’nın bu katliamları yapması için İsrail’e sağladığı sınırsız destek. Hiçbir sorgulama, kısıtlama ve dizginleme olmadan bu konularda zaten sicili bozuk bir ülkeye üstelik Netanyahu gibi birisinin başbakanlığı sırasında verilen bu destek hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde Amerika ve hatta Avrupa’yı katliamlara suç ortağı haline getirdi.

Aslında aşırılık, etnik temizlik ve orantısız güç kullanma alışkanlığı İsrail’in kuruluşundan itibaren hep olageldi; ama son otuz yılda ve bilhassa Oslo Barış Süreci’nin çöp sepetine atılmasından bu yana karşısında bir ordu olmadığı halde İsrail’in sivillere karşı uyguladığı şiddetin orantısızlığı ve adil iki devletli bir çözüme karşı olduğu gerçeği giderek artan bir oranda dünya kamuoylarının dikkatini çeker hale gelmişti. Özellikle 7 Ekim’den bu yana İsrail’in kitlesel olarak bebek/çocuk öldüren bir devlet görüntüsü vermesi ve bütün bunların Amerika’nın çok kutuplu bir dünya düzeninin yerleşmesine engel olmak için dünyanın her yerinde savaş çıkarmaktan çekinmediği bir ortamda yaşanması Batı’nın ‘yüksek ahlaki ilkeler’ silahının kendisine çevrilmesine neden oldu. Ukrayna’da Rusya’ya karşı çoğu ispatlanamayan iddiaların (Bucha katliamı vd.) katbekat fazlasını İsrail göstere göstere yaparken Vaşington’un ısrarla ateşkes, gerginliği azaltma ve savaş hukuku gibi kelimeleri/kavramları telaffuz etmemesi ve sürekli olarak İsrail’in kendini savunma hakkı olduğuna vurgu yapması hafızalarda uzunca bir süre tazeliğini koruyacaktır.

Artık bu saatten sonra dünya kamuoyları, Amerika ve Kolektif Batı’nın yüksek ahlaki değerler olarak savunduğu ve aslında kirlettiği demokrasi, insan hakları, özgürlükler gibi kavramları veya ‘kurallara dayanan dünya düzeni’ gibi aslında Amerikan çıkarlarını savunmak, tek kutuplu dünya düzenini sürdürmek ve Orta Doğu’da İsrail’in güvenliğini sağlamak için bütün bölgeye kan kusturduğu savaş ve katliamlarını demokratikleşme vs. gibi yaldızlı laflarla süslemesine fırsat vermeyecektir. Bütün bu konularda 7 Ekim’den bu yana süregelen İsrail saldırılarının ve öldürülen binlerce bebek, çocuk, kadın ve yaşlının hayaleti Batı’nın korkulu rüyası olmaya devam edecektir. Bundan sonra pek çok devlet Amerika ve Kolektif Batı ile çıkar temelli ilişkilerini sürdürmeye devam etse de yüksek ahlaki değerler dersleri almayı kuvvetle muhtemelen reddedeceklerdir. 

Küresel jeopolitik durum Amerika ve Batı’nın aleyhine hızlı şekillenecek

Amerika’nın Orta Doğu’da İsrail’in güvenliğini perçinleme amaçlı girişimlerinin İsrail’i otuz yıl geriye oranla daha güvenli kılmadığı kesin. Öte yandan bu otuz yılda bölgede ve Afganistan’da boşa harcadığı enerji ve devasa finansal kaynaklar dünyayı çok kutuplu hale getirmeye çalışan rakiplerinin güçlenmesini ve zaman kazanmalarını sağladı. Vaşington’un 11 Eylül Olaylarının ardından tam yirmi yıl süren Afganistan macerası Amerikan silah endüstrisinin tatmin edilemez kar iştahına önemli katkılarda bulunurken Afganistan halkının büyük bir bölümünün hayatını mahvettiğini ve geleceğini kararttığını artık herkes biliyor. Biden yönetiminin çekilme kararını uygularken ortaya çıkan hazin görüntülerin çok kutupluluğa gidiş sürecini hızlandırdığını da…

Afganistan’dan Irak’ın işgaline ve bir milyondan fazla Iraklının ölümüne yol açan Amerikan işgalleri ve bölgeyi karıştırma projeleri Libya ve Suriye ile devam ederken bölgenin başta Irak ve Lübnan olmak üzere İsrail açısından önemli yerlerinde İran’ın nüfuz ve ağırlığının artarak devam ettiğine hiç şüphe yok. Sadece Hizbullah ve Hamas bile İsrail açısından giderek daha karmaşık hale dönüşen güvenlik sorunları olarak karşımızda duruyor ve durmaya devam edecek gibi. Kısacası Orta Doğu’yu kan gölüne dönüştüren ABD harcadığı onca zaman, enerji ve verdiği büyük sayıda kayıplara rağmen aslında İsrail’i bundan otuz yıl öncesine göre daha güvenli hale getiremedi … Mevcut krizin ardından İsrail’in daha güvenli hale geleceğinin de garantisi yok. Tam tersine, Amerika ile iyi ilişkiler içerisindeki Arap ülkelerinin yönetimlerini bile Vaşington ve Tel Aviv’e karşı öfkeli hale getirmiş durumda. Sosyal medyada dolaşan bildirimlerde Orta Doğu’daki ABD diplomatik misyonlarının merkeze çektikleri telgraflarda bölge kamuoylarının tamamen Amerika aleyhine döndüğünü vurgulamaları boşuna değil. Kamuoylarındaki bu Amerikan karşıtlığının dalga dalga bütün dünyayı sarmakta olduğu ve İsrail’e körü körüne destek veren Avrupa ülkelerinde bile halklar düzeyinde bu duruma ciddi bir muhalefet oluştuğu görülebiliyor.

Rusya ve Çin gayet memnun

Öte yandan Amerika liderliğindeki tek kutuplu dünya düzenine kafa tutan ve hatta buna karşı Ukrayna’da silaha sarılarak bütün Batı’ya karşı savaşan Rusya Orta Doğu’da Amerika’nın prestijinin sarsılmasını ilgiyle seyrediyor olmalıdır. Ukrayna’da savaşın ilk haftalarında medya diye anılan Batılı yalan makineleri tarafından askeri olarak diz çökeceği, ekonomik ve finansal açılardan tamamen iflas edeceği söylenen/beklenen Rusya müthiş bir direniş göstermekle kalmamış aynı zamanda cephede de savaşı kazanmıştı. Mart ayından bu yana dile getirilen Ukrayna karşı saldırısı ise cephe hatlarında önemli değişikliklere yol açmadan etkisizleşirken Ukrayna tarafının on binlerce kayıp vermesine yol açmıştı. Ayrıca Batı dünyasının Ukrayna’ya yeterli silah ve mühimmat sağlayamayacağı ve Batılı kamuoylarının da verilen bütün mali destek ve silah yardımlarına rağmen Ukrayna tarafının beklenen/istenen taarruzu ve başarıyı gösterememesinden dolayı yardım konusunda isteksiz hale geldiğine dair çok sayıda haber ve yorum Batılı medya organlarında sıklıkla yer almaya başlamıştı. Şimdi bütün gücüyle İsrail’i korumak amacıyla Orta Doğu’ya yığınak yapmış olan Amerika’nın Ukrayna’ya ilgisinin azalması ihtimalinin arttığına hiç şüphe yok. Bundan dolayı Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski ‘aman bizi unutmayın’ yakarışlarına başladı bile.

Aslında Amerika’nın Afganistan’da başlayıp Irak, Libya ve Suriye’de derinleşerek devam eden savaşları her zaman Rusya’nın işine gelmişti. Yeltsin dönemi çalkantılarına son veren Putin’in Rusya Devlet Başkanı seçilmesiyle Amerika’nın uzun erimli Orta Doğu macerasının adeta başlangıcı olan Afganistan işgalinin aşağı yukarı aynı tarihlere gelmesi ilginç olsa gerektir. Amerika hiçbirini kazanamadığı savaşlar içinde kaynaklarını sokaklara atarken ve ciddi askeri kayıplar verirken Putin liderliğindeki Rusya gücünü toparlamış ve zaman kazanmıştı.

Aynı durum Çin için de geçerliydi. Birinci Körfez Savaşı’ndan bu yana Amerika’nın Orta Doğu’da otuz yılı aşkın bir süredir bir çatışmadan ötekine sürüklenmesi Pekin’in istikrarlı bir şekilde kalkınması ve askeri hazırlıklarını tamamlaması için lazım gelen çok değerli bir zaman kazandırmıştı. Şimdilerde Amerika’nın Ukrayna üzerinden Rusya’yı ve Tayvan üzerinden de Çin’i meşgul etme ve vekalet savaşlarıyla zayıflatma düşüncesi/politikası dikkate alındığında Vaşington’un Biden göreve geldiğinde gücünü/etkisini azaltmak niyetinde olduğu Orta Doğu’ya geri dönmesi Pekin’i neden rahatsız etsin? Tam tersine memnun eder. Nitekim Çin, Amerika’nın bu coğrafyada gücünü ve kaynaklarını yeniden israf ettiğini görerek Vaşington’un eleştirisiyle yetiniyor. İsrail’in yaptığı katliamlardan dolayı Amerika’nın bütün dünya kamuoylarının gözünde hızla dibe vuran prestijini seyrederken Filistin sorununun iki devlet temelinde çözümlenmesini dile getirerek Arap ülkeleri nezdinde itibar sağlıyor. İran ve Suudi Arabistan arasında yaptığı arabuluculuk sayesinde bu iki devletin yeniden diplomatik ilişki kurmasını sağlayan ve böylece tarihi bir başarıya imza atmış olan Çin’in, bölgesel ve küresel düzeyde Amerika aleyhine sonuçlar veren üretmeye devam edecek olan bu süreci bir yandan izlerken öte yandan da Suriye Devlet Başkanı Esad’ı ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı Pekin’de ağırlayarak Orta Doğu’daki ekonomik varlığına siyasi ve diplomatik boyutlar da ekleyeceğine kesin gözüyle bakmak gerekir.

Kısacası Amerikan Derin Devleti’nin, bugünden on yıl sonrasında dünyanın siyasi, askeri ve ekonomik olarak kendi aleyhlerine şekillenmesini engellemeye çalışmak gibi hemen hemen imkansız bir mücadeleyi misyon edinmişken Netanyahu fanatizminin bu süreci Kolektif Batı aleyhine ve çok kutupluluk lehine hızlandırdığını görecek siyasetçilere sahip olmadığı açık. Amerika ve Kolektif Batı açısından çok kutupluğa geçişi tümüyle durdurmak oldukça zordu; Netanyahu’nun yaptıklarına verdiği kayıtsız/şartsız destekten sonra bu mücadele Batı için Don Kişot’un yel değirmenleriyle savaşına dönüştü.

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Zirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli

Yayınlanma

NATO liderleri 36. zirve için 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanırken, resmi anlatı bellidir: Sovyet işgali tehdidi altındaki Türkiye, Kore’de verdiği kahramanca sınavla ittifaka girmiş ve güvenliğini sağlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Arşivi’nin son yıllarda araştırmaya açılan binin üzerinde belgesi üzerinde yürüttüğüm çalışma, bu anlatının iki temel direğinin de belgesel zemine oturmadığını gösteriyor. Birincisi: bugün erişilebilir olan Sovyet arşivleri, Moskova’nın hiçbir zaman Türkiye’yi işgal etmek gibi bir operasyonel planının var olmadığını ortaya koyuyor. İkincisi: Türkiye NATO’ya bir güvenlik şemsiyesi altına sığınarak değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin Uzak Doğu’daki savaşına kendi evlatlarının kanını sürerek girdi. Ve bu pazarlığın en ağır, en uzun ömürlü faturası, bugün Ankara’nın en çok ihtiyaç duyduğu ilişkilerden birine kesildi: Çin’e.

BM Busan Türk Şehitliği

İşgal planı yoktu; korku vardı, hata vardı, fırsatçılık vardı

Önce Sovyet meselesindeki kayıtları düzeltelim. Molotov’un Haziran 1945’te Büyükelçi Selim Sarper’e ilettiği talepler — Boğazlar’da üs, Kars ve Ardahan’ın devri — gerçekti ve Sovyet diplomasisinin tarihî bir hatasıydı; bunu savunmanın imkânı yok. Ama 1990 sonrasında açılan Sovyet arşivleri, Jamil Hasanli’nin Azerbaycan devlet arşivindeki rekonstrüksiyonuyla birlikte, kritik bir gerçeği belgeliyor: Moskova’nın Kars-Ardahan’ı almak için hazırlanmış hiçbir operasyonel planı yoktu; 1945 talepleri, Kremlin’in kendisinin dahi kabul edilme ihtimali görmediği maksimalist bir açılış pozisyonuydu. Ağustos 1946 Boğazlar krizinde Stalin’in geri adım atması da bir askeri niyetin değil, temkinli bir hesabın ürünüydü. Aynı arşivler Stalin’in Kore’de dahi ne kadar isteksiz olduğunu gösteriyor: Kim İl-sung’un saldırı taleplerini 1949 boyunca sistematik olarak reddetmiş, Ocak 1950’deki onayını bile “büyük risk alınmayacak” kaydıyla vermişti.

Ankara’nın korkusu samimiydi — 1939 Molotov-Ribbentrop pazarlıklarından beri biriken ve arşiv belgelerinde tutarlı biçimde izlenebilen bir korkuydu bu; uydurma bir tehdit anlatısıyla halkın aldatıldığını söylemek belgelere haksızlık olur. Ama korkunun samimi olması, ona verilen cevabın isabetli olduğu anlamına gelmez. Washington, Sovyet diplomasisinin bu ağır hatasının yarattığı korkuyu kendi blok mimarisinin harcına çevirdi: Türkiye’yi 1949’da NATO’nun dışında bıraktı, sonra kapıyı aralamanın fiyatını koydu. Fiyat, Kore’ydi.

Kanla ödenen giriş ücreti

Arşivler, Kore kararının bir BM idealizmi değil, açık bir takas olduğunu tereddüde yer bırakmayacak biçimde belgeliyor. Ankara, hiçbir antlaşma yükümlülüğü yokken, 22 Temmuz 1950’de bir günden kısa süren bir müzakereyle 4.500 kişilik tugayı ABD komutası altındaki cepheye gönderme kararı aldı. Altı gün sonra BM Daimi Temsilcisi Sarper, basın önünde Atlantik Paktı üyeliği talebini dile getirdi; Genel Sekreter Trygve Lie ile görüşmesinin tutanağında karşılıklılık beklentisi açıkça telaffuz ediliyor. Belgelerin gösterdiğine göre Türkiye’nin Atlantik sistemine alınacağına dair yapısal karar fiilen 1 Kasım 1950’de — yani Kunuri’den önce ama Türk kanının pazarlık masasına konmasından sonra — Ankara’ya iletildi. Mehmetçik, Türkiye’ye yönelik hiçbir tehdidin kaynağı olmayan bir ülkenin askerleriyle, Türkiye’nin hiçbir çıkarının bulunmadığı bir yarımadada, bir süper gücün blok konsolidasyonu için savaştırıldı. Buna başarı hikâyesi demek, o kanı dökülenlere değil, döktürenlere yazılmış bir methiyedir.

Faturanın merkezi: Çin

Bu takasın en az konuşulan ve en kalıcı sonucu Çin’le yaşanan kopuştur — ve hikâyenin asıl trajedisi buradadır. Çünkü karşı karşıya getirilen iki halk, yirminci yüzyılın iki büyük anti-emperyalist mücadelesinin sahibiydi. Kendi araştırmalarımın gösterdiği gibi, 1920’ler ve 30’ların Çin basını — Şenbao başta olmak üzere — Mustafa Kemal’in Türkiyesi’ni emperyalizme karşı verilmiş ilk muzaffer kurtuluş savaşının ülkesi olarak izlemiş, Kemalist modernleşmeyi kendi ulusal uyanışı için ilham kaynağı saymıştı. Çeyrek yüzyıl sonra bu iki halkın evlatları, Kunuri’de ve Kumyangjang-ni’de birbirine kurşun sıkıyordu — ikisinin de tarihsel çıkarına hizmet etmeyen, Washington’ın çizdiği bir cephede.

Ankara’nın Çin karşıtı angajmanı muharebe alanıyla da sınırlı kalmadı. İngiltere Ocak 1950’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanırken Türkiye, Amerikan çizgisinde tanımama kampına demirledi. Şubat 1951’de Çin’i “saldırgan” ilan eden BM kararını en önde destekledi; İngiltere ve Dominyonların dahi yumuşatma formülleri aradığı bir ortamda Ankara, arşiv yazışmalarında açıkça okunabilen “çoğunluğun yanında görünme” refleksiyle en sert çizgiye yerleşti. Mayıs 1951’de Çin’e stratejik ambargo hazırlanırken ilgili komiteye Türkiye başkanlık ediyordu. Aralık 1950’nin son günü Dışişleri Bakanı Köprülü’nün Ankara’da kabul ettiği “Çin büyükelçisi” bile Pekin’in değil Taipei’nin temsilcisiydi. Sonuç: Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara’ya ilk dostluk elini uzatanlar arasındaki Sovyet Rusya’yla köprüler atılırken, anti-emperyalist mücadelenin öteki büyük ülkesi Çin’le ilişki daha kurulmadan donduruldu; Türkiye, Çin Halk Cumhuriyeti’ni ancak 1971’de tanıdı. Çin’de yaşayan bir araştırmacı olarak şunu ekleyeyim: Kore Savaşı — Çin hafızasındaki adıyla “Amerika’ya Karşı Koy, Kore’ye Yardım Et” — Çin’de kuruluş destanının parçasıdır ve Türkiye’nin o savaştaki konumu, Çinli muhataplarımızın tarihsel hafızasında bizim sandığımızdan çok daha canlıdır.

Aynı hizalanmanın öteki mirası: Sincan dosyası

Blok tercihinin bir başka kalıcı sonucu da aynı yıllarda mayalandı. 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte Sincan’dan ayrılan siyasi kadrolar — eski eyalet hükümeti genel sekreteri İsa Yusuf Alptekin ve eski eyalet yöneticilerinden Mehmet Emin Buğra başta olmak üzere — yönünü Türkiye’ye çevirdi; 1952’de Ankara hükümeti, Keşmir üzerinden gelen binlerce Sincan göçmenini kabul eden kararnameyi çıkardı ve İstanbul, izleyen on yıllarda bu muhaceretin dünya çapındaki merkezi hâline geldi. Türk kamuoyunun bu insanlara kucak açmasında samimi bir soydaşlık duygusu vardı ve bu duygunun kendisi eleştirilecek bir şey değildir. Eleştirilmesi gereken, bu insani dosyanın da Soğuk Savaş’ın blok mimarisine devşirilmesidir: muhaceret hareketi, dönemin Amerikan güdümündeki anti-komünist ağlarının ekosistemi içinde siyasallaştı ve Türkiye’nin Çin karşıtı hizalanmasının bir parçası olarak kurumsallaştı. Böylece soydaşlık gibi kendi başına meşru bir bağ, büyük güç rekabetinin aracı hâline getirildi — ve bugün Ankara ile Pekin arasındaki en hassas dosya doğdu: Pekin’in kendi toprak bütünlüğü meselesi olarak okuduğu, Türkiye’de ise soydaşlık ve insani boyutuyla algılanan, iki başkentin birbirini en zor anladığı başlık. Bu dosyanın kökleri, sanıldığı gibi 1990’lara değil, NATO üyeliğinin kanla satın alındığı o üç yıla uzanır. Türkiye bu meseleyi kendi vicdanıyla Çin’le ilişkisi arasında bir koz olarak değil, iki ülkenin doğrudan ve dürüst konuşması gereken bir tarih mirası olarak ele almayı öğrenmedikçe, üçüncü tarafların bu dosyayı yeniden araçsallaştırmasına açık kalacaktır.

1953: Gerekçe buharlaşıyor, bağımlılık kalıyor

Hikâyenin son perdesi, resmi anlatının en az sevdiği kısımdır. Stalin 5 Mart 1953’te öldü. 30 Mayıs 1953’te Sovyet hükümeti Türkiye’ye verdiği resmi notayla Kars-Ardahan üzerindeki taleplerden ve Boğazlar rejiminin revizyonu isteğinden açıkça vazgeçtiğini bildirdi; Sovyet güvenliğinin Türkiye’nin egemenliğiyle bağdaşan koşullarda sağlanabileceğini kabul etti. Moskova, sonraki yıllarda Kruşçev’in ağzından daha da ileri gidecek, Stalin dönemi taleplerinin bir hata olduğunu ve Türkiye’yi Amerikan ittifakına bizzat bu hatanın ittiğini kabul edecekti. Yani NATO üyeliğinin bütün gerekçesi, üyelikten on beş ay sonra bizzat kaynağı tarafından yazılı olarak geri çekildi. Ama üyelik geri çekilmedi; kan çoktan dökülmüş, bağımlılık mimarisi çoktan kurulmuş, Çin’le kapı çoktan kapanmıştı. Tehdit geçiciydi; taahhütler, üsler ve kapanan kapılar kalıcı oldu.

Zirveye asıl soru

Ankara’daki zirve salonunda sorulmayacak ama sorulması gereken soru şudur: bir ülke, var olmayan bir işgal planına karşı, kendi tarihsel davasıyla hiçbir ilgisi olmayan bir cephede kan dökerek satın aldığı bir üyeliğin yetmiş beşinci yılını kutlarken, o üyeliğin Asya’da kapattığı kapıların envanterini ne zaman çıkaracaktır? Türkiye bugün Çin’le ticaretten Orta Koridor’a uzanan bir gündemi konuşuyorsa, aslında 1950-52’de bir süper gücün hesabına feda edilen bir ilişkiyi onarmaya çalışıyor demektir. Dünya yeniden blok siyasetine sürüklenirken tarihin dersi açıktır: büyük güçlerin savaşlarına kan taşıyarak elde edilen güvenlik, güvenlik değil, faturası nesiller boyu ödenen bir bağımlılıktır. Bu topraklarda anti-emperyalizmin kurucu bir tecrübe olduğunu hatırlayanlar için, zirvenin en anlamlı gündemi NATO’nun genişlemesi değil, Türkiye’nin kendi coğrafyasının bütün yönleriyle — Çin dahil — eşitlik temelinde ilişki kurma iradesi olmalıdır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Yayınlanma

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.

Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.

Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.

Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.

Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….

Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.

Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?

Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.

Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.

Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?

İçerideki işbirlikçi kim?

Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!

Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.

Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.

Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.

Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!

Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”

Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!

68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.

Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!

Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.

Heidegger’in müritleri

Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.

Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.

Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.

Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.

Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.

Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.

Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.

Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.

Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.

Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!

Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.

Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.

Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”

Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.

Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.

Habermas ve Alman Felsefesinin Sefaleti

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English