Bizi Takip Edin

Görüş

Hindistan’ın kadim dostu Bhutan: Kral’ın kritik ziyareti

Avatar photo

Yayınlanma

Bhutan Kralı Jigme Khesar Namgyel Wangchuck, Hindistan’a 3-10 Kasım tarihleri arasında sekiz günlük bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret, geleneksel olarak uluslararası ilişkilerini Hindistan üzerinden yürüten Bhutan’ın iki bölgesel dev arasındaki ilişkilerin kötüleştiği bir ortamda Çin ile görünüşte büyüyen bağlarının arka planında gelişmiş olması açısından oldukça kritik. Hindistan Dışişleri Bakanlığı ziyareti şöyle lanse etti: “Hindistan ve Bhutan, anlayış ve karşılıklı güven ile karakterize edilen benzersiz dostluk ve işbirliği bağlarına sahiptir. Ziyaret, her iki tarafa da ikili işbirliğinin tüm kapsamını gözden geçirme ve farklı sektörlerde örnek niteliğindeki ikili ortaklığı daha da ilerletme fırsatı sunacaktır.”  Bu resmi ziyarete Bhutan Kraliyet hükümetinden üst düzey yetkililer ile beraber ayrıca Kraliçe Jetsun Pema ve iki oğlu da eşlik etti.

Peki, Bhutan hükümdarının Hindistan ziyareti neden önemli? Ama öncesinde Bhutan’a, Hindistan’ın Bhutan ile ilişkilerine, Bhutan’ın Çin ile yedi yıldır durmuş olan ve şimdi yeniden başlayan sınır görüşmelerine kısa bir bakış daha yararlı olur. Hadi tüm bu parametrelere adım adım yakından bakalım.

Saklı Cennet Bhutan

Kendi deyişleriyle “barışçıl ejderhanın ülkesi” Bhutan, Doğu Himalayalarda bulunur ve denize kıyısı yok. Batısında ve doğusunda Hindistan ile kuzeyinde ise Tibet bölgesinden dolayı Çin ile sınır komşusu. Coğrafi açıdan Bangladeş ve Nepal’e de çok yakın ancak bunlarla paylaştığı herhangi bir sınır söz konusu değil. İki Asya devi arasında yer alan küçük bir Himalaya krallığı olan Bhutan için 699 kilometrelik Hindistan sınırı çok değerli. Hindistan için de değerli olan bu sınır Hindistan’ın Arunachal Pradesh, Assam, Batı Bengal ve Sikkim devletlerini Bhutan’a bağlıyor.

Kalan son egemen Himalaya krallıklarından biri olan ve geleneğe bağlı modern bir ülke olan Bhutan halkının televizyon ve internet gibi teknolojik materyaller ile tanışması dahi neredeyse 2000’li yıllara denk geliyor. Ancak Bhutan halkı için 2000’ler yalnız teknoloji ile tanışma dönemi değil, aynı zamanda yeni bir yönetim biçimi ile tanışma anlamına da geliyor. Günümüz 43 yaşındaki Bhutan Kralı -Bhutan’ın beşinci Ejderha Kralı- babasının kendi isteğiyle tahttan ayrılması üzerine tahta geçti ve ardından yüksek katılımın sağlandığı çok partili seçimler ile anayasal monarşi söz konusu oldu. Dış politikada bu küçük Himalaya krallığı tarafsız çizgi ile öne çıksa da asıl tercihi hep güvenlik ve kalkınma için sırtını yasladığı Hindistan’dan yana.

Bir milyondan az nüfusu olan ve neredeyse bir İsviçre büyüklüğünde olan Himalaya krallığı, çoğunluğu küçük bölgesel ülkeler olan yalnızca 54 ülkeyle diplomatik ilişkileri bulunan benzersiz bir Birleşmiş Milletler üyesi ülke. Dikkat çekici bir biçimde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki P-5 ülkelerinden (beş daimi üyeden) hiçbiriyle diplomatik ilişkisi yok; Çin de dâhil. Bhutan’ın başkentinde yalnızca Hindistan, Bangladeş ve Kuveyt’in büyükelçilikleri bulunuyor. Ayrıca New York (Birleşmiş Milletler), Brüksel (Avrupa Birliği) ve Cenevre’deki diplomatik misyonların yanı sıra Bhutan’ın yalnızca Hindistan, Bangladeş, Belçika, Avustralya, Kuveyt ve Tayland’da büyükelçilikleri bulunuyor. Hindistan’ın kendini kanıtlamış bir dostu olan Bhutan, 1971’deki kurtuluş savaşından sonra Bangladeş’i tanıyan ilk ülke. Bhutan ve Hindistan, ulusal çıkarlarıyla ilgili konularda birbirleriyle yakın işbirliği yapma konusunda anlaşmaya bağlılar.

İkili ilişkiler

Dağlık coğrafyası nedeniyle tarihsel olarak izole edilmiş olan Bhutan 1910 yılında Britanya İmparatorluğu ile ilk ikili anlaşmasını imzalayarak İngilizlerin dışişlerini ve savunmasını yönlendirmesine olanak tanıdı. 1947’de Hindistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülkeler arasında yer aldı ve yakın ilişkilerin temelini attı. 1968’de resmi diplomatik ilişkiler kuran Hindistan ve Bhutan özel bir ilişkiye sahip. Bu özel ilişki, daha sonra 2007’de güncellenen 1949 tarihli Hint-Bhutan Dostluk Anlaşması’na bağlı. Bu anlaşma Yeni Delhi ve Thimphu ilişkilerinin temel çerçevesini oluşturuyor; iki ülke arasında sürekli barış ve dostluk, serbest ticaret, birbirlerinin içişlerine karışmamak ve birbirlerinin vatandaşlarına karşı eşit adalet konularına dayanıyor. Daha önce Bhutan’ın dış ilişkilerinde Hindistan’ın rehberliğinde olacağını belirten anlaşmanın 2. maddesi 2007’de revize edildi. 1949 tarihli dostluk anlaşması uyarınca Bhutan dış ilişkiler konusunda Hindistan hükümetinin tavsiyelerine göre hareket etme sözü vermişti. Artık 2007’de revize edilen anlaşmada bu söz her iki ülkenin de ulusal çıkarlarıyla ilgili konularda birbirleriyle yakın işbirliği yapma taahhüdü olarak yeniden çerçevelendi. Dolayısıyla bu anlaşma Thimphu’nun dış politika konusunda Hindistan’ın rehberliğini ve aynı zamanda silah edinme iznini isteme yükümlülüğünü ortadan kaldırdı.

Yeni Delhi, ticari malları ve ticareti için hem kaynak hem de pazar olarak Thimphu’nun yalnızca ana kalkınma ortağı değil, aynı zamanda onun ihracatının yüzde 98’ini ve ithalatının yüzde 90’ını oluşturan en büyük ticaret ortağı. Hindistan, Bhutan’ın ilk Beş Yıllık Planı’nın başlatılmasıyla planlı kalkınma sürecine başladığı 1961 yılından bu yana kapsamı ve içeriği önemli ölçüde büyüyen Thimphu’nun sosyo-ekonomik kalkınmasına önemli bir yardım sağlıyor. Faaliyet alanları hem çok taraflı alanda hem de kültürel alışveriş, eğitim, ticaret, hidroelektrik ve sosyo-ekonomik kalkınma gibi ikili alanlarda işbirliğini kapsıyor. Bhutan’da hidroelektrik sektörünün geliştirilmesine yönelik işbirliği iki ülke arasındaki karşılıklı yarar sağlayan ekonomik işbirliğinin merkezini oluşturuyor. Dahası, denize kıyısı olmayan bir ülke olarak üçüncü ülkelerden yapılan tüm ithalat ve ihracatlar Hindistan üzerinden geçiyor.

Daha da önemlisi Yeni Delhi Thimphu’nun fiili güvenlik garantörü olmaya devam ediyor. Yeni Delhi’nin Bhutan üzerinde kontrol sağlamak için güvenlik kaygılarını bir bahane olarak kullandığını düşünen Bhutanlılar da yok değil. Pekin, Bhutan vatandaşlarını çekmek için ticaret, modern şehirleri sergileme ve burslar sunma gibi çeşitli stratejiler uygulayarak Çin’in Thimphu’daki etkisine ilişkin Hindistan’ın kaygılarını artırıyor. Çin’i Bhutan’ın yanı sıra Nepal ve Hindistan’ın da komşusu yapan şey, dini ve kültürü Bhutan toplumunu şekillendiren Mao Zedong’un 1951’de Tibet’i ilhak etmesiydi. Ancak bugün Thimphu’nun kendine özgü bir kimliği varsa burada Hindistan’ın Bhutan’ı kültürel ve sosyolojik olarak Tibet’ten ayırmadaki rolü de yadsınamaz bir olgu.

Bhutan’ın Çin ile sınır görüşmeleri

Hindistan ve Bhutan Çin’in henüz sınır anlaşmazlıklarını çözemediği iki ülke. Pekin ile 2016 yılında 24 turluk görüşmelerin ardından Thimphu, Ekim 2021’de kara sınırlarının çizilmesine yönelik müzakerelerin hızlandırılması için üç adımlı bir yol haritası  (sınırın masa üzerinde kabul edilmesi, ardından sahadaki alanların ziyaret edilmesi ve ardından resmi olarak sınırın çizilmesi) imzaladı. Bu ekim ayının son haftasında 25. tur sınır görüşmelerini gerçekleştirirken Bhutan Kralı’nın Hindistan gezisi Bhutan ve Çin’in Pekin’de bu müzakereleri gerçekleştirmesinden günler sonra gerçekleşti. Bhutan Dışişleri Bakanı Tandi Dorji liderliğindeki bir heyet 24 Ekim’de Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı Sun Weidong ile bir araya geldi ve burada iki taraf, “Bhutan-Çin Sınırının Sınırlandırılması ve Sınırlamasına İlişkin Ortak Teknik Ekibin Sorumlulukları ve İşlevleri” konulu bir işbirliği anlaşması imzaladı. Dikkat çeken bir gelişme olarak Bhutan Dışişleri Bakanı’nın Çin’e yaptığı ziyaretin diplomatik ilişkilerde bir ilk olması. Bu 23 Ekim’de Pekin’de Çinli mevkidaşı Wang Yi ile yaptığı ayrı bir toplantıda Dorji, Thimphu’nun sınır müzakerelerini sonuçlandırmaya ve Pekin ile diplomatik ilişkiler kurma sürecini hızlandırmaya hazır olduğunu söylemişti.

Himalaya ülkesi ayrıca sınır anlaşmazlığını çözmek için Çin ile şu ana kadar 13 uzman grup toplantısı düzenledi ve bunların dördü yalnızca geçen yıl ve üçü yalnızca bu yıl gerçekleşti. Ağustos ayında yapılan son toplantıda ülkeler, sınır sorununun çözümüne yönelik Ekim 2021’de üzerinde mutabakata varılan üç adımlı yol haritasının uygulanmasına yönelik adımları hızlandırmaya karar vermişti. Aynı zamanda ilk toplantısını yapan ortak bir teknik ekip de kurdular.

Thimphu ve Pekin 1984 yılında sınır görüşmelerini başlattılar ve o zamandan bu yana esas olarak üç tartışmalı bölgeye odaklandılar: Kuzey Bhutan’daki Jakarlung ve Pasamlung bölgeleri ve Batı Bhutan’daki Doklam bölgesi.

Çin ve Bhutan sınır anlaşmazlıklarını başarılı bir şekilde müzakere edip resmi diplomatik bağlar kurarsa, özellikle Tayvan ve Güney Çin Denizi konusunda Xi Jinping liderliğinin dış politikaya giderek daha agresif bir yaklaşım getirdiği eleştirilerine maruz kalan Pekin, bu becerisini anlaşmazlıkları barışçıl müzakereler yoluyla çözebileceğine dair dünyaya açık mesaj vermek için kullanacaktır.

Bu sınır görüşmeleri Hindistan için neden önemli?

Himalaya krallığının Çin ile olan sınır görüşmelerinde her ne kadar bir çözüm yakın zamanda görünmüyor olsa da bu görüşmeler Thimphu’nun fiili güvenlik şemsiyesi olan Yeni Delhi için -özellikle de 2017’deki Doklam çıkmazından sonra- kritik bir kaygı ve tedirginlik kaynağı ve aynı zamanda stratejik ve güvenlik çıkarları taşıyor. Hindistan’ın Bhutan’ın tartışmasız toprağı olarak kabul ettiği Doklam platosu, Siliguri Koridoru’na yakınlığı nedeniyle stratejik önem taşıyor. Tavuk Boynu olarak da bilinen Siliguri Koridoru Hindistan anakarasını Kuzeydoğu’ya bağlayan 22 km’lik bir şerit. Aynı zamanda Hindistan’ı Tibet, Nepal, Bhutan ve Bangladeş’e bağlıyor. Yeni Delhi’de Thimphu ile Pekin arasındaki sınır anlaşmasının Hindistan, Bhutan ve Çin arasındaki üçlü kavşağın yakınında bulunan Doklam’ın kuzeydeki tartışmalı bölgelerle değiştirilmesini içerebileceğine dair kaygılar var. Bu kavşak noktası Batang La adlı bir noktada yer alıyor. Çin bu noktayı Batang La’nın yaklaşık 7 km güneyinde Gipmochi Dağı adı verilen bir zirveye kaydırmak istiyor. Ancak Yeni Delhi tüm Doklam platosunun Pekin’in kontrolü altında olacağı anlamına geleceği için bu harekete karşı çıkıyor. Çin’in Bhutan’ı diplomatik ilişkiler kurmaya zorlaması ve iki ülkenin on yıllardır süren sınır anlaşmazlığını çözmeye yaklaşması nedeniyle Hindistan temkinli davranıyor ve gelişmeleri yakından izliyor.

Çin daha önce Bhutan’ın batı sınır bölgelerinin bir kısmından vazgeçmesi hâlinde kutsal, manastırlar açısından zengin Beyul Khenpajong vadisi de dâhil olmak üzere kuzey Bhutan’da işgal ettiği bölgelerden çekilme isteğinin sinyalini vermişti. Pekin 1998’de sınırdaki statükoyu değiştirmek için tek taraflı eyleme başvurmama taahhüdüne karşın 2017’den bu yana son dönemdeki Çin-Hindistan kavgasının da patlak verdiği nokta olan Doklam Platosu da dâhil olmak üzere Bhutan’ın batı bölgelerine de sızma hamlelerinde bulunuyor. Pekin’in Thimphu’yu ikna ettiği ve Batı Bhutan’da hak iddia ettiği toprakları ele geçirdiği ve bu sayede Hindistan’ın Kuzeydoğusunu merkeze bağlayan stratejik açıdan önemli ve Hindistan’ın en savunmasız noktası olan Siliguri Koridoru’nun Tavuk Boynu’nu kapatmaya çalıştığı bir senaryo, Yeni Delhi için en hafif deyişle de olsa bir kâbus olur. Dolayısıyla Pekin ve Himalaya krallığı aslında her ne kadar birbirinden uzak olsalar da iki ülke arasındaki potansiyel yakınlık Hindistan için ciddi bir durum: Hindistan’ın Himalaya güvenlik girişiminde stratejik bir gerileme anlamına geliyor. Hindistan, Bhutan ve Nepal ile ilişkilerini Himalaya sınırı güvenlik politikası açısından hayati önemde görüyor.

Ancak şu ana kadar Yeni Delhi tarafından Thimphu’nun Pekin ile sınır anlaşmasının güvence altına alınmasına yönelik adımlarından memnun olmadığına dair herhangi bir ciddi gösterge görülmedi ve aynı zamanda Thimphu’nun planlarına Hindistan’dan destek almadan harekete geçmesi de düşük bir olasılık. Aslında Bhutan Başbakanı Lotay Tshering bu yılın mart ayında yaptığı bir açıklamada Bhutan, Çin ve Hindistan’ın Doklam Platosu’nda birleştikleri yerdeki sınırlarının çizilmesinin yalnızca üçlü olarak yapılabileceğini de söylemişti. Dolayısıyla ziyaretin amacı açık, ancak sonuçlarını zaman gösterecek. Gerçi Çin Hindistan’ın Maldivler, Sri Lanka ve Nepal gibi dostlarını kendi tarafına çekmek için para ile desteklenen yoğun bir çaba harcasa da Yeni Delhi’nin Önce Komşuluk politikasının önde gelen aktörlerinden biri olan Bhutan en azından yakın gelecekte bu kulübe katılmıyor. Çin, Hindistan ile yakın bağları olan Nepal’de yaptığı gibi Bhutan’da da stratejik bir ayak izi oluşturmaya çalışıyor. Pekin’in kredilere ve altyapı projelerine para akıtması nedeniyle Katmandu’daki etkisi son yıllarda artıyor. Ancak Thimphu’nun Yeni Delhi’nin stratejik çıkarlarını ve güvenlik kaygılarını göz ardı etmesi düşük bir olasılık. Hava savunması söz konusu olduğunda Hindistan Thimphu’nun yalnızca koruyucusu değil; ayrıca 1961 yılında ülkenin talebi üzerine Bhutan Ordusu’nun eğitimi için IMTRAT isimli Askeri Eğitim Ekibi’ni Bhutan’da konuşlandırdı.

Ziyaretin gündeminde neler masadaydı?

Ziyaretin görünen yüzü, ikili işbirliğinin tüm kapsamının gözden geçirilmesini amaçlıyordu. Ancak daha da önemlisi, yukarıda ziyaretin amacı açık demiştik: Bhutan Kralı’nın Hindistan temaslarında Thimphu’nun Çin’e karşı tutumu ve kaygıları birincil konu.

Bu etkileşimler ayrıca Himalaya ülkesinin 13. Beş Yıllık Planı’na verilen desteğin artırılması, ticaret ve iç zorluklarla mücadele açısından da oldukça önemli. Fiili güvenlik garantörü olan Yeni Delhi’nin Thimphu’ya tarımdan endüstriyel kalkınmaya, enerjiden kentsel gelişime, sağlıktan eğitime, kültüre, hemen her alana uzanan geniş desteği söz konusu. Ayrıca önemli bir işgücü sağlayıcısı. Bugün Bhutan’da ikamet eden veya çalışan Hintlerin sayısı, Bhutan’a günlük seyahat eden yaklaşık 8 bin işçinin dışında, kabaca 50 bin. Bu diaspora şu anda altyapı geliştirme, eğitim, ticaret, sanat, sağlık, bilgi teknolojisi gibi sektörlerde işgücü anlamına geliyor.

Bhutan’dan üretilen hidroelektriğin en büyük dış tüketicisi olan ve ayrıca Bangladeş ile Bhutan arasında malların iki yönlü taşınmasını da kolaylaştırmakta olan Hindistan, elektrik tarifesini revize etmeyi ve ayrıca Bhutan’ın elektriği Bhutan’ın Basocho hidroelektrik santralinden dağıtma talebini de değerlendiriyor. İki ülke aynı zamanda Assam’dan Kokrajhar-Gelephu demiryolu bağlantısı döşeyerek ve Hindistan-Bhutan sınırında Jaigaon’a bitişik bir yerde bir Entegre Kontrol Noktası kurarak birbirlerinin coğrafyasını birbirine bağlamayı planlıyor.

Son olarak hatırlanacağı üzere 2017 yılında Çin’in bölgede bir yol inşa etmeye çalışması üzerine Hindistan ve Çin Doklam’da 73 günlük bir çıkmaza girmişti. Yeni Delhi Bhutan’ın toprak bütünlüğünü korurken aynı zamanda kendi çıkarlarını da korumak için Thimphu adına müdahale etmişti. Ancak o zamandan bu yana durum gelişti. Kritik nokta şu ki Thimpu’nun sınır görüşmelerinde ve resmi diplomatik ilişkilere ilişkin tartışmalarda Pekin ile doğrudan katılımı, Yeni Delhi’nin doğrudan katılımı olmadan gerçekleşiyor. Değişen dinamikler, Hindistan’ın çıkarlarını koruma konusunda yeni zorluklar ve yeni kaygılar anlamına geliyor. Bu nedenle ki Bhutan Kralı’nın Hindistan’ı ziyareti kritikti ve her iki tarafa da bakış açılarını paylaşma ve Yeni Delhi için Thimphu’nun Pekin ile gelişen ilişkisi hakkındaki kaygıları giderme fırsatı sundu.

Hindistan’ın ayrıca bir de Bhutan’ın kendi kendini tecrit etme olarak tanımlanan eşsiz uluslararası statüsünden bir miktar ayrılarak Yeni Delhi’ye dinamik bir dış politika arzuladığına dair verdiği sinyalleri iyi yönetmesi gerekecek. Ancak mevcut Çin-Hindistan stratejik rekabeti altında Yeni Delhi’nin Pekin ile Thimphu arasındaki diplomatik ilişkileri yönetmeyi kabul etmesi pek olası görünmüyor. Bhutan Başbakanı Lotay Tshering Hint basınına verdiği bir röportajında “Teorik olarak Bhutan’ın Çin ile ikili ilişkisi nasıl olmasın?” demiş ve “Açıkçası bir sorunu çözüp başka bir sorun doğurmak istemiyoruz” diye de eklemişti. Bhutan Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde yer alan bir açıklamada, “Bhutan Tek Çin Politikasını destekliyor ve ortak çıkarları ilgilendiren konularda Çin ile temas hâlinde bulunuyor” deniyor. Ancak yetkili bir kaynaktan dile getirilen bir argümana göre Bhutan sınır anlaşmazlığı çözülene kadar Pekin ile doğrudan diplomatik ilişkiler kuramaz.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English