Görüş
Hindistan’ın kadim dostu Bhutan: Kral’ın kritik ziyareti

Bhutan Kralı Jigme Khesar Namgyel Wangchuck, Hindistan’a 3-10 Kasım tarihleri arasında sekiz günlük bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret, geleneksel olarak uluslararası ilişkilerini Hindistan üzerinden yürüten Bhutan’ın iki bölgesel dev arasındaki ilişkilerin kötüleştiği bir ortamda Çin ile görünüşte büyüyen bağlarının arka planında gelişmiş olması açısından oldukça kritik. Hindistan Dışişleri Bakanlığı ziyareti şöyle lanse etti: “Hindistan ve Bhutan, anlayış ve karşılıklı güven ile karakterize edilen benzersiz dostluk ve işbirliği bağlarına sahiptir. Ziyaret, her iki tarafa da ikili işbirliğinin tüm kapsamını gözden geçirme ve farklı sektörlerde örnek niteliğindeki ikili ortaklığı daha da ilerletme fırsatı sunacaktır.” Bu resmi ziyarete Bhutan Kraliyet hükümetinden üst düzey yetkililer ile beraber ayrıca Kraliçe Jetsun Pema ve iki oğlu da eşlik etti.
Peki, Bhutan hükümdarının Hindistan ziyareti neden önemli? Ama öncesinde Bhutan’a, Hindistan’ın Bhutan ile ilişkilerine, Bhutan’ın Çin ile yedi yıldır durmuş olan ve şimdi yeniden başlayan sınır görüşmelerine kısa bir bakış daha yararlı olur. Hadi tüm bu parametrelere adım adım yakından bakalım.
Saklı Cennet Bhutan
Kendi deyişleriyle “barışçıl ejderhanın ülkesi” Bhutan, Doğu Himalayalarda bulunur ve denize kıyısı yok. Batısında ve doğusunda Hindistan ile kuzeyinde ise Tibet bölgesinden dolayı Çin ile sınır komşusu. Coğrafi açıdan Bangladeş ve Nepal’e de çok yakın ancak bunlarla paylaştığı herhangi bir sınır söz konusu değil. İki Asya devi arasında yer alan küçük bir Himalaya krallığı olan Bhutan için 699 kilometrelik Hindistan sınırı çok değerli. Hindistan için de değerli olan bu sınır Hindistan’ın Arunachal Pradesh, Assam, Batı Bengal ve Sikkim devletlerini Bhutan’a bağlıyor.
Kalan son egemen Himalaya krallıklarından biri olan ve geleneğe bağlı modern bir ülke olan Bhutan halkının televizyon ve internet gibi teknolojik materyaller ile tanışması dahi neredeyse 2000’li yıllara denk geliyor. Ancak Bhutan halkı için 2000’ler yalnız teknoloji ile tanışma dönemi değil, aynı zamanda yeni bir yönetim biçimi ile tanışma anlamına da geliyor. Günümüz 43 yaşındaki Bhutan Kralı -Bhutan’ın beşinci Ejderha Kralı- babasının kendi isteğiyle tahttan ayrılması üzerine tahta geçti ve ardından yüksek katılımın sağlandığı çok partili seçimler ile anayasal monarşi söz konusu oldu. Dış politikada bu küçük Himalaya krallığı tarafsız çizgi ile öne çıksa da asıl tercihi hep güvenlik ve kalkınma için sırtını yasladığı Hindistan’dan yana.
Bir milyondan az nüfusu olan ve neredeyse bir İsviçre büyüklüğünde olan Himalaya krallığı, çoğunluğu küçük bölgesel ülkeler olan yalnızca 54 ülkeyle diplomatik ilişkileri bulunan benzersiz bir Birleşmiş Milletler üyesi ülke. Dikkat çekici bir biçimde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki P-5 ülkelerinden (beş daimi üyeden) hiçbiriyle diplomatik ilişkisi yok; Çin de dâhil. Bhutan’ın başkentinde yalnızca Hindistan, Bangladeş ve Kuveyt’in büyükelçilikleri bulunuyor. Ayrıca New York (Birleşmiş Milletler), Brüksel (Avrupa Birliği) ve Cenevre’deki diplomatik misyonların yanı sıra Bhutan’ın yalnızca Hindistan, Bangladeş, Belçika, Avustralya, Kuveyt ve Tayland’da büyükelçilikleri bulunuyor. Hindistan’ın kendini kanıtlamış bir dostu olan Bhutan, 1971’deki kurtuluş savaşından sonra Bangladeş’i tanıyan ilk ülke. Bhutan ve Hindistan, ulusal çıkarlarıyla ilgili konularda birbirleriyle yakın işbirliği yapma konusunda anlaşmaya bağlılar.
İkili ilişkiler
Dağlık coğrafyası nedeniyle tarihsel olarak izole edilmiş olan Bhutan 1910 yılında Britanya İmparatorluğu ile ilk ikili anlaşmasını imzalayarak İngilizlerin dışişlerini ve savunmasını yönlendirmesine olanak tanıdı. 1947’de Hindistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülkeler arasında yer aldı ve yakın ilişkilerin temelini attı. 1968’de resmi diplomatik ilişkiler kuran Hindistan ve Bhutan özel bir ilişkiye sahip. Bu özel ilişki, daha sonra 2007’de güncellenen 1949 tarihli Hint-Bhutan Dostluk Anlaşması’na bağlı. Bu anlaşma Yeni Delhi ve Thimphu ilişkilerinin temel çerçevesini oluşturuyor; iki ülke arasında sürekli barış ve dostluk, serbest ticaret, birbirlerinin içişlerine karışmamak ve birbirlerinin vatandaşlarına karşı eşit adalet konularına dayanıyor. Daha önce Bhutan’ın dış ilişkilerinde Hindistan’ın rehberliğinde olacağını belirten anlaşmanın 2. maddesi 2007’de revize edildi. 1949 tarihli dostluk anlaşması uyarınca Bhutan dış ilişkiler konusunda Hindistan hükümetinin tavsiyelerine göre hareket etme sözü vermişti. Artık 2007’de revize edilen anlaşmada bu söz her iki ülkenin de ulusal çıkarlarıyla ilgili konularda birbirleriyle yakın işbirliği yapma taahhüdü olarak yeniden çerçevelendi. Dolayısıyla bu anlaşma Thimphu’nun dış politika konusunda Hindistan’ın rehberliğini ve aynı zamanda silah edinme iznini isteme yükümlülüğünü ortadan kaldırdı.
Yeni Delhi, ticari malları ve ticareti için hem kaynak hem de pazar olarak Thimphu’nun yalnızca ana kalkınma ortağı değil, aynı zamanda onun ihracatının yüzde 98’ini ve ithalatının yüzde 90’ını oluşturan en büyük ticaret ortağı. Hindistan, Bhutan’ın ilk Beş Yıllık Planı’nın başlatılmasıyla planlı kalkınma sürecine başladığı 1961 yılından bu yana kapsamı ve içeriği önemli ölçüde büyüyen Thimphu’nun sosyo-ekonomik kalkınmasına önemli bir yardım sağlıyor. Faaliyet alanları hem çok taraflı alanda hem de kültürel alışveriş, eğitim, ticaret, hidroelektrik ve sosyo-ekonomik kalkınma gibi ikili alanlarda işbirliğini kapsıyor. Bhutan’da hidroelektrik sektörünün geliştirilmesine yönelik işbirliği iki ülke arasındaki karşılıklı yarar sağlayan ekonomik işbirliğinin merkezini oluşturuyor. Dahası, denize kıyısı olmayan bir ülke olarak üçüncü ülkelerden yapılan tüm ithalat ve ihracatlar Hindistan üzerinden geçiyor.
Daha da önemlisi Yeni Delhi Thimphu’nun fiili güvenlik garantörü olmaya devam ediyor. Yeni Delhi’nin Bhutan üzerinde kontrol sağlamak için güvenlik kaygılarını bir bahane olarak kullandığını düşünen Bhutanlılar da yok değil. Pekin, Bhutan vatandaşlarını çekmek için ticaret, modern şehirleri sergileme ve burslar sunma gibi çeşitli stratejiler uygulayarak Çin’in Thimphu’daki etkisine ilişkin Hindistan’ın kaygılarını artırıyor. Çin’i Bhutan’ın yanı sıra Nepal ve Hindistan’ın da komşusu yapan şey, dini ve kültürü Bhutan toplumunu şekillendiren Mao Zedong’un 1951’de Tibet’i ilhak etmesiydi. Ancak bugün Thimphu’nun kendine özgü bir kimliği varsa burada Hindistan’ın Bhutan’ı kültürel ve sosyolojik olarak Tibet’ten ayırmadaki rolü de yadsınamaz bir olgu.
Bhutan’ın Çin ile sınır görüşmeleri
Hindistan ve Bhutan Çin’in henüz sınır anlaşmazlıklarını çözemediği iki ülke. Pekin ile 2016 yılında 24 turluk görüşmelerin ardından Thimphu, Ekim 2021’de kara sınırlarının çizilmesine yönelik müzakerelerin hızlandırılması için üç adımlı bir yol haritası (sınırın masa üzerinde kabul edilmesi, ardından sahadaki alanların ziyaret edilmesi ve ardından resmi olarak sınırın çizilmesi) imzaladı. Bu ekim ayının son haftasında 25. tur sınır görüşmelerini gerçekleştirirken Bhutan Kralı’nın Hindistan gezisi Bhutan ve Çin’in Pekin’de bu müzakereleri gerçekleştirmesinden günler sonra gerçekleşti. Bhutan Dışişleri Bakanı Tandi Dorji liderliğindeki bir heyet 24 Ekim’de Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı Sun Weidong ile bir araya geldi ve burada iki taraf, “Bhutan-Çin Sınırının Sınırlandırılması ve Sınırlamasına İlişkin Ortak Teknik Ekibin Sorumlulukları ve İşlevleri” konulu bir işbirliği anlaşması imzaladı. Dikkat çeken bir gelişme olarak Bhutan Dışişleri Bakanı’nın Çin’e yaptığı ziyaretin diplomatik ilişkilerde bir ilk olması. Bu 23 Ekim’de Pekin’de Çinli mevkidaşı Wang Yi ile yaptığı ayrı bir toplantıda Dorji, Thimphu’nun sınır müzakerelerini sonuçlandırmaya ve Pekin ile diplomatik ilişkiler kurma sürecini hızlandırmaya hazır olduğunu söylemişti.
Himalaya ülkesi ayrıca sınır anlaşmazlığını çözmek için Çin ile şu ana kadar 13 uzman grup toplantısı düzenledi ve bunların dördü yalnızca geçen yıl ve üçü yalnızca bu yıl gerçekleşti. Ağustos ayında yapılan son toplantıda ülkeler, sınır sorununun çözümüne yönelik Ekim 2021’de üzerinde mutabakata varılan üç adımlı yol haritasının uygulanmasına yönelik adımları hızlandırmaya karar vermişti. Aynı zamanda ilk toplantısını yapan ortak bir teknik ekip de kurdular.
Thimphu ve Pekin 1984 yılında sınır görüşmelerini başlattılar ve o zamandan bu yana esas olarak üç tartışmalı bölgeye odaklandılar: Kuzey Bhutan’daki Jakarlung ve Pasamlung bölgeleri ve Batı Bhutan’daki Doklam bölgesi.
Çin ve Bhutan sınır anlaşmazlıklarını başarılı bir şekilde müzakere edip resmi diplomatik bağlar kurarsa, özellikle Tayvan ve Güney Çin Denizi konusunda Xi Jinping liderliğinin dış politikaya giderek daha agresif bir yaklaşım getirdiği eleştirilerine maruz kalan Pekin, bu becerisini anlaşmazlıkları barışçıl müzakereler yoluyla çözebileceğine dair dünyaya açık mesaj vermek için kullanacaktır.
Bu sınır görüşmeleri Hindistan için neden önemli?
Himalaya krallığının Çin ile olan sınır görüşmelerinde her ne kadar bir çözüm yakın zamanda görünmüyor olsa da bu görüşmeler Thimphu’nun fiili güvenlik şemsiyesi olan Yeni Delhi için -özellikle de 2017’deki Doklam çıkmazından sonra- kritik bir kaygı ve tedirginlik kaynağı ve aynı zamanda stratejik ve güvenlik çıkarları taşıyor. Hindistan’ın Bhutan’ın tartışmasız toprağı olarak kabul ettiği Doklam platosu, Siliguri Koridoru’na yakınlığı nedeniyle stratejik önem taşıyor. Tavuk Boynu olarak da bilinen Siliguri Koridoru Hindistan anakarasını Kuzeydoğu’ya bağlayan 22 km’lik bir şerit. Aynı zamanda Hindistan’ı Tibet, Nepal, Bhutan ve Bangladeş’e bağlıyor. Yeni Delhi’de Thimphu ile Pekin arasındaki sınır anlaşmasının Hindistan, Bhutan ve Çin arasındaki üçlü kavşağın yakınında bulunan Doklam’ın kuzeydeki tartışmalı bölgelerle değiştirilmesini içerebileceğine dair kaygılar var. Bu kavşak noktası Batang La adlı bir noktada yer alıyor. Çin bu noktayı Batang La’nın yaklaşık 7 km güneyinde Gipmochi Dağı adı verilen bir zirveye kaydırmak istiyor. Ancak Yeni Delhi tüm Doklam platosunun Pekin’in kontrolü altında olacağı anlamına geleceği için bu harekete karşı çıkıyor. Çin’in Bhutan’ı diplomatik ilişkiler kurmaya zorlaması ve iki ülkenin on yıllardır süren sınır anlaşmazlığını çözmeye yaklaşması nedeniyle Hindistan temkinli davranıyor ve gelişmeleri yakından izliyor.
Çin daha önce Bhutan’ın batı sınır bölgelerinin bir kısmından vazgeçmesi hâlinde kutsal, manastırlar açısından zengin Beyul Khenpajong vadisi de dâhil olmak üzere kuzey Bhutan’da işgal ettiği bölgelerden çekilme isteğinin sinyalini vermişti. Pekin 1998’de sınırdaki statükoyu değiştirmek için tek taraflı eyleme başvurmama taahhüdüne karşın 2017’den bu yana son dönemdeki Çin-Hindistan kavgasının da patlak verdiği nokta olan Doklam Platosu da dâhil olmak üzere Bhutan’ın batı bölgelerine de sızma hamlelerinde bulunuyor. Pekin’in Thimphu’yu ikna ettiği ve Batı Bhutan’da hak iddia ettiği toprakları ele geçirdiği ve bu sayede Hindistan’ın Kuzeydoğusunu merkeze bağlayan stratejik açıdan önemli ve Hindistan’ın en savunmasız noktası olan Siliguri Koridoru’nun Tavuk Boynu’nu kapatmaya çalıştığı bir senaryo, Yeni Delhi için en hafif deyişle de olsa bir kâbus olur. Dolayısıyla Pekin ve Himalaya krallığı aslında her ne kadar birbirinden uzak olsalar da iki ülke arasındaki potansiyel yakınlık Hindistan için ciddi bir durum: Hindistan’ın Himalaya güvenlik girişiminde stratejik bir gerileme anlamına geliyor. Hindistan, Bhutan ve Nepal ile ilişkilerini Himalaya sınırı güvenlik politikası açısından hayati önemde görüyor.
Ancak şu ana kadar Yeni Delhi tarafından Thimphu’nun Pekin ile sınır anlaşmasının güvence altına alınmasına yönelik adımlarından memnun olmadığına dair herhangi bir ciddi gösterge görülmedi ve aynı zamanda Thimphu’nun planlarına Hindistan’dan destek almadan harekete geçmesi de düşük bir olasılık. Aslında Bhutan Başbakanı Lotay Tshering bu yılın mart ayında yaptığı bir açıklamada Bhutan, Çin ve Hindistan’ın Doklam Platosu’nda birleştikleri yerdeki sınırlarının çizilmesinin yalnızca üçlü olarak yapılabileceğini de söylemişti. Dolayısıyla ziyaretin amacı açık, ancak sonuçlarını zaman gösterecek. Gerçi Çin Hindistan’ın Maldivler, Sri Lanka ve Nepal gibi dostlarını kendi tarafına çekmek için para ile desteklenen yoğun bir çaba harcasa da Yeni Delhi’nin Önce Komşuluk politikasının önde gelen aktörlerinden biri olan Bhutan en azından yakın gelecekte bu kulübe katılmıyor. Çin, Hindistan ile yakın bağları olan Nepal’de yaptığı gibi Bhutan’da da stratejik bir ayak izi oluşturmaya çalışıyor. Pekin’in kredilere ve altyapı projelerine para akıtması nedeniyle Katmandu’daki etkisi son yıllarda artıyor. Ancak Thimphu’nun Yeni Delhi’nin stratejik çıkarlarını ve güvenlik kaygılarını göz ardı etmesi düşük bir olasılık. Hava savunması söz konusu olduğunda Hindistan Thimphu’nun yalnızca koruyucusu değil; ayrıca 1961 yılında ülkenin talebi üzerine Bhutan Ordusu’nun eğitimi için IMTRAT isimli Askeri Eğitim Ekibi’ni Bhutan’da konuşlandırdı.
Ziyaretin gündeminde neler masadaydı?
Ziyaretin görünen yüzü, ikili işbirliğinin tüm kapsamının gözden geçirilmesini amaçlıyordu. Ancak daha da önemlisi, yukarıda ziyaretin amacı açık demiştik: Bhutan Kralı’nın Hindistan temaslarında Thimphu’nun Çin’e karşı tutumu ve kaygıları birincil konu.
Bu etkileşimler ayrıca Himalaya ülkesinin 13. Beş Yıllık Planı’na verilen desteğin artırılması, ticaret ve iç zorluklarla mücadele açısından da oldukça önemli. Fiili güvenlik garantörü olan Yeni Delhi’nin Thimphu’ya tarımdan endüstriyel kalkınmaya, enerjiden kentsel gelişime, sağlıktan eğitime, kültüre, hemen her alana uzanan geniş desteği söz konusu. Ayrıca önemli bir işgücü sağlayıcısı. Bugün Bhutan’da ikamet eden veya çalışan Hintlerin sayısı, Bhutan’a günlük seyahat eden yaklaşık 8 bin işçinin dışında, kabaca 50 bin. Bu diaspora şu anda altyapı geliştirme, eğitim, ticaret, sanat, sağlık, bilgi teknolojisi gibi sektörlerde işgücü anlamına geliyor.
Bhutan’dan üretilen hidroelektriğin en büyük dış tüketicisi olan ve ayrıca Bangladeş ile Bhutan arasında malların iki yönlü taşınmasını da kolaylaştırmakta olan Hindistan, elektrik tarifesini revize etmeyi ve ayrıca Bhutan’ın elektriği Bhutan’ın Basocho hidroelektrik santralinden dağıtma talebini de değerlendiriyor. İki ülke aynı zamanda Assam’dan Kokrajhar-Gelephu demiryolu bağlantısı döşeyerek ve Hindistan-Bhutan sınırında Jaigaon’a bitişik bir yerde bir Entegre Kontrol Noktası kurarak birbirlerinin coğrafyasını birbirine bağlamayı planlıyor.
Son olarak hatırlanacağı üzere 2017 yılında Çin’in bölgede bir yol inşa etmeye çalışması üzerine Hindistan ve Çin Doklam’da 73 günlük bir çıkmaza girmişti. Yeni Delhi Bhutan’ın toprak bütünlüğünü korurken aynı zamanda kendi çıkarlarını da korumak için Thimphu adına müdahale etmişti. Ancak o zamandan bu yana durum gelişti. Kritik nokta şu ki Thimpu’nun sınır görüşmelerinde ve resmi diplomatik ilişkilere ilişkin tartışmalarda Pekin ile doğrudan katılımı, Yeni Delhi’nin doğrudan katılımı olmadan gerçekleşiyor. Değişen dinamikler, Hindistan’ın çıkarlarını koruma konusunda yeni zorluklar ve yeni kaygılar anlamına geliyor. Bu nedenle ki Bhutan Kralı’nın Hindistan’ı ziyareti kritikti ve her iki tarafa da bakış açılarını paylaşma ve Yeni Delhi için Thimphu’nun Pekin ile gelişen ilişkisi hakkındaki kaygıları giderme fırsatı sundu.
Hindistan’ın ayrıca bir de Bhutan’ın kendi kendini tecrit etme olarak tanımlanan eşsiz uluslararası statüsünden bir miktar ayrılarak Yeni Delhi’ye dinamik bir dış politika arzuladığına dair verdiği sinyalleri iyi yönetmesi gerekecek. Ancak mevcut Çin-Hindistan stratejik rekabeti altında Yeni Delhi’nin Pekin ile Thimphu arasındaki diplomatik ilişkileri yönetmeyi kabul etmesi pek olası görünmüyor. Bhutan Başbakanı Lotay Tshering Hint basınına verdiği bir röportajında “Teorik olarak Bhutan’ın Çin ile ikili ilişkisi nasıl olmasın?” demiş ve “Açıkçası bir sorunu çözüp başka bir sorun doğurmak istemiyoruz” diye de eklemişti. Bhutan Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde yer alan bir açıklamada, “Bhutan Tek Çin Politikasını destekliyor ve ortak çıkarları ilgilendiren konularda Çin ile temas hâlinde bulunuyor” deniyor. Ancak yetkili bir kaynaktan dile getirilen bir argümana göre Bhutan sınır anlaşmazlığı çözülene kadar Pekin ile doğrudan diplomatik ilişkiler kuramaz.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş
Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.
Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa
Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.
Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.
Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu
Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek
Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.
İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu
Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.
Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.
Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı
Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.
Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.
Filistin davası ve Arap eşgüdümü
Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.
Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor












